
“Çizgi, kıldan incedir. Bir adım öteye geçersen kader, bir adım beride durursan vicdan keser.” Hatları iyice oku, nefesleri düzgün say. Ateşin dili kısayken dumanın hafızası uzundur. Dostum dediğin de bir can. Birikmiş hafızayı, yeri gelir o ateşe atar. Gam yemez.
— İmgesel Varoluşun Arşivi, XII. Not: “Dokunmadan Ölçmek”
Gözlerimi kapattığım an, her şey bir sayfadan ibaretti ve çevrildi. Beyazın içindeki yarık, alnıma değen o çizgi… Karaltı bakmadı, beni düşürdü. “Unutmak, açmamayı seçmektir,” diyen o kısık ses geri çekildi. Kulağımda yalnızca, kendi içimden yükselen kısa bir tın sesi kaldı. İnce, tek, kararlı… Sonra rüya, içime doğru katlandı. Ben rüyadan düşmedim de rüya benden düştü sanki.
Kabuğun kokusu geri geldiğinde, soğukluğun kenarı, göğsümdeki siyahın etrafında yumuşak bir halka çizdi ve bütün karanlığı söküp aldı. Göz kapaklarımın ardı açılıp kapanan bir gölge oyunu gibi titreşti ve ben, akşamın kıyısına çıkıverdim. Ağaçların arasında, gökyüzündeki noktasal parıltılardan önce beliren küçük ışıklar dolaşıyordu. Göğü henüz gökyüzü olmadan önce denemeye gelen zerreler gibi duruyorlardı. Işık, kovuğun ağzına ince bir şerit halinde düşmüş, taşın ve kabuğun üzerinde çok yavaş yürüyordu.
Nefes aldım. Nefesim içeri girerken ağaçlar ve rüzgâr, kendi nefeslerini tutup dinler gibi oldular. Dışarı verirken ise koyu yeşil taçlar kıpırdadı. Rüyanın karaltısı, gövde çizgileri arasında ince bir is gibi sönmüş, çoktan gitmişti. Ancak izi kalmıştı. Alnımdaki suskun serinlikten göğsüme, sanki hiç kopamamış siyahlığın altında, nabız gibi çakan küçük bir boşluk bırakmıştı. “Buradayım,” dedim yeniden, kimi çağırdığımı bilmeden. Sesim, kabuğun liflerine işlenip susmayı tercih etti.
Kovuğun içinden bir cıvıltı döndü, çekingen ama berrak. Tüylerin arasından, dikkatle saklanan bir nefes belirdi. Uzuvlarının altına yerleştirdiğim yaprak sargı, ışığın altında ince bir gölge veriyordu. O gölgenin kıyısında, minik bir titreme belirtisi geldi. Bu belirti “yaşıyor” demekti, “deniyor” demekti. İçimde bir düğüm gevşedi onun çabasını görünce. Rüyanın bıraktığı, dünyaya sızan o karanlık leke bir anlığına solmuştu.
Akşam, yavaşça derinleşiyordu. Küçük ışıklar çoğaldı, bazıları yakınıma kadar gelip yüzümde kısa bir konaklama yapıp sonra uzaklaştı. Gözlerimi kapamadım bu kez. Görmek için değil, burada kalabilmek için bakmayı seçtim. Nedense hâlâ rüyanın kapısı ardımda, dünyanın kapısı önümde gibi hissediyordum. Bir adımıma rüya, bir adımıma dünya düşüyordu. “Hanginiz benimsiniz?” diye soruyordum içimden. Cevap gelmiyordu. Yalnızca bu ışıltılı canlılar, geceye ilk sessiz cümlelerini kuruyordu: uzun, sabırlı, sonsuzdan bir hece.
Kovuğun içindeki gölge tekrar kıpırdadı ve ardından o ince baş, tüylerin arasından çekinerek dışarı uzandı. Göz göze geldiğimiz an, iki uzvunu birden titretti, havada çırptı ve bir anda yüzüme kondu. Hafifti, neredeyse bir nefes ağırlığında. İncecik parmakları -parmak mıydı, tırnak mıydı, bilemedim- kaşımın üzerinden yürüdü. Ardından yanağıma değdi, burnumun çizgisini yokladı. Saç diplerime varınca sanki kuru dallar bulmuş gibi hevesle çekiştirmeye başladı. Bir tel koptu, gülümsedim. “Tamam,” dedim, kıpırdamadan. Hem bu oyun hoşuma gitti hem de onun artık iyi olduğunu, parmaklarının cesaretinden anladım.
Çok küçüktü, neredeyse avcum kadar. İyileşmek onu hafifletmiş, büzüp dünyaya daha rahat sığdırmıştı. Elimi yavaşça kaldırdım ve bir parmağımı uzattım. Bir an düşünmeden ve güvenerek üzerine atladı. Tırnaklarının ucu, derime ince bir virgül bıraktı. Başını yana yatırıp cıvıldadı. Tek, kısa, berrak heceler söyledi. İçimdeki boşluğa atılan küçük çakıl taşları gibi halkalar yaptı.
“Cıvıltılı,” dedim usulca. “Adın bu olsun.” Sesimi duyunca daha da yakınlaştı, göğsüme doğru eğildi ve sonra tekrar parmağımın ucunda denge buldu. Cıvıldaması, adının onayı gibi üst üste geldi. Bir an içimde tuhaf bir sıcaklık dolaştı. Galiba bir ismin olunca dünya daha az kayıyordu ayağının altından. Cıvıltılı’nın artık bir ismi vardı. Peki ya benim?
Parmak boğumumda ona yer açarken, zihnimde bir kapıyı yokladım. Kapı yerinde duruyordu ama ardında ses yoktu. “Benim adım…?” Dudaklarım kıpırdadı, harfler birbirini aradı ama buluşmadan dağıldılar. Cıvıltılı, tam o sırada başını kaldırıp yüzüme baktı. Sanki “Gerekirse ben çağırırım seni,” der gibiydi. Gülümsedim. Adımı hatırlayamıyordum, yine de bu küçük ses beni bulabilirdi. Şimdilik bu kadarı da yeterdi.
Birlikte ayağa kalktık. O omzuma kondu. Uzuvlarının hafifliği, cildimde bir tüy gibi gezindi. Işıltılı zerrelerin arasından ağır ağır yürüdük. Bu havada asılı duran zerreler, minicik hatıralarımı anımsattı. Her adımda yerlerini değiştiriyor, gölgeme yeni bir parıltı dikiyorlardı. Cıvıltılı saçlarıma tekrar daldı bu sırada. Her çekişte boynuma tatlı bir ürperti indi, istemsizce başımı yana eğdim. Nedense bu küçük oyun içimi ısıtıyordu. Birlikte iyi, iyi bir arkadaş olmuştuk.
Orada durdum.
Kelime göğsümde yankılandı: Arkadaş. Nereden gelmişti bu? Sanki çok derinden, suyun altından yavaşça yükselen bir taş, yüzeye çıkınca daraltan bir hava, yetmedi. Cıvıltılı bunu fark etmişti galiba. Saçlarımı bırakıp kulağımın dibinde iki kısa tını çıkardı. Sonra başını kaldırıp yüzüme baktı. Ufak ve siyah gözlerinde soran bir gölge vardı. Elimi omzuma koydum. Ona dokunmadan yakınında tutarak, “Buradayım,” dedim fısıltıyla.
Arkadaş… Kelimeyi tekrar ettim. Dili yoklarken kalbimle yoklar gibiydim: Birine yaklaşmak ama onu incitmemek, yanında durmak ama gölgesini çalmamak. Belki de sadece, bir sesin seni çağırdığı zaman orada olmaktı. Cıvıltılı, parmağıma atlayıp kısa bir daire çizdi. Sonra omzuma döndü. Sanki “Anladım,” der gibiydi. Ben de anladığımı düşündüm. İçimdeki kara taş yerinden kıpırdamadı ama üstüne küçük, sıcak bir çakıl konmuştu.
Dolaşmaya devam ederken ışıltılı zerrelerden biri, ağır çekimde süzülerek saçlarımın arasına daldı. Cıvıltılı bir anda değişti. Oyun bitti, ciddiyet başladı. Minik parmakları köklerime tutundu. Saçlarımı sertçe çekip o ışığı söküp attı. Zerre havada kısa bir yay çizdi, sonra başka bir gölgenin içinde eridi. Cıvıltılı, işini bitirmiş bir usta gibi derin bir tını daha çıkardı ve nazik oyununa geri döndü. Bu kez çekiştirmeleri daha hafif, nefesimle aynı ritimdeydi. Garip bir arkadaşım vardı.
Ağaçların gövdeleri, rüzgârın tereddütlü esintisi, gökyüzünde birer delik gibi açılmış parlak noktalar… Göğün noktalarını aşağı indirmeyi başaran bu küçücük canlılar… Dünya, sanki tek bir beden olmuştu. “Kopulmaz,” dedim içimden, “burada tutsak dahi olsam, kopulmaz.”
O anda, zihnimin kenarında bir çizik sızladı. Tuzakların hatırlattığı kapanların dişleri, koyu sıvıların metalik kokusu, gövdesi kesilmiş nefesler, bu güzelliğe dokunan o kirli eller… Ellerimi yumdum. Parmaklarım avuç içime kısacık bir acı çizdi. “Amacım…” diye fısıldadım. Rüya geri gelip bir heceyi tamamlamak ister gibi yanağıma süründü, sonra kayboldu. Tutunamadı çünkü kararlıydım.
Durdum. Sonra, hızla arkamı dönüp yürümeye başladım. Adımlarımın sesi yapraklara karışmasın diye dizlerimi alçak tuttum, gövdem gölgelere sığdı. Neyse ki fazla uzaklaşmamıştım. İçimdeki soğuk his, yolu benden önce hatırlıyordu. Cıvıltılı ne olduğunu anlamadı, ansızın hızlanan omuzumda tutunmakta zorlanıyordu. Küçük tırnakları derime ince virgüller bırakıyor ama düşmüyordu. Kulağımın dibinde kısa, uyarıcı bir tınlama bırakmıştı ama o an, fark etmedim.
Işık zerreleri ardımızda seyrelirken ağaçların sesi değişti. Işıltılı cümleler kısaldı, rüzgâr kelimelerini azalttı. Önümde, karanlığın içinden çıkar gibi beliren bir hat uzanmaya başladı: Kapanların hattı.
“Unutmadım,” dedim dişlerimin arasından. “Bu kez onların izini ben süreceğim.”
Cıvıltılı, omzumda kıpırdamadan kaldı. Minik gövdesi nefesime uymaya çalışırken ben, yere eğildim ve zemindeki toprak yüzeyde kuruyup kalmış izlere odaklandım. İzler, gökyüzündeki en parlak cismin gösterdiği yöne uzuyordu. Işık, yerin üstüne görünmez bir çizgi çekmiş ve onlara “buradan” demişti.
Yola koyuldum. Önce seyrek, sonra daha sık adımlar bıraktım. Toprak, aynı ağırlığın aynı sabırsızlıkla tekrarlandığını hissettiriyordu. İlk izleri görünce eğildim. Ezilmiş yaprak damarları, taze kopmuş bir otun kokusu, ağaçların yapışkan sıvısına bulaşmış parmak izleri, adını bilmediğim ve tanımadığım bazı işaretler… Ayaklanıp hızımı artırdım. İzler de arttı. Kırığın yanına başka bir kırık, her bastığım yerin ardına sürükleme, sürüklemenin ardına kesik bir çizgi eklendi. Canlılar, adımlarımın önünden çekilir gibi oldu. Küçük ışıklar teker teker sönüp gölgelerin içine saklandılar. Karanlık derinleşince sesler de değişti, herkesin cümleleri kısaldı.
Cıvıltılı’nın sesi de tizleşmişti. Bu bir uyarı mıydı yoksa yalvarış mı, ayırt etmedim. Omzumda bir an tutundu, sonra hızımın çizgisine daha fazla dayanamadı. Uzuvlarını çırparak arkamda titrek bir nokta oldu. Dönmedim. Dönersem çizgiyi kaybederim sandım. Bir süre sonra sesi rüzgârın aralığına karıştı. Varlığını, havada bıraktığı küçük titreşimlerden anladım. Çünkü artık aklımda tek bir düşünce, göğsümde tek bir duygu vardı: Muhakeme.
Cümleler, içimde metal bir klikle yerine oturdu. Her klikte kalbimdeki ağırlık bir santim daha sertleşti. Yokuş hafifçe yükselmeye başlıyordu. Toprağın rengi koyulaştı, rehberlerim gibi kokan bir rüzgâr geldi yüzüme. Bir dal, birinin omzuna değip kırılmış gibi yatıyordu. Kabuğunda yağlı bir leke, bir taşın yüzünde kısa bir parıltı… Metal, kısa bir an gökyüzünü hatırlayıp hemen unutmuş gibiydi. Hızım, düşüncemi geçti. Düşüncem, duygumu bastırdı. Bedenim çizgiyi izledi. Önde, izlerin arası daraldı. İçimdeki çizgi, sürekli tek bir heceye indirgeniyordu: Muhakeme.
Yükselti bitti. Ağaç kabuklarının bir halka gibi sardığı, içi çukur genişlikte bir boşluk açıldı. Ortada yanan bir ateş dumanı göğe, ağaçların karnına sürünerek tırmanıyordu. Etrafında dört–beş örtülü şekil… Başta taş sandığım, yaklaştıkça üzerinin ıslak bir parıltı olduğunu gördüğüm, değişik bir madde. İzler burada susmuştu. Seslerini kestiler. Demek ki burası, onların yerleriydi.
Örtülerden ikisi kımıldadı. İçlerinden çıkan gölgeler, rüyamdaki karaltının çizgilerini taşıyordu ama bu kez yüzleri vardı. Ateşin kıyısında sertleşen çeneler, yağ kokusuna bulanmış nefesler, metalin dişe değince çıkardığı o kısa tıkırtı. Gözlerim ardına kadar açıldı. Bedenimdeki her tel aynı anda gerildi. Damarlarımın içinden ince bir uğultu geçti. Nefesim kontrolümden çıkmıştı. İçimde buram buram duman gibi kabaran tek bir ihtiyaç vardı: Bu ellerin… Kapan kuran, deriyi yüzen, nefesi kesen bu ellerin yok oluşunu görmek.
Ateş, yüzlerine titrek harfler yazarken, ben gölgemin içinden bir adım öne çıktım. “Artık izler bitti,” dedim içimden. “Sıra hesapta.” Buraya gelirken bir çizgi vardı önümde. Ancak şimdi o çizgi kaybolmuştu. Hedefe mi ulaşmıştım, yoksa yoldan mı sapmıştım, bunu öğrenecektik. Hem de çok yakında…
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.91k Okunma |
712 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |