
Kırağı İlahileri, Dizi V: “Soğuk, sabredenin dilidir. Ona kulak veren, neresinde saklanacağını öğrenir.” Sana bir seçenek sunuldu. Dışarıdaki konuşmayı kesince, içeride saydığı zamanı duydun. Eşikler; kaçış veya kurtuluş değil, karar yeridir. Şimdi, soğuğun dilinden öğrenip hangi kararı vereceksin: kaçmak mı, yoksa çağıranı çağırmak mı?
— İmgesel Varoluşun Arşivi, VIII. Not: “İmtihan”
Havanın içimi yeniden doldurduğunu hissettiğimde gözlerim yavaşça aralandı. İlk fark ettiğim şey, ışığın solgunluğuydu. Ağaçların arasından süzülen o parıltılı ışık hüzmeleri gitmiş, yerini karamsar bir sessizliğe bırakmıştı. Yaprakların kenarları buruşmuş ve renkleri, sarının donuk bir tonuna dönmüştü. Dalları kaskatı, kırılmaya hazırdı. Sanki en ufak bir nefesle bile çökecek gibiydiler.
Bedensel ağırlığım hâlâ üzerimdeydi ama içimde, açıklayamadığım bir boşluk dalgalanıyordu. Yavaşça doğruldum ellerimle toprağa tutunarak. Parmaklarımın altındaki zemin kuru ve soğuktu. Oysa burası, bir zamanlar nefes alan bir yerdi.
İçimden yükselen bir arama hissiyle etrafıma baktım.
Gözlerim, onu… Onun geride bıraktığı o güzelliği arıyordu. Fakat ortalıkta ondan ne bir iz ne de bir güzellik kalmıştı. Toprak, ısısını yitirmişti. Tüm canlılık onunla birlikte bu yerden çekilmişti.
Bu sessizlikte bile, varlığının yankısını duyar gibiydim. Ancak yankılar da artık uzak birer hatıra olma yolundaydı. Göğsümde, sıcakla soğuğun birbirine karıştığı bir boşluk hissettim. O boşluk büyüdükçe, kalbimde bir şeylerin yer değiştirdiğini sezmiştim.
Ayağa kalktım. Kurumuş ağacın çevresinde yavaşça dolaştım. Bir zamanlar berrak akan o ince su yolu şimdi yosun tutmuş, durgun bir aynaya dönmüştü. Üzerinde yüzen yapraklar bile hareket etmiyordu. Sanki zaman burada, onun gidişiyle birlikte durmuştu.
Hafif bir rüzgâr esip saçlarımı geriye savurduğunda, gözlerim istemsizce etrafımı saran ormanın derinliklerine kaydı. O nazik, sessiz rehberlerimi aradım. Belki ona ait bir hatıraya tutunurum diye, bakındım. Fakat onların da izi silinmişti. Ne ayak izleri vardı ne otların arasındaki hafif kıpırtı. Geride kalan tek şey, soğuk bir sessizlikti. Yaşayan hiçbir şeyin artık konuşmadığı bir sessizlik…
O an anladım ki bu yer, artık onun varlığının tohumlarını taşımıyordu. Her renk solmuş, her ses susmuş, her sıcaklık unutulmuştu. Yavaş yavaş bedenim bu soğuğa alışıyordu ama o soğuk, artık bana dokunmuyordu. Yalnızca havanın içindeki ağırlığı hissediyordum, nefes alırken içimde dolaşan o donuk sessizliği hissediyordum.
Görüşüm giderek bulanıklaştı. Göz kapaklarımı araladım, sonra parmaklarımla ovaladım. Avuç içlerimde bir nem, bir sıcaklık hissettim. Başta anlayamadım. Sonra fark ettim: Göz yaşlarıydı bunlar.
Gözlerimden süzülen o birkaç damla, çenemin ucundan toprağa karıştı. Fakat toprak bile artık emmek istemiyordu daha fazla göz yaşını. O yaşlar, kuru kabuğun üstünde donup kaldılar. Ah… İçimden delicesine düşünceler geçiyordu. Duyulmayacak bir nefes kadar ince olsalar da anlamıştım. Evet, bu, “ağlamak” olmalıydı.
Gözlerimi ağacın gövdesine çevirdim. Ona benziyordu şimdi; suskun, kederli ve kırılgan. Her dalında bir ağırlık, her yaprağında yavaşça solan bir anı vardı. Onun kim olduğunu önemsememiştim. Oysa o beni, kim olduğumu bilmesem de sormuştu.
Neden karşımdaki kuru ağaca dönüşmüş gibi hissediyordum? Neden bu kadar eksik, bu kadar köksüzdüm? İçimdeki boşluk, ağacın çatlayan gövdesiyle aynı tınıyı taşıyordu. Ağaç da hafif bir esinti ve uğultu eşliğinde onayladı dediklerimi. Derin derin nefes aldım. Her solukta biraz daha içeri çöken bir acı, bir yankı, bir yankının yankısı meydana geldi.
Ben, kelimeler boğazımda takılırken ve ellerimdeki göz yaşlarına bakarken o soruyu sordum kendime: “Ben hep böyle miydim? O karanlıkta bile, gerçekten böylesine bir acıyı hissedebilir miydim?”
…Gözlerimi sildim, kirpiklerimin arasına biriken ince kristalleri parmak uçlarımla ayıkladım. Etrafıma tekrar baktığımda, dünya hâlâ aynı sessizlikteydi ama ben biraz daha farklı hissediyordum.
Az önce gördüğümü düşündüğüm O, garip varlık, yüzü bana benzeyen o karaltı, sanki bütün duyularımı bir anlığına sıfırlamıştı. Şimdi yeniden düşünmeye başladığımda, beynimin içinde sallanan uğultu azalmış, yerini daha keskin bir farkındalığa bırakmıştı.
O yüz, zihnimi hâlâ kurcalıyordu. Yansımasız bir göl yüzeyine düşen karanlık bir gölge gibiydi. Derin bir nefes aldım, içime dolan havayı hissetmeye çalıştım. Ne kadar soğuk olursa olsun, içimi rahatlatıyordu. “Mantıklı düşün,” dedim kendi kendime, sanki ilk kez bir emir veriyormuşum gibi. “Şimdi sırada ne var?”
Ellerimi birbirine kenetledim. Tenim buz gibiydi, ama içimde gariptir ki üşüme hissi yoktu. “Bu…” alçak sesle, kendi nefesime karışan bir şaşkınlıktı, “normal değil.”
Panik olmadan önce, etrafı tekrardan ama bu sefer daha dikkatli incelemeliydim. Gözlerimi kısarak etrafı taradım. Bu düzlüğün etrafında uzanan orman, ağaçlar, hatırlıyordum onları. Gözlerimi bu dünyada açtığımdan beri gördüğüm türlerdi. Fakat bir farklılık vardı. Eğilmişlerdi. Şimdi sanki başka bir zamanın içinde gibilerdi. Ayrıca güzelim otların kokusu keskinleşmiş, çürümeye başlamış ve su yolu tamamen kurumuştu. Aklıma ortadaki parlak ağaç geldiğinde ise hüsrana uğradım. Az önce de bakmıştım. Etrafını turlamıştım. Ancak neden fark edememiştim, bu kadar kötü göründüğünü? Tamamen kurumuş, yaprakları yok denecek kadar az ve o bütün parıltısını kaybetmişti.
Adımlarımı dikkatlice atarak ağacın çevresinde tekrar dolaştım, birkaç tur attım. Her adımda toprağın altında hafif donmuş bir çıtırtı hissediliyordu ama ayaklarım sanki onu duymuyordu. Dizlerimin üzerine çöktüm. Parmak uçlarımı toprağa bastım. Soğuk, derimin altına işleyemedi. Parmak uçlarımda algıladığım tek şey, taşlaşmış bir hissizlikti.
“Bu hissizlik… Bir lanet mi, yoksa armağan mı?” diye geçirdim içimden ve aklımda o varlığın son sözlerinden biri dalgalandı: “Alphialı.”
O kelime, boğazımda mücadele edercesine dolandı. Ne anlama geldiğini bilmiyordum ama bir şeylerin merkezinde olduğumu hissediyordum. “Eğer bu sözcüğün izini sürersem…” Belki kim olduğumu, neden burada olduğumu öğrenebilirdim.
“Alphialı…” dedim tekrardan, sessizce. Söylerken sesim, rüzgârla karıştı. Çevredeki orman, ağaçlar bile bu kelimenin anlamını tartışmak istemedi.
Ağacın etrafında yavaş adımlarla dolanırken bir şey daha hatırladım. O varlık, bana yakınlarda bir evinin olduğundan bahsetmişti. Ormanın içinde, çok eskilerden kalma bir yer… Ne durumda olursa olsun, o ev bir cevap demekti.
Bu düşünce, içimdeki belirsizliği bir anlığına bastırdı. Belki hâlâ oradadır, diye geçirdim içimden. Umutsuzca… Belki o eve gidersem, ondan geriye kalan bir iz bulurdum ya da kendimden. Ancak, umutsuzca…
Bu düşünce zihnime yerleşir yerleşmez, içimde bir uğultu yükseldi. Derinliklerimden gelen bir dürtüydü bu. Önce kısık, sonra çınlayan bir gürleme gibi geldi. Birisi içimde zincirleriyle çırpınıyor, göğsümün iç duvarlarına vuruyordu. İçimde bir kasılma hissettim, parmaklarım istemsizce gerildi. Bu his iğrençti; yakıcı, ağır ve yabancı.
Onu ve ölümünü düşündükçe, bu duygunun sesi büyüyordu. Öfkeydi. Evet, saf bir öfke… Birilerine yönelmişti ama kim olduklarını hatırlayamıyordum. Kalbimin ritmi değişti. Bir karaltının izleri, başka birinin kalbindenmiş gibi, bu hisler bana ait değildi.
“Bu… benim öfkem değil,” diye fısıldadım, kendi sesimden ürkerek. Ancak neden şimdi beni buluyordu? Neden o ruhani varlığa dair düşünceler kurduğumda içime böylesine karanlık bir his yerleşiyordu? Yüzünden esirgemediği gülümsemesinin altında gömülü bir fırtına, bana miras kalmıştı, sanki.
Bu hisleri önemsememeye çalıştım. Derin bir nefes aldım ve zihnimdeki çığlıkları susturmaya zorladım. Ne kadar uğraşsam da içimde dolaşan o yabancı öfke bir sis gibi davranıyor, dağılmıyordu. Sadece daha derinlere çekiliyordu. Fakat ben, net bir kararla “Sonra,” dedim. “Bunu sonra düşüneceksin.” Şimdi önümde başka sorunlar vardı.
Geldiğim yönü az çok hatırlıyordum. O tarafta yalnızca yoğun, sessiz bir orman uzanıyordu. Oysa o, ormanın içinde bir yerlerden bahsetmişti, “Evim,” demişti. Eğer orada gerçekten zamanında bir sığınak vardıysa şayet, belki de hâlâ bir iz kalmıştı. Belki… Başka biri daha vardı.
Başımı kaldırdım. Gri gökyüzü etraftaki ağaçların arasından sızıyordu. Ölü bir ışık, toprağa dokunuyordu. Soğuk havayı tekrar içime çektim. Bu, bir tür güçtü belki ya da yalnızca alışkanlığa evrilmişti. Karar vermek istemedim. Dönüp arkamdaki kurumuş ve vadesini doldurmuş ağaca son kez baktım. Onunla konuştuğum bu özel yer, şimdi yalnızca kabuğu dökülmüş bir gövdeydi.
“Teşekkür ederim,” dedim, dudaklarım fazla kıpırdamadan. Sonra adımlarımı ormana çevirdim.
Bir zamanlar dünyalar güzeli olan bu yeri ardımda bırakıyordum. Toprak her adımımda ince bir çatırtıyla karşılık veriyor, yosun kokusu soluk bir anı gibi arkamdan sürükleniyordu. Düzlüğü geçtim, sonra ormanın derinliklerine daldım. Giderek koyulaşan ağaç gölgeleri arasında, artık sadece kalbimin atışını değil, her şeyi duyabildiğimi hissediyordum.
İlerledim. İlerledim ve bir daha durmadım. Her adımda o düzlüğün anıalrı biraz daha geride kalıyordu. Kuş ötüşleri, rüzgârın dallarda bıraktığı fısıltı, her şey yavaş yavaş sustu.
…Ne kadar gittim bilmiyordum. Ağaçların türü değişmişti artık. Geniş taç yapraklı o eski devler yerini, göğe doğru sivrilen daha ince gövdelere bırakmıştı. Dallar, birbirine sürtündükçe keskin bir tıslama çıkarıyor, tıpkı taşla sürtünmesi gibi bir ses yayıyordu.
Henüz hava kararmamıştı ama ışığın yoğunluğu oldukça azalmıştı. Gökyüzüne baktığımda maviliğin daha da solduğunu, yerine koyu gri tonlarda kümelerin çoğunlukla biriktiğini gördüm. Işık artık parlak değil, yorgundu. Günü tamamlamak istiyordu. Ağaçların gövdeleri bile bu rengi benimsemiş, orman kendi ışığını yemeye başlamıştı.
Her şey değişmişti, havanın kokusu bile. Artık nemli toprak değil, kuru ve sert bir koku vardı havada. Hayvanların sesleri ise tuhaftı. Belli belirsiz, kısa nefes aralıklarında duyuluyor, sonra hemen kesiliyordu. Bu bölge, sanırım sessizliği seven bir şeye aitti.
Onun evi, buralara yakın bir yerde olabilir miydi? Ama etraf tamamen ıssızdı. Gözlerim uzun süre çevreyi taradı; hiçbir iz, hiçbir kalıntı yoktu. Ne taşların arasında bir yapı izi, ne de toprağın altında bir kabartı. Sadece aynı biçimsiz ağaçlar, aynı yorgun sessizlik bulunuyordu.
Derken arazinin dokusu değişmeye başladı. Önce birkaç dik kayalık çıktı karşıma. Sonra zemin yükselip alçalmaya, adımlarımı sarsmaya başladı. Bazı yerlerde, çukurların içi donmuş su birikintileriyle doluydu. Her adımda buzun altından gelen çıtırtılar yankılanıyor, ormanın yakın ucunda kayboluyordu.
Yürümek gittikçe zorlaşıyordu. Sanki toprak, beni geri çevirmek ister gibi inatçıydı. Ama ben yine de ilerledim çünkü içimdeki o garip his, hâlâ susmuyordu. “Buralarda,” demeye devam ediyordu.
Sis, ayak bileklerime gelecek kadar yoğunlaşmıştı. Bir süre sonra nefes aldıkça içime dolmaya, görüşümü daha da daraltmaya başladı. Nereye gittiğimi bilmiyordum ama durmak da istemiyordum. Durursam kaybedecektim, öyle hissediyordum. Önümde görünmeyen bir yol uzanıyor ve ben o yolu görmesem de adımlarım, bu sebepten ötürü biliyordu nereye bastığını. Her adımdan sonra toprak daha dik, daha inatçı bir hâl alıyordu. Parmak uçlarımda hissettiğim gerilim, içimdeki huzursuzlukla birleşse de beni yıldıramadı.
Arada bir durup etrafa baksam da sis, öylesine yoğundu ki kendi nefesimin buğusu bile önümde, bir duvara çarpmış gibi takılı kalıyordu. İçimde bir tereddüt, bir rahatsızlık kıpırdanıyordu. Tıpkı uyarı gibi, bastırılmış bir içgüdü ama bunu da dinlemedim.
Etrafımdakileri düşününce, onun olduğu düzlükten uzaklarda bazı yükseltiler görmüştüm. Böyle göğe doğru uzanan sivri çıkıntılara benziyordu. Pek de uzak değillerdi. Belki de farkında olmadan oraya doğru sapmıştım. Mantığım, geri dönmem gerektiğini söylüyordu. Fakat o garip his… O bastırılamayan çağrı, beni hep ileriye itiyordu.
Gittikçe rüzgâr yön değiştirdi. Ağaçlar zamanla seyreldi. Sis biraz aralandı ve önümdeki arazi, yürümesi neredeyse imkânsız, taşlık bir yamaca dönüşüyordu. Artık zorla da olsa içimde dolanan o hissi susturmalıydım. Gittiğim yer, güvenli değilmiş gibi gelmeye başlamıştı.
Sis tamamen ortadan kalkınca arkamı dönüp yamacın aşağısına baktım. Sisin içinde yitip giden o ormanlık bölgeyi zar zor görebiliyordum. Gözlerim biraz daha uzağa, o düzlüğe kaydı. Onun nefesinin son kez değdiği yere… Sonra daha da ötede, başka yükseltilerin ardında, çizgi gibi uzanan bir ışık hüzmesi parlamasına kaydılar. Bana el sallayan, uzak bir dünyanın nabzı gibiydi bu. Veda etmek için son bir çaba, son bir çırpınış sergiliyordu.
Manzara güzeldi, evet ama güzellik, bazen sessiz bir uyarıydı. Gökyüzü, gri kümelerle kapanmaya devam ediyor, rüzgârın yönü değiştikçe havadaki karanlık kütlelerin altında derin bir gölge ağırlaşıyordu. Bunları daha önce de görmüştüm. O yağışlı günü unutamıyordum. Nefesimin bile donduğu, kalbimin soğuğa karıştığı anı unutmak, mümkün değildi.
Bu sefer rehberlerim yanımda değildi. Sığınacak bir yeri, kendim bulmalıydım. Bu taşlık yamaç, pürüzlü yüzeyleriyle güven vermese de içinde gizlenmiş bir kovuk, bir geçit ya da eski bir sığınak olabilir diye düşündüm. Belki de Onun Evi bu yamaçtaydı.
Yavaşça etrafı taradım. Taşların arası gölgelerle doluydu, sis aralıklarında derin karaltılar şekilleniyordu. Her birine dikkatle baktım çünkü bu kez, korunmakla kaybolmak arasındaki fark yalnızca bir gölge kadar inceydi. Adımlarım kayalığın kenarına yaklaştıkça, taşların yüzeyi giderek daha keskin bir dokuya büründü. Dengesiz bir zeminde yürüyordum. Küçük bir taşın bile yerinden oynaması, bedenimi yamaç boyunca karanlığa sürükleyebilirdi. Bu düşünce bile içimde, gözle görünmeyen bir ağırlık yaratıyordu. Her nefeste hava, içime taş gibi oturuyordu.
Derken gözlerim bir karaltıya takıldı. Kayalıkların arasında, neredeyse doğanın kendisini yutmuş gibi duran bir karanlık… Yaklaşınca fark ettim, bu bir girişti. Çevresinde yosunlar asılıydı Duvarlarından aşağıya donamamış ince su damlaları sızıyor, zemine düşerken yankılanan sesleri mağaranın derinliğine karışıyordu. Tepesinden sarkıtlar uzanmıştı, bazıları çatlamış, bazıları ise cam gibi şeffaflaşmıştı. Uzaklardaki hüzme, bu sarkıtların uçlarında kırılıyor ve mağaranın ağzında solgun bir parıltı bırakıyordu.
O an gökyüzü gürledi. Bir şey, yükseltinin en tepesini yırtarak geçti. Ardından gelen ışık, mağaranın ağzını bir anlığına aydınlattı ve o an, içeride bir şeyin kıpırdadığını sandım. Belki bir yanılsamaydı. Ancak yine de kalbimin birkaç vuruş boyunca ritmini şaşırmasına neden olmuştu.
Bir sıvı, göğsümde bir damla olarak titredi. Aniden içimde, “Gir!” diyen bir ses beliriverdi. Başımı yukarı kaldırdım, gökyüzü koyu gri kümelerle tamamen kaplanmış, ilk damlalar taşın üstünde tıslayarak eriyordu.
Seçeneğim yoktu. Fakat mesele sadece öğrenmek değil, kaderin beni buraya getirme nedenini anlamaktı. Belki de cevap, bu taşların derinliklerinde saklıydı. Bir adım attım. Sonra bir adım daha… Ayaklarımın altındaki taş, mağaranın nemli zeminine karıştı. Dışarının uğultusu birdenbire sustu. Sadece damlayan suyun yankısı ve kalbimin içten içe atan sesi kaldı.
“Belki de,” diye fısıldadım içimden. “Aradığım şey, beni buraya çağırandır.”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.91k Okunma |
712 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |