16. Bölüm

14.Parça – Soğuğun Hesabı

BEIVA
beiva.universe

“Bir güç, ilk kez bütünüyle uyandığında, sahibinin göğsündeki çizgiye bakar. Çizginin adı ‘adalet’ sanılır. Çoğu zaman bu, yalnızca kızıl bir suskunluktan ibarettir.” Sana sadece soğuğu değil, onun nereye kadar uzanacağı da gösterildi. Sınırı çizmediğin sürece güç, kendi çizgisini kanla çizer. Tereddüt, hâlâ senin tarafında olduğunun tek kanıtıdır. Senden kaçışları, yaptığının yanlışlığını değil, henüz kendine hükmedemeyişini işaret eder. Önce nefesine hükmet, kalbin berraksa.

— İmgesel Varoluşun Arşivi, XIV. Not: “Kan Çizelgeleri”

Ateşin çıtırtısı, “bir torba sessiz” lafının artığını hâlâ çiğniyordu. Gölgeden çıktığım anda, bastığım yerdeki kurumuş otların hışırtısı yerimi ele vermişti. Yüzlerindeki çizgiler, ışığın titreşiminde üstümde dolaştı. Dala hoyratça davranan, ayak ucuyla ıslak deriye dokunduğu yerde durdu. Metal haznenin başındaki, kapağı iki parmağıyla usulca kavradı ve üçüncüsü, düğümü ağzının kenarıyla çekip bıraktı. Ateş ortalarında ağır bir göz gibi duruyor, dumanı yüzlerine yeni kırışıklıklar çiziyordu. İçimdeki soğuk, alevleniyor gibi hissettiriyordu. Sanki o ateşi tek yudumda söndürebilirmişim gibi…

Nefesimi hizaladım. Adımlarımı sertleştirdim, hızlandırdım. Duman, ağzımın içinde metal bir tat bıraksa da saç uçlarımdan avuçlarıma düşen damlalar, derimde gezinip çizgilerime yerleşti. O çizgiler, damarlarımı belirginleştirdi. Soluk kızıl renkte, ince bir buz tabakası önce parmak boğumlarımı sardı, ardından bileklerime ince cam lifleri gibi yayıldı. Soğuk, ismimi bilmeden konuşur gibi fısıldadı: “Yeter.” Bu söz, içimde duyduklarıma tahammül edemeyen bir sabrın kırılışıydı. Fakat henüz tam uyanmamıştı.

Ateşin önündeki omuz çok az yükseldi. “Kimsin?” dedi. Sesi meraktan çok hesap görür gibiydi. Dala hoyrat davranan dişlerini gösterip “Hay!” diye tısladı. Düğümcü ipi elinden bıraktığında, ıslak ve tok bir ses duyuldu. Üçünün bakışı aynı anda benden ateşe, ateşten üzerime dönmüştü.

“Defteriniz boş,” dedim, ağacın arkasından çıkıp ateşe yaklaşırken. Sesim, rüzgârın önüne eğilen bir dal kadar sakindi. “Bugün sayfanız dolmayacak, nefesinizle son bulacak.” Dilim, dumanın tadını itmek ister gibi damağıma vurdu. Bileklerimdeki kızıllık, buzlanmış kollarımın içinde kıvılcım gibi oynaştı. Sonra tek bir çizgide toplandı ve aynı sözü, içimde sessizce tekrarladı. Düğümcü sinirlenerek bağırdı ve ilk hareket, onlardan geldi: “Kes sesini aşağılık kadın, boş konuşma!”

Dala hoyrat davranan, beline yakın sakladığı kısa palayı çekip üstüme yürüdü. Ayakları ıslak deride kaysa da dengesini bozmadı, toparlanıp hızlandı. Metal haznenin başındaki, çubuğu bir kenara atıp bir yaylıyı, kuru bir kıymık sesiyle gerdi. Düğümcü, arkamı kesmek için yana dolandı. İp, elinde bir sürüngen gibi kıvrıldı. Ateş bir an parladı, gölgelere yeni bir duvar daha ekledi. O duvarın ardında ses, ince bir zarın arkasına çekilmiş gibi sönükleşti.

O anda, içimdeki öfkeyle ayağımı toprağın soğuk damarına sertçe bastığım anda, içimde yeni bir kapı açıldı. Nefesim, göğsümdeki ağırlığı bir anlığına ileri itti. İçerisindeki hava, sanki camın içinden geçiyormuş gibi boğazımda ince bir buğu bıraktı. Önce tenimde nokta nokta bir sızı belirdi, iğnenin uçları ilmek ilmek. O noktalar birbirine bağlandı, parmak boğumlarımdan bileklerime doğru kızıl ince çizgiler halinde yürüdü. Derimin altında bir kırağı dili yazı yazar gibi dolandı. Yazı, damarlarımı buldu. Her nabız vuruşunda çizgiler genişledi, sonra daraldı. Kendi ritmini kurdu.

Kızıl Buz tam o anda uyandı. Önce tırnak diplerimde bir çıtırtı geldi. Sonra avuç içlerimde saç telinden ince kırıklar belirdi. Ardından bileklerimde cam lifleri gibi gerilip kopan, tekrar gerilen damarsal bir ağ oluştu. Soğuk, yalnızca ısıyla bir karar aldı. Vücut sıvımın sıcaklığı yüzeye vurmaya çalıştıkça, o kızıl ağ onu karşılayıp sessizce bastırdı. Cildimin üstünde nefesimle birlikte yayılan beyaz buğu, kırmızının içinde ince bir gölgeye dönüştü. Göğsümün içinden kulağıma doğru bir bir yürüdü. Her çatırtı sesi, içimde yeni bir kristalin yerine oturuşu gibiydi. Omuz başlarıma kadar yükselirken kemiklerimin etrafında, bir halka ördüğünü duydum. Çıtırtı, boşluktaki ince camın ezgisini andırdı.

İlk pala o ezginin üstüne bindi. Adam, dişlerinin arasından “Gel bakayım buraya!” diye tısladı. Adımı atarken palayı omzumla boynumun arasına indireceğinden emin bir özgüven vardı sesinde. Bileğimi kırıp darbenin yönünü toprağın üstündeki ince deri tabakasına bıraktım. Metal, sırtında bir kırağı tınısı taşıyarak kaydı. Kızıl çizgiler, palanın yüzüne dokunduğu yerde aniden yayılıp onu ince bir maske gibi kapladı. Bir anlık soluk duman yükseldi, ardından soğuk palayı içine aldı. Adamın eli birden uyuşmuştu, parmakları havada hareketsiz kaldı. “Ne… Ne lan bu soğuk?!” diye inledi, bileğini silkelerken.
Arkadaki, yayı gererken homurdandı: “Elini salma, tut şu demiri! Bir kız mı korkutacak seni?”
Düğümcü, yana açılıp beni arkadan kesmeye çalışırken ipi elinde yokladı. Bakışları, kılıcı buz tutan arkadaşının eline düşüp oradan hızla bana sıçradı. Ortamızdaki ateş, bir an parladı, gölgelere yeni bir duvar daha ekledi. O duvarın ardında sesler kısıklaştı, nefesler ağırlaştı.

Ok, tam da yüzümün yanından geçerken havada tek bir nabızlık kızıl bir iz oldu. Sonra o ok, çatlayıp yere düştü. İnce bir çan gibi tınladı ve paramparça oldu. “Ok kırıldı…” dedi Metal haznenin başındaki, yayı elinde kalakaldığında. Sesi gerçekten inanmakta zorlanan birinin sesi gibiydi. “Bu yay ayıyı bile delerdi.”
Aynı anda ip sağ bileğimi sardı, o çekiş omzumda kıvılcım gibi yanıp sönen bir ağrı bıraktı. Dizim kaydı, göğsümün altında sert bir taş gezindi. Bedel hemen konuşmuştu: alnımın içini oyan bir uğultu, parmak uçlarımda keskin bir uyuşma. Ancak güç geri kaçmadı. Aksine, omzum ve dizimdeki yaranın çevresinde bir halka gibi kapanıp soğuğu sıkılaştırdı. Nefesim canı yeniden buğuladı, buğu kızılın üzerinde ince bir perdeye dönüştü.

“Sık, sık ipi!” diye bağırdı elleri ve palası buzlanan. “Kaçamasın!”

Düğümcü dişlerini sıktı, beni kendine çekmeye çalışırken mırıldandı: “Nereden çıktın sen? Kuzeyin insanısın. Buralarda böyle soğuk olmaz!”

“Çok konuşma!” dedi yaycı, gözlerini benden ayırmadan. “Kuzeyden mi geldi neyse, fark etmez. İndir yeter! Usta’ya sorarız sonra.”

“Devam et,” dedim kendime, içimdeki kapının ardına dayanarak. Anlık kendini yenileyen kızıl buz tabakası, bileklerimden omuzlarıma doğru titreşerek yeniden yürüdü. Her titreşimde derimin altında bir kristal kıvrımı hareketlendirdi. Omuz başlarımın etrafında görünmeyen bir dikiş dikiliyormuş gibiydi. Uzuvlarımın üzerinde, ince camdan bir omuzluk oturuyordu.
Düğümcü ipi çekip beni ateşe yaklaştırmaya çalışırken, arkamdan bir kez daha seslendi:

“Söyle, ne işin var burada? Tuzakları bozan sen miydin?”

Gözlerimi onunkilere çevirdim. Ateşin ışığı, yüzünün yarısını yutarak titredi. “Evet,” dedim. Nefesim buğuyla birlikte çıktığında, kelimeler de soğukla kaplandı. “Bugün sadece siz olacaksınız o defterde.”
Bu cevabın ardından üçü de bir anlığına sustu. Biri, yarı fısıltıyla, yalnızca ateşin çatırdamasının arasına sızabilecek kadar kısık konuştu: “Bu nefes… Bu soğuk…” Ama dudaklarının ucuna gelen asıl kelimeyi yuttular. Sadece bakışları, karda kaybolmuş bir izi hatırlamış gibi, üzerimde oyalanmaya devam etti.

Düğümcünün ipini bu sefer bileğimde hissettim. Liflerin sertliği derime battı. Parmaklarımı aralarına dayadığımda Kızıl Buz, sanki aradığı yolu bulmuş gibi sessizce içeri süzüldü. Lifler, içten içe çatırdadı. Düğümcü, çekişi artırırken hırladı:

“Bu ne böyle? Hiç senin gibisini görmedim! Kimsin sen?”
Uğultu başımın içinde bir an yükselip hemen ardından çekildi. Sanki benden bir parça gidip bana yer açtı. “Bilmiyorum,” dedim dişlerimin arasından. “İstersen sen söyle. Bu soğuk nereden tanıdık geliyor sana?”

Dala hoyrat davrananın gözleri büyüdü. Donuk palasını bırakıp bu kez yumrukla atıldı. “Kuzeyde bile böyle kesmez artık soğuk!” diye homurdandı, omzunu benim omzuma vurarak. Uzuvlar konuştu. Darbenin şiddetiyle içim, protesto eder gibi sızladı. Kızıl Buz, derimin altından tüm vücudumu ince bir ıslıkla geçti. Parmaklarıma döndüğünde avucumda küçük bir kırılma duydum.

Bir anda onun bileğini kavradım. “Kuzey…” diye tekrarladım, sesimi kısarak. Onları konuşturmalıydım: “Oranın bir adı var.”

Kızıl damarlar, bir anda bileğine sıçradı. Derisi kırağı tuttu, damarlarının altında bir “çat” sesi geldi. Adam dizine kadar çökerken boğazındaki nefes, ateşin dumanında kısıldı. “Konuşma!” diye tısladı, nefesi titrek ve toparlamaya çalışırken. “O adı burada ağzına alamazsın!”

Metal haznenin başındaki ikinci okunu saldı fakat bu kez geç kaldım. Ok omzumun dışına derin bir çizik attı. Sıcaklık, soğuğun altından kısa bir alev gibi fırladı. Dişim kenetlendi. Ağzıma okun ucundaki demirin tadı yayıldı. Kızıl Buz, yaranın çevresinde halka olup yandı. O yakıcı soğuğun tadı acıyla karıştı. Yaycı ise gözleri kan çanağına dönerken sordu:

“Kuzeyden gelmişsin, belli. Dağ hattından mı, yoksa daha öteden mi? Oraların çocukları böyle parlar. Hayatta kalanlardansın.”

“Neresi o ‘oralar’?” dedim, nefesimi acıyla hizalamaya çalışarak. “Söylesene! Neden tırsıyorsun?”

Bir anlık tereddüt, yayı kavrayan parmakları titretti. “Bize öyle öğretmediler,” dedi kısık sesle. Sonra bağırarak: “Soruları biz sorarız. Sen sadece cevaplarsın!”

Düğümcü ipi bir kez daha çekti, beni ateşle ıslak derinin arasına kilitlemek istedi. Önce homurdandı. Sonra aksırarak: “Senin gibi soğuklar, kuzeyin masalında kalmalıydı. Buraya niye indin? Usta senden bahsetmedi.”

Ateş, önceki buz kristallerini eritmeye çalışsa da Kızıl Buz durmadı. Sadece rengi koyulaştı. İpin kılcal liflerine parmaklarımı tekrar dayadım. Bu kez Kızıl Buz, liflerin arasına daha hızlı sızdı. İp, içten içe çatladı. Lifler kızıl cam kıymıklarına döndü, avcumun içinde sessizce dağıldı.

“Kuzeyde ne var?” diye sordum, gözlerimi onunkilere dikerek. “Ne var da bu kadar korkuyorsunuz?”

Düğümcünün gözünde bir gölge kıpırdadı. Fark etmişti, dudak kenarı seğirdi. “Yoksa sen…” dedi sertçe, ipi bırakıp geri çekilirken. Sonra korkarak devam etti: “O ad burada yok. Şimdi kapa çeneni, cevap yok sana. Ölüm var!”

Ateş, o anda bana doğru nefes verdi. Duman yüzüme doldu. Bir adım ileri, bir adım sola atıldım. Düğümcünün cebinden çıkardığı ince metal çizgi, kanca ile bıçak arası bir şey, bu sefer sağ omzumu sıyırdı. Derim yandı ilk temasta, soğukla çatlayan sıcaklık bir kez daha dışarı taştı. Kalan son ip kırıntıları toprağa yağdı. Yaycı, dişlerinin arasından, neredeyse fısıltıyla konuştu: “Eğer gerçekten onlardansan…”

“Kimlerden?” diye üsteledim, nefesim buğu olup yüzüne vururken. “Adını söyle!”

Bir an dudakları “Al-” diye şekillendi. Sonra bakışını kaçırdı, cümleyi ateşin içine attı.
“Bilmiyoruz,” dedi. Sözü biter bitmez, yaycı yeniden gerildi. Bu kez tereddüt etmedi. Nefesi kısaydı, gözleri yalnızca bir sayı tutar gibiydi.

“Yeter bu kadar!” dedi dalı hoyratça kullanan, elleri ve palasındaki buzu ateşte çözüp kalkarken. “Ne olduğunu ölünce de öğreniriz!”

Düğümcü, cebindeki metal kancayı tamamen çıkardı. İp kırıntılarını bir kenara attı.
“Solunu kapat,” diye fısıldadı. “Ben bacaklarını alırım.”

Bir anlık boşluk ve sonra üçü birden üzerime akın etti. Yaycı yana açılıp karanlığı arkamda kesmek için pozisyon aldı. Dalı hoyrat kullanan, bütün gücüyle saldırdı. Düğümcü, kancasını diz hizama indirmek için alçaldı. Ateş, onların gölgelerini bir kez daha büyüttü. Üç gölge, tek gövde gibi üzerime kapandı.

İlk darbe dizime geldi. Kanca; buz, çamur ve derimin kalınlığını aşıp içeri girdi. Bacağımın içi, sanki içinden bir sıcak taş kopmuş gibi yandı. Bir an için Kızıl Buz geri çekildi. Yerine, çıplak acının sıcaklığı doldu. Nefesim kesildi, dizim boşaldı.

“Düştü!” diye bağırdı düğümcü. “Şimdi!”

Hissettiğim acı, o an içimde siyah bir deliğe dönüştü. Cıvıltılı’nın uzak tınısı, örtülerin altındaki bedenler, “yumuşak olanlar”, “süt kokusu”, “bir torba sessiz” … Hepsi aynı noktada toplandı. O nokta, bacağımın içindeki sızıyla birleşince içimde bir şeyleri koparmış, başkalarıyla bağdaştırmıştı.

Nefesim göğsümün aksine sanki tam o yaradan çıktı. Çıplak acı, Kızıl Buz’la çarpıştı. O ana kadar çizgi çizgi dolaşan soğuk, bir anda bütün damarlarından çağrılmış gibi geri döndü. Dizimin oradan yukarı, bacağımın içinden belime, oradan sırtıma bulanık bir kırmızı patlama yürüdü. Gözümün önündeki ateş, bir anlığına uzayıp daraldı ve çıtırtısı, duyulamayacak kadar boğuklaştı.

“Yeter!” diye bağırdım. Bu kez kelime, sadece dudaklarımdan çıkmadı. Tüm vücudumun içinde de söylendi. Nefret, sanki bu kelimeye tutunacak bir yer bulmuştu. Cıvıltılı’nın üçüncü, kısık uyarısı kulaklarımda çınlarken Limen’in hayalperest sesi, çok geriden, bir gölgenin altından gelip “bak” diyen eski bir yankıya dönüştü. Bakacak bir şey kalmaması için ilk kez bu kadar güçlü bir istek duyuyordum ve tam o anda, Kızıl Buz, tüm ihtişamıyla patladı.

Önce bedenimin içinden, sonra yaramın dışından… Bacağımın içindeki sıcaklık, bir anda içten gelen bir soğuğa teslim oldu. Yaradan yukarı doğru kızıl damarlar fırladı. Derimin altından kızıl bir ışıktan ziyade, sönük ama yoğun bir karanlık dolaşıyormuş gibi hissettim. Bileklerimde, kollarımda, omuzlarımda, göğsümün ortasında aynı anda birer “çat” sesi yükseldi. Duyan sadece bendim ama sanki bütün dünya da duymuş gibi titredi. Nefesim sadece buzları değil, havanın kendisini buğuladı. Etrafımdaki duman, bir an kızıl bir sisin içine gömüldü.

Dala hoyrat davranan, omzunu ikinci kez kaldırmaya çalışırken soğuk dalgası ona ulaştı. Parmak uçlarımın serbest kaldığını hissetmiştim. Bedenim yerden tam kalkmadan, Kızıl Buz zeminin yüzeyine yayılmıştı. Onun ayaklarının altındaki çamur, kızıl bir tabakaya dönüşürken adım atmak istedi ama dizleri kilitlendi. “Sen…” diye inledi, sesi incelirken. Dizlerine kadar yükselen kırağı, derisini içeriden kavradı. Bacaklarının içinde bir şeylerin çatladığını duyduğunda artık bağıracak nefesi kalmamıştı. Gözleri, arkasında varmış gibi duran başka bir gölgeye kaçtı.

Yaycı, üçüncü okunu takmaya yeltendi. Parmakları yayı çektiği anda telin üstünde kızıl çizgiler belirdi. Kızıl Buz, içine sızdı. Yay, içten içe çatladı. Telin sesi, çıkarken dondu. Ok, geriye saplanır gibi titreşip elinde kaldı.

“Elim… Hissetmiyorum…” diye fısıldadı. Yayı bırakmak istedi, parmakları itaat etmedi. Soğuk, bileklerinden dirseklerine doğru çıktı. Kolları, omuzlarından koparılmak üzere bir yere asılmış gibi ağırlaştı. Gözbebekleri büyüdü. Dudaklarının ucunda, yine başlayıp yarıda kalan o kelime kıpırdandı: “Al…” Ağzından çıkan hava, sesi bitirmeden buz tuttu.

Düğümcü, elindeki kancayı yarama bir kez daha indirmek için hamle yapıyordu. Kızıl Buz, bu kez de onun silahına değil nefesine yürüdü. Bana yaklaşırken ağzından çıkan sıcak hava, yüzüyle benim aramdaki mesafede bir anda kristalleşti. Nefesi, görünür bir beyaz çizgiye döndü ve orada kaldı. Gözleri, sanki kendi nefesini ilk kez görmüş gibi büyüdü. “Bu…” diyebildi, dili kalınlaşıp dişlerine yapışırken. Göğsünden çıkan ses, yarım bir hırıltıydı.

Elini göğsüne götürdü. Parmaklarının altındaki derisi kırağı tuttu. Kızıl damarlar, göğsünün ortasında bir çiçek gibi açıldı. O çiçeklerin yaprakları, içten dışa doğru büyüyen bir sessizliğe dönüştü. Dizleri kırıldı. Kanca, elinden kayıp yere düşerken, metalin toprağa vuruşu bile tam duyulmadan buz tuttu. Kızıl Buz’un içinde gömüldü.

Bir an sonra hepsi hareket etmeyi bıraktı. Dala hoyrat davranan, dizlerinin üzerinde başı öne düşmüş halde kaldı. Yaycı, yarım çekilmiş yayla beraber sanki hâlâ geriyormuş gibi donmuştu. Düğümcü, göğsüne yapışan eliyle yarım bir adım atmaya çalışır gibi ama tamamlayamadan… Kızıl Buz, onların etrafında ince bir kabuk gibi duruyordu. Üzerlerinde açan beyaz yapraklı buzun çiçekleri, kırmızı benekleriyle sanki vücut sıvılarını dahi emiyordu.

Ateşin alevi titriyordu. Sonra, biri içinden nefesini çekmiş gibi birden daha da kısaldı. Kızıl Buz’un yaydığı soğuk, ateşle konuştu ve ateş, itiraz edemedi. Birkaç kıvılcım havaya sıçradı, orada renksizleşip yok oldu. Son kor parçası da içe çöktüğünde, kampın ortasında yalnızca buzun hafif çatırdama sesi kaldı. O an, içimdeki bu güç geri çekilmeye başladı.

Önce parmak uçlarımda his kayboldu. Ardından bileklerimde, kollarımda… Kızıl Buz, ödünç verdiği her noktadan borcunu tahsil ediyor, sonra beni bırakıyordu ortada bir başıma bırakıyordu. Soğuğun yerini boşluk aldı. Yaradan yukarı yürüyen keskin çizgiler tekrar yarama geri döndüğünde, bacağımın içi birden üstüne basılmış bir ateş gibi yandı. Bu, dizimin bana gerçeği hatırlatışıydı. Nefesim göğsüme çarptı, geri döndü. Başımın içindeki uğultu bir anda yükseldi ama sonra o da uzaklaştı. Yalnız yanında güçle birlikte bütün varlığımı götürür gibi gitti.

Dizlerimin üzerine çöktüğümü fark edemedim. Toprağın soğuğu yüzüme yaklaştığında anladım. Elleri buz kabuğunun içinde kalmış insanlara son bir kez baktım. Sonra bakışım, sönmüş ateşin siyah küllerine kaydı.

“Durdu,” dedim kendi kendime, kime söylediğimi bilmeden. Sesim, boğazımdan değil, çatlamış göğsümden geldi. Yere yan düştüğümde, sönmüş ateşten geriye tek kalan şey, yaş toprağın içinde ağır ağır erimeyi bekleyen ince bir buz tabakasıydı. Göz kapaklarım kendi ağırlığını taşımayacak kadar ağırlaştı. Kızıl Buz tamamen çekilmişti. Geriye kalan yalnızca, içime çöken keskin acı ve dayanılmaz bir yorgunluk oldu.

Kulağımın bir köşesinde, önce Cıvıltılı’nın sesi inceldi. Boğazına görünmez bir el dolanmış gibi kısa bir tın çıktı, sonra aniden kesildi. Ardından, çevredeki diğer hayatların sesleri de tek tek söndü. Çalıların arasındaki koşuşturma, yaprakların altındaki kıpırtı, dallarda uyku arayan nefesler… Hepsi, benden uzağa doğru çekildi. Ateş çoktan ölmüştü. Son duman çizgisi de geceye karıştığında, geriye yalnızca gözlerimin alışamadığı koyu bir karanlık kaldı.

O karanlığın içinde, en net duyduğum şey sessizlikti. Az önce nefes alan, homurdanan, emir veren hiçbir ağız kalmamıştı. Örtülerin altı sustu. “Yumuşak olanlar” bile ses vermiyordu artık. Yaptığım şey, burayı iki kere sessizleştirmişti: önce aşağılıkları keserek, sonra da ateşi söndürerek. Cıvıltılı… Gelmedi. Hatta tam tersine, sesinin kesilişinden anladığım kadarıyla benden uzağa, mümkün olduğunca uzağa kaçtı.

Buzun sesleri kaldı sadece. İnce, çekingen, neredeyse utanarak çatırdayan küçük sesler. Yanı başımdaki toprakta, Kızıl Buz’un bıraktığı tabakalar ağır ağır beklerken, sanki yaptıklarımın üzerini sayılarla doldurmaya çalışıyorlardı. Her çatırdamada “bir” dediler; bir nefes, bir adım, bir darbe… Sonra “bir” daha. Düşünmeyi bıraktığım yerde, acı yeniden konuştu. Dizim, omzum, göğsüm, her biri kendi payını istiyordu.

“Doğru mu yaptım?” diye sordum içimden. Dudaklarım kıpırdamadı. Boğazımda dönüp duran o soru, sadece göğsümün içini tırmaladı. Uğruna öfkelendiğim, sinirlendiğim, intikam almak istediğim şeyler onlardı: Cıvıltılı, yol boyunca bana eşlik eden diğer sesler, gölgelerin arasından beni izleyen o küçük varlıklar… Onlar için kendimi ortaya koymuştum. Kapanların dişlerine karşı, Kasapların Dili diye anlattıkları o kelimelere karşı ve şimdi, hepsi benden korkup kaçıyordu. Neden?

Bunu hak edecek ne yapmıştım? Onları korumaya çalıştım. Tuzakların dillerini susturmak istedim. İnsanların kirli ellerini durdurmak istedim. İçimdeki siyah damla, onların adına büyümüştü. Buna rağmen, kaçtılar. Cıvıltılı bile. “Yanındayım,” demesi gereken tek ses, benden uzaklaşmayı seçmişti. Demek ki gördükleri şey, onların gözünde kapanlardan, zincirlerden daha beterdi.

Belki de benim bilmediğim bir çizgi vardı. Geçmemem gereken ama farkında olmadan aştığım bir çizgiydi. Belki de “önemsemek” sandığım şey, dışarıdan bakıldığında sadece başka bir tür yok oluştu. Bilemedim. Bilemediğim her şey, yaralarımın arasına dolmuştu. Çektiğim acının rengi koyulaşıyordu. Göz kapaklarım ağırlaştıkça üzerime çöken karanlık sadece geceden değil, içimden de geldiğini hatırlatıyordu.

Buzun en son çıtırtısı, çok uzak bir yerden geliyormuş gibi duyuldu. Nefesim, göğsümde ağır bir taşın altına sıkıştı. Onu kaldıracak gücüm kalmamıştı artık. Cıvıltılı’nın dönmeyeceğini, hayvanların bu karanlığa ayak basmayacağını, insan seslerinin de bir daha burada yankılanmayacağını o an anladım. Yalnızdım. Buraya düştüm düşeli tam anlamıyla ve ilk kez bu kadar yalnızdım.

“Belki de…” diye başlamaya çalıştım, dilim damağımdan zor ayrılırken. Cümle bittiği yere varamadan dağıldı. Göz kapaklarım kapandı. Karanlık, içimdeki soruların üstüne ağır bir örtü serdi. Son düşündüğüm şey, ne yaptığım değil, kim olmaya çalıştığımı gerçekten bilip bilmediğimdi. Ona da cevap veremedim. Bilincim, buz tabakasının altına gömülen bir çiçek gibi sessizce kayboldu. O tanıdık, anlamsız, beyaz düzlüğe doğru…

Bölüm : 31.12.2024 12:13 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...