
Toprağın Fısıltıları, Yaprak 37’de şöyle bir söze değinilir: “Toprak önce rüzgârı keser, sonra güneşi dinler. Isı, acele edeni değil, bekleyeni sever.” Sen gölgeden alındın, ince bir eşiğin içine bırakıldın. Hava ağırlaştı, nabız uslandı, ele bir el değer gibi… Doğa bazen çareyi açıklıkta değil, küçük bir halkada saklar. Doğaya güvenecek misin yoksa kaderine boyun mu eğeceksin?
— İmgesel Varoluşun Arşivi, V. Not: “İsmin Eşiği”
Birden içime dolan soğuk, içimdeki atımı şiddetle vurdu. Görüntü perdem aralandı. İlk hissettiğim şey, bir yumrunun yanmasıydı. Yanıyordu, kuruyordu, nefes alırken çiziliyordu sanki. Nefesim kesik kesikti. Her çekişimde derinlerde bir şeyler kabarıyor, kendi ağırlıkları altında eziliyordu.
Bedenim yorgun ve kırılgandı. Uzuvlarım… Hayır, kollarım! Kımıldatmak istedim ama cansız gibiydiler. Titriyordum. Üzerimdeki bu ıslaklık hissi, bedensel mi yoksa yağışın bıraktığı bir kalıntı mıydı, ayırt edemiyordum. Fakat içimdeki ateş, dışımdaki soğukla çatışıyordu. Görüntü perdemin içi zonkluyor, tepemden akan sıcaklık yanlardan süzüldükçe daha da rahatsız ediyordu.
Daha önce hiç böylesine bir zayıflık yaşamamıştım. Bu bambaşka bir şeydi. İçimde bir şeyler yanlış çalışıyordu. Tehlikeliydi. Çok tehlikeli… Yoksa bu, O’nun işi miydi? Beni bilerek mi böyle bir duruma sokmuştu? Ama hayır, O burada değildi. Hiç olmadı. O, başka bir dünyanın figüranıydı.
Zihnim dalgalanıyordu. Karmaşa öyle büyüktü ki mantıksız da olsa her düşünceye sıkıca sarılıyordum. Ne kadar zavallıydım. Acı çekerken aklıma gelen şeyler… Komikti. Evet, “Komik.” Bu kelimenin anlamını tam ifade edemesem de içimde, oradan oraya çarparak yankılandı. Yumruda acı bir gülme isteği doğurdu.
Hırıltılı, boğuk bir ses işittim. Bedenimden gelmişti. Doğrulmalıydım. O an, kollarımın birine değen bir ışık hüzmesinin ısısını hissettim. İyi geliyordu. Ama sadece birinin ucuna, elime temas ediyordu. Bedenim için yeterli değildi. Kendimi zorlamalıydım. Daha fazlasına ihtiyacım var gibi görünüyordu. Ölümcül sorunuma bir çözüm bulmuşken sonuna kadar gitmeliydim.
İçimdeki baskı artıyordu. Her nefesim yarım kalıyordu. Ellerimi yavaşça yere bastırmak istedim. Parmaklarım… Titriyorlardı. Bedenimin ağırlığını kaldıramayacak kadar zayıfdılar ama yine de yere temas edince bir güven hissi uyandırıyorlardı. Sanki ayakta kalabilmem için beni çağırıyorlardı.
Omuzlarıma yayılan yükle birlikte doğrulmaya çalıştım. Dizlerim, bacaklarımı katlayıp gövdemi yukarı kaldırmaya çalışan o eklemlerim… Onlar da ellerim gibi titriyordu. Yarıda kesilen nefeslerim içimi acıttıkça, yere daha çok bastırıyordum. Sanki gövdem değil, bütün dünya üzerime çökmüştü.
Başımı kaldırdım. Anında bir zonklama yayıldı. İçinde uğultu vardı, kendi nefesimin uğultusu. Dünyayı ilk defa bu kadar bozuk ve ağır işitiyordum. Yine de doğrulmaya devam ettim. Çünkü biraz yukarıdan süzülen o ışık hüzmesinin sıcaklığı, bana ulaşacak kadar yakın görünüyordu. Beni çağırıyordu.
Bedenim etraftaki bir taş yığınından farksızdı. Her ne kadar emretsem de itaat etmiyordu. Ama çabaladım. Ellerimden omuzlarıma, oradan belime doğru bir zincir gibi yükselen bir güçle, gövdemi biraz daha yukarı taşıdım. Terlemiştim ya da belki yağmurun nemi hâlâ üzerimdeydi. Tenim… Onu daha net hissediyordum. Soğukla temas eden yüzeyim titrerken, içimdeki ateşle çarpışıyordu.
Sonunda yarı doğrulmuş sırtımı, bulunduğum taşın yüzeyine dayadım. Nefeslerim kesik kesikti ama artık göğsüm biraz daha özgürdü. Göz perdem kısıldı, ışığa alışmaya çalışıyordu. Göz perdem, gözlerim… Bütün bulanıklığın içinde bile, yukarıdan süzülen o ince ışık bana tek gerçeği fısıldıyordu: Yaşamalısın.
Pes etmedim. Dinlenmek için bir süre gözlerimi kapattım ama bedenimden yükselen ağrı, beni sürekli dürtüyordu. Yeniden debelendim. Dirseklerimi taş zemine bastım, parmaklarımın arasına keskin kıymıklar doldu. Tırnaklarım kırılırcasına kazıyordum yüzeyi. Sonunda… Bütün gücümü toplayarak kendimi yarığın dışına attım.
Bir an boşlukta buldum kendimi. Ardından hızla taşlık zeminde yuvarlanmaya başladım. Çarpıştığım her kayada içimden bir parça daha kopuyordu. Nefesim, taşlara sürtünen bedenimle birlikte parça parça sökülüyordu. Bir an için yüksekten düştüğümü, bunu tamamen unuttuğumu fark ettim. Ta ki sert bir çarpışmaya dek…
Bedenim yere çakıldı. Sol tarafımda patlama gerçekleşmişçesine bir acı yayıldı; sanki bütün bedenim aynı anda itiraz ediyordu. Zihnim uğuldadı, gözlerim karardı. Zaman birkaç nefesliğine ağırlaştı.
Ancak devam etmeliydim. Pes etmeyecektim. Ağrıyla titreyen kollarımı yere bastım, tenim taşın soğuğunu derinden hissetti. Yaşamam gerekiyordu. Bütün acıya rağmen içimdeki ses durmadan tekrarlıyordu: Yaşa. Yaşamak zorundasın. Bir kez daha bedenimi var gücümle kaldırmaya çalıştım. Ancak itiraz eden kaslarım, acıyla yanıyordu.
Bu ızdırap, ne kadar sürecekti?
Ebedî yoklukta sürüklenirken böylesi bir diyara ulaşmış olmak, evet, bir anlığına mutluluktu. Ama şu an çektiğim sıkıntıların tarifi yoktu. Sonsuzlukta zihnimin parçalanması yetmez miydi kefaret için?
Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Işık hüzmeleri bulunduğum yere ulaşmıyordu. Yeşil taçların sahipleri, taşlığı çevreleyen o dev ağaçlar, engelliyordu ışığı. Düştüğüm yerin tepesine çıkmalıydım, hüzmeler sadece oraya vuruyordu.
Ama bedenim… Şu hâliyle nasıl başaracaktım? Kaslarım verimsiz, ciğerlerim ağırdı. Vücudum titriyordu. Durduramıyordum. Hareketlerimi yavaşlatıyordu. Başarabilir miydim? Yoksa başka bir yol mu bulmalıydım?
O an, uzakta çalılıklar kıpırdadı. Küçüklü büyüklü gövdeleriyle üç doğa sakini… Beni buraya kadar getiren rehberlerimdi. Yoksa, bana yeniden bir yol mu göstereceklerdi? Bu ihtimal, içimde bir kıvılcım yaktı. Onları takip etmeliydim. Acıyla kıvranarak, zor da olsa bedenimi kaldırmayı başardım ve peşlerine koyuldum.
Yaklaştıkça, önceki seferde olduğu gibi uzaklaşıyorlardı. Biraz ilerleyip duruyor, sonra geriye dönüp bana bakıyorlardı. Sanki “gel” diyorlardı. Döngü halinde devam eden bu oyun, bana yol gösteriyordu.
İlginç canlılardı. Başlarının üstünde, ağaçların dallarına benzer yapılar vardı. Ama üçünde de değil, sadece büyüklerin ikisinde. Birinde kocamanken diğerinde daha küçük, çıkıntı gibiydi. Ancak yaklaştığımda fark edebiliyordum olanı.
Onları takip ederken ara sıra, sık ağaçların taçları arasından, ışık hüzmeleri yeryüzüne sızmayı başarıyordu. Tüm bedenimi ısıtamasa da ellerime, yüzüme değdiğinde biraz olsun direncim artıyordu. Yine de rehberlerimi kaybetmemek için ışıkta fazla oyalanmıyor, her seferinde kısa dinlenip yeniden yola koyuluyordum.
Pek uzun olmayan bir yol katetmiş ve sonucunda bir düzlüğe çıkmıştık. Taşlık alan kadar büyük olan bu yerde, boyumun yarısına gelen kalın otsu bitkiler, ağaçların yerini almıştı. Burada ışık hüzmelerini engelleyecek hiçbir şey yoktu.
İlk adımımı attığımda, ışığın her zerremi yenilediğini hissettim. Bu bana doğru yolda olduğumu fısıldıyordu. Ama rehberlerimin göstermek istedikleri şey başka bir şeydi.
Düzlüğün ortasında yalnız bir ağaç yükseliyordu. Çevresindekilerden daha iri, daha görkemliydi. Ve gölgesinin altında, bir şey vardı. Birisi, siluet gibi, varla yok arası… Kestiremiyordum. Yine de rehberlerim oraya, ona doğru götürüyordu.
O kimdi? Daha doğrusu, neydi? İçimdeki tereddüt, filizlendi. Devam etmeli miydim? Rehberlerime güvenmeli miydim? Yoksa, bütün bunlar bir tuzak olabilir miydi?
Durup son kez bana baktılar. Üçü de simsiyah gözleri, donuk ifadeleriyle… Buna rağmen içimde garip bir güven uyandı o an. Bilmiyordum. Bekledim. Ne kadar süre bakacaklarını, bir şey yapıp yapmayacaklarını görmek istedim.
Önce küçük olan yaklaştı. Başını kaldırdı, daha dikkatli baktı. Sonra başının üstünde, dalımsı çıkıntıları bulunan adım attı. En son da üçüncü… Hiçbir zaman tam yanıma gelmeseler de beni, ona götürmek istedikleri belliydi.
Masumdular. Bu yüzden onlara güvenebilirdim. En azından öyle düşünmeye başlamıştım. Ancak içimde bir şey, sanki bir çivi, ayaklarımı zemine mıhlamıştı. Gitmek istiyor ama huzursuz hissediyordum. Önümdeki harikulade manzaraya rağmen.
“Neden gelmiyorsun?”
Uğultu gibi bir ses aniden içimde yankılandı. İrkildim, kalbim hızlandı. Ayaklarım geri kaydı. Nereden gelmişti bu ses? Küçük olana baktım. Bana öylesine bakıyordu ki sanki sesi o çıkarmıştı. Ben geri adım attıkça, üç rehberim de biraz daha yaklaştı.
“Sen gelmezsen, ben gelemem.”
Bir kez daha duyuldu o ses. Ama anlamıştım, üçünden de çıkmıyordu. Düzlüğün ortasında tek başına duran o ağaç tarafından geliyordu. Bu sıradan bir ses değildi, doğrudan zihnime kazınan bir mesaj gibiydi.
Tedirgin adımlarla ilerledim. Merakım, korkumu ve şaşkınlığımı bastırmaya başlamıştı. Rehberlerim, ben yaklaştıkça kenara çekildiler. Bu kez benden kaçmıyorlardı.
Küçük olanın yanına geldiğimde, bir elimi uzattım. Başını hemen avcuma dayadı. İnce ve hoşnut sesler çıkardı, tatlı bir mırıltı gibi. İçimde bir anlığına huzur topaklandı.
Diğer ikisi daha olgundu. Sessiz kaldılar ama bakışlarıyla güven verdiler. Sanki bana cesaret aktarıyorlardı.
Ağaca yaklaştım. İlk bakışta sıradan bir ağaç gibi görünüyordu. Ne kadar dikkatle baksam da az önce gördüğüm silüeti bulamadım. Yanlış mı görmüştüm? Ses de susmuştu artık.
Arkama döndüm. Rehberlerim bana bakıyorlardı ama daha fazla yaklaşmamışlardı. Bekliyorlardı. Devam etmem gerektiğini hissetim ve öyle de yaptım.
İlerlerken ağacın çevresinde küçük bir su birikintisi fark ettim. Zemindeki yeşilliği sarmış, sonra da bir su yoluna dönüşüp düzlüğün eğimiyle aşağı akıyordu. Nereden geldiğini çözemedim. Üzerinden geçip, o gizemli sesin geldiği ağaca daha fazla yaklaşmak için geniş bir adım attım.
O an, sanki yoğun bir dalganın içinden geçmiş gibi oldum. İçime yayılan tuhaf bir basınç… Hava ağırlaştı, sıcaklık yükseldi. Işık hüzmeleri artık önemsizdi. Bedenim anında daha iyi hissetmeye başlamıştı.
Ağaç ise dalganın içinden geçtiğimden beri daha da parlaklaşmıştı. Sanki kendi ışığını üretmeye başlamıştı. Çevredeki gereksiz sesler tamamen susmuştu. Bu küçük alanın çevresinde yalnızca suyun şırıltısı vardı.
Ne kadar da güzeldi. Mest olmuştum. Ağacın gölgesine uzanma isteği geçti içimden, ve bu istek içimde kalmadı. Bedenimi, ağacın altındaki yeşilliklerin üzerine bıraktım. Yumuşak bir zemine düştüm, hiç acımadı. Bu alanın içinde, dışarıda tecrübe ettiklerimin önemi yok gibiydi. Huzurla gözlerimi kapadım. Uyandığımdan beri çektiğim bütün sıkıntılar, sanki ödülünü bulmuştu.
“Rahat mısın?”
O sesi bu sefer bir uğultu gibi değil, yanı başımda duydum. Aniden toparlandım ve sesin nereden geldiğini bulmaya çalıştım. Çok sürmedi. Silüeti, onu gördüm. Ne olduğunu tarif etmek gerekirse: Bana benziyordu fakat net hatları yoktu. Sanki üflesem, uçup havaya karışacaktı.
Onu fark edince nedense tedirgin olmadım. Buraya girene kadar içimde dolaşan o huzursuzluk, şimdi yoktu. Sanki bu alanın dışında bırakmıştım o hissi. Hava ağır ama tatlıydı, ışık parıldar gibi süzülüyordu. Hoş bir melodi olan suyun şırıltısı çevrede… Tam aksine, burası huzurluydu. Böylesine bir ortamdan daha başka ne beklenirdi ki? Niye şaşırmıştım ki?
Yalnız silüet, benden bir cevap bekliyor gibiydi ama tam olarak ne istiyordu? Konuşmak… Daha önce hiç denemediğim bir şeydi. Dudaklarım kıpırdamadı, sesim çıkmadı. Sadece bakıyordum. Onun her geçen saniye yavaşça yokluğun ortasında belirginleşmesini izliyordum. Çok geçmeden netleşen eller, ince bir titremeyle gözlerime dokundu. Nazikçe… Cevap bulamıyordum.
Elleri gözlerimi kapatınca, birden zihnime sızan bir ses yankılandı. Sakin, ağır ve güven veren bir sesti. Sanki bütün çaresizliğimi biliyor, suskunluğumu anlıyordu. Tam da “keşke sorabilsem” diye içimden geçirirken, ses düşünceme karşılık verdi:
“Seninle kelimeler olmadan da konuşabilirim.”
Ve o an ışıklar sönmeye başladı. Etrafımdaki bütün parıltılar, birer birer çekildi. Geride sadece mutlak karanlık kaldı. Bedenim hafifliyordu. Taş gibi ağır uzuvlarım, artık bir gölgeymişim gibi yerçekiminden kurtuluyordu. Sonsuz bir boşluğa düşer gibiydim. Ardından o eller de geri çekildi.
Çok geçmeden karanlığın tam ortasında yeni bir aydınlık doğdu. İnce çizgilerle yontulmuş gibi zarif, narin ama kırılmaya hazır şeffaf bir bedendi bu. İçinden ışık sızıyordu. O kadar yakındı ki dokunsam dağılıverecek gibiydi. Beni çağırıyordu. Ben ise istemsizce, ona doğru süzülmeye başladım.
Yaklaştıkça gözlerini açtı. Ah… Öylesine güzellerdi ki. Parlak, derin ve sanki bütün karanlığı eritecek kadar saftı. Yüzü ise bir nur parçasına benziyordu. Nur… Bu kelime nereden çıkmıştı dilime? Sorgulamak istemedim. Onun büyüleyici varlığı, tüm soruları susturuyordu. Bedenim, kendiliğinden onu arıyordu.
Yanına vardığımda ellerim onun ellerine kavuştu. Sıcacıktı… İçimdeki bütün kırıklığı eritip rahatlatan bir sıcaklıktı. Avuçlarındaki dokunuş, içime güven serpiyordu.
Sonra gözlerimi yakaladı. Baktı. Derin, sabırlı bir bakışla baktı. Bir an gözlerini kıstı, belli ki bir şey düşünüyordu. Ama yüzüne vuran ışıktan mı, yoksa düşüncelerini saklama isteğinden mi, anlayamadım. Yine de bakışlarını benden ayırmadı.
Ve o an ilk sorusu, ağızlar açılmadan zihnimde varlığını buldu:
“Sen kimsin? Biliyor musun?”
Daha da şaşırmıştım. Ancak bedenim, zihnimi zincirlemiş gibi engelledi. Fark etmemi, eyleme geçmemi istemedi. Sadece, onunla konuşmamı istiyordu.
“Kim miyim?” dedim, belirsizce. Zihnimin aralarından dökülen kelime bile bana ait değilmiş gibiydi. “Ben… Bilmiyorum.”
Karşımdaki, gözlerinde yumuşak bir parıltıyla gülümsedi. İyimserdi. Sesine tatlı bir sükûnet sinmişti.
“Hmm…” dedi, düşünür gibi. “Öğrenirsin, mühim değil.” Sonra ise başka bir soru yöneltti: “Peki, ne biliyorsun?”
Düşündüm. İçimde, sanki bir boşlukla uğraşıyordum. Bir şey arıyor ama bulamıyordum. Ellerimi sıktım, gözlerimi yere indirdim. Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdi. Sessizliğim bana ağır geldi. Sonunda, düşüncelerim başka bir yöne kaydı. Zihnimden bu sefer sorgulayıcı bir tını çıktı. Onun cevabından ziyade, benim sorularımdı:
“Sen kimsin? Nesin?”
Bu sefer başını yana eğdi. Bakışları bir an derinleşti, sonra yüzünde tatlı bir ifade belirdi. Ellerimi yavaşça bıraktı, arkasını döndü. Omuzlarının ardından sesini işittim. Bilgece ama aynı zamanda yumuşak ve oyunbaz bir tonda: “Demek benim sorularımı istemiyorsun. Öyle olsun,” dedi.
Arkası dönükken sesinde bir farklılık hissettim. O parlak bedenin kırılganlığı, sanki sözcüklerine de sinmişti. İçimde tanımlayamadığım bir his yankı buldu. Burukluk… Evet, sanırım böyle deniyordu.
“Ben bir yalnızım.”
Şaşkınlıkla bakakaldım. Ne demek istiyordu “yalnızım” derken? Sadece terk edilmiş gibi mi, yoksa varlığının özünde mi? Boğazımda düğümlenen bir şey oldu ama kelimeye dökemedim.
Sonra tekrar konuştu, sesi bu defa daha yumuşaktı:
“Benim ne olduğumu da bilmiyor musun?”
Arkası dönükken başını yavaşça yana çevirdi. O an gözlerime yakalanan bakışı… Masumdu. Hatta neredeyse çocukça bir safiyet taşıyordu. Benden ‘evet’ cevabını bekliyordu. Kendimden emin olsam da tereddütle cevapladım.
Cevabımı duyunca önünü tamamen döndü. Yüzünde bir mutluluk belirdi. O an şaşkınlığım daha da büyümüştü. Cevabımın böylesine saf bir sevinç doğurmasını anlamamıştım. Neden mutlu olmuştu ki? Bilgisizliğimin onda bir karşılığı mı vardı? Yoksa yalnızlığını paylaşacak birini bulduğu için miydi?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.91k Okunma |
712 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |