9. Bölüm

7.Parça – Gerçek, Aynaların Ardına Mı Saklanır?

BEIVA
beiva.universe

“Aynalar kapı gibidir. Geçmek için ne gördüğünü anlamak gerekir. Aksi hâlde eşiğe takılırsın.” Kendi yüzünle karşılaştığında: Mat yüzün konuşmaz, derin yüzün yazı yazar. Yazı siyahsa, onu kim tutar? Yüzüne baktığında kaderini mi görürsün, yoksa kader sana bakarken yüzünü mü ödünç alır?

— İmgesel Varoluşun Arşivi, VII. Not: “Gerçeğin Aynası”

Beyaz boşluk geri dönmüştü. Ama bu kez boğuk sessizliği kırık camların ince çınlaması dolduruyordu. Ayağımın altı, sonsuz parçalı bir ayna gibiydi. Her adımda saçılan titreşim, sarkıt zincirlerin uğultusuna karışıyordu. Cam parçalarında, bana ait olduğunu sandığım görüntüler birbiri ardına kayıp geçiyordu: Suya eğilmiş silüet, beyaz bir taç, kızıl benekler… Hepsi bulanık, hepsi eksikti. Göğsümdeki katranlı kalp ise ritmini değiştirmişti. Her vuruşta ağır bir damla bırakıyor ve o damla düştüğü cam parçasını karartıyordu. Baktıkça hatırlamakla unutmak arasında asılı kalmıştım. Zincirler yukarıyı işaret ediyor ama yukarı diye bir yer yoktu.

Zincirlerin uçlarında, aynalar asılıydı. Birbirlerini yansıtıyor, sonsuzluğa doğru uzanan bir yol çiziyorlardı. Sağ veya sol yoktu. Sadece tek bir yol ve kırık anılar… Bana en yakın aynanın yüzeyi, nefesimle buğulanır gibi titremeye başladı ve ardından uzak bir karaltı, kıyısından içeri süzülmeye başladı. Yürümüyordu. Camın yansımaları boyunca kayıyordu. Bir parçadan diğerine, bir yankıdan ötekine atlıyordu.

Artık bir sese sahip olduğumu biliyordum ama boğazımdaki soğuk çizgi, cümlelerimin kenarını keskinleştiriyordu. Konuşursam boşluğun döneceğinden, susarsam kalbimin taşacağından korkuyordum. Bu sırada katran bir damla daha düşüyor, siyah leke içimde çoğalan bir soru gibi büyüyordu. Zincirlerin uğultusuna kulak verip başımı kaldırırken aynalardan biri daha karanlığa kapanıyordu. Ardından bir diğeri… Arkama doğru, sessiz bir gölge ilerliyordu.

Zincirlerin uğultusu, sanki çok uzaktan gelen bir fırtınanın ilk homurtusu gibi kalbimin yanından geçti. Cam parçalarının kenarları, nefes aldıkça kırağılaştı. Her iç çekişimde ince bir sis tabakası, kırık yüzeylerin üstünde sürünerek dağıldı. Ve birkaç parça daha kararmıştı. Titreyen parmaklarımla göğsümdeki çıplak kalbi bastırdım. Katran, derimin altına sızan bir gece gibi daha ağır, daha ısrarcı akıyordu bu sefer.

“Oradasın,” diye fısıldadım; sesim kendi yankısına çarpıp parçalanırken. “Beni duyuyorsun.”

Uzak aynalardan biri, içi boş bir göz gibi kapanıp siyaha döndü. Ardından onun yanında duran üç parça da söndü. Karaltı, camın damarlarını bir kılcal ağ gibi kullanarak ilerliyordu. Gördüğüm yerlerde değil, göremediğim her köşede var olmayı seçiyordu. Aydınlığın ucuna geldiğinde geri çekiliyor, karanlığın içine sızarken çoğalıyordu. Ayağımı bir adım ileri attım. Kırık parçalar çınladı, zincirler gerginleşti.

“Benimle neden oynuyorsun?” dedim; dudaklarımın kenarı soğuktan uyuşmuş, kelimelerim kesik kesikti. “Kimsin sen?”

Cevap gelmedi. Onun yerine sağımda bir parıltı söndü. Sonra solumda bir başkası… Katran, kalbimden iki hızlı vuruşla yere damladı. Siyah leke, ayak bileklerime kadar yükseldi. Tenim, buzun altında kalmış bir taş gibi ağırlaştı. Kıpırdadım, cam parçaları yer değiştirdi. Keskin hatlar, ayağıma değip ince bir sızı bıraktı. Bir anlığına bu sızı bile o varlıktan daha gerçekti.

“Ne istiyorsun benden?!” Sesim bu defa yüksek çıktı. Etkisiyle zincirler tepede titreşti, bir iki halka birbirine çarparken kuru bir metal sesi bu koca boşluğu doldurdu. Uzakta, en yüksekten sarkan büyük aynanın yüzünde karaltı bir an netleşti: Gölgesi olmayan bir boy çizgisi, omuzlarında katranın dokunduğu bir örtü. Sonra görüntü dağıldı.

Birbirine yakın duran iki ayna, tam arkamda aynı anda karardılar. Kalbim sendeledi. Ritmi üç kısa, bir uzun vuruşa döndü. İçimden, “Arkanda” diyen bir serinlik geçti. Dönmedim. Dönmek istemedim. Beni kör noktadan izlediğini, nefesimin buğusunu omzumun üzerinden süpürdüğünü hissettim. İçimdeki bir parça, kaçmam gerektiğini söylese de bir başkası, “Olduğun yerde kal,” diyordu. Olduğum yerde kaldım.

“Bu senin kaderin,” diyerek neredeyse duyulmayacak kadar uzak, neredeyse dokunacak kadar yakın bir sesle girişini yaptı. Kelimeler, kırık camın üstünden yürüyüp kulak ucuma kadar geldi, orada ince bir kıymığa dönüştü.

Boğazımın içi kurudu. “Onun… Limen’in ölümü de mi?” diye sordum. Cümle, ağzımdan çıkar çıkmaz pişmanlıkla arkama baktım ama arkam artık her yerdi. Kaçış yoktu. Ayna yüzeyleri, bir an için aynı yönü gösterdi ve sonra tekrar kırık kırık, farklı anları yansıtmaya döndüler.

“Bir çiçek ölür,” dedi varlık. Sesi, camın içinden çekilip inceltilmişti. “Başka bir çiçek, nefes alır.”

Yutkundum. Yumruğum kendi kendine sıkıldı. Öteki elim, göğsümdeki katranın üstünde istemsiz bir baskıyı artırdı. Soğuk damarlarıma yürüdü. Parmak uçlarıma, minik iğneler gibi batıp çıkan bir uyuşma hissi dolandı. “Sen… Kader misin?” diye fısıldadım. “Yoksa yalnızca adını bilmeyen bir ses mi?”

Uzaktan bir zincir koptu; düşerken çıkardığı ses uzun bir çizgi gibi havayı yardı ve birden sustu. O’nu gördüm. “Köprüyü sormuyorsun,” dedi, “Geçtiğin ırmağı suçluyorsun.”

O an gökten, sessiz ve kusursuz bir düşüşle bir ayna indi ikimizin arasına. Yüzü bana bakan tarafı mattı, hiçbir şey yansıtmıyordu. Işığı yutuyordu. Diğer yüzü, varlığın durduğu tarafta, görünmez bir su gibi canlı ve derindi. Aynanın kenarına dokundum. Parmak uçlarımda ince bir don titreşip çözüldü. Mat yüz bana inatla karanlık kaldı.

Aynada ne olduğunu görmek için O’nun yanına geçmeliydim. Tedirgin bir şekilde, varlığa bakarak ilerledim. O hareket etmedi, bana bile bakmadı. Sadece yanımda durdu ya da ben öyle sandım. Yerimi alınca, aynanın o yüzünde ikimizin silueti belirginleşti. Sonra ayrıntılar katranla çiziliyormuş gibi tek tek doldu. Çene hattı, göz çukurlarının gölgeleri, elmacık kemiklerinin ince kıvrımı… Benimki O’nunki ile, O’nunki de benimkiyle… Yüzlerimiz, tıpatıp aynıydı. Katran, ikimizin yüz hatlarını birleştiren siyah bir yazı gibi kıvrıldı.

Nefesim gelmemeye başladı. Yanımdaki boşluğa, çok yavaş, çok temkinli bir hareketle başımı çevirdim. O da aynı anda döndü. Benim hızımla, benim açımla, benim korkumla… Aramızdaki tek fark, gözlerinin içindeki boşluğun yansıma olmasıydı. Ben baktıkça daha da kararıyordu.

“Kadere…” dedi varlık, üzerimden çekilmeyen bir gözle, “Ancak yüzleşerek yön verirsin.”

Dizlerim çözüldü. Cam, altında ince bir takırtıyla yer değiştirdi. Kalbim bir anlık çırpınmadan sonra koşar gibi atmaya başladı. Katran, göğsümden taşan siyah bir çağlayan olup karnıma, oradan bacaklarıma aktı. Nefesim düzelir gibi oldu fakat düzensizdi. Göğüs kafesim iki beden küçük bir kafese dönüşmüş gibiydi. “Ellerim,” diye düşündüm, “Ellerim nerede?!” Parmaklarımı göğsüme bastırdım ama hissetmedim. Tenimin üstünde kırağı birikir gibi oldu ve sonra çatlayıp pul pul döküldü.

“Yolun çok başındasın,” dedi. Sesi bu kez tepeden, zincirlerin arasından sarkar gibi geldi. Kendisi kaybolmuştu. Ayna, aramızda yükselip göğe doğru sürülürken altımdaki cam, katranın ağırlığıyla kara bir göle dönüştü. “Böylesine bir olayla henüz, dibe çökemezsin.”

Gözlerimin kenarında karıncalı bir karartı dolaştı. Âlem, bir adım sağa kaymış gibi eğildi. Dizlerimi göğsüme çekmek istedim, çekemedim. Onları göremedim. Zincirlerin uğultusu, uzak bir denizin kıyıya vuruşuna benzedi. “Güçlen,” dedi varlık, sesini geri çekerek. “Güçlen ki değer verdiklerini kadere mahkûm etmeyesin.”

Beyaz boşluk, bir perde gibi yırtıldı. Karanlık, uzak bir sahnenin ışığını kapatır gibi üstüme indi. Son gördüğüm, aynanın havada sönüp gitmeden önce kıyısında titreşen o tek çizgiydi. Katranla yazılmış bir yarıktan ibaretti. Sonrası, soğuğun derin kuyusuydu. Ben bu ikisi arasında düşerken bile, göğsümdeki karanlık ikisinden de ağır basıyordu.

Bölüm : 29.10.2024 14:28 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...