
Sükût Defterleri, Yaprak 19: “Bir nefesin susması; zamanın değil, kulak kesilmeyen kalbin suçudur.” Demirin dişini doğanın yaprağıyla bağladığında, kader bir parmak geri çekilir. Yine de unutma: Avın çizdiği hat, çoğu kez avcının evine varır. Önce nefesi geri ver, sonra yolu say. Kaç kapan, kaç gölge, kaç kez susmuş rüzgâr?
— İmgesel Varoluşun Arşivi, X. Not: “Feryatlı Tuzak”
Ah… Ormanın kokusu göğsüme dolduğunda, mağaranın içinde üstüme çöken bütün tuhaflık sanki geride kaldı. Nemli toprağın ağır tadı, taze yaprakların yeşil keskinliği, ıslak kabukların o hafif acımsı kokusu… Nefes aldıkça içimde bir kapı açıldı. Girdiğim o karanlık delik, gökyüzündeki aydınlığın çekildiği yerde beni tekrar günün parlak ucuna bırakmış gibiydi. Zamanda değil ama havanın renginde yolculuk etmiştim.
İlk anda yüksek bir tepeye çıkmışım sandım, oysa ayaklarım ağaçların gövdelerine yakındı. Gölge, ışığın kenarını öpüyor, yaprakların arasında dalgalı parıltılar kırılıyordu. Dönüp arkama baktım. Az önce aştığım devasa yükselti, bütün hatlarıyla karşımdaydı. Taşın sırtında, göğe doğru uzanan sessiz bir duvar gibiydi. İçimde bir şey, oradan sağ çıkışımın ağırlığını yavaşça idrak etti. Omuzlarım gevşedi, dizlerimin içinden hafif bir titreme geçti.
Avuçlarımı açıp kapattım. Parmaklarımda mağaranın serinliğinin aksine, kabuğu çatlamış bir ağaçtan gelen ılık bir pürüz kaldı. Rüzgâr, saçlarımın arasından geçerken “başardın” der gibiydi. Onu onayladım, haklıydı. Bir şekilde olmuştu. Kelime, yutkunuşumda yuvarlanıp yerini buldu. Evet… Geçmiştim. Başarmıştım. Şimdi ormanın derinliği yeniden önüme açılıyor, yeni bir mücadele başlıyordu. Şimdi yön seçme zamanıydı.
Başımı kaldırıp gövdeleri taradım. Buradaki ağaçların taçları yeniden geniş, yaprakları kat kat ve ağırdı. Demek ki yükseltiye yaklaştıkça o sivri, dik, iğne gibi olanlar beliriyor, uzaklaştıkça orman tekrar bu geniş taçlarına dönüyordu. Bunu zihnimin bir köşesine çizik attım. İleride yol bulmak için lazım olabilirdi.
Yağış dinmişti. Gökyüzünü kapatan o dev kümeler dağılmış, gökyüzündeki parlak savaşçı, yaprak aralarına ince dilimler halinde sızıyordu. Taçların kenarlarında ve yerdeki küçük, sivri otların uçlarında su damlaları takılı kalmıştı. Esinti hafiflemiş, orman nefesini saklıyordu. Şimdilik her şey dengede gibi görünüyordu.
Tam o anda, kulaklarımı çizen bir ses işittim. Bu ormanda şimdiye dek hiç duymadığım cinsten bir sesti. Uzak ama taşıdığı acı sanki omzumun, kalbimin ortasına bırakıldı. Bedenim bir anlık kıvılcım gibi irkildi. Göğsümde ani bir baskı hissettim. Sesin karakteri tuhaftı: metal değil, rüzgâr değil, bir şeye benziyor ama değil, kesik bir sızı gibi.
Adımlarımı yumuşattım. Toprağın kabuklu yerlerini değil, nemli, esneyen kısımlarını seçtim. Dalların arasından gölgeye gölge ekleyerek ilerledim. Her adımda arkama kısa bir bakış attım, sonra gözlerimi tekrar sesin geldiği yöne diktim. Tedirgindim. Merakım da aynı ipte yürüyordu. Ses, bir kez daha geldi. Daha kısık, daha yorgundu. Artık yönüm netleşti. Dizlerimi büküp daha alçak bir seviyeye indim ve mümkün olduğunca sessiz kalarak, o acının kaynağına doğru hızlandım.
Yaklaşık beş dakikalık sessiz bir ilerleyişten sonra, gölgeler açıldı ve sesin kaynağını gördüm. O… Rehberlerime benziyordu, o üçlüden birine. Ancak rengi başka, derisi daha kalın, çizgileri farklıydı. Boynunun yanındaki kıllar daha koyuydu, gözlerinin kenarında soluk bir halka şekillenmişti. Yerde uzanıyordu. Göğsü ağır ağır inip kalkıyor, her kalkışta görünmez bir şey onu bir yere çekiyordu.
Yanına çok yavaş yaklaştım. Ayaklarımı toprağa gömerek, dalları ezmeden ilerledim. Nefesi duyuluyordu: kısa, kesik, sesin sonunda tedirgin bir uğultu. Bir de koku… Burnumun arkasına yerleşen keskin bir tat gibiydi. Adını bilmiyordum ama ağızda soğuk bir kir izi bırakıyordu. Gözlerimi gövdesine indirdiğimde kırmızı bir sıvının, ince bir yol gibi akıp zemindeki bitkileri boyadığını gördüm. Sıvı, dokunduğunu anında ağırlaştırıyor, ucunu sarkıtıyordu.
“Bu mu yaptı?” dedim içimden. “Bir sıvı… Nasıl acı verir?” Parmaklarım istemsizce göğsüme gitti. Kalbimin üzerinde kısa bir titreme dolaştı. Dikkatli baktım. Belki de bu kırmızı, onun içinden kaçıyordu. İçten kaçan bir şey acıtır mıydı?
Biraz daha eğildim. Arka bacağının dibinde iki çenenin sertçe kapanmasını andıran bir şey gördüm. Taş değil, ağaç değildi. Parlak, dişli, sanki ışığı ısırıyordu. İki yarım yuvarlak gibi birbirine kenetlenmiş, derinin üstüne iz bırakmıştı. “Kapanmış bir şey bu. Düzenek…” diye mırıldandım, bilmediğim bir kelimeyi uydurur gibi. Her nefes alışında bacağı çok az titreşiyor, titrediği her an o iki çene daha da sıkılıyordu.
Gözleri bir anlık bana kaydı. Korku yoktu tam olarak ama bitkin bir soru vardı orada. Dudağına benzer kısmın kıyısı titredi. Ben de dizlerimin üstüne çöktüm. Ellerimi nasıl uzatacağımı bilmeden havada tuttum. “Yardım etmem gerek,” dedim kısık bir sesle. “Ama nasıl?”
Kırmızı akış, toprağın üstünde küçük bir göl yapmıştı çoktan. O gölün yüzü, yaprakların yeşilini yutarak daha da ağırlaştığında, burnumun ucunda o keskin tat yeniden çoğaldı. “Tehlikeli mi?” diye fısıldadım. “Yoksa… Sadece içinin sıvısı mı?” Bilmiyordum. Tek bildiğim, onun acı çektiğiydi ve o acının sesi, az önce beni buraya çağıran şeydi.
Ne yapacağımı bilemeden dizlerimin üstünde beklerken, göğsü bir kez daha kalktı ama bu sefer inmedi. Sessizlik, önce bacağının yanındaki dişli demirlerde belirdi. Sonra gözlerinin ışığı çekildi. Bir daha nefes almadı, alamadı. Zaman, çevremdeki su damlaları gibi hareketsiz kaldı. Sanki orman da nefesini tutup bu yaşanan olaya dikkat kesilmişti.
“Bu ne demek?” dedim kendi kendime. “Neden ben? Neden şimdi?” Elimi, titreyen bir yabancıyı susturur gibi göğsüme koydum. Kalbim, iki kısa bir uzun vuruşla cevap verdi. İçimde hissettiğim siyahlık, bir anlığa yoğunlaştı. Bedenin içindeki sular gibi, kırmızının toprakta yaptığı göl gibi akmaya çalıştı.
O an kelimenin kendisi geldi: Ölüm. Varoluşun ezeli düşmanı… Kulağımın arkasında kısacık bir serinlik bıraktı. Garipsedim. O çözüldüğünde böyle düşünmemiş, hissetmemiştim. Işığa karışarak kaybolmuştu. Sessiz bir dağılma, sıcak bir veda gibiydi. Bu ise toprağa ağırlaşan bir sessizlikti. Kokusu, rengi, akışı vardı.
“Benim bedenim de… Bir gün böyle olur mu?” Soru, göğsümün içini daralttı. Parmaklarım yandaki ağacın kabuğuna bastı. Parmaklarımın üstünde ince bir kırağı birikip pul pul döküldü. Zihnimde düşünceler birbirine çarpa çarpa akarken, orman kendi ritmine dönmedi. Yalnızca bekledi, ben de bekledim. Bu yaşananlara bir söz, bir işaret, bir cevap arar gibiydik.
Tam o sırada hava yeniden incecik çizildi. Tiz, acı dolu ama daha narin bir sesti bu, bir kırığın içinden sızan rüzgâr gibi. Bedenim ani bir refleksle doğruldu. Dizlerime, toprağın nemi değdi. “Bir canlı daha…” dedim, bu kez soru yerine karar verdim. Yönü kestirdim. Dal aralarındaki boşluklar, o sesin yolunu işaret eden koyu bir çizgiye dönüştü. Ayaklarım yumuşak toprağı seçti. Hareketimin etkisiyle dökülen yapraklar sesimi örttü. Kalbimin ritmi, az önceki kızıl gölün kenarında duyduğum o ağır vuruştan daha sakin ama daha hızlıydı. “Bu sefer yetişebilirim.” Gövdem alçaldı, gölgeme gölge ekledim ve bütün gücümle, o narin çığlığın aktığı yöne doğru atıldım.
Birkaç dakika ilerledikten sonra, ormanın bu garip sessizliğinin neden kesik kesik geldiğini anladım. Metalden yapılmış o tuzaklar… Bazıları yerden, bazıları ağaç dallarından sarkıyor, bazıları çalılıkların içine saklanıyordu. Bir elim veya bir kolum kadar küçük canlıların kimisi havada donmuş, kimisi toprağın üstünde kıpırdamadan duruyor, kimisi de çalıların içinde sıkışıp kalmıştı. Vücut sıvıları yapraklara bulaşmış, yeşilin üstüne ağır bir kırmızı katman yaymıştı. Bu manzarayı gördüğümde, boğazımın içi uzun bir aradan sonra soğudu.
Ama bir tanesi, en tepede, kıl payı kurtulmuştu. Demirli tuzak, ağzının birkaç parmak önünde, boşluğa kapanmıştı. O ise yan dalın çatalına çarparak tüyle kaplı uzvundan birini tuzağa sıyırmış olmalıydı. Hâlâ nefes alıyordu. Göğsü, telaşlı bir ritimle inip kalkıyor, her inişte ince bir sızıntı uzvunun altındaki tüylü tabakayı ıslatıyordu.
“Dayan,” dedim kendi kendime. Ona mı yoksa kendime mi dedim, bilmiyordum. Nasıl durdurabilirdim? Düşündüm. İlk aklıma gelen, sızıyı susturmak oldu. Gözüm etrafı taradı. Geniş taçlı ağaçların kalın yaprakları, gözüme takıldı. Evet, sarılabilirlerdi. Birkaç büyük yaprak kopardım. Damarları sağlam, yüzleri pürüzsüzdü. Sonra gövdenin kabuğundan ince, lifli bir şerit sıyırdım. Parmaklarımın arasından ip olur gibi görünüyordu.
Tırmanmam gerekiyordu. Ağacın gövdesine yaklaştım. Kabuk, avuçlarıma kıymık gibi küçük iğneler bıraktı. Ayaklarım için içeri gömülebilen boşluklar seçtim, dalların düğümlerini basamak yaptım. Yanına varınca önce gözlerine baktım. Korku yoktu. Daha çok yorgun bir soru vardı orada. “Tamam,” diye fısıldadım, sesi sakinleştirmek ister gibi. “Biraz acıyacak.”
Önce tüylü uzvunun altındaki sızıntıyı buldum. Parmak uçlarımı değdirmeden, nefesimi incelterek baktım. Üzerindeki kırmızıyı, yaprak diplerindeki çiy damlalarıyla hafifçe temizledim. Damla soğuğu, derinin üzerindeki ısıyı bir anlığına kesmişti. Sonra buz gibi olmasa da serin avucumu, uzvunun üstüne baskı olacak kadar sabit ama yumuşak bir şekilde bastım. İçimdeki soğuğun tepkisizliğinden faydalandım. Ben üşümezken, serinlik onun sızısını biraz kıstı sanki. Nefesi gevşedi.
Geniş bir yaprağı, sızıntının üstüne yerleştirmiştim. Ardından ikinci yaprağı uzvunun etrafına sardım. Lif şeridiyle, gövdesini incitmeyecek bir sıkılıkta bağladım. “Tamam,” dedim yine kısık bir sesle. “Sadece dur.” Parmaklarımın altında ritmi dinledim: önce hızlı sonra az hızlı, düzen arayan bir ritim. O arada, sızının rengi koyulaştı ve yavaşladı.
Onu daldan aşağı böyle indirmek riskliydi. Başımı kaldırıp ağacın dallarındaki diğer boş tuzaklara baktım. Dişler hâlâ tetikte, ışığı ısırıyorlardı. Bir dal parçası bulup, bir tanesinin diline değdirdim. Metal uğulduyor gibi titredi ve kendi üzerine kapandı. Diğer riskli tuzaklara da aynısını yaptım.
Artık yol güvenliydi. Canlıyı göğsüme yakın tuttum, altına koyduğum yaprağın düzgün durduğundan emin olup yavaşça aşağı indim. Toprak ayağımı kabul ettiğinde, ikimizin nefesi de aynı anda dışarı çıktı.
Onu yere değil, kuru bir kök kabartısının üstüne koydum. Kulaklarımı ona verdim: nefes alıyordu. “Biraz,” dedim, “biraz daha dayan.” Gözleri yarı kapalıydı ama ben uzaklaşınca rahatsız oluyor, yakınken rahatlıyor gibiydi.
Etrafıma baktım. Başka tuzaklar, başka sessizlikle ormana hükmediyordu. Ancak başka hayatta kalan yok gibi görünüyordu. İçimde bir şey gerilmeye başlamıştı ama şimdi, öncesinde, bu hayatı kurtarmalıydım.
Yaprak sargıyı bir kez daha kontrol ettim, lif düğümü hafifçe sıktım. Sonra elimi yaralı uzvuna yakın bir noktaya koydum. Serinliğimi onun sıcaklığına ödünç veriyormuşum gibi bekledim. Nefesi, nihayet bir süre aynı aralıkta gidip geldi. “Olacak,” diye fısıldadım. “Olacak.”
Kendi kalbim titredi bu sefer. Bu kez aceleden ziyade kararlılıktı. Başımı kaldırdım ve ağaçların arasındaki hatta baktım. Tuzaklarla işaretlenmiş bu hat, belli ki birilerinin iziydi. Onları bulmak zorunda olduğumu hissettim ama bu küçük canın yürüyen bir nefese dönmesini bekledikten sonra…
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.91k Okunma |
712 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |