
Merhaba arkadaşlar, nasılsınız?🥰
Biliyorum bir çoğunuz Türkiye'den takip ediyorsunuz ama komşunuz Gürcistanda 3 Mart anneler günüydü. Saat 12 biraz geçmiş olsa da, dünyayı şefkatiyle güzelleştiren tüm annelerin, anne adayı olanların Anneler Günü'nü en içten dileklerimle kutlarım. İyi ki varsınız!💖
..........
Wild'ın anlatımıyla...
Karşımda, Mukranha’nın sınırlarında, çorak bir düzlüğün ortasında; yarım ay simgesine sahip geniş bir çadır yükseliyordu. Akşam neredeyse Svelyn’in üzerine çöküyordu. Aphrida zindanda tutsak edildiğinden beri gökyüzünün hali hiçbir zaman düzelmedi.
İliğe işleyen dondurucu soğuk, toprağı bile kaya kadar sertleştirmişti. Attığımız her adımda taşlaşmış zemin, kar taneleri gibi kıtırdıyor. Dudaklarımızdan dökülen her soluk, sıcak bir çaydanlıktan yükselen o ince buhara benziyordu; ancak üzerimdeki kalın giysiler ve eldivenlerim üşümeme izin vermiyordu.
Derin bir nefes aldım. Ellerimi ayazdan koruyan beyaz eldivenlerimi izlerken, ciğerlerimden çıkan nefesin gri buharı havaya süzüldü.
On adım gerimde bir gölge misali beni koruyan beş elf muhafız bekliyordu. Yanımda kardeşim Prens Henry, cadıların lideri olan Leydi Paragonda ve yardımcım Mushen vardı. Hepsinin gözlerine aynı ifade sinmişti: Tehdit.
Omuzlarım dik, duruşum sarsılmazdı. Birazdan Zarivora ile karşılaşacaktık. Fakat bugünkü toplantı barış için değil, son bir hesaplaşmaydı. Yavaş adımlarla çadırın girişine doğru yürüdüğümde, diğerleri de tetikte bir tavırla beni takip ediyordu.
İçerisi ihtişamdan ve gösterişten yoksundu. Ortaya yerleştirilen ahşap masanın nemli kokusu havada asılı kalmıştı. Ayaklarımızın altına, elf dokumacıların ellerinden çıktığı her ilmiğinden belli olan yakut kırmızısı bir halı döşenmişti. Bizi masanın ortasında duran, yarısı erimiş ve sönmüş bir mum karşıladı. Fitilinden hâlâ ince bir duman yükseliyordu; birileri barış ihtimalini birkaç dakika önce söndürmüş olmalıydı.
Zarivora’nın bakışları, gökyüzünde süzülen bir kartalın avını kollaması kadar yırtıcı ve dikkatliydi. Gülümsediğinde dahi yüzündeki sahte maske daha da belirginleşiyor, içerideki atmosferi iyice ağırlaştırıyordu. Zarivora oturduğu sandalyesine sırtını yaslayıp yayılmıştı. Yüzüne takındığı ukala tebessümü ile “Hoş geldiniz yeğenlerim,” dedi.
Sağında eşi Kraliçe Ehliya, solunda ise kızı Prenses Liana oturuyordu. Geldiğimizi gördüklerinde sadece ikisi ayağa kalktı. Lusa de hilenda (Tanrıya şükürler olsun ki), ailelerinde görgü kurallarını bilen birileri vardı.
“Svelyn’in Majestelerini selamlıyorum.” Normalde cümlenin sonunda “Lefur’un ışığı üzerinize olsun,” demem gerekiyordu ama demeyeceğim: Tanrı’nın ışığını hak etmiyorlar.
Çadırın içini aydınlatması için köşelere, uzun demirden meşaleler yerleştirilmişti. Zarivora yumuşak bir sesle konuştu: “Çok şükür ki yeğenlerim hemencecik iyileşmiş ve eski sağlıklarını geri kazanmışlar.”
“Sohbeti uzatmak niyetinde değilim, Kral Zarivora. Bu, prosedür gereği gerçekleşmesi gereken bir toplantıydı. Askerlerinizin sayısı ile ilgilenmiyorum, askeri hattınızın ne kadar güçlü olacağıyla da. Meraforları (İnsanları) tarafınızda tuttuğunuza göre ordunuz bizimkinden sayıca hem üstün hem de daha donanımlı olmalı,” dedim masanın sonundaki sandalyelerden birine çullanarak. Diğerleri de vakit kaybetmeden birer sandalye çekip oturdular.
“Geri çekilip, geçmişte babanın bana karşı yaptığı hatayı temizleyebilirsin. Bir yeğen gibi davranabilirsin,” dedi küstahça.
Bu cümleyi duymak, eskiden sırtıma vurulan onlarca hançer darbesinin izlerini anımsattı. Sanki yüreğimdeki kapanmaya yüz tutmuş yaraların kabuğunu kopardılar. Bakışlarımı başka yöne çevirdim. Dilimi damağıma vurarak küçümseyici bir ses çıkardım, “Gülüşünü görmek bile midemi bulandırmaya yetti.”
Prens Henry sabrının sonundaymış gibi sağ kaşı hafifçe yukarı kalktı. Benim dediğimi duyduğunda sohbete kendisi devam etti, “Peki ya siz? Hiçbir amca gibi davrandınız mı? Hatırlatmak isterim ki varlığınızdan haberdar olduğumuzda zindanınızda işkence görüyorduk.”
Kraliçe Ehliya duruşundan ödün vermeyerek konuşmaya katıldı, “Bu, Methian ailesinin maziye dayanan bir anlaşmazlığıydı. Kral Zarivora’nın eşi olarak bu konuyu tartışma yetkim var ancak durumun vahametine bakılırsa, konuşmanın yararsız olduğunu görüyorum.”
“Barış teklifiniz bile kendi çıkarlarınız üzerine kurulu. Bu savaşa insanları nasıl ikna edip yanınızda tuttuğunuzu bilmiyorum ama yine de karanlık bir planın arkasında olduğunuzdan eminim.” Bunu söylerken sesim titremedi. Bakışlarım keskin bir şahin gibi Zarivora’ya, daha sonra kenarda efendisine sadık bir hizmetkar gibi görünen Zeyphrus’a kaydı.
İşaret parmağım masaya vurmaya başladı.
Bir.
İki.
Üç.
Sol bacağım zırhın altında hafifçe titredi.
Dört.
Leydi Ehliya sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi konuşuyordu.
Beş.
Henry’nin soluğunun ağırlaştığını fark ettim.
Altı.
Leydi Ehliya yumuşak bir sesle konuştu, "Karanlık plan mı? Kral Wild Methian, tek plan yapan biz değiliz. Siz de boş durmamışsınız. Cadılarınız, ayini gerçekleştirmeyelim diye kalenin dört bir yanını kendi kanlarıyla mühürlemiş."
“Ayini gerçekleştirmenizi izleyeceğimi mi zannettiniz?” Yüzümde alayla parlayan küçük bir tebessüm oluştu. Sonra sesim daha gür çıktı, “Siz, Milruna’nın kraliçesi olacak kadına zarar vermeye cüret ettiniz. Sadece ayini bozmayacağım, bu savaşı da kazanacağım. Sevdiğim kadının döktüğü her bir gözyaşı için kanınızı kendi kalenizde akıtacağım.”
Zarivora’ya döndüm. Gözleri koyulaştı. Duruşunu düzeltti, sanki dediklerimden sonra biraz daha ciddileşti, “Yine de seni tebrik etmem gerekiyor yeğen. Bir yıllık eziyetlere rağmen can vermedin. Milruna’yı teslim etmedin. Üstelik zavallı halinle beni tehdit ettiğinde seni hafife almıştım. Tehditlerinin arkasında durmayı başarmışsın.”
Henry elini saçına götürüp parmaklarıyla geriye taradı, “Senin gibi alçakça davranmak bizim asil kanımızda yoktur Zarivora. Yüzleşmekten de korkmayız.”
Zarivora kollarını masaya koydu. “Otuz bin asker,” dedi. Sayıyı söylerken sesi alçalmıştı. “Ve hiçbiri geri adım atmaz,” dudağının kenarı kıvrıldı ve ekledi, “Yeğen.”
Üstünlüğün onda olduğunu belirten rakamı söylerken keyiften dört köşe gibiydi. Sessizce Henry’e baktım. Yüzündeki ifadeyi anlatabilir miyim emin değilim; acı, tiksinti, endişe, küçümseme, alay, hepsi bir ifadede birleşmiş gibiydi.
Prenses Liana sessizliğini koruyordu. Sanki hiç yokmuşçasına. Olacakları izlemek ve incelemek için duruyormuş gibi bir izlenimi vardı.
Leydi Ehliya ciddiyetini muhafaza ediyordu, “Cadılarınızın varlığı sadece ayinin gerçekleşmesini önlemek için var. Güçleri size üstünlük getirmeyecek.”
Leydi Paragonda da sohbete dahil oldu, “Leydi Ehliya, sizin varlığınızdan biz kudretli büyücülerin dahi haberi yoktu. Muhtemelen bu hususta daha yolunuzun başındasınız. O denli güçlü bir ayini gerçekleştireceğinizden nasıl bu kadar eminsiniz? Zira Kral Wild ile Tanrıça’nın karşılaşması ve buluşması için portal açmayı bile öğrenmeniz ayları bulmuş.”
Ehliya bunu işittiğinde bir anda gerildi. Gözleri irice açıldı. Konuşmaya başlamadan önce kendini toparlayıp boğazını temizledi, “Bu konu sizi ilgilendirmez Leydi Paragonda.”
Paragonda kendinden emin bir biçimde konuştu, “Biliyorsunuz ki biz cadıların mahkemesi kraliyetten farklıdır. Varlığınızın ve yaptıklarınızın haberi yoldaşlarım arasında duyulduğunda hepsi tek bir amaç için yanıp tutuştu, yargı masasından kalktığımızda damarlarınızdaki enerjiyi emmek. Eğer bu savaşı biz kazanırsak muhakememizden kaçamazsınız.”
Leydi Ehliya yutkundu. Ürpertisi gözlerinden belli oluyordu. Masada duran parmaklarının titrediğini fark ettiğimizde ellerini dizlerinin üzerine koyarak gizlemeye çalıştı.
Paragonda ise konuşmasını sürdürdü, “Biz kartlarımızı açık oynadık Leydi Ehliya. Zira bugünkü toplantıda her iki taraftan da tek bir cadı katılacak diye anlaşmamıza rağmen görüyorum ki sizden iki cadı katılmış.”
Bir anlık hayretle Leydi Paragonda’ya baktım.
O ikinci cadı kimdi? Leydi Ehliya’nın büyücü olduğunu biliyorum ama diğer ikinci kimdi? Muhafızlardan biri mi? Herkes biliyor ki cadılar sadece insan kanından olur.
Gergin ortam daha da gerildi. Çadırın içine sessizlik çöktü. Herkes Leydi Paragonda’nın açığa çıkardığı hakikat ile tetikteydi. Onların tarafında, geride duran askerlerden birinin hafif hareketiyle zırhı çınladı.
Anlaşılan Leydi Ehliya da Leydi Paragonda’nın ne demek istediğini anlamamıştı. Şaşırmış ifadesini yüzüne takındığında Henry öfkeyle soluyordu.
Ellerimi birleştirip tehditkar bakışlarımı Zarivora’nın gözlerine kenetledim, “Yine ne gibi bir oyunun peşindesin.” Öfke damarlarımda patlamaya hazır bir volkan gibiydi. Kendimi dizginlemeliydim.
Zarivora, “Bir yanlış anlaşılma olmalı çünkü anlaşmamıza uyarak sadece bir cadı getirildi,” dedi. Dediklerinde ciddi gibiydi ama Paragonda yanlış tahminde bulunamazdı, o bin yılı aşmış kudretli güçlere sahip bir cadı.
Henry bir an bile tereddüt etmedi. Hançerini kınından çıkardı. Metalin sesi çadırın içinde yankılandı. Ve bir sonraki saniye bıçak masaya saplandı. Bakışlarındaki hiddet ve nefret dışarı taşıyordu.
Elindeki hançeri daha önce de görmüştüm. Bunu ona nişanlısı vermiş olmalı. Ahh, diğer leydiler nişanlısını tehlikeli bir sefere gönderdiğinde dualar fısıldar, bileklerine gözyaşları ile mühürlenmiş boncuklar bağlardı. Benim kız kardeşim ise hançer verir.
Ne zannediyordum ki? Zarivora’nın toplantıya dürüstlükle ve mertlikle katılacağını mı? Dişlerim gıcırdadı, yumruklarımı sıktım. Keskin bir hamleyle ayağa kalktım. “Yeter bu kadar! Değerli vaktimi gülünç oyunlarınıza ayırmayacağım!” Diğerleri de kalktığımı görünce sandalyelerinden doğruldular. Nefretim göğsümde bir zehir gibi yayıldıkça aldığım nefesler başımı döndürüyordu. Hızla çadırın çıkışına doğru yürüdüğümde, burnuma tekrar o keskin, taze yanmış mum kokusu geldi. Adımlarım buz kesti. Elim kılıcımın kabzasına gittiğinde başımı omzumun üzerinden geriye çevirdim.
Az önce masada sönmüş duran o mum, şimdi yanıyordu. İnce tütsüsü çadırın tepesine, karanlığa doğru süzülüyordu. Bu bir barışın ışığı mıydı, yoksa yaklaşan savaşın ilk kıvılcımı mı? Kim yapmıştı bunu? Zarivora’nın elleri hala masanın üzerindeydi. Ehliya ise donup kalmıştı. Barışı onlar da bizim kadar istemiyordu, öyleyse bu ateş kimin emriyle yanmıştı?
Önüme dönüp başımı iki yana salladım.
Az önce çadırda olanları uzunca düşünmem gerekiyordu ama zaman sahip olmadığım tek lükstü. Hava kararmıştı. Güneş yerini çoktan aya ve yıldızlara vermişti. Dışarının ayazı tenimi yaladığında içimden bir ürperti koptu. Rüzgar çok güçlü esiyordu. Atların toprağa vurduğunda çıkan sıcak nefesi bile gökyüzünde belirginleşiyordu.
Beyaz atıma yöneldim. Diğerleri de hemen kendi atlarına yaklaştılar. Atım Rüzgar, çadırda bıraktığım o karanlık havayı solumuş gibi toynakları ile huzursuzca yeri eşeledi. Tanıdığı eller boynunu sıvazladığında sakinleşmişti.
“Çadırlara doğru! Deh!” emrim havanın uğultusuna karıştı.
Toprağın nallarıyla tepelenmesi dikkatimi dağıtmayı başaramamıştı. Kimdi o ikinci cadı? Bizim için bir tehlike miydi? Nasıl olur da büyücü topluluğunun gözünden iki cadı da böyle kaçıp, etrafta elini kolunu sallayarak dolaşabilmişti?
Soğuk gözlerimi incitiyordu. Ahh bütün bunların hepsine değecekti. Savaş son bulduğunda artık her şey düzelecekti. Soğuktan sızlayan burnumu çektim. Bu dondurucu havanın tek bir faydası vardı, o da zihnimi diri tutmasıydı. Eldivenler bile bu soğuğa etki etmiyordu. Parmaklarım buz kesmişti.
Düşergemiz sonunda görüş alanıma girmişti. Konaklardan yansıyan sarı ışıklar bana biraz da olsa sıcaklığı andırdı. Giderek yaklaştığımızda kalkanlarıyla bizi selamlayan nöbetçilerimiz karşıladı. Atlarımızı seyislerin ellerine bıraktık. Henry tek kelime etmeden Kleora bir yıldırım gibi koşup boynuna sarıldı.
Dudaklarını boynuna gömdüğünde konuşması bir mırıltı gibi çıktı, “Neden bu kadar geciktiniz?” Henry de kolları ile onu sarmaladı. “Seni beklettiğim için üzgünüm güzelim.”
Geri çekildi, “Çok mu endişelendin?” dedi gözlerinde şefkatin parçalarını barındırarak.
Olivera ve Ozarius yanıma gelip saygıyla selam verdiğinde Mushen sessizliğini sonlandırdı, “İstirahate çekilin Majesteleri,” dedi fısıltıyla. “Hayır. Leydi Paragonda, Kleora ve diğerleri, çadırıma gelin. Şu ikinci cadı meselesini hafife alamayız.”
Çadırıma gittiğimde onlar da arkamdan beni takip etti. Çadırımın içinde demir borusu tepesine kadar uzanan, üstünde kraliyet arması işlenmiş soba, sanki soğuktan donan yüzümü okşadı. Vücuduma sıcaklık yayıldıkça ayak parmaklarımın uyuştuğunu fark ettim. Zırhımın ağırlığı omuzlarımı yoruyordu. İlk önce kılıcımı çıkardım. Daha fazla dayanamayıp yatağımın bir köşesine oturdum. Kılıcımı yatağımın kenarına koydum.
Diğerleri de selam verip içeri girdiğinde tekrar burnumu çektim. Soğuktan istemsizce gözlerim yaşarıyordu. “Leydi Paragonda, şu ikinci cadı konusunu tekrar net bir şekilde açıklayın lütfen. Onlar da sadece tek bir cadı olduğunu söylemişlerdi.”
Leydi Paragonda yumuşak bir sesle konuştu, “Ben de öyle sanmıştım Majesteleri. Ama içeri girdiğimde enerjisini ustaca saklayabilen birisini fark ettim. İlk önce yanlış anladığımı düşünüp pek aldırış etmedim ama bir an, kısa bir an enerjisi çok belli oldu. Güçlüydü, hatta çok güçlü. Leydi Ehliya’dan ve bizden farklı bir enerjiye sahipti. Kim olduğunu anlayamadım. İçeride çok fazla kişi vardı.”
İstemsizce dudaklarımı ısırdım. Nefesim kontrolsüzdü. Elimi alnıma götürdüm, “Bu bizim için bir risk barındırıyor. O ikinci cadı ayin için bir şeyler yapabilir. Ne yapacağım? Ordusu daha donanımlı, daha güçlü. Onların tarafında olan cadının kimliği belirsiz. Bizim tarafımızda olan cadılar sadece ayini durdurmaya çalışıyor.”
Leydi Paragonda’nın sesi inceldi, “Endişelenmeyin Majesteleri.” Yere eğilip tek dizinin üzerinde durdu, “Bu ayin gerçekleşmeyecek. Siz gönül rahatlığı ile cephedeki savaşı kazanmaya odaklanın.”
Bu beni rahatlattı mı? Biraz. Ama kimseye bu noktada güvenemem. “Aphrida hakkında bilgi edinebildin mi?” Leydi Paragonda, “Evet Majesteleri, şu an zincirlere bağlı şekilde, derin bir uykuda. Ehliya Leydi Aphrida’dan korkuyor, onu sadece ayin zamanı uyandıracaktır,” dedi.
Kalbim sıkıştı. Nefes almayı bir an unuttum. Karanlık bataklığa sanki battıkça daha çok batıyor, dibine çekiliyordum. Henry gelip yanıma oturdu, “Ağabey, biraz daha sabret. Aphrida güçlü bir kadın. O da sana güveniyordur.” Yutkundum. Başım öne eğildi.
“Askerlerin karınlarını doyurduklarından ve uyuduklarından emin olun. Atlar da dinlensin. Herkes dinlenmeye çekilebilir.”
Kleora yanıma yaklaştı ve dizlerinin üzerine oturup ellerimi tuttu. Bakışları hüzünlüydü ve endişe doluydu, “Lütfen sen de dinlen ağabey. Yarın başlayacak savaş ayları bulabilir. İlk gün bizim için epey korkutucu geçecek.”
Bu küçük kız, gerçekten de bilge birisiydi. Ellerimi kömür karası siyah saçlarına götürüp nazik dokunuşlarla okşadım, “Teşekkür ederim kardeşim. Her şey düzelecek, söz veriyorum. Benim için endişelenme.”
Henry dizlerinin üzerinde duran nişanlısının ayağa kalkmasına yardım etti. Hepsi yavaş adımlarla çadırdan ayrılırken meşalelerin ışığında geride bıraktıkları gölgelerini izledim.
Ayağa kalktım ve yük gibi üzerime binen zırhımı çıkarmaya başladım. Zırhın kenetlerini çözdüğümde, sanki omuzlarımdaki tonlarca ağırlık bir çuval gibi yere düştü. Metalin halıya çarparken çıkardığı o küt ses, sadece vücudumu değil, ruhumu da kuşatan prangalardan kurtulmuşçasına zihnimi yatıştırdı.
Boynumu hareket ettirmek daha kolay hale geldi. Boynumu sağa, sola çevirerek çıtlattığımda çıkan o tok ses sanki içime su serpti. Sırtımı geriye doğru itip, omurgalarımı çatırdattım. Bacaklarımda kalan zırhımın parçalarını söktüm. Sonunda tamamen özgür kaldığımda sıcak battaniyeli yatağıma yöneldim.
“Birkaç saat kestirirsem daha sonra yemek yemek için diğerlerinin yanına gidebilirim,” diye mırıldadım sobanın çatırtısını dinleyerek. İçeriye hafif reçine ve odun kokusu sinmişti.
Gözlerim silik bakışların ardından Aphrida’nın gülüşünü seyrettirdi. Geminin güvertesinde ona hediye ettiğim ipek, açık mavi tonlarındaki kurdeleli elbiseyle ışığı bir Tanrıça’nın sıradan ihtişamından daha özeldi.
Kızıl saçları, orman gözlerini kapattığında inci gibi parmaklarıyla yüzünden çekmeye çalışıyordu. Limanın rüzgarı onun saflığı ile birleşmiş ve bütünleşmiş gibiydi. Gözlerimi ondan alamıyordum, alamadıkça kalbim daha da sızlıyordu.
“Sİ Lefur! Seni sonunda rüyamda görebildim, rüyalarımdan bile beni kendinden mahrum bırakan peri kızı.”
Küçük bir kahkaha attı, “Beni özledin mi?”
“Hasret benim için sıradan bir bekleyişin tatlı sızısı olarak anlatılmaz. Bir zehir gibiydi, ruhumu günden güne kurutuyordu.”
Elleri titreyen ellerimi tuttu, hala bakışları şefkatle ve umutla parlıyordu, “Ben de seni çok özledim sevgilim.”
Kalbinden geçen sözleri tüm çıplaklığıyla anlatması gözlerimden şeffaf damlaları tekrar süzdü. “B-ben seni kurtaracağım.”
İnce parmakları yüzümü okşadı. Gözyaşlarımı merhametle sildi. “Beni kurtarmana gerek yok aşkım. Lütfen ruhunu ilk önce bu bataklıktan azat et. Sana bunu demek için geldim.”
“Y-yani sen benim sadece düşlerimin oyunu değil misin?”
“Hayır aşkım. Şu an bedenim uykuda ama senin her soluk alışını hissediyorum.”
Elini göğsüme koydu, “Kalbine bu kadar acı yükleme. Ben eğer geri gelirsem seninle uzun bir ömür geçirmek istiyorum. Lütfen kendine düşman gibi davranma.”
“Seni koruyamadım peri kızı. Lütfen affet beni.”
“Hayır sevgilim. Bütün bunların hepsi bir gün olacaktı. Tam tersi, bunların hepsi senin iktidarında olduğu için mutluyum çünkü senin bu durumun üstesinden geleceğinden eminim.”
“Bana güveniyor musun?” dedim sesim titreyerek. Hala soğuk elleri çehremdeydi. Onun elleri hep sıcak olurdu oysaki.
“Sana tüm benliğimle itimat ediyorum sevgilim. Lütfen İhsen’i kurtar.”
Bakışlarındaki şefkatin yanı sıra gözlerinde keder de vardı. Yüzü gitgide daha da bulanıklaştı, silüeti karardı. Beynimde son kelimeleri tekrarlandı.
İhsen’i kurtar.
İhsen’i azat et.
İhsen’i özgür bırak.
İhsen...
İhsen..
“Ağabey?”
“Ağabey!”
Mırıltıyla ağzımdan bir “hııı” çıktı.
“Uykunda ağlıyordun,” dedi.
Kendime geldiğimde beni uyandıranın Henry olduğunu fark ettim. Elimi gözlerime götürdüm bilinçsizce. Haklıydı. Gözlerim ıslaktı. Göğsüm hafif inip kalkıyordu.
Kendimi ayıltmak için sertçe başımı iki yana salladım.
Henry, “Gel yemek ye ağabey. Herkes karnını doyurdu bir tek biz kaldık. Kleora ve diğerleri ateşin yanında seni bekliyor.”
Sanırım kısa kestirmem uzun sürmüştü. “Geliyorum,” dedim ayağa kalktığımda.
“İlaçlarını aldın mı?”
Şu kalbimi destekleyecek ilaçlardan bahsediyor.
“Unutmuşum. Yedikten sonra uyumadan önce içerim.”
“Güzel. Haydi seni bekliyoruz dışarıda. Kleora yemiyor illa senin gelmeni istiyor,” dedi tebessümle omzuma hafif vurarak.
Hafif bir gülücük yayıldı dudaklarıma, “İşte benim kardeşim, her durumda ağabeyini düşünür.”
Dudağının kenarı kıvrıldı. Oyunculuğuna başladı, “Ahh kalbimmm,” dedi kalbini tutarak, “Burada adaletsizlik görüyorum. Ben her zaman daha çok değer veren kardeş olduğumu sanardım.”
“Şarlatanlığı bırak da git. Üstüme bir şeyler giyip geliyorum.”
“Tamam. Geç gelirsen patates diye bir şey kalmayacak,” dedi sonra fısıltıyla konuşacak şekilde sesi alçaldı, “Ozarius hepsine göz koydu. Geç gelirsen sen gelene kadar hepsini midesine indirir. Çita gibi çocuk.”
Tekrar bir kahkaha attı ama bu seferki daha gür çıktı.
“Henry, çadırımı terk et lütfen,” dedim ayağa kalkarak.
“Tamam gidiyorum.”
Henry gider gitmez üzerime bir krala yakışır güzel ama bir o kadar mütevazı bir kıyafet giydim. Siyah bir takımdı, belinde altın sarısı bir kemer, omuzlarında ise kemerle aynı rengi paylaşan altın apoletler vardı.
Beyaz saçlarımın örgülerini açtım. Siyah botlarımı ayaklarıma sertçe geçirir geçirmez dışarı çıktım.
Toprağa çivilenen çadır sayısı o kadar fazlaydı ki uzakta duranlar bana küçük beyaz mendilleri andırıyordu. Çoğu çadırın önünde sönen mangallar vardı. Yürüdüğümde karşıma Olivera çıktı, ağzında bir şeyler çiğniyordu.
Ağzı doluyken yutkunmadan konuştu, “Kralom, biz de sizo bekliyorduk.”
“Ahh öyle mi? Yemeğe başlamayıp beni beklemeniz ne büyük bir incelik,” dedim kinayeyle.
“Öyle demeyin kralım. Sizi tekrar çağırmak için geliyordum, saatlerdir ağzıma bir şey sürmedim sizi beklerken.”
Tüm samimiyetimle kıkırdadım elimle ağzımı kapatırken, “Sorun değil, hadi ateşin yanına gidelim. Mideni sakin bir şekilde doyur,” dedim.
Elindeki son kalan kızarmış biberi de havaya atıp ağzıyla yakaladı. Garip bir bakış attım. Benimle birlikte yürürken bir arkadaştan daha çok bir gardiyan gibiydi. Bakışlarım tekrar ona kaydı, “Yanımda rahat olabilirsin. Seni arkadaşım olarak görüyorum,” dedim bir adım geri atıp onunla aynı hizada dururken.
İlk önce hayret etti, sonra gözleri mutlulukla parladı, “Ben... Ben de sizi arkadaşım olarak görüyorum majesteleri.”
“O zaman majesteleri unvanını bir kenara bırakıp bana ismimle seslenebilirsin.”
“Ahh bunu yapamam. Yani alışkın olduğum bir şey değil.”
“Zamanla alışırsın. Arada bir bana ismimle seslenmeye çalış,” dedim nezaketle.
Sonunda ateşin yanına vardığımızda Ozarius ayağa kalktı, “Gelmişsin Wild. Açlıktan midem kazındı, nerede kaldın?”
Ozarius’un yanına geçip bir kütüğün üzerinde oturdum. “İşte buradayım ve bana da bir şeyler verin.”
Henry közlerin üzerinden bir şiş kaldırdı. Kendileri yemeğe başlamadan önce şişi ilk bana sundu. Şişte patatesler, biberler ve domatesler közde kızarmıştı.
“Haydi siz de başlayın,” dedim biberi ısırarak.
Hava hala buz gibiydi ama karşımdaki ateşin sıcaklığı sanki cildimi kavuruyordu. Hırçın ateşin turuncu ışıltısı, dostlarımın yüzündeki yorgunluğu daha fazla belirginleştiriyordu. Çatırdayarak göğe uçuşan kıvılcımlar, mürekkep karanlığında raks eden minik altın parçalarını andırıyordu.
Kleora’ya baktığımda o tavuk etini iştahla kemirmeye koyulmuştu. Canı hiç mi kızarmış sebzelerden çekmiyor?
Henry hayret dolu bakışlarımı fark ettiğinde normal bir şeymiş gibi gülerek konuştu, “Ete bayılır.”
Bunu duyduğunda Kleora utanmış olacak ki bastırdığı dişlerini etten çekti. “Şey... İsterseniz kızarmış sebze de yiyebilirim,” dedi hem hüzün hem de titrek bir sesle.
“Saçmalama güzelim. Et ye! Senin et yemen lazım.” Henry’nin bu lafını duyduğumda kahkaha patlattım.
“Neden et yemesi lazım?” diye sataştım Henry’ye.
“Nişanlım en zengin besinleri yemeli. İnsanlar için en zengin ve bol proteinli besin etmiş.”
“Hmm. Anladım. Haydi nişanlını yalnız bırakma da sen de et ye.”
Tehditkar bir cümle algılamış gibi gözlerini kıstı, “Kendi işine baksana ağabey. Yemeklerin seni beklerken kurudu kaldı.”
“Beni beklerken kuruyup kalmış siz olmayasınız,” dedim kızarmış domatesimi de ısırarak.
“Ahh Si Lefur! Bugün ne çok konuştun sen öyle,” dedi homurdanarak.
“Tamam, tamam uzatmıyorum,” diyerek aramızdaki bu komik tartışmayı kapattım. Aylardır yüzüm gülmüyordu, sanırım Aphrida’yla rüyamda karşılaşmam, durumunun iyi olması haberi ve onun hala bana güvendiğini öğrenmem acıyla kıvranan ruhuma bir merhem oldu.
Etrafıma bakındığımda içime bir sıcaklık yayıldı. Benim kendi ellerimle kurduğum bu samimi ortamın varlığı kalbimi sevgiyle ve mutlulukla doldurdu. Aphrida’yı onlarla tanıştıracağım için çok şanslıyım. Benim gerçek arkadaşlarım var peri kızı ve onlar senin de arkadaşların olacak.
Tekrar Henry’nin sesiyle kendime geldim. “Sen ne dersin ağabey?” diye sordu.
“Ha? Ne?”
Henry, “Si Lefur! Bizi dinlemiyor muydun? Kleora’ya evlendikten sonra Svelyn’de bir kaleye taşınabiliriz dedim, duymadın mı?”
Kleora ellerini birleştirmiş hayranlıkla konuştu, “Bahçesinde salıncak da olsun tatlım. Salıncakları çok severim.”
Henry, “Olur güzelim. Sen yeter ki iste. Başka ne olsun istersin? Söyle bana, hepsini savaştan sonra yaptıracağım.”
Yüzlerine baktım, mutluydular. Gerçekten kahkahaları içtendi. Sanki yarın hiç savaş olmayacakmış gibi. Bugün Aphrida’ya verdiğim sözü tutacaktım. Kalbimi bütün dertten ve karanlıktan uzak tutacaktım. En azından savaş zamanlarında bunu yapabilirim. Benden tek istediği buydu.
Olivera da hemen söze girdi, “Sarayda bir hizmetçi var, Dilanya isimli, savaştan sonra belki Ozarius’la ikisinin arasını düzeltiriz.”
Hayretle Ozarius’u izledim, “H-hayır. Bu konuyu kapatmıştık sanıyordum Olivera,” dedi çekinerek.
Henry: “Hizmetçilerimizden birine göz mü koydun Ozarius?”
Kleora bir kahkaha attı. Ben de Kleora’yla birlikte gülüyordum. Henry sanki öfkelenmişti, “Evin var mı? Kızla evlenip nerede yaşayacaksın?” sanki onu azarlıyordu.
“Ozarius istesin, onun için evlilik hediyesi olarak istediği bir bölgede ev yaptıracağım,” dedim gururla.
Olivera ayağa kalkıp beni alkışladı, “Saygıdeğer kralımız için bir alkış!”
Ozarius’un yanakları kızardı, “K-kızcağızın daha benden haberi bile yok. Ama siz uzun süredir sözlüymüşüz gibi konuşuyorsunuz.”
Henry, “Korkaklık mı yaptın? Hislerini söyleyemiyor musun?”
Ozarius, “Ona karşı bir şey hissetmiyorum. Daha doğru dürüst tanışmadık bile.”
Kleora bu durumdan eğleniyormuş gibiydi. Dizlerini yere gömmüş, gözlerinden yaş geliyordu. “Korkaksın Ozarius,” diyerek Henry’nin dizlerini itekliyor, alayla gözleri ışıldıyordu.
Ozarius ise daha da utandı, “Size söylüyorum, ona karşı hislerim yok!”
Henry, “Tabi tabi, inanıyoruz sana, kesinlikle öyledir Ozarius eminim,” dedi.
Ozarius, “Doğruları söylüyorum!” diye çıkıştı.
İçinde bulunduğum bu ortam, asla unutmayacağım güzel bir hatıra olarak kalacaktı.
Henry, “Güzelim kalk yerden, dizlerini inciteceksin,” dedi.
Bütün bu kişiler ile kurduğum bağ gerçekten çok güzeldi, sanki asla ayrılmayacakmışız gibiydi.
Ozarius, “Millete ne diye yalan bilgi veriyorsun?” diye sordu.
Olivera, “Sadece aranızı düzeltmenin iyi bir fikir olduğunu söyledim,” dedi.
Umarım hepiniz savaştan sağ çıkarsınız. Onları kaybetme fikri beni ürpertiyor. Bugün onlarla uzun uzun zaman geçirmek istiyorum.
Kleora, “Sana söyledim, salıncağı çift kişilik yapmalıyız, tek ben kullanmayacağım, birlikte kullanalım,” dedi.
Henry, “Hayır, ben seni iterim, sen salıncakta oturursun,” diye cevap verdi.
Yardımcım Mushen, elinde meyve suyu kaseleriyle dolu tepsi getirdi, “Majestelerinin ve arkadaşlarının susayabileceğini düşündüm,” dedi.
Kleora, “Sen de gel Mushen, hadi bir kase de sen alıp bize katıl,” dedi.
Mushen bunu duyduğunda endişeyle tepsi elinde titredi. Ona saygıyla bakıp, “Endişelenme genç adam, haydi sen de aramıza katıl,” dedim.
Kleora hızla ayağa kalkarak Mushen’in elindeki tepsiyi alıp herkese birer meyve suyu dağıttı.
Kleora, “Tatlım seninki ne aromalı?” diye sordu.
Henry, “Kiraz,” dedi.
Kleora yavru kedi bakışlarıyla Henry’e baktı, “Değiştirelim mi? Benimki portakal, portakalı sevmem.”
Henry hemen öne atılıp tereddüt etmeden kaseleri değiştirdi, “Güzelim bunu hemen söyleseydin ya,” dedi.
Ozarius’a baktım, “Dilanya ile sizin ilişkiniz de böyle tatlı olabilir Ozarius. Savaştan sonra yakınlaşmaktan ve tanışmaktan çekinme.”
Ozarius utanıp başını önüne eğdiğinde Olivera omzuyla omzunu dürttü, “E-evet belki benim de güzel bir ilişkim olur,” dedi.
Tebessüm ettim. “Bu kadar utangaç olma. Bir süre sonra bu konuları rahatlıkla konuşacaksın.”
Bir iç çektim. Düşünüyorum da Aphrida ile benim ilişkim rüyalarda başlamıştı. Üstelik bu konuyu aileme ilk kez anlattığımda nasıl hayretler içerisindeydiler. Rüzgar yüzümü hafif bir esintiyle okşadı. İstemsizce bir gülümseme yayıldı dudaklarıma.
“Lefur yanımızda olsun ve bu savaşı galibiyet ile sonlandıralım,” diye mırıldadım.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 3.57k Okunma |
825 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |