
Göğün yerle fısıldaştığı, toprağın her daim taze bir nefes gibi soluduğu İhsen adında kadim bir dünya vardı. Bu topraklarda yaşayan her canlının kalbi bir diğeri için çarpardı; Bitkileri her derde deva olur, nehirler barışın ezgisini fısıldardı. İhsen’in canlıları, ruhlarına masumiyetin tohumlarını ekmiş, niyetlerini huzur dolu bir geleceğe kök salmışlardı. Ancak her masalın bir kırılma noktası olduğu gibi, bu sükûnet de büyük bir destanın mürekkebi olacak o meşum hadiseye kadar sürdü.
Bu dünyanın damarlarında dolaşan kan değil, doğanın bizzat kendisiydi. Doğanın dengesini koruyan, ona merhem olan cadılar, İhsen dünyasına birer lütuf gibi doğarlardı. Onlar her ne kadar insan soyundan gelseler de, zamanın hoyrat elleri onlara dokunamazdı; ölümleri hiçbir zaman yaşlılığın getirdiği bir solgunlukla olmazdı. Kalplerindeki sevgi, bir fidanın toprağa tutunması gibi kendileriyle birlikte filizlenir; hayvanlara, bitkilere ve yaşama dair her şeye efsunlu bir bağla bağlanırlardı. Bir cadının doğumu, nadir bir doğa olayı gibiydi; bir elmasın parıltısından daha kıymetli, bir yıldızın düşüşü kadar mucizeviydi.
Milruna topraklarında hüküm süren Kral Levon Methia’nın altın çağında, dünya henüz "kötülük" kelimesinin ağırlığını tanımıyordu. Entrika, kalplere uğramayan bir yabancıydı; ölüm ise yalnızca vadesi dolanların huzurlu bir uykusu ya da şifasız bir hastalığın sonuydu. Evrenin o hassas dengesini avuçlarında tutan cadılar, tüm kralların ve kraliçelerin koruyucu kanatları altında, Milruna’nın kalbindeki büyük bir kasabada, mütevazı ama iksir kokulu dükkânlarında çalışırlardı.
İşte bugün size, kalbi bir pınarın suyu kadar berrak, ruhu gökyüzü kadar geniş olan Lianora’nın hikâyesini anlatacağım.
Lianora, bir zamanlar cadılar topluluğunun yaşayan bir efsanesi, bilgeliğin yeryüzündeki gölgesiydi. Yaşı, dalları göğe eren ulu bir çınar gibiydi; tecrübesi ise okyanusların derinliğiyle yarışıyordu. Genç cadılar, kendi içlerindeki cevheri keşfetmek, o kadim enerjiyi duyumsamak için bir sınavdan geçercesine onun huzuruna çıkarlardı. Lianora, Lotherian’nın görkemli Thundas kasabasında dünyaya gözlerini açmış; anne ve babasını toprağa verdikten sonra bile hatıralarla örülü o eski evi terk etmemişti.
İhsen dünyasına merhem olan bu bilge ve onun çalışkan topluluğu, günlerini hasta ağaçların gövdelerini okşayarak, dilsiz hayvanların yaralarını sararak geçirirlerdi. Elflerin ve insanların dertlerine deva olacak, içine biraz büyü, biraz da sevgi kattıkları o tesirli ilaçları hazırlarken; aslında sadece bedenleri değil, İhsen’in ruhunu da iyileştiriyorlardı.
Lianora’nın anlatımıyla…
“Jeffry, yetişemiyorum! Bu kadar bitkiyi tek başıma toplamak bütün günümü heba ediyor. Geriye kalan işleri siz devralırsanız, en azından yemeğimi vaktinde ve sıcak bir şekilde yiyebilirim.”
Jeffry, her zamanki sakinliğiyle karşılık verdi: “Aramızda yabani topraklarda en hızlı yol alan sensin Lianora. Yırtıcılar senin yaydığın enerjiden çekiniyor, sana saldırmaya cesaret edemiyorlar.”
Cevap vermeden elimi leğendeki ılık suya daldırıp hızlıca duruladım. Dağılan kumral saçlarım tutamlar halinde ela gözlerimin önüne düşmüştü. Lanet olası saçlarımı toplamakla uğraşmayacaktım, buna ayıracak tek bir saniyem bile yoktu. Hala dolaşmam ve heybeme katmam gereken onlarca farklı tür vardı.
Derin bir nefes alıp göğsümü şişirdim. “Bunu bahane etmeyin! Diğerleri döndüğünde söyle, bir zahmet işi benden birkaç saatliğine devralsınlar. Yeter artık! Bütün gün ormanda aç karnına dolanmak istemiyorum.”
Jeffry, masanın üzerindeki sepeti bana uzatırken yüzündeki o sinir bozucu, geçiştirici tebessümü eksik etmedi. “Bu kadar dil dökeceğine yola çıksaydın, bitkilerin yarısını toplamıştın bile.”
Sepeti kavradığımda, öfkeden parlayan bakışlarımı onun kahverengi, alaycı gözlerine diktim. “En kısa zamanda kraldan beni bu görevden almasını ve yerime seni koymasını isteyeceğim, göreceksin!”
“Hadi, hadi... İşinin başına dön, çok konuşma.”
Arkamı dönüp gözlerimi sıkıca yumdum. Zihnimde İthuanthos ormanını canlandırdım. Önce Manhan bölgesindeki ağaçlık alana gitmeliydim; orası hem genişti hem de nadir türler açısından zengindi, üstelik diğer yerlere nazaran daha az yırtıcı barındırıyordu.
Mekan değiştirme büyüsünü harekete geçirdim. Bu benim için artık otomatiğe bağlanmış, su içmek kadar sıradan bir eylemdi. Önce ormanın kokusunu düşündüm; barındırdığı florayı, kıvrımlı patikalarını ve oraya vardığımda rüzgarın saçlarımı nasıl savuracağını hayal ettim.
“Ferberum, jalıhtram tee lfare brukhtum montkhgum.” (Hayal edileni gerçek kıl. Varlığımı hayaldeki gerçeğe taşı.)
Seslendiğim doğaydı, çağırdığım kendi ruhumdu. Kalbim bir kuş gibi çırpınmaya, nefesim hızlanmaya başladı. Vücudumun her hücresi titriyordu.
Göz kapaklarımı araladığımda ciddi bir enerji kaybı hissettim, başım hafifçe dönüyordu. Kendimi İthuanthos ormanının o büyüleyici nehrinin kıyısında buldum. Oysa bitkilerin olduğu bölgeyi hedeflemiştim; yine yanlış noktaya sapmıştım. Ama olsundu, arada küçük sapmalar yaşanabilirdi.
“Ne de olsa kimse mükemmel değil, Lianora,” diye fısıldadım kendi kendime.
Elbisemin altına her gün kahverengi deri botlarımı giyerdim. Diğer narin pabuçlar bu taşlı, topraklı yollarda çoktan parçalanır, ayaklarımı yara içinde bırakırdı. Yol boyu bacaklarıma sürtünen dikenli dallara aldırmadan ilerledim. Botlarımın sağlam derisi sayesinde çizik almadan kurtuluyordum. Sonunda, aradığım o nadir türlerden birini fark ettim.
Ancak bitki, uçurumun tam kenarında yeşermişti. Burada bir Muihasa çiçeğine ilk kez rastlıyordum. Temkinli adımlarla yaklaşıp onu inceledim. Pembe, beş taç yaprağıyla sanki bana selam veriyordu. Eğildim…
“Hadi bakalım küçük çiçek, annenin kollarına gel.”
Onu dikkatle kopardıktan sonra, bitkinin toprakta kalan kısmının üzerinde işaret parmağımı çevirdim. “Bhuankla majustrom tiadkhum tlohfrumna montijda.” (Yaraların iyileşsin, acıların dinsin. Önceki sağlığını tekrar kazan.)
Elimde bir karıncalanma hissettiğimde parmak ucumla kopardığım yüzeye dokundum. Bu büyü sayesinde bitki yeniden filizlenecek, varlığı son bulmayacaktı.
Doğrulduğum anda nerede olduğumu, bir uçurumun kıyısında durduğumu tamamen unuttum. Aceleyle bir adım geri atınca boşluğa bastım. Kaçınılmaz sondan kurtulamamıştım. Korku, bir şok dalgası gibi damarlarımda yayıldı. Bedenim hızla aşağı süzülürken kontrolü ele almaya çalıştım.
“Tukhram, methram, tukhram sthruam. Si msliaph tee mekhus.” (Rüzgara sesleniyorum, doğaya sesleniyorum, etrafımda yön bul!)
Elbisem ve saçlarım havada bir bayrak gibi dalgalanıyordu. Ellerimi dairesel hareketlerle etrafımda döndürdüm. Rüzgarı bir zırh gibi kuşanıp düşüşümü yavaşlattım. Rüzgar ağırlığımı biraz hafifletmişti ama beni havada asılı tutmaya yetmedi.
Islak çimenlerin üzerine yığıldığımda, sanki karnıma ve ciğerlerime sert darbeler yemiş gibi nefesim kesildi. Omurgamda ve kalçamda şiddetli bir sarsıntı hissettim. Dudaklarımdan acı dolu bir çığlık yükseldi.
“Lanet olası görev! Geberesi Jeffry! Umarım en yakın zamanda emekliye ayrılırsın seni sinsi adam! Bu tehlikeli işleri bana vermeleri için onları sen ikna ettin, biliyorum! Kuru ekmeğinin üstüne soğuk su dökmezsem bana da Lianora demesinler seni kaba herif!”
Yerde oturur pozisyona geçip dizlerimdeki sızıyı dindirmek için bacaklarımı ovmaya başladım. Ne yapsam nafileydi, acı dinmiyordu. Gözlerimden yaşlar süzüldüğünde öfkeyle elimin tersiyle onları sildim. Ben hala sessizce ağlarken, uzaklardan bir koyun sürüsünün yaklaştığını duydum. Boyunlarındaki küçük zillerin çınlaması ve koyunların meleşmesi dikkatimi acımdan uzaklaştırdı. Burnumu çekerek bacağımı ovmaya devam ettim.
Koyun sürüsü yanıma ulaştığında, küçük kuzulardan biri kucağıma fırladı; bir diğeri yüzümü yalayıp yapışkan salyasını cildime bulaştırırken, en küçüğü ise saçlarımı iştahla çiğnemeye başlamıştı. Yüzüm, salya ve çiğnenmiş otların birleşimi olan o nahoş, ekşimsi kokuyla doldu.
“Hey! Ne yapıyorsunuz? Bırakın!” Diğerlerini azarlayacak vaktim yoktu, öncelikle tellerimi çekiştiren şu ufaklığı halletmeliydim. Sürünün ardında, hayvanları sevk ve idare eden çoban nihayet göründü. Elinde uzun bir ağaç dalıyla beliren bu adam; dalgalı sarı saçlı, yeşil gözlü, geniş omuzlu ve otuzlu yaşlarının olgunluğunu taşıyan biriydi.
“Ah, bazen böyle yaramazlık yapabiliyorlar ama ilk kez bir yabancıya bu denli güvenle yaklaştıklarını görüyorum,” dedi yanıma sokulup saçlarımı kemiren kuzuyu kucağına alırken.
“Çünkü ben sıradan bir insan değilim, cadıyım,” diye tersledim onu. Dizlerimin titrediğini fark edince elini uzattı: “Yardım etmemi ister misin?”
“HAYIR!” diye parladım. “Git, sorumluluğunu üstlendiğin şu sürüyü idare et. Başkalarının da saçlarını yemesinler.”
Adam hayretler içinde, “Cadıların daha vakur ve sakin olduklarını sanırdım,” dedi. İlk kez bir cadıyla karşılaştığı her halinden belliydi.
Sonunda ayağa kalkmayı başararak, “Bütün gün aç biilaç dolanırsan sabır falan kalmıyor,” diye homurdandım.
“Aç mısın? Yanımda biraz azık var, paylaşabiliriz.” Bu teklifi bilerek mi yapmıştı? “Sence yanımda yemek taşımıyor muyum? Bende de var, sadece sıcak olmasını tercih ederdim,” diyerek elbiseme yapışan toz toprağı ellerimle silkeledim. Büyümü kendimi onarmak için kullanmaya karar verdim. Gözlerimi yumup derin bir nefes aldım; içimdeki öfkeyi bir kenara itip o kadim güce odaklandım: “Bhuankla majustrom tiadkhum tlohfrumna montijda.”
Ellerimi bacaklarımın üzerinde gezdirdim. Enerjim tükendiği için büyü tam randıman vermese de en azından o keskin ağrılar hafiflemişti. “Ah, bu biraz daha iyi geldi,” diye mırıldandım.
“Bazen durup dinlenmek iyidir. Hayatın içinde bu kadar koşturursan ve kendine ayıracak bir anın bile olmazsa, dünyaya karşı hırçınlaşman çok doğal. Oysa hayatın bir suçu yok.” Yabancı çobanın bu felsefi öğütlerini duyduğumda gözlerimi hızla açtım.
“Bana hayat dersi mi veriyorsun? Yaşım senden muhtemelen yedi yüz yıl kadar büyüktür,” diyerek cevabını geciktirmedim.
“Siz bilirsiniz hanımefendi,” deyip kuzularını zarif bir hamleyle yanımdan uzaklaştırmayı başardı. O tam uzaklaşırken, karnım açlıktan kulakları delecek kadar gürültülü bir sesle guruldadı.
“Ah, lanet olsun! Hey, çoban! Gel, birlikte yiyelim,” dedim arkasını dönüp gitmeye hazırlandığında. Duraksayıp bana döndü. Beklenmedik davetim karşısında önce kaşları şaşkınlıkla havalandı, ardından yüzüne küçük bir kahkaha yayıldı.
Siyah atını otlaması için serbest bırakırken, av köpekleri sürüyü koruma görevini sürdürdü. Çoban yanımdaki ağacın gölgesine geçti; sepetimden içinde taze maydanozlar olan ekmeklerimi çıkardım. O da hemen küçük bir beze sarılı olan domatesini, ekmeğini, zeytinini ve peynirini ortaya serdi.
Sessizce yemeğe koyulduğumuzda sordu: “Merak ediyorum, neden yemeklerini ısıtmak için büyü gücünü kullanmıyorsun?” Gözlerini kısmış, ağzındaki ekmeği çiğnerken beni süzüyordu. Bakışlarımı başka bir yöne diktim. “Saçma sapan büyülerle uğraşmıyorum,” dedim kestirip atarak.
“Hımm. Ben olsam ilk bunu öğrenirdim. Yemek yemek en temel ihtiyacımız sonuçta.”
Dudaklarımı sıktım, derin bir nefes verdim. Güneş gökyüzündeki yerini almış, ışığıyla bütün ağaçları ve çimenleri ısıtmaya başlamıştı. Sırtımı yaşlı gövdeye yaslamış, ayaklarımı uzatmıştım. Sorusuna cevap vermedim; anlamsız meraklara ayıracak moralim yoktu. Huzur içinde atıştırmaya devam ettim. Getirdiği peynir gerçekten lezzetliydi.
“Ailen de mi cadıydı?” diye sordu tekrar, bir sohbet başlatmaya inat ederek.
Ona döndüm ve yemeğimi yutkunup sordum: “Amacın ne?”
Laf kalabalığı istemiyordum ama tanışmak istediği her hareketinden okunuyordu. “Bilmem. Merak ediyorum sadece. İlk kez karşımda efsanelerdeki cadılardan birini görüyorum. Üstelik kanlı canlı... Gerçeksin.” Bunalmış bir tavırla soludum.
“Sessizce yemeğimi yiyip gitmek istiyorum çoban. Daha yapacak çok işim, uğramam gereken çok yer var.”
“İsmim Thun,” dedi tebessümle.
Yüzüne baktığımda gülümsemesini sıcak, samimiyetini ise gözlerinden okunur buldum. Belki de Jeffry’ye olan hıncımı ondan çıkarıyordum; sanırım biraz fazla kaba davranmıştım. “Ben de Lianora,” dedim ama gülümsemedim.
“Tanıştığımıza memnun oldum, Cadı Lianora. Ben her gün bu saatlerde buralarda olurum. Eğer yolun tekrar düşerse diye her gün sıcak yemekler getireceğim,” dedi tekrar ışık saçan bir çehreyle.
Lokmamı çiğnerken gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Buralarda sık bulunmama rağmen onunla neden daha önce karşılaşmadığımı düşündüm. “Seni buralarda hiç görmemiştim çoban. Ben zaten uzun zamandır her gün buraya uğrarım.”
“İşte gördün. Karşındayım, birlikte yemek yiyoruz,” dedi bir zeytini ağzına atarken.
Hızla çiğnediğim lokmamı bitirip, yemeğin yağına bulaşan parmak uçlarımı elbiseme sildim. Sonra ona dönüp, “Tekrar karşılaşacağımızı pek sanmıyorum. Hoşça kal,” dedim.
Sepetimi kavradığım gibi görevimin başına döndüm. Gün boyu ormanları arşınladım, şifalı otlar derledim ve karşılaştığım yaralı hayvanları sağaltmaya çalıştım.
Nihayet gece çöktüğünde, mekan değiştirme büyüsüyle dükkanın kapısının önüne döndüm. Pencereli kapıdan baktığımda, içeride mum ışığının titrek aydınlığı altında çalışan cadıları seçebiliyordum. İçeri girdiğimde kapıya asılı rüzgar çanı melodik bir ses çıkardı. Beni ilk karşılayan, kurutulmuş bitkilerin ve demlenen otların o yoğun, tanıdık kokusu oldu. Geldiğimi gören meslektaşlarım hemen koşarak elimdeki sepeti aldılar. Ben de bulduğum ilk sandalyeye adeta çöktüm.
“Ah, bittim ben... Yorgunluktan öleceğim,” diye sızlanmaya başladım.
On yıldır yanımızda çalışan genç cadı Tiana, hemen çaydanlıktan bana bir bardak çay doldurdu. Tepside sunduğu çayın yanında birkaç dilim elmalı turta da vardı. Aç bir canavar gibi ikramlara saldırdım.
Jeffry, ellerini yıkamak için ana salona geldiğinde yine o kinayeli gülüşüyle belirdi: “Geldin demek. Aç ayılar seni mideye indirdi sandım.”
“Ayılar yemedi ama uçurum yuttu,” dedim, soğumuş olsa da lezzetini koruyan elmalı turtanın tadını çıkarırken gözlerimi kapatarak.
“Ne?” diye hayretle sorduğunda, “Bir şey yok,” diyerek geçiştirdim. Bir de ona olayları anlatacak mecalim kalmamıştı. Tiana kendine de bir çay koyup yanıma tünedi: “Ben de çok bittim abla. Buradaki işler de çok yıpratıcıydı. Bütün gün bitki ezmek bir süre sonra insanın iflahını kesiyor. Bir yatak olsa da uyusam...”
“En azından akbabalarla ya da yılanlarla burun buruna gelmiyorsun,” dedim gözlerimi devirerek. “Bugünkü ilaçları Kral Levon’a ilettiniz mi? Her gün gönderilmesini şart koşmuştu,” diye sorup gün boyu yağmur çamur demeden gezdiğim için kirlenen elbisemi inceledim.
Tiana: “Evet abla. Birkaç saat önce Selen teslim etti.”
Derin bir nefes aldım. Ayağa kalktığımı gören Jeffry sordu: “Eve mi gidiyorsun? Daha iki kelime laf edemedik.”
Başımı çevirip baktığımda, bakışlarında sanki "gitme" der gibi bir ifade vardı. Kahverengi, kısa dalgalı saçları yağlanmış, yüzü gözü toz toprak içinde kalmıştı. Bunu fark edince yüzümü buruşturdum: “Sanırım bugün herkes işini erkenden noktalayıp evine, dinlenmeye gitmeli.”
Mekan değiştirme büyüsüyle evin eşiğine adımımı atar atmaz, o amansız mide bulantısı yeniden nüksetti. Kendimi zorlukla içeri atıp tuvalete koştum. Az önce iştahla yediğim turtalar midemi terk ederken, içim tamamen boşalana dek öğürdüm. Sarsılarak bahçedeki çeşmeye yöneldim; buz gibi suyla yüzümü yıkayıp kendime gelmeye çalıştım.
Eve girip birkaç kova kaptım. Hepsini taze suyla doldurduktan sonra sobanın yanındaki odunları ocağa atıp ateşi körükledim. Üzerine ağır, demir bir leğen yerleştirip kovalardaki suyu içine boşalttım. Tozdan ve kirden arınmak, kıyafetlerimi temizlemek için sıcak suya ihtiyacım vardı. Suyun kaynamasını beklerken bir yandan da sabahın telaşıyla darmadağın bıraktığım yatağımı ve odaları toparladım. Nihayet leğenden buharlar yükselmeye başladığında, ellerimi korumak için bezler yardımıyla kabı ateşten indirdim.
Sıcak suyu tekrar kovalara paylaştırıp yanıma küçük bir kap aldım. Alçak bir iskemleyi leğenin ortasına yerleştirip üzerine tünedim. Çimen lekeleri, toprak ve çamurla ağırlaşmış elbisemi bir kenara fırlatıp sıcak suyu başımdan aşağı dökmeye başladım. Suyun sıcaklığı tenime ilk değdiğinde içimden tatlı bir ürperti geçti. Saçlarımı ve vücudumu titizlikle ovarken, tüm kaslarımın gevşediğini, sönmeye yüz tutan enerjimin yavaş yavaş tazelendiğini hissettim.
Yıkanma faslı bittiğinde etrafı çekidüzen verdim ve kirli giysilerimi sıcak suda çitiledim. Tüm işlerimi bitirdiğimde bitkin düşen bedenimi bir oyuncak bebek gibi yatağa bıraktım.
“Ah, bugün gerçekten çok yıpratıcıydı... Her kemiğim sızlıyor,” diye mırıldandım pencereden süzülen gümüşi ay ışığını seyrederek. Göz kapaklarım ağırlaştı; vücudum adeta uykuya teslim olmak için bana yalvarıyordu.
Ertesi sabah uyandığımda beni bekleyen aynı rutin tantanaydı. Temiz elbiselerimi ve botlarımı giyip evden çıkmadan evvel derin bir nefesle ciğerlerimi doldurdum. Mekan değiştirerek dükkana ulaştığımda içeri çevik adımlarla daldım. Tiana, elinde bir sepetle yanıma koştu: “İşte buradasın abla! İçine senin için tatlı börekler koydum.”
“Teşekkür ederim Tiana. Görüşürüz Jeff!” diyerek kapıdan çıkarken arkama bakmadan el salladım.
Yine dünkü rotamı takip ediyordum. Manhan topraklarındaki o uçurum kenarında yetişen bitkiyi toplamaya yöneldim. Bu kez çok daha temkinliydim; uçurumdan yuvarlanmak ya da sakatlanmak gibi acemice hatalara yer vermedim. Ancak öğle vakti yaklaştığında, dünkü çobanla birlikte yemek yiyebileceğimiz fikri zihnime düştü.
“Ah, lanet olsun... Uçurumdan aşağı nasıl ineceğim? Yine enerji tüketemem; gücümü dönüşteki mekan değiştirme büyüsüne saklamalıyım.”
Aşağıya göz attım. Çok dik sayılmazdı ama dikkatsiz bir adım hayatıma mal olabilirdi. “Yürüyerek ineceksin Lianora, hadi bakalım, uzun sürmez,” diyerek kendimi telkin ettim. Topladığım bitkiyi sepetime yerleştirip yemeğimle birlikte çobanın yanına gitmek üzere yola koyuldum.
Uzun sürmeyecek miydi? O engebeli yolu katetmek neredeyse yarım saatimi almıştı! Gök kubbeden süzülen kor gibi ışınlar elbisemden geçip tenimi kavuruyor, beni ter içinde bırakıyordu. Ağzım kurudu, bacaklarım sanki kopacakmışçasına sızlamaya başladı. Çakıllı ve engebeli patikalardan aşağı yürümek, sabır taşını bile çatlatacak cinstendi.
Nihayet dün buluştuğumuz noktaya vardığımda, onun yine aynı ağacın gölgesinde beklediğini gördüm. Yanına ulaştığımda sepetimi bıkkınlıkla ağacın dibine fırlattım. Nefes nefese kaldığımı gören Thun, yine o meraklı tavrıyla lafa girdi: “Dün bu kadar yorgun görünmüyordun.”
Güçlükle yutkunarak, “Dün buraya gelmem on saniye sürmüştü, bugünse otuz dakikamı yedi,” dedim.
Yüzünde bir gülümsemeyle çıkınını açıp gösterdi: “İkimiz için de sıcak börekler getirdim.”
“Lütfen yanında bolca su olduğunu söyle. Susuzluktan kavruluyorum.”
“Elbette var, hadi gel.”
Oturduğumda su matarasını bana uzattı. Günlerdir çölde mahsur kalmışım gibi suyu iştahla içerken, o gür bir kahkaha patlattı. Matarayı sertçe ellerine tutuşturup gözlerimi devirdim. “Teşekkür ederim.”
“Demek sen de nezaket gösterebiliyormuşsun,” dedi alayla. “Kendinden biraz bahsetsene.”
“Adımı biliyorsun. Yaşım, saymayı bırakacak kadar çok... Küçük bir dükkanda diğer hemşirelerimle, cadılarla çalışıyorum.” Bakışlarımı ona çevirdim. Kendi yiyeceklerimi de ortaya sererken bu kez ben sordum: “Peki ya sen? Biraz da sen anlat.”
“Adım Thun. Otuz dört yaşındayım. Manhan’ın Jvuan köyündeki mütevazı bir evde yaşıyorum. Evliyim; dünyalar güzeli bir eşim ve yedi yaşında bir oğlum var.”
Bunu duyduğum an, göğüs kafesimde tarifsiz, ince bir sızı uyandı. Yutkundum ama sarsıldığımı belli etmeden devam etmeye çalıştım. “Bir ailen olduğuna sevindim.”
“Öyle değil mi? Onları her şeyden çok seviyorum.”
“Eşin, bir kadınla arkadaşlık ettiğini öğrenirse kıskanabilir ama,” dedim yüzüme yerleşen buruk bir tebessümle.
“Eşim, onu ne kadar çok sevdiğimi ve gözlerimin ondan başkasına asla kaymayacağını bilir. Aramızdaki güven sarsılmazdır.”
Boğazımı temizleyip konuyu kapatmak istedim. Nedensizce, onun bir hayat arkadaşı olması ruhumu daraltmıştı. “Ben de Lotheria’da ikamet ediyorum. Buraya Milruna’dan geliyorum. Mekan değiştirme büyüsüyle buraya varmam sadece birkaç saniyemi alıyor tabii.”
“Oh, ne büyük bir lütuf! İnsanın bazen cadı olası geliyor,” dediğinde istemsizce bir kahkaha attım.
Ardından kendinden bahsetmeye devam etti. Her konuştuğunda gülüyor, o pozitif enerjisini farkında olmadan bana aşılıyordu. Onun neşesini izlemek hoşuma gitmeye başlamıştı. Keşke evli olmasaydı... Eğer bir eşi olmasaydı, acaba beni seçer miydi?
Sohbetine daldığım sırada, kendimi bir anlığına onun tılsımına kapılmış gibi bulduğumda tüylerim diken diken oldu. Kendine gel Lianora! O evli, üstelik o sadece bir fani... Saçmalamayı kes!
Hızla ayağa kalkıp sepetimi kavradım. Ona bakmadan, “Gitmem gerekiyor,” dedim.
Bu ani gidişim karşısında hayretler içinde kaldı. “Bir sorun mu var? Seni incitecek bir şey mi söyledim? Eğer öyleyse özür dilerim.”
“Bir şey yok... Sadece... Sadece gitmeliyim, işimin başına dönmem lazım,” dedim, sırtım hala ona dönükken.
“Ah, pekala o zaman. Yarın görüşürüz,” dedi. Sesindeki o tebessümü görmesem de hissedebiliyordum.
Kafanı topla Lianora! Zihnini arındır ve sadece gideceğin ormana odaklan!
Mekan değiştirme büyüsü beni yeniden ormanın derinliklerine taşıdı. Zihnimi toparlayıp işimin başına dönme kararlılığına sıkı sıkıya tutunmaya çalıştım. Fakat gün boyu, Thun’un bir eşi ve sıcak bir yuvası olduğu gerçeği zihnimde bir yankı gibi dönüp durdu. İçimde tarif edemediğim bir burukluk vardı. Belki de onun bana gösterdiği ilgiyi gereğinden fazla ciddiye almış, anlamsız hayallere kapılmıştım. O kadar yolu sadece onunla karşılaşmak için yürümek, şimdi düşününce ne kadar da beyhudeydi.
Derin bir nefes vererek dükkanın önüne döndüğümde, ayaklarım beni kasabadaki parfümcüye doğru sürükledi. Kendi kendime fısıldadım: “Sadece biraz daha bakımlı görünmenin nesi yanlış olabilir ki Lianora? Güzel görünmek bir suç değil.”
Kapıyı aralayıp içeri girdiğimde, beni zarif bir elf karşıladı. “Buyurun hanımefendi, size nasıl yardımcı olabilirim?”
“Bana soylu kadınların tercih ettiği, baş döndürücü ve kalıcı kokulardan birkaçını sunun lütfen,” dedim.
Satıcı, tezgahın üzerine yarım düzine farklı cam şişe dizdi; her biri farklı bir diyarın esintisini taşıyor gibiydi. Gülün klasik asaleti, yasemin çiçeğinin duruluğu, mandalina ve elma aromalarının o tarif edilemez ama tazeleyici karışımı... Lavanta, zambak ve menekşe... Kokuların büyüsüne kapılıp gözlerimi yumduğumda, zihnimde gayriihtiyari Thun’un o sıcak gülüşü canlandı.
“Bunu istiyorum,” dedim gül kokusunu işaret ederek.
Kadın hemen fiyatını fısıldadı: “Seksen serbi değerinde, hanımefendi.”
Param fazlasıyla vardı. Daha önce ne harcayacak vaktim ne de böyle bir hevesim olmuştu. Biz cadılar, kraliyet himayesinde çalıştığımız için emeğimizin karşılığını fazlasıyla alırdık. Parfümün bedelini takdim ederken kadına hafifçe gülümsedim. “Acaba bu saatte açık bir terzi bulabilir miyim? Yeni elbiselere ihtiyacım var.”
“Ah, elbette efendim. Birkaç dükkan ötede Jalaa adında, gece gündüz demeden çalışan hünerli bir kadın vardır. Birine sorarsanız size küçük, yeşil dükkanını hemen gösterecektir,” dedi.
“Teşekkür ederim,” diyerek nezaketle oradan ayrıldım.
Sokakta karşıdan gelen bir erkek elfe rastladım. “Affedersiniz, terzi Jalaa’nın yerini tarif edebilir misiniz?” diye sordum.
Adam nazik bir tavırla sol tarafı işaret etti. “Buradan düz ilerleyin. Birkaç adım ötede, yeşil boyamalarla süslenmiş küçük bir dükkan göreceksiniz.”
“Minnettarım beyefendi, iyi günler dilerim.”
Gece pelerinini şehrin üzerine sermiş, yıldızlar ise nedenini bilmediğim bu seçimlerimi gökyüzünden sessizce izlemeye başlamıştı. Başımı kaldırıp o sonsuz karanlığa baktım. “Sadece kendim için süsleniyorum. Sadece bakımlı ve alımlı hissetmek için...”
Sonunda hedeflediğim dükkana ulaştım. “Merhaba, Jalaa’nın atölyesi burası mı?”
“Evet, buyurun,” dedi ellili yaşlarının sonunda olduğu anlaşılan, saçları gümüşlenmiş yaşlıca bir kadın.
Kemikli parmaklarıyla dikiş masasındaki kumaş parçalarını hızla toparlayıp yanıma geldi. Raflardaki tasarımları incelerken, “Günlük ama bir o kadar da göz alıcı elbiseler arıyorum. Elinde dikili ne varsa görmek istiyorum,” dedim. “Bir de mümkünse küçük bir ayna... Pazar bu saatte kapalı olduğu için başka yerde bulamam.”
Kadın çevik adımlarla hazır kıyafetleri ve küçük, işlemeli bir aynayı önüme getirdi. “Hepsi ne kadar tutuyor?” diye sorduğumda, gözlüğünün altından sevincini belli ederek, “İki yüz serbi, efendim,” dedi.
Hiç tereddüt etmeden para kesesini dikiş masasının üzerine bıraktım.
Günler, gümüş bir ipliğe dizilmiş inciler gibi usul usul aktı. Zaman, Cadı Lianora’nın üzerinden geçerken onu her gün biraz daha çiçeklendirdi; aynalar dilsiz kalsa da, çevresindeki bakışlarda yankılanan o gizli hayranlık, kalbine tatlı bir zehir gibi beğenilme arzusunu fısıldadı. İçinde adını koymaktan korktuğu hisler, toprağın altında çatlamaya hazır tohumlar gibi canlı ve inatçıydı. Ne kadar inkâr etse de, ruhunun kuytularında bu efsunlu hisler nefes alıyordu.
Lakin Thun’un bakışları, durgun bir göl gibi hiç değişmedi. Lianora’nın süslenmiş çehresine her baktığında gördüğü tek şey; sarsılmaz bir dostluk ve alışıldık bir yakınlıktı. O gözlerin derinliğinde, arkadaşlığın sınırlarını aşmaya niyetli tek bir kıvılcım dahi doğmadı.
Her gün aynı kadim ağacın gölgesinde, güneş en tepedeyken buluştular. Yaprakların arasından süzülen altın hüzmeler eşliğinde paylaşılan her lokma, kelimelerin birbirini kovaladığı o sonsuz sohbetlerle tatlandı. Zaman, o ağacın altında başka bir diyarın saatiyle işliyordu sanki. Lianora’nın iş arkadaşları bile bu değişimi hayretle izledi; ormanlara artık bir hevesle gidişini, kahkahalarının dallara çarpıp bir kuş cıvıltısı gibi yankılanışını ve dükkâna döndüğünde yüzünde taşıdığı o buğulu gülümsemeyi merak ettiler. Ama Lianora sustu. Thun’u kalbinin en dokunulmaz köşesine, kimsenin bulamayacağı adsız bir sır gibi sakladı.
Sonra, bir gün Thun gelmez oldu.
Koyunların boynundaki o huzurlu ziller sustu, adımları tozlu patikalardan çekildi. Sanki buluşma yerini değil, hayatın ritmini unutmuş gibiydi dünya. Lianora her sabah aynı ağacın altına gitti; aynı gölgeye sığındı, aynı sessizliği dinledi. Ama Thun yoktu. Kalbi, zehirli bir sarmaşık gibi yayılan bir sızıyla doldu. Bazı günler kendine öfkelendi, bazı günler hıçkırıklarına teslim oldu; lakin her şafak vakti umudunu bir meşale gibi diri tutarak o yola düştü. Beklemek, ruhuna saplanan bir hançerdi; ama vazgeçmek, o hançeri kendi eliyle çevirmekten daha ağırdı.
Nihayet yalnızlığın soğuk pençelerine daha fazla dayanamadı ve Thun’un izini sürerek yaşadığı evin kapısına dayandı. Orada öğrendikleri, kalbini bir kâğıt gibi parça parça etti; gözyaşları artık yanaklarından değil, ruhunun derinliklerinden dışarı sızıyordu.
Thun, amansız bir illetin pençesinde, bir ayı aşkın süredir bu diyardan göçüp gitmişti. Üstelik anlattığı her şey, yalnızlığını örtmek için ördüğü bir masaldan ibaretti. Karısı ve oğlu, bir yılı aşkın süre önce aynı hastalıkla toprağa verilmişti. Thun, dünyada yapayalnız kalmıştı; ama Lianora’ya kendini hâlâ sıcak bir yuvanın parçası olarak tanıtmıştı.
Komşuların fısıltıları gerçeği yüzüne çarptı: Hastalık korkusuyla kimse ona elini uzatmamış, aylarca sessizliğin mahkûmu olarak yaşamıştı. Thun’un tek dileği, bu sancılı bekleyişin bitmesi ve sevdiklerinin yanına, sonsuz uykuya dönmekti. Meğer Lianora’yla dost olmasının sebebi, karanlığa gömülmeden önce bir sese, bir soluğa tutunma arzusuymuş. Son günlerini, Lianora’nın kahkahaları ve varlığıyla cennet bahçesine çevirmişti.
“THUN! THUN! THUN! Benden gerçeği nasıl saklarsın? Seni aptal!”
Thun’un artık ruhu çekilmiş, buz kesmiş evinin ortasında, dizlerimin üzerine çökmüş haykırıyordum. Kalbim yanıyor, boğazım hıçkırıklardan paramparça oluyordu. Ellerim kış ayazı gibi soğumuştu. Parmaklarımı saçlarıma dolayıp sürünerek duvara yaslandım, karanlığın beni yutmasına izin verdim.
“Aptal adam! Beni nasıl böyle bir yalana inandırırsın!”
Evde ondan eser kalmamıştı; ne bir koku, ne bir sıcaklık... O gidince evin ışığı sönmüş, odalar zifiri bir kedere gömülmüştü. Saçlarımı köklerinden sökercesine çekerken, öfkenin ve yasın yarattığı o büyük uyuşukluk içinde fiziksel bir acı hissetmiyordum.
“APTAL! APTAL! APT—” Sesim boğazımda bir cam kırığı gibi dağıldı.
Gece gökyüzünü siyah bir pelerin gibi örtene dek o köşeden kıpırdamadım. Dizlerime sarılmış, ahşap zemindeki toz tanelerini izlerken zihnimde sadece onun sıcak gülüşü ve kalbimi eriten o son sohbetimiz dönüp duruyordu.
Onsuzluğu kabul mü edeceksin Lianora? Sonsuz ömrünü bu boşlukla mı tüketeceksin?
“Ama... Ama o ailesinin özlemiyle yanıp tutuşuyordu,” diye mırıldandım karanlığa.
Elinde kadim bir güç var. İstersen onu toprağın bağrından çekip alabilirsin. Sana isyan edecek olursa, sevdiklerini de yanına çağırırsın.
“Hayır! Bunu yapamam. Doğanın kutsal dengesi sarsılır!”
Ailen öldüğünde korktun, yapmadın. Yıllarca o pişmanlığın gölgesinde yaşadın. Şimdi o hatayı telafi etme şansı avuçlarının içinde.
Ellerim yeniden saçlarıma gitti, kendimi durdurmak istercesine sıktım. “Hayır! Yapamam! Bu yasak!”
Büyüyü keşfedebilirsin. Kimsenin cesaret edemediği o yola sapabilirsin. Onu hayata döndürdüğünde, belki bu kez her şey farklı olur. Belki de hislerini öğrendiğinde seni sever...
“Onu geri döndüremem... Bu imkânsız.”
İmkânsız, sadece sıradan ruhların sığındığı bir kelimedir Lianora. Sen bir cadısın.
Lianora, o meşum gecede ayağa kalktığında artık bildiğimiz o bilge cadı değildi. O gün yapmaya cüret ettiği günah, yüzyıllar boyu bu hikayeyi dinleyenlerin uykularını kaçıracak, ruhlarını dehşetin soğuk pençelerine bırakacaktı.
Gece yarısı, ayın solgun ışığı mezarlığın üzerine bir kefen gibi serildiğinde, Lianora aklını yitirmişcesine mezarlığa yürüdü. Parmakları soğuk ve nemli toprağı bir aslan pençesi gibi yardı; tırnaklarının arasına dolan mezar toprağına, deliliğin getirdiği o korkunç güç eşlik ediyordu. Sabaha dek durmadı. Thun’un kokuşmaya yüz tutmuş, ölümün gri rengine bürünmüş bedenini tabutun derinliğinden çekip çıkardı. Araladığı kara bir portal ile hem kendisini hem de o cansız yükü evine, o karanlık odaya taşıdı.
Thun’un buz kesmiş gövdesi masanın üzerine uzatıldığında, Lianora odanın içinde bir kafesteki vahşi hayvan gibi volta atmaya başladı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Güneş doğarken, sarayın tozlu kütüphanesinden kadim ve yasaklı büyülerin mürekkebiyle yazılmış, deri kaplı ağır kitapları evine yığdı. Kısa süre sonra evden sızan o ağır, geniz yakan çürüme kokusu komşuları huzursuz etmeye başladı. İş arkadaşları Lianora’nın üzerine sinen o ölümcül kokuyu her sorduğunda, dudaklarında çarpık bir gülümsemeyle tek bir yalan fısıldadı: “Evdeki çöpleri atmayı unutuyorum, hepsi bu.”
Günler haftaları kovaladı, evin içindeki o ağır koku artık duvarlardan sızar hale geldi. Ve sonunda Lianora, karanlık sayfaların arasında o dehşet edici sırrı buldu. Ölen birisini diriltmek için, her türden bir can kurban edilmeliydi. Ormandaki sessiz hayvanları toplamak onun için çocuk oyuncağıydı; ancak bir insan ve bir elf kurban etmek, ruhunun son kırıntılarını da ateşe atmaktı.
Yetimhanenin masumiyet kokan dehlizlerinden dokuz yaşında bir insan kızını ve sekiz yaşında bir erkek elf çocuğunu çekip aldı. Küçük yavrular, bir anneleri olacağı hayaliyle sevinç dolu gülücükler saçarken, Lianora’nın elleri bir caninin titreyişiyle sarsılıyordu. Bakışları boşluğa dikilmişti ama ruhu, korku ve tarif edilemez bir acı selinde boğuluyordu.
Lanetli Ayinin Zamanı Geldiğinde...
Lianora, yakaladığı tüm canlıları masanın kenarlarına birer kurbanlık gibi dizip bağladı. Çocukların korku dolu hıçkırıkları odayı doldurduğunda, bir meczup edasıyla fısıldadı: “Lütfen ağlamayın meleklerim... Canınız yanmayacak. Buna asla izin vermeyeceğim.”
Mumlar mühürlendi, fitiller yandı. Lianora o ilk kanı akıttığında, gökyüzü bu ihanete şimşeklerin öfkeli çığlıklarıyla karşılık verdi. Güneş sönüp gitti, fırtınalar yeryüzünü dövmeye başladı. O gün doğa, kadim bir ağızla bağırdı: “YAPMA! BANA İHANET ETME!”
Fakat Lianora sağır olmuştu. Doğanın dostu olması gerekirken, onun en büyük düşmanına dönüştü.
Evden yayılan kokuya daha fazla dayanamayıp kapıyı kıran komşular, içeri girdiklerinde cehennemin bir tasviriyle karşılaştılar. Oda, zeminden tavanına kadar kızıl bir göle dönmüştü. Lianora, elinde kana bulanmış bir hançerle, akli dengesini tamamen yitirmiş halde kahkahalar atıyordu. Masanın ortasında ise beti benzi atmış, gözleri ferini yitirmiş bir adam, bir heykel gibi ruhsuz bakışlarla oturuyordu.
Thun, yeniden nefes almaya başladığında nerede olduğunu anlayamamıştı. Gözleri odadaki o kanlı manzaraya; kızıla boyanmış, sanki derin bir uykudaymış gibi yerde yatan o masum çocuklara takıldığında nutku tutuldu. Titreyen ellerine baktı; bu ellerin görüntüsü artık yaşam kokmuyordu. Başını kaldırıp Lianora ile göz göze geldiğinde, tüm bu vahşetin sebepkarını tanıdı. Tek bir kelime dahi etmeden, o lanetli odadan ve kadından sonsuza dek uzaklaştı.
O karanlık gün, krallığın tarihinde bir "Kabus" olarak anıldı. Cadılar Meclisi, Lianora’nın tüm gücünü damarlarından söküp aldı ve onu ebedi bir sürgüne mahkûm etti. Hayata dönen Thun ise hiçbir zaman iyileşemedi, ama ölmedi de; yaşama ve kadere isyan ederek ıssızlığın içinde kayboldu.
İnsanlar o günden sonra cadılardan nefret etti, onlardan birer iblismiş gibi korktular. Hatta bazı masallarda, Lianora’nın hâlâ geceleri yaramaz çocukları kaçırmak için sislerin arasından çıkacağı anlatıldı durdu.
Ölümün kapısını zorla açmak, dünyanın dengesini altüst etmişti. Yaşam, birer birer solmaya başladı; toprak küstü, ağaçlar çürüdü ve çaresi olmayan meşum hastalıklar krallıklara yayıldı. İşte o an cadılar anladı; bu karanlığı temizlemek için bir Serephia gerekiyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 3.57k Okunma |
825 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |