
Merhaba! Nasılsınız? İyi ki sizzz. Uzun zamandır bölüm yüklemiyordum, ders ve sınavlar yüzünden oldukça yoğundum. Kendinize iyi bakın, iyi okumalar ✨️😍
Bahar gelmeden önce kendi içimizde bahar açtırabilir miyiz? Yaşadığımız onca acı dolu günün ve sevgisizliğin ruhumuzun merkezinde yarattığı o boşluk hissini, biraz toprak ve bir tohumla yeniden çiçeklendirebilir miyiz? Peki, o toprağı ve tohumu birisi bize vermediyse biz nasıl çiçek yetiştirebiliriz? Sanırım bu sorunun cevabını gerçekten kendini seven insanlar verebilir. Çünkü onlar, kendilerini severek kendilerine en büyük iyiliği yapmışlardır.
"Kendini sevmek" ifadesi kulağa her ne kadar basit gelse de çok az insanın gerçekten başarabildiği bir durumdur. Kendimizi sevmek için kendi saçlarımızı kendimiz okşamalıyız. Yemeğimizi kendimiz yapmalı ve kendimize güzel kelimeler söylemeliyiz. Bizi mutlu edecek eylemlere yönelmeli ve kendimize sarılmalıyız. Bunları ebeveynlerinden sevgi gören insanlar çok rahat yapabilirler. Ancak küçükken o sevgiye muhtaç kalan çocuklar büyüdüğünde o yarayı kapatmakta güçlük çekerler. O gücü kendilerinde bulmakta zorlanırlar. Acı da olsa hakikat böyledir. Belki de hakikat, acının kendisidir.
Merhaba Hayat!
Gözlerimi açtığımda etrafta kimse yoktu. İlk birkaç dakika sadece ne olduğunu anlamaya çalıştım. Burası neresiydi? Ben kimdim? Önce etrafa bakındım. Her yeri sadece kuru ve cansız toprak bürümüştü. Hiç ot veya bir çiçek tanesi bile görünmüyordu. Yalnızca toprak ve yanında durduğum bu küçük söğüt ağacı vardı. Yalnızdım. Yapayalnızdım. Yanında gözlerimi açtığım bu küçük ağacı inceledim. Sanırım bundan başka yapacak bir şeyim yoktu. Ağacın yaprakları ve dalları çok küçüktü.
Çıplak dizlerimin üzerinde oturuyordum. Kuru toprak parçaları yumuşak cildime bir ok gibi batmıştı. Beyaz tenim kızarmıştı. Yavaş bir hareketle ayağa kalktım. Küçük ellerimle toprağı temizleyip dizlerimi kurtardım. Bu sefer ağacı daha yakından inceledim. Ağaç benden biraz uzundu. Her dalında çok fazla küçük yeşil yaprağı vardı. Belli ki o da benim gibi bir çocuktu. Ağacın yeşil yapraklarıyla oynamaya başladım. Bu aslında benim için bir keşfetme yoluydu. Ağacı incelemekten sıkıldığımda ise etrafıma bakındım. Belirttiğim gibi ne başka bir ağaç ne de çiçek vardı.
Kuru ve soğuk toprağa ayak bastığımda toprak ayağımı incitmedi. Çünkü ayağımın altında hızlıca yeşeren otlar gördüm. Bu yeşillikler çok hızlı büyüyordu. Bunlar tamamen kendiliğinden oluyor ve beni hayrete düşürüyordu. Yoksa bunu ben mi yapıyordum?
Zayıf bir rüzgar esintisi kulaklarıma kadar uzanan saçlarımı okşadı. Gözlerimi kapattım ve benimle oynamak isteyen rüzgara gülücükler saçtım. Sesli şekilde kıkırdamaya başladım. Ben güldükçe güneş bu küçücük bedenimi ışığıyla daha güçlü sarmaya başladı. Sağ elimi havaya kaldırıp güneş ışınlarının yüzüme gelmesini engelledim. Sol gözümü kapatıp ışığı keşfederken çok eğleniyordum. Sağ elim havada dururken minik elime baktım. Onu inceledim. Küçük ve beyazdı. Sonra ayaklarıma baktım. Onlar da ellerim gibi küçücüktü.
Ancak bir süre sonra yalnızlık beni korkutmaya başladı. Bu büyük keşifler artık canımı sıkıyordu. Küçük bedenimi korku sardığında yanımda şefkat ve sevgi istedim. Bir şey hissediyordum ama neydi? Ne olduğunu bilmediğim için korkularıma endişe de ekleniyordu. Korkuyordum çünkü yalnızdım. Canım sıkkındı çünkü yalnızdım. Endişeleniyordum çünkü yapayalnızdım. Üşümeye başlamıştım. Belki de bu his korktuğum içindi. Tir tir titriyordum.
Ağacın yanına geri geldim. Ellerim ve kollarımla küçük bedenimi sarmaya çalıştım. Titremem geçmedi. İçimde her an patlamaya hazır yağmur bulutları oluşmuş gibiydi. Sonunda ağacın yanına oturdum ve sesli şekilde ağlamaya başladım. Bir şey için ağlıyordum ama neydi? Bir şey istiyordum ama ne istiyordum? Boğazımda bir acı düğümlenmişti. Az önceki neşem yerini gözyaşlarına teslim etmişti. Bütün bedenim acıyla sızlanıyordu.
Ben ağladıkça gökyüzünün rengi değişti. İçimdeki acıklı çığlıkları dışarı vurduğumda gökyüzü gürlemeye başladı. Ağacın dibine düşen her gözyaşının yerinde çiçekler yeşerdi. Ağladıkça burnumdan sıvılar süzülüyordu. Bu durum burnumu gıdıklıyor ve beni rahatsız ediyordu. Çıplak kollarımla onları silmeye çalışıyordum.
Yağan yağmur damlaları sayesinde ölü toprak şimdi daha canlı görünüyordu. Ancak ben ağlamayı kesmiyordum. Şiddetli yağmur devam ediyordu. Az önceki ışık neredeydi? Tekrar onu görmek istiyordum. En azından o ışık beni ısıtmıştı. Üşüyordum. Bu durum içimdeki karmaşayı daha da ateşliyordu. Şiddetli yağmur yüzünden ağacın çevresinde su birikintileri oluştu. İçimdeki öğrenme hevesi sayesinde ağlamam biraz hafifledi. Yağmur birikintisine yaklaşıp baktığımda orada birini gördüm. Kızıl, kısa saçları ve yeşil gözleri vardı. Yalnız değil miydim? Ona dokunmak istediğimde su dalgalandı. Hayır, bu başka birisi değildi. Bu bendim. Benim yansımamdı.
Oluşan Benliğim
Bugün yine gökyüzünün maviliği beni kendine hayran bıraktı. Periler, kuşlar ve kelebekler mutluluk içinde süzülüyordu. Ben ise yerde bir tebessümle oturmuş onları izliyordum. Söğüt ağacının yanında oturmak kendimi annemin kollarında hissettiriyordu. Küçüklüğümü ya da doğum anımı hatırlamasam da hep söğüdün köklerinde uyuduğumu biliyordum. Rüzgar estiğinde gerçek annemin saçlarımı okşadığını tüm benliğimle hissederim. Belki de buna inanmak istiyordum. Diğer canlıların seslerini okyanusların ve rüzgarın yardımıyla duyabiliyordum.
İnsanlar her zaman şöyle konuşurlar: "İyi ki varsın, iyi ki hayatımdasın, sen benim en iyi arkadaşımsın." En çok merak ettiğim kelimeler bunlardı. Çünkü benim hayatımda bu şekilde değer verdiğim kimse olmadı. Birisine "ailem" diyemedim. Sanırım aile, birçok kişinin kan bağı ve sevgiyle bir arada yaşaması demekti. Öğrendiğim kelimeleri hep farklı dillerde duyuyorum. Sanırım bütün dilleri biliyorum.
Bazen kendime sorarım: Neden bu kadar çok dil var? Aynı anlama gelen kelimeleri neden farklı şekillerde söylüyorlar? Belki de bunun anlamını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Bazen canlılar birbirlerinin kalbini kırmak için kırıcı kelimeler kullanırlar. Üstelik bunları bağırarak ya da titrek bir sesle söylerler. Bu kelimeleri duyduğumda gözlerim dolar. Bu sözler benim bile kalbimi kırabildiyse, muhatabının kalbini paramparça etmiştir.
Bazen düşünürüm. Nasıl olur da birbirine değer verenler böyle kalp kırıcı olabilir? Birisini hayatıma alırsam ve o kişi bana böyle davranırsa kalbim buna dayanamaz. O kişiye verdiğim değer, kalbimi ona teslim ettiğim anlamına gelmez miydi?
Bugün yine hava rüzgarlıydı. Söğüt ağacının ihtişamlı yaprakları süzülürken annemin sıcaklığını hissediyordum. Başımı yukarı kaldırdım. Gönlüm şarkı söylemek için canlanmıştı. Rüzgar estiğinde annemi hissederim. Eminim ki benim de bir annem var. Kalbimle beraber dilim de kendini tutamadı. Gözlerim kapalı şekilde şarkı söylemeye başladım:
"Ah söğüt ağacı, güzel söğüt ağacı, annemi gördün mü? Nasıl biridir, haberin var mı?" "Ah kudretli rüzgar, annemi buldun da ondan haber mi getirdin?" "Gönlüm yanıyor, o saçlarımı okşuyor. Bugün beni seven birinden mi haber getirdiniz?"
Bu şarkıyı kendimi tanıdığımdan beri söylerim. Şarkı söylediğimde göğsümde sakladığım acıyı dışarı çıkarabiliyorum. Bazen şarkı söylerken birkaç damla gözyaşı dökerim.
Gözlerim kapalıyken yakınlarda bir ses duydum. Bir varlık hissettim. Bu bölgeye ait olmayan başka bir nefesti bu. Bütün bedenim bu hisle titredi. Saçlarımın uçlarına kadar bu canlının varlığını hissettim. Ayağının altında kırılan bir dalın sesiyle gözlerimi açtım. Etrafa bakındım ama tanımadığım bir yüz yoktu. Bu nasıl olabilirdi? Ben bir şey hissediyorsam gerçekten bir şeyler olmalıydı.
Ayağa kalktım ve o bölgeye çekingen adımlarla yaklaştım. Kırılan yaşlı ağaç dalını buldum. Onu elime alıp avucumda sıktım. Toz haline geldiğinde toprağa üfledim. Toprakla temas eden tozlar birleşip tohum oldu. Tohuma nefesimi üflediğimde toprak bu tohumu kabul etti. Birkaç dakika içinde yeşilliği gördüğümde tebessüm ettim.
Tekrar ayağa kalkıp şarkımı gözyaşları içinde söylemeye devam ettim. Kalbim sızlıyor, gözlerimden berrak yaşlar dökülüyordu. Ağlamak, sevgisizliği hatırladığımda oluşan bir histi. Ancak gözyaşlarım toprakla temas ettiğinde rengarenk çiçekler yaratıyordu. İçlerinden bebek periler doğuyordu. Rüzgar yine farklı bir çiçek yarattığımı haber veriyordu. Buradaki çiçeklerin bazıları gözyaşlarımla, bazıları dokunuşumla yetişti. Burası benim evimdi. Gözyaşlarımdan oluşan bu çiçekler henüz açmamıştı. Onlar açtığında yeni doğan bebek perilerimi görebilecektim. Artık onlara başka diyarların dillerini öğretmeye başlıyordum.
İlk Karşılaşma
Bugün o adamın bana "merhaba" dediğini duydum. Şelalenin beyaz ve parlak sularının altındaydım. Bedenimi kirlerden arınması için saf ve berrak suya teslim ettim. Su cildimi okşayarak dizlerime kadar uzanıyordu. Bütün vücudum suyun içindeydi. Sadece nefes alabilmek için yüzümü dışarıda tutuyordum. Birkaç dakika öylece durdum. Sonra dizlerimi kırıp sırtımı suyun dışına çıkardım. Uzun kızıl saçlarım çıplak göğüslerimi bir örtü gibi kapatıyordu. Islanan saçlarım karnıma kadar uzanıyordu.
Şelaleye doğru yüzmek istediğim sırada o sesi duydum. Samimi ve sıcak bir "merhaba" sesi yankılandı. Arkamı döndüm. Ağacın altında bana bakan bir adam vardı. O an yüzümdeki merak ifadesini anlatamam. Ancak adamın nasıl göründüğünü tarif edebilirim. Onu dikkatle incelemeye başladım.
Ay gibi beyaz ve uzun saçları vardı. Gözleri denizin mavi tonlarını barındırıyordu. Kaşları saçlarına göre daha sarıydı. Uzun boylu ve geniş omuzluydu. Bana bakışı çok farklıydı. Bakışlarında şefkat ve tanımlayamadığım bir his vardı. Sadece "merhaba" deyişi bile vücudumu tir tir titretti. İlk kez rüzgarın getirdiği seslere bu kadar hakim birini görüyordum. Benim için böyle insanlar birer efsaneydi. Selam verdikten sonra bana yaklaşmadı.
Olduğu yerde durup beni masum gözlerle izledi. Bakışlarında sanki benden bir şey bekliyormuş gibi bir his vardı. Peki ben ona ne demeliydim? Korkuyor muydum? Hayır. Endişeli de değildim. Sadece çok meraklıydım. O bakışların altında yatan düşünceleri keşfetmek istedim. Gözlerimi bir anlığına kapatıp açtım. Artık orada değildi. Önce korkup suya geri daldım. Sonra yüzümü sudan çıkarıp tekrar o noktaya baktım. Oraya gidip hâlâ orada olup olmadığını anlamak istiyordum.
Hâlâ orada mıdır? Bana zarar verir mi? Zarar vermek istese bunu zaten yapmaz mıydı? İçimdeki bu merak duygusu bir gün sonumu getirecek. Sonunda merakıma yenik düşüp sudan çıktım. Adamın durduğu yere doğru yürüdüm. Önce sağ ayağımı sudan çıkarıp silkeledim. Sonra sol ayağım için aynısını yaptım. Kuru toprağa bastım. Korkmuyormuş gibi dik durdum ve yavaş adımlarla ilerledim.
Bedenim soğuktan titriyordu. Korkularıma endişe ve stres de eklenmişti. Ağacın yanına vardığımda kimse yoktu. Yalnız olduğumu anlayınca korkum yerini hüzne bıraktı. Gitmesi beni üzmüştü. Efsane gibi bildiğiniz bir şey önünüzde duruyor ama siz onu keşfedemiyorsunuz. Ancak üzüntüm sadece bununla sınırlı değildi.
Onun bakışları göğsümdeki boşluk hissini sanki alıp götürmüştü. Şimdi ise o boşluğa tekrar düşmüştüm. Parlayan gözlerim yorgun haline geri döndü. Söylemek istediğim kelimeler boğazımda düğümlendi. Sessizliğe mahkum olmuştum. Hüzünle dolan ruhumla kendimi tekrar suya bıraktım.
Başımı suyun altına sokup dakikalarca bekledim. Suyun altında nefes alamıyordum. Vücudumun yetenekleri sınırlıydı. Rüzgar bazen bir insana benzediğimi söylerdi. Suyun içinde göğsümdeki acı hafiflemişti. Ancak bedenim oksijen için yalvarıyordu. Sonunda suyun dışına çıktım ve derin bir nefes aldım. Hatta tek bir nefes yetmedi. Nefes nefese kalmıştım. Kalbim çok hızlı atıyordu. Onun sesini duyabiliyordum.
Yara
Bugün bir ağaç hayattaki görevini layığıyla yerine getirdi. Ömrünün sonuna varmıştı. Tamamen kurumuştu. Yapraklarını da kendisiyle beraber ölüme mahkum etmişti. Ellerimi kurumuş kabuğunun üzerine koydum. Onu hissettim. Çok zayıf bir enerji alıyordum. Kuru ağaç önce yapraklarından sonra dallarından parçalanmaya başladı. Tüm gövdesi kum taneleri haline geldi. Rüzgarla beraber her bir zerresi etrafımda döndü. Sonunda avucumun içine toplandı. Gözlerimi kapattım ve onları korumak için avucumu örttüm.
Bir süre sonra toprağı sol elimle eşeledim. Sağ elimdeki toz parçalarını o boşluğa bıraktım. Toprağı kapattığımda yavaşça yeşeren bir filiz gördüm. Bunu hep yapsam da her seferinde yüzümde bir tebessüm oluşur. Ağaçla ilgilenirken o sert ama yumuşak sesi tekrar duydum:
"Merhaba."
Bu o adamın sesiydi. Ancak bu sefer sesi beni endişelendirdi. Sesi eskisi gibi güçlü gelmiyordu. Daha çok yorgun ve hasta gibiydi. Yine arkamda belirivermişti. Döndüğümde onu bir ağacın altında gördüm. Bu sefer yerde uzanıyordu. Sağ eliyle karnını tutuyordu. Bedeninden akan kanları durdurmaya çalışıyordu. Gözlerini açık tutmak için direniyordu. Onu görünce büyük bir endişeyle yanına koştum. Zihnimde tek bir düşünce vardı: Onu iyileştirmeliyim.
Elleriyle kapattığı yaralarını gördüm. Kana bulanan sağ elini yavaşça kaldırıp kenara koydum. Sağ elimi göğsüne, sol elimi ise kanlı bölgesine yerleştirdim. Gereken kelimeleri fısıldadım:
"Ethina feraij losthan iftu greyjem tselim tem nruim elturam."
Kelimelerim bittiğinde tüm nefesimi yaralarının üzerine güçlüce üfledim. O sırada bilincini kaybetmek üzereydi. Bana Sapirun dilinde bir şeyler söyledi:
"Yalnız peri kızı, bunlar üfleyerek geçecek türden yaralar değiller."
Bunu söyledikten sonra gözleri kapandı. Ancak yüzünde bir tebessüm vardı. Böylesine bir acı çekerken nasıl gülümsüyordu? Bu tavrına hayran kaldım. Bilinci kapandığında yanağına usulca bir öpücük kondurdum. Boynu yana sarkmıştı. Ellerimi bedeninden çektiğim anda yine yok oldu.
Yokluğuyla tekrar hüzne boğuldum. Dizlerimin üzerindeydim. Burnumdan bir sıvının süzüldüğünü hissettim. Kan gelmişti. Elimle silmeye çalışsam da durmuyordu. Bedenim çok halsiz kalmıştı ve kemiklerim sızlıyordu. Sanki günlerce ağır yük taşımış gibi yorgundum. İyileştirme büyüsü vücuduma ağır gelmişti. Ne kadar güçlü olsam da bedenim bazen bunu kaldıramıyordu.
Belki de yaptığım şey doğru değildi. Doğanın dengesini bozabilirdi. Eğer bir canlının ölmesi gerekiyorsa bu doğanın isteğidir. Bir canlı ölür, diğeri doğar. Bu döngüye karışmamalıydım. Ancak onu kurtarmasaydım ruhum daha çok acı çekecekti. Ona istemsizce değer veriyordum. Çünkü bugüne kadar kimse bana onun gibi bakmamıştı.
Onunla İlk Yüz Yüze Karşılaşma
Adaya devasa bir cismin geldiğini hissettim. Koşarak oraya gittim. Kalbim öyle hızla çarpıyordu ki sanki yerinden kopup çıkacaktı. Ayaklarım beni dinlemiyor, bütün gücüyle koşuyordu. Koşarken saçlarıma taktığım çiçekler dallara takılıp düşüyordu.
Sonunda son yaprağı da araladım. Uzaktaki o devasa gemiyi gördüm. O geldi! Emindim, o geldi. Sevinçten dünya gözüme küçücük göründü. Ne yere ne de göğe sığabiliyordum. Gerçekten kanatlarım varmış gibi hissediyordum. Sevinç çığlıkları atmamak için ellerimle ağzımı kapattım. Etrafımda küçük ama hızlı adımlarla döndüm. O gerçekten geldi! Benim için buradaydı!
Ellerimle sakladığım dudaklarımı serbest bıraktım. Uzun, kızıl saçlarımı avuçladım. O an heyecandan ne yaptığımı bilmiyordum. Sadece saçlarımı güzelleştirmek istiyordum. Saç uçlarımı okşuyor, kendime çeki düzen vermeye çalışıyordum.
Orada oturdum ve gemiyi saatlerce izledim. Sonunda gemiden indiğini ve uzaklaştığını gördüm. Acaba yanıma mı geliyordu? Kalbim biraz sakin olsaydı ne güzel olurdu. Bu kadar sesli atma minik kalbim, o da duyacak.
Ormana doğru yaklaştığını görünce elimle yüzümü kapattım. Mutluluk ve heyecan kendimi kontrol etmemi zorlaştırıyordu. Ormana iyice yaklaştı. Beni bulmaya çalışıyordu, emindim. Acaba önüne çıksam mı? Sakin ol Aphrida! Belki seni aramıyor. Belki farklı bir iş için geldi. Ama bu ormana daha önce hiç kimse gelmedi. Sadece o geldi. O gelirse beni görmeye gelirdi. Yine de biraz daha izlemek istedim. Ne yapacağını çok merak ediyordum.
Neden devasa yırtıcı bitkilerin olduğu taraftan ilerliyordu? Oysa benim tarafımdaki bitkiler sadece söğüt ağaçları ve çiçeklerden ibaretti. Devasa ağaçların yaprakları tenini kestiğinde sanki benim canım ondan daha çok yanmıştı.
Bir an gömleğini çıkarıp ağaca bağladığını gördüm. Gömleğinin altında iri ve kaslı bir vücudu vardı. Boynu ve kasları akılalmaz derecede ilgi çekiciydi. Dikkatli ve sessiz hali görünüşünden daha çok dikkatimi çekmişti.
Neden gömleğini çıkarıp ağaca bağlamıştı? Biraz daha izlersem belki anlardım. Belki de başka bir işi vardı. Beni görmeye gelmemişti. Öyle olsaydı gömleğini ağaca bağlamazdı. Bu düşünce yalnızlığımı tetikledi. Kalbime acı iğneler batırdı. Acaba karşısına çıksam mı? Beni de yanında götürmesini istesem mi? Onunla gitmek istiyordum. Onu her gördüğümde sarılmak ve saatlerce göğsünde kalmak istiyordum. İçimde aradığım her şey onda varmış gibiydi.
Yağmur yağmaya başlamıştı. Büyük bir ağacın altında oturup ateş yaktı. İlk kez bir ateşin nasıl yakıldığını gördüm. Sıcak ve büyük bir ateşti. Sarı, turuncu ve kırmızı renklerin dansı gibiydi. Ateşin arkasına uzandı. Başının altına çantasını koydu. Üşüyor gibiydi. Beyaz saçları çamura bulanmıştı. Hüzünlü görünüyordu. Sanki kalbi kırılmıştı. Onu daha önce hiç böyle görmemişim. Yaralandığında bile yüzü böyle değildi. Kesin beni aramıyordu. Benim için gelmediğini anlamalıydım. Kırgınlığıma öfke eklense de oradan gitmedim. Onu izlemek istedim. Kendine gel Aphrida! İşini bitirip gidecek. Onu bir daha göremeyeceksin. Bu yüzden yüzünün her zerresini dikkatle incele.
Bir süre sonra ateş söndü. Wild elleriyle kollarını sarmaladı. Üşüyordu, artık emindim. O kıvılcıma baktım ve ölmüş ateşi yeniden canlandırdım. İlk kez bir ateş yakıyordum. Böyle bir şey yapabildiğimi ben de yeni öğrenmiştim. Onun üşümesini hiç istemiyordum.
Birkaç saatlik uykudan sonra uyandı. Ellerini yine kollarına sardı. Ateş yanıyordu ama o hâlâ üşüyordu. Yerinden doğrulup ayağa kalktı. Çantasını omzuna astı. Yerden toprak alıp ateşi söndürdü. Yoluna devam etti. Ne olduğunu artık çok merak ediyordum. Onu uzak diyarlardan buraya getiren neydi?
Bir süre yürüdükten sonra ağaca bağladığı gömleğini gördü. Bunu fark edince hayret etti ve öfkelendi. Aynı yeri dönüp dolaştığı için gömleğini görmesi normaldi. Ağacı tekmeledi. Ayağı ıslak toprakta kaydı ve sertçe düştü. Bu onu daha da sinirlendirdi. Ağlamaya başladı. Ayağa kalkmakta zorlanıyordu. Sonunda konuşmaya başladı. Dudaklarından o büyülü kelimeler döküldü:
"Ey doğanın ruhu! Ey İhsen dünyasının koruyucu meleği, duy sesimi! Benim, Wild! Elf Kralı! Buradayım, senin topraklarındayım. Lütfen yanıma gel, sana çok ihtiyacım var!"
Ağlayarak gözyaşlarına boğuldu. Bu kelimeleri duyduğumda artık kendimi tutamadım. Bedenim benden bağımsız hareket ediyordu. Yavaş adımlarla ona doğru gittim. Sonunda karşısında durdum. Onu sessizce izledim.
"Gelmişsin," dedim hüzünlü ve samimi bir sesle. Wild, "Geldim," diyerek cevap verdi. Ağlamasını durdurmaya çalışıyordu.
Dudaklarıma küçük bir tebessüm kondurdum. Hüzünle baş etmeye çalışan bu hassas krala baktım. "Peki neden ağlıyorsun?" diye sordum. Başımı yana eğdim. "Neden canın yanıyor?"
Wild: "Kardeşim ölüyor, belki de öldü. Onu kurtaramadım. Sirenler zehirledi. Adaya varır varmaz seni bulmaya çalıştım. Belki yardım edebilirsin diye düşündüm. Ama artık çok geç olabilir."
Wild hâlâ ağlıyordu. Çok savunmasız görünüyordu. Onu bu halde görmek beni kahrediyordu. Onunla beraber ağlamak ve ona sarılmak istiyordum. Acısını dindirmek için her şeyi yapardım.
Aphrida: "Kardeşin nerede?" Wild: "Sahildeki gemimizde, odasında yatıyor."
Gözyaşlarını benden saklamayan Elf Kralı'na yaklaştım. Ona sarıldım ve bütün özlemimi gidermeye çalıştım. Onu üzen her şeyden onu korumak istiyordum. Yüzünü omzuma gömdüğünde göğsümdeki acı hafifledi. Bu acı hep vardı ama Wild'ı görünce azalıyordu.
"Gözlerini kapat," dedim sevgiyle. Dediğimi anlamamış gibiydi. Şakaklarından süzülen yaşları sildim. Gözlerinin içine baktım. "Ben buradayım, güven bana," demek istiyordum. "Gözlerini kapat Wild."
Bu sefer anladı ve gözlerini kapattı. Adaya gelen gemiyi hayal ettim. Tarif ettiği odayı ve yatakta yatan kardeşini düşündüm. Gözlerimi açtığımda o odadaydık.
"Gözlerini açabilirsin Wild."
Bana yaklaştı. Saçlarının kokusu ruhumu büyülemişti. Nefes alışları sakinleşti. Gözyaşları cildime temas etti. Ben de gözlerimi kapattım. Ondan uzaklaştığımda o da yavaşça gözlerini açtı. Birkaç saniye etrafı inceledi. Ben ise sadece onu inceliyordum.
Wild, Henry'nin yanına gitti. Ben de yatakta uzanan hastayı hatırladım. Henry uyuyor gibiydi ama ruhunun acı çektiğini hissediyordum. Yatağın yanındaki sandalyeye oturdum. Henry'nin elini iki elimin arasına aldım. Teni buz gibiydi. Cildi kuru toprak gibi çatlamıştı. Onun ruhunu hissettim ve Wild'ı uyardım:
"Şu an sadece acılarını dindirip zaman kazanabilirim Wild. Onun panzehire ihtiyacı var. Panzehir deniz kızlarının kanıdır. Onlar Sirenlerin masum akrabalarıdır. Gün bitmeden panzehiri getirmen gerekiyor."
Wild "Tamam" dedi ve hızlıca kapıya yöneldi. Kapıda duraksadı, sanki tereddüt ediyordu. Yüzünü göremiyordum. Sağ elini yumruk yapıp dışarı çıktı. Ben de tekrar Henry'i izlemeye başladım.
Beni Kendinle Birlikte Götür Sevgilim
Bugün Wild'ın odasında uyudum. Yastıklar Wild gibi kokuyordu. Üstümde onun gömleği vardı. Kokusu deniz ve şeftali çiçeklerinin karışımı gibiydi. Gömleği çıkardığımda vücudum çıplak kaldı. Hemen yorganın altına girdim. Yastıklardan birini alıp koklamaya başladım. Onun kokusu ruhumdaki eksikliği tamamlıyordu. Odada küçük mumlar yanıyordu. Ateşle ilk kez onların sayesinde tanıştım.
Göz kapaklarım ağırlaştığında mumlara baktım. Onları hareket etmeden söndürdüm. Sabah uyandığımda masanın üzerindeki elbiseleri gördüm. Birçok renk vardı ama ben pembe olanı seçtim. Giydim ve kendi etrafımda döndüm. Elbisenin uçları benimle beraber dans ediyordu. Wild beni kesinlikle bu elbiseyle görmeliydi.
Masanın üstünde çiçekli bir tarak ve toka vardı. Saçlarımı taramaya çalıştım ama başaramadım. Tarak saçlarımda kalıyordu. Kapı çalındı. Gelenin Wild olduğuna emindim. Hemen tarağı saçımdan çıkardım. Kendimi toparlayıp "Gelin" dedim.
Wild içeri girdiğinde kalbim yine hızlıca çarpmaya başladı. Umarım bu sesi duymuyordur. Elbisenin üzerimde nasıl durduğunu göstermek istiyordum. Kendi etrafımda döndüm ve gülümsedim.
"Bak Wild, nasıl olmuşum?"
O ise sadece bana bakıyordu. Tek kelime etmedi. Bu durum biraz keyfimi kaçırdı. Güzel görünseydim bir şey söylerdi. Beklentiyle yüzüne baktım.
"Çok güzel olmuşsun," dedi ifadesizce.
Kesin beğenmedi diye düşündüm. Ruhumda bir burukluk oluştu. Neşem söndü. Masadaki tarağı aldım. Beğenmese de en azından bu eşyanın nasıl kullanıldığını sormalıydım. Zaten beni beğenmiyor.
"Bu eşyayı kullanamadım Wild."
Wild: "İzin verirseniz yardım edebilirim leydim."
Ahhh bu konuşma tarzı gerçekten çok hoşşş...
Tarağı ona uzattım. Saçlarımı nazikçe taramaya başladı. Demek böyle kullanılıyormuş. Saçlarımı toplayıp tokayı taktı. Nefesini boynumda hissettim. Kokumu içine çekiyordu. Dudaklarıyla omuzlarıma bir öpücük kondurdu. Bu öpücük sadece vücuduma değil, ruhuma da dokunmuştu. Ama sonra hemen uzaklaştı. Sanki bir şeyden tedirgin olmuştu. Bu hareketi yine keyfimi kaçırdı.
Wild: "Dışarı çıkalım mı?" "Olur," dedim heyecanla.
Gemiden indikten sonra ona doğduğum ağacı ve çiçeklerimi gösterecektim. Çok heyecanlıydım. Wild benim için çok özeldi. Orası da benim tek yerimdi. Biraz ilerledikten sonra yaprakları kenara çektim. Sonunda "Intiliere" gelmiştik. Bu ismi ben koymuştum. "Tilier" eşsiz, "in" ise benim demekti. Bu Dejarus dilindeydi. Perilerle hep bu dilde konuşurduk.
Çiçeklerin içine koştum. Kendi etrafımda dönerken pembe elbisem bana eşlik ediyordu. Kollarımı açıp bu güzel yeri ona sundum. Yüzyıllar sonra burayı birine gösteriyordum. Burası büyüktü. Ağaçlar, periler ve şelalelerle doluydu.
"İşte burası benim yerim Wild."
Wild önce söğüt ağacının yanına gitti. İlk kez görüyormuş gibi inceliyordu. Dalları nazikçe okşadı. Sonra yanıma geldi. Bana sarıldı. Başını boynuma gömüp kokumu içine çekti.
"Si lefur! Sen gerçeksin," dedi hüzünlü bir sesle.
Donup kalmıştım. Hayretler içindeydim. Hiç sevilmemiş bir kızın "sen özelsin" kelimesini duyması gibiydi bu. Karmaşık duygular içindeydim. Wild başını kaldırıp gözlerime baktı. Mavi gözleri parlıyordu. Yüzünde kocaman bir tebessüm vardı. Ben ise hâlâ şaşkındım.
Wild elini uzattı. Elimi bir tüy gibi avuçlarının içine koydum. Elleri sıcak ve yumuşaktı.
Asilzadelerin elleri böyle bakımlı mı olurdu?
Wild: "Seni tanımak istiyorum peri kızı. Kim olduğunla ilgilenmiyorum. Sadece seni bilmek istiyorum. Lütfen bana sevdiğin ve sevmediğin şeylerden bahs et"
Şaşkınlıkla ona baktım. "Benim sevdiğim ve sevmediğim şeyler..." diye tekrar ettim. Beni ne sevindirirdi? Doğada olmak ve senin yanında olmak. Ama bunu nasıl söylerdim? Gözlerim çimenlere takıldı.
"Benim sevdiğim şeyler...A-aslında benim sevdiğim şeyler" Dürüst olursam beni bırakıp gider miydi?
Wild avuçlarının içindeki titreyen ellerimi fark ettiğinde daha sıkı tuttu. "Sevmediğin şeylerden de bahsedebilirsin."
Ona baktım ve gülümsedim. "Hayatı seviyorum çünkü ruhum hayata bağlı. Doğayla beraberken nefes aldığımı hissediyorum. Sevdikçe sevildiğimi hissediyorum."
Wild çimenlerin üzerine oturdu. Gözlerini kapatıp, başını arkaya attı. "Gel oturalım. Bugün birbirimizi tanımak için güzel bir gün."
Başımı hafifçe yana eğdim. O beni gerçekten tanımak istiyordu. Gerçekten bana ilgi duyuyordu.
Dikkatle onu izliyordum. Eliyle yanındaki yere iki kere vurdu "Gelin leydim, lütfen çekinmeyin"
Dediğini yapıp yanına oturdum. Sessiz kalmayı tercih ettim. Yanlış bir şey söylemekten korkuyordum.
Wild: "Savaşta bana yardım eden siz miydiniz leydim? O yaralardan sağ kurtulmamı siz mi sağladınız?"
"Evet," dedim çekinerek.
Wild: "Prense de yardım ettiniz. Siz olmasaydınız bugün ne ben ne de kardeşim hayatta olurdu."
Gözleri gölerimi buldu. Bakışları öyle derine iniyordu ki saki ruhum tüm çıplaklığıyla ortadaydı. Ani bir haraketle bakışlarımı gözlerinden çektim.
"Bu yapılması gereken bir şeydi," dedim.
Wild: "Leydim, siz büyüleyici bir kadınsızınız. Gözleriniz Intilier'in yansıması gibi. Gülüşünüz ilk baharda açan taze kiraz çiçeklerine benziyor. Saçlarınızın rengi bir yakutu andırıyor."
"Bu bir iltifat mı?" diye sordum. Sözleri kalbimi fırtınadaki esen bir yaprak gibi titretmişti. "Bunlar size her baktığımda gördüğüm gerçekler leydim."
Sırtını çimenlere yasladı. Gümişi, uzun saçları çimenlerin üzerine yayıldı.
elbisemin kenarlarını parmak uçlarımda sıktım. Ona bakmak istiyorum ama cesaretim el vermiyordu.
Aniden sırtını çimenlere yasladı. "Kendimi yanınızda çok huzurlu hissediyorum leydim. Sanki dünkü facia hiç yaşanmamış gibi. Yorgunluklarımı ve yükümlülüklerimi bir kenara bırakabilirmişim gibi."
O bakmadığında içimde bir cesaret yeşerdi.
"Benim sevdiğim şeyler... Kuşların cıvıltısı, çiçekler, ağaçlar ve bir de..." "Ve bir de?" diye mırıldandı. "Ve bir de senin yanında olmak," dedim.
Ama cevap vermedi. Arkama döndüğümde gözlerinin kapalı olduğunu gördüm. Uyuya kalmıştı. Dün gece hiç uyumadığı için çok yorgundu. (Prens Henry'nin baş ucunda nöbet tuttuğu için)
"Başımı göğsüne yaslayabilir miyim?" diye sordum. Cevap vermedi ama ben bunu "evet" kabul ettim. Başımı göğsüne koydum.
Çok güzeldi. Huzurluydu. Ancak benim için bir o kadar da yeni bir histi. Kalp atışlarını duyabiliyordum. Nefes alışları sakindi. Kalbim hızla atmaya başladığında ellerimi göğsüme getirdim. Gözlerimi sıkıca kapattım. Burada uyumanın bir zararı olabilir mi?
Ne kadar süredir uyuduğumu bilmiyorum ama göz kapaklarımı açtığımda o söğüt ağacının yanında ikimiz de uzanmıştık. Ben başımı Wild'ın göğsüne yatırmış vaziyetteydim. Kendime gelmemle başımı hafifçe yukarı kaldırıp Wild'a baktım. Beni izliyor ve yüzüne takındığı o hayranlık ifadesiyle saçlarımı okşuyordu. Kalkıp oturur vaziyette yüzünü hâlâ izlemeye devam ettim ve kısık bir sesle sordum.
"Hâlâ buradasın?"
"Evet."
"Hep biraz konuştuktan sonra giderdin."
O da sırtını dikleştirip yanımda oturdu ve sağ eliyle nazik bir hareket yaparak cevap verdi.
"Artık gitmeyeceğim leydim. Söz veriyorum."
Bütün bunlar sanki rüya gibiydi. Sanki güzel bir rüya görüyordum ve uyandığımda her şey önceki gibi olacaktı. Wild gidecekti ve ben yine yalnız kalacaktım. İçimden "gitme" demek geliyordu. "Beni asla yalnız bırakma. Göğsümdeki o dayanılmaz acı sadece sen olduğunda diniyor," demek istiyordum ama sessiz kaldım. Her zamanki gibi susuyordum. Bilmiyorum, sanki böyle olmalıydı. Sanki hep suskun durmalıydım. Sanki boğazıma birisi kilit vurmuştu ve o kilit ömrüm boyunca sessiz kalmam için orada duruyordu.
Wild ayağa kalktı ve benim de kalkmam için sağ elini uzattı. Hafifçe elimi avucunun içine yerleştirdim. Elimi tutup bedenimi kendine çekti. Ayağa kalktığımızda kirlenen elbiseme yaklaşıp onu tozlardan temizlemişti. Daha sonra kendi üstünü tozlardan arındırdıktan sonra bu sefer boğazını kısık öksürüklerle temizlemeye başladı. Onu sessizce izliyordum. Wild bir dizini kırıp toprağa koydu. Ardından sakince pantolonunun sol cebinden bir yüzük çıkardı. Yeşil taşlı, çok güzel bir yüzüktü. Yüzüme bakarken gözlerinin içi parlıyor, yüzü kızarıyordu.
"Her sabah uyandığımda ve uyumadan önce seni düşünüyorum. Sadece bu zamanlarda değil; yemek yediğimde, kitap okuduğumda, birisiyle konuştuğumda, gün içerisinde yaptığım en güzel iş sadece seni düşünmek. Şu kısa zamanda anlamsız hayatıma anlam kattın. Siyah-beyaz olan yaşamımı renklerinle şereflendirdin. Ben artık sadece aklımda değil, yanımda da olmanı istiyorum. Sabah uyandığımda göreceğim ilk şey gözlerin ve ay gibi olan yüzün olsun istiyorum. Benimle evlenir misin? Lütfen teklifimi kabul et ve bana evet diyerek hayatıma neşe kat leydim."
Bir an beynimdeki bütün düşünceler susmuş gibiydi. Dünya durmuş, zaman gerçekten bu sefer durmuş ve o duran zamanın içinde ikimiz hapsedilmiş gibiydik. Sadece onu izliyor, daha sonra yüzüğe bakıyordum. Şok olmuştum. Dur Aphrida, kendine gel. Senden cevap bekliyor. Ne? İçimde sevinç çığlıkları atıyordum. Benimle evlenmek istiyor. Aile olmak istiyor. Yüzümde kocaman bir gülümseme belirdi istemsizce. Ellerimi birbirine kavuşturup sol elimle sağ elimi okşuyordum heyecandan. Evet diyecektim. Cevabım belliydi.
Ancak bu güzel manzaranın arkasında siyah perdeler vardı. Wild'ın arkasında yardımcısının elinde bir kılıçla durduğunu gördüm. Hançeri onun sırtına doğrulmuştu. Masal bitti, neşem söndü. Şimdi yine korkularımla baş başaydım. Yine korkuyordum ve yine yalnız hissediyordum. Soğuk ve kimsesizlik hissi yine sarmıştı bütün ruhumu.
Wild'ın yardımcısı "Ayağa kalk!" diye emretti tehditkar ses tonuyla. Kılıcını Wild'ın boğazına yaklaştırmıştı. Wild soru sorarcasına yüzüme bakıyordu. Ben ise dehşet dolu ifademle onu izliyordum. Donmuştum, sanki kımıldarsam daha da kötü olacaktı. Tir tir titriyordum.
Yardımcı, isyan ettiği kralına yine emretti. "Şimdi yavaşça bana doğru dön ama aklından en ufak bir yanlış hareket yapmayı geçirme. Keserim o boğazını!"
Wild yardımcısına doğru döndü. Ardından "Zeyphrus?" diye sordu. Ne oluyordu? Anlayamıyordum. Neyin içerisindeydim ben? Henry çalılıkların arasından yavaş ve dikkatli adımlarla geldi. Zeyphrus, onun geldiğini kılıcını boğazına dayadığında fark etmişti. Henry öfkeliydi. Onu hiç böyle görmemiştim. Sanki gözlerinde yeni tanıştığım o alevler yanıyordu. Prens, isyan eden yardımcılarına çok soğuk bir ses tonuyla emretti. "Çek şu kılıcını kralın üzerinden!"
Zeyphrus ise prensinin bu emrine ukala bir şekilde güldü. Henry'yi gördüğümde içime biraz bile olsa huzur serpilmişti. O buradaydı ve Wild'ı koruyacaktı. Erken sevinmenin yanılgısıyla bir anlık öyle bir hisse kapılmıştım.
Prens ise emrine itaat etmeyen yardımcısına yine seslendi ama bu kez tereddütsüzce, yüksek sesle konuşuyordu.
Henry: "BİR KEZ DAHA TEKRARLAMAYACAĞIM. SON KEZ SÖYLÜYORUM, ÇEK ŞU LANET OLASI KILICINI KRALIN ÜZERİNDEN!"
Yardımcı ise hiçbir şey söylemeden sadece kahkaha atmaya başladı. Beni korkutuyordu çünkü kılıcını kralın boğazında gezdiriyordu.
Zeyphrus: "Bu kılıcı mı çekmemi istemiştiniz benden prensim?"
Henry hemen cevap verdi sorusuna öfkeli bir şekilde.
Henry: "Kafanı bedeninden ayırmam için beni kışkırtıyorsun köle."
Zeyphrus: "Ahh tamam prensim, emredersiniz. Sıcak şarap da var gemide, izniniz olursa getireyim?"
Henry: "Kendi canından bu kadar mı imtina ettin ki bu hareketlere yol açıyorsun köle?"
Zeyphrus: "Ehh yetti be, oyunlarınızdan sıkıldım. SİYAHİLER TOPLANIN!"
İsyankar yardımcının cümlesi biter bitmez saniyeler içinde etrafımız iri yarı, siyah deri kıyafetli, yüzleri maskeli ve saçsız canlılar tarafından sarıldı. Henry kılıcını savuracakken başının arkasına büyük bir odunla vurdular. Wild ise kendini korumak için Zeyphrus'un karnına tekme atıp kılıcını almaya çalışmıştı. Ben sadece bu manzarayı izleyebiliyordum. Ne yapacaktım? Ne yapmalıydım? Korkuyordum. Ayakta duruyordum ama bacaklarım gövdemin ağırlığını taşıyamıyordu sanki. Ayaklarım titriyordu. Vücudum her saniye yaşadığım olaylar ve izlediğim manzara yüzünden biraz daha kilitleniyordu. Ne olduğunu anladığımda artık prens yerde kanlar içinde yatıyordu. Wild ise ağzından oluk oluk kan gelirken direnmeye çalışıyordu. Kendisi için savaşmıyordu, benim için savaşıyordu. O yere düştüğünde yüzüme bakıp kısık sesle bir şeyler söylüyordu ama benim beynimin içerisinde sadece gürültüler vardı. Hiçbir şey duymuyordum. Hiçbir şey görmüyordum. Tek gördüğüm, sevdiğim insana karşımda durup zarar veren bu canlılardı. Gücümü kontrol edemiyordum, kendimi kontrol edemiyordum. Her şey sadece yok olmalıymış gibiydi. İlk kez içimde bu hissi fark ediyordum: Öfke ve kaybetme korkusu.
Flierthe tianorasli, eltiem oklariyahbas. Seleniar ampiose hitres bardas. Polierthem enthrem. "Duy beni yüce doğa. Senin gücüne sesleniyorum. Yardım et bana."
Güçlü rüzgarlar esmeye başlamıştı etrafımda. Rüzgar yüzünden kızıl saçlarım görüş açımı kapatacak şekilde gözlerimi örtüyordu.
Flierthe tianorasli, eltiem oklariyahbas. Seleniar ampiose hitres bardas. Polierthem enthrem.
Rüzgar çok şiddetlenmişti. Ağaçlar neredeyse yerinden oynuyordu. Ayaklarımı toprağa daha sıkı bastım ve yine aynı kelimeleri tekrarladım.
Flierthe tianorasli, eltiem oklariyahbas. Seleniar ampiose hitres bardas. Polierthem enthrem.
Elimi onlara doğru uzattığımda ayaklarımın altından birkaç santim uzaktaki toprak çatladı. Çatlak onlara doğru ilerlediğinde toprak ikiye ayrıldı. İri yarı o maskeliler toprağın içine düşmüştü. Ağaçlar köklerini topraktan kurtarıp onları boğmaya başlamıştı. Yardım etmeleri için çağırdığım yılanlar ve kargalar ormanın içinden onlara doğru gidiyordu. Kargalar gözlerini deşiyor, yılanlar ise ayaklarına sarılıp ısırıyordu. İsyankar yardımcı ağaçlardan birinin gövdesine sarılmış bağırıyordu.
"Büyülü okları ve zincirleri getirin hemen!"
Flierthe tianorasli, eltiem oklariyahbas. Seleniar ampiose hitres bardas. Polierthem enthrem.
Gökyüzünün rengi değişmişti. Bulutlar güneşin ışıklarını kapatıyordu. Bu kez, isyancıları ve yardımcılarını alıp denize götürmesi için bir kasırga yaratıyordum. Ama aniden sol omzumda keskin bir ağrı hissettim. Bu ağrı bile öfkemin dinmesine izin vermiyordu.
Flierthe tianorasli, eltiem oklariyahbas. Seleniar ampiose hitres bardas. Polierthem enthrem.
Kasırga büyümeye başlamıştı ve tek hareketimle isyancıları içine hapsedecektim. Ancak aynı oktan göğsüme de saplandığında bir şey yapamadım. Nefes alamadım ve göğsümden gelen kanı sağ avucumun içine aldım. Kasırga durdu, ağaçlar hareketsizleşti.
Dizlerimin üzerine yere yığıldım. Ben de yaralanabiliyor muydum? Benim de canım acıyabiliyor muydu? Güçsüz kalan bedenim yere uzanıp toprakla temas ettiğinde bayılan sevgilimi izliyordum. O an sol gözümden toprağa bir damla yaş düştü. Kasırga dindi, yoldaşlarım gitti. Ağaçlar hareketsizleşti ama güneş doğmadı. Bulutlar gürleyerek ağlamaya başladı. Sanki acı dolu manzarayı izleyip isyan ediyorlardı. Sanki annelerini kandan temizlemeye çalışıyorlardı. Onların gözyaşları, benim ve değer verdiklerimin kana boyanan bedenlerini yıkıyordu.
Gözlerimi açtığımda ilk birkaç dakika her şeyden habersizce sadece tavanı seyrediyordum. Sessiz ve sakindim. Geçmişin hiçbir sahnesini henüz hatırlayamamıştım. Karşımda siyah saçlı ve süslü bir elbise giymiş bir kadın belirdi. Cildi ve telleri oldukça bakımlı görünüyordu. Gece karası saçlarını omuzlarından aşağı salmıştı. Toprak gibi koyu kahverengi gözleri ile beni süzüyordu. Kiraz kırmızısı dudaklarına bir tebessüm kondurmuştu.
Cadı: "Uyandın mı koruyucu?"
Kadın bana bu soruyu yönelttiğinde bile hâlâ neler olduğunu idrak etmeye çalışıyordum. Sarhoş gibiydim. Onu izliyor ve kendime gelmek için çabalıyordum. Yavaş yavaş bilincim yerine geldiğinde vücudum üşümeye başladı. Kollarıma ve ayaklarıma baktığımda ağır demir halkalarla bağlandığımı fark ettim. Bedenimi demir bir zemine yatırmışlardı. Bunları fark ettiğimde korkuya kapıldım ve oldukça tedirgin bir hâle büründüm.
Aphrida: "Bunlar ne?"
Dudakları birbirine kenetliyken derinden gelen bir kahkaha attı.
Cadı: "Görmüyor musun? Büyülü zincirler bunlar."
Aphrida: "Gitmek istiyorum. Bırakın beni!"
Kadın kendimi savunmak için söylediğim sözlerden sanki haz alıyordu.
Cadı: "Seninle işimiz bittiğinde tabii ki bırakacağız ama Tietene (Cennete)"
Bunu söyleyip dudakları kapalıyken yine içten bir kahkaha koyuverdi. Kızıl saçlarımın uçlarını avuçlarının içine aldı. Başparmağıyla telleri okşuyordu.
Cadı: "Si Lefur! Ben şu an hiçbir cadının başaramadığını yapıyorum. Bir koruyucuya dokunabiliyorum. İzin ver sana kendimi tanıtayım, ben Ehliya."
"Niye yapıyorsunuz bunu bana?"
Bu soruyu titrek bir ses tonuyla sordum. Sorumu kendim bile duyduğumda sesimdeki korku çok net belli oluyordu. Onu dehşet dolu ve meraklı gözlerle izliyordum.
Ehliya: "Lütfen! İzin ver canını almadan önce bütün cadıların düşünü ben gerçeğe dönüştüreyim. Sana dokunmak istiyorum. Bizim için o kadar değerlisin ki. Sen koruyucusun. Bizim gibi vahşi ve zeki canlıların doğaya zarar vermemesi için varsın. Doğa bize öfkeliyken onu sen sakinleştirdin. Ona mucize bir bebek verdik. Daha doğrusu Agatha verdi."
Ses tonu şefkatliydi. Bakışlarında bir hayranlık vardı.
"Agatha senin annendi. O ne bir cadıydı ne de bir elf. O sıradan bir insandı ama hayatını kendi elleriyle değiştirdi. Onun bu fedakârlığını yüzyıllardır cadılar bütün çocuklarına ve torunlarına bir efsane gibi anlatıyor. Bu öykü bir destan gibi dilden dile dolaşıyor."
Ellerini yüzüme koydu. Parmaklarıyla tenimi sevmeye başladı.
"Tabii ben de bir cadıyım koruyucu. Eminim ki beni tanısan bana lanetler yağdıracaksın. Çünkü cadılar doğayı korumalıdır. Ancak ben yaratılışıma bir aşk için isyan ettim. Eğer bunun için bana beddualar edeceksen edebilirsin. Ben bunları göze alarak şu an bunu yapıyorum."
Bana ne diyordu? Ne anlatıyordu? Benim bir annem mi vardı? Peki neden beni hiç sevmedi? Her çocuk gibi benim de sevgi görmeye hakkım yok muydu? Hayır! Kendine gel Aphrida. Zaten bir ebeveynin olabileceğini hep umut ediyordun. Şimdi neden böyle davranıyorsun? Onun hâlâ hayatta olup olmadığını sor. Belki de bu son şansındır.
"Annem yaşıyor mu?"
Bu soruyu sorduğumda kadın bakışlarını saçlarımdan çekip onu izleyen merak dolu gözlerime çevirdi. Avucunda tuttuğu saçlarımı bırakıp kahkahalar atmaya başladı.
Ehliya: "Anne mi?"
Hâlâ gülmeye devam ediyordu.
Ehliya: "Si Lefur! Doğanın koruyucusu annesini mi istiyor?"
Daha sonra gülme gösterisini bitirdi. Yüzüme tebessümle bakarken bu sefer daha ciddi bir ses tonuyla konuşmaya başladı.
Ehliya: "Hayır koruyucu! Agatha'ya anne diyebilir misin bilmiyorum. Çünkü o seni sadece üç gün karnında taşıdı. Doğar doğmaz zaten senden kurtulmak istiyordu. Ebeveyn olmak için çok gençti ve buna hazır değildi. Zaten bunu kabul etmesinin sebebi kendi hayallerini gerçekleştirmekti. Sen doğar doğmaz cadılar seni kimsenin bilemeyeceği ve ulaşamayacağı topraklara götürdü. Seni bir ağacın köklerinin dibine bıraktılar. O ormanı biz cadılar biliriz ama kimsenin gitmesine izin verilmez."
Birkaç adım geri gitti. Gözleri kömür gibi kararmıştı ve parmak uçlarını inceliyordu. Ses tonu iyice ciddileşti.
"Zarivor'a gitmek istediğinde izin vermedim. Çünkü sen çok güçlüsün ve bizi mahvedebilirdin. Belki de hiçbir zaman gözümüze görünmezdin. Sevgiye açtın ve çok saftın. Bu yüzden tahtta oturan yeni elf kralı ile seni buluşturabilmek için bir portal açtım. O geçitle kral sana gelecekti ve birbirinize aşık olacaktınız. Kral böylesine eşsiz bir güzelliğe kalbini tabii ki teslim edecekti. Sen ise aşık olursan savunmasız kalacaktın. Elf kralını seçmemizin sebebi ise o topraklara sadece onun kudretinin yetmesiydi. Kaderlerine baktım. Diğer krallar Dejarus'a varmadan ölüyorlardı ama Wild'da tam tersiydi. Bunun nedenini bilmiyorum ama o Dejarus'a varabilecek tek kişiydi. Yani bunların tamamı planlandı ve siz sadece bu oyunu oynadınız."
Bu kelimeleri duyar duymaz sanki kalbime keskin bir hançer saplandı. Küçük kalbim acıyla doldu. Acı ruhumu zehirlerken gözlerim dolmaya başladı. Ağlıyordum. Sıcak gözyaşları gözlerimi yakıp şakaklarımdan demir zemine süzülüyordu. Beynimde o kadar çok soru dönüyordu ki kendimi tutamıyordum. Kıpırdamaya ve zincirlerden kurtulmaya çalışıyordum.
"Wild nerede? O iyi mi? Benden ne istiyorsunuz?"
Ehliya: "Ohhh sakin ol koruyucu. Bu zincirlerden kurtulamazsın. Sevdiğin adam iyi, bunu söyleyebilirim. Ama seni bir ayin için getirttik. Gücünü Zarivor'a vereceksin ve yaratılış amacın son bulacak. Yarin, amcasına tahtını ve topraklarını verir vermez ayini gerçekleştireceğiz. O zamana kadar seni derin bir uykuya göndereceğim. Ayinde bile uykuda olacaksın benim koruyucum. Hiç korkma, hiçbir şey hissetmeyeceksin."
"Ben bütün bunları reddediyorum. Bırakın beni!"
Ehliya hayretle kaşlarını kaldırdı. "Sende fark ettiğim bir şey ise gücünün kudretini kavrayamamış olman. Garip! Nasıl olur da gücünün tam potansiyelini keşfedemezsin?"
Gözlerini kapatıp alnıma işaret parmağını koydu. Nadiren duyduğum o dilde konuşuyordu.
"Intersiol anhriaste liurse tu aplar, ashertiem nuar niarte, ilham, isbaham tu estrajente."
Derin bir uyku mu? Ölüm mü? Taht mı? Ne diyordu bu kadın? Korkuyordum ve alnıma sertçe temas eden parmağının altında çırpınıyordum. Ancak beynim uyuşuyordu. Sesini artık duyamıyordum. Sanki beni karanlığa, derinlere itiyordu. Ölmek ya da uyumak istemiyordum.
Korkuyorum Wild, yardım et.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 3.57k Okunma |
825 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |