15. Bölüm

13.Parça – Bir Torba Sessiz

BEIVA
beiva.universe

Sükût Defterleri, Taç 21: “Duman, suçun üstünü örter sanırlar. Oysa duman, rüzgârın defterine bir yazıdır. Sessizliği torbalarına dolduranlar, ilk rüzgârda kendi adlarını döker.” Sana rüzgârın sayfası çevrildi. Satır aralarına saklanan sesleri artık okuyabilirsin. Bileğin acele etmesin. Önce nefesini hizala, sonra gölgeni. Hesabı tutturmak isteyenlerin elleri titrer. Sen sayıyı değil izi izle. Ve unutma: Adını dumanla gizleyen, en çabuk kül olandır.

— İmgesel Varoluşun Arşivi, XIII. Not: “Nefretin Gayesi”

Ateşten uzak durup ilk konuşan, ince uzun bir dalı dizine bastırıp sanki kıracakmış gibi eğip büküyordu. Dalın lifleri içten içe inliyor ama o, bir türlü son darbeyi vurmuyordu. Yüzünde ekşi bir kıvrım ve dudak kenarında sabırsız bir çizik belirdiğinde, dişlerinin arasından, dumanın tadını beğenmeyen biri gibi konuştu:

“Canım fena sıkılıyor.”

Karşısındaki, ateşin önüne çömelmişti. Üzerinde duman tüten, içi yoğun bir şeylerle dolu, metalimsi küçük bir hazneyi ince bir çubukla karıştırıyordu. Her çevirmede metal, ateşin diline kısa bir tıslama bırakıyordu. Uğraştığı şeye bakarken omuz vermeden, meraksız bir tonda, “Niye?” dedi. Dumanın kokusu keskindi. Yüzüne vurdu, gözlerini kısmasına sebep oldu.

İlki, sonunda dalı ikiye ayırdı ve kuru bir “çıt” sesi geldi. Parçayı savurup ayak ucuyla ittirdi, ateşin kenarında aylak aylak dönmeye başladı. Üslubu, boşluğa çarpıp geri sıçrayan taş gibi sert ve hoyrattı:

“Eşek gibi o kadar kapan kurduk, sonuç?”
Göz ucuyla ateşe eğilene baktı, sonra dişlerini göstererek alaycı bir sırıtış kondurdu:

“Birisi hayvanları çıkarıp gömmüş. Onu bir elime geçirirsem var ya!”

Ateşin önündeki, omuzlarını çok az kaldırdı. Sanki “buna da mı üzüleceğiz” der gibi bir iç çekiş bıraktı. Haznedeki koyu sıvıyı bir kez daha çevirdi. Çubuk metalin kenarına değince tiz bir ses daha çıktı. O esnada, üçüncü bir gölge, örtülü şekillerden birinin arasından ağır ağır belirdi. Omzundan aşağı sarkan bir deri parçasını düğümlerken kısık bir gülüşle ekledi:

“Boş ver, izlerini de gömmediyse buluruz. Bulunca da…” Cümleyi yarım bıraktı. Elleriyle arkasındaki deriye vurdu, ıslak bir tok sesi ateşin çıtırtısına karıştı ve devam etti: “…kapan nasıl kapanırmış, gösteririz.”

Ben bir ağacın gölgesine sinmiştim. Rüzgârla birlikte sessizleşmiş, dinliyorduk. Kendi aralarında dönen bu kelimeler, ateşin ışığında, yüzlerine kısa kısa yazılıp siliniyordu. Dumanın kokusuyla o metal şeyden geldiğini düşündüğüm garip koku birleşmiş, konuştukları kelimelerle birer belirteç oluşturmuştu. Parmaklarım, toprağın üstünde kendi kendine kıvrıldı. Konuşmalarını duydukça içimde katlanarak büyüyen, tanıdık ama bir o kadar da yabancı bir his kabarıyordu.

Harekete geçmedim. Çünkü sesleri kulaklarıma çarparken sayıları da ortaya dökülüyordu. Ateşin çizdiği gölgeler, örtülerin altındaki kıpırtılar… Hepsi tek hamlede bitecek gibi değildi. Çünkü Cıvıltılı ve diğerleri hâlâ arkamda bir yerlerdeydiler. İlk çığlığında tüm ağaçlar uyanır ve tuzakların dili benden hızlı konuşabilirdi. İzler buraya kadar geldiyse, daha fazlası mutlaka yakınlardan geçiyordu. Dinlersem, kaynağa yürürdüm. Dinlersem, içimdeki siyah damla “önce bak” diyordu. Bakmak, bazen bıçağı daha doğru yere indirebilirdi.

Ağacın gölgesine iyice yaslandım ve nefesimi daha da incelttim. Onların sözleri ateşin dumanına karışıp yüzüme gelmeye devam etti. Ateşin önündeki, hazneyi karıştıran omuzlarını silkti: “Defter boş. Bu kadar emek… Kilo tutmayacak,” dedi. “Usta, sayfayı görünce köpürür.”

Dış çemberde dolaşan, dalı ikiye bölen adam burun kıvırdı: “Köpürsün. Ne yapalım? Orman kendi kendine vermiyor ki. Ayrıca…” dedi, ayağıyla kenardaki ıslak örtülmüş derilerden birini dürterek, “…şunların derisi taze daha. Günü kurtarır.”

Üçüncüsü, deriyi düğümleyen, çubuğunu ateşe sokup közün gözünü yokladı: “Günü kurtarmakla olmaz. Sipariş var. ‘Yumuşak olanlardan da’ dedi,” diye fısıldadı.
Ateş kıvılcım sıçrattı. Sesiyle beraber ürperdim. “Yumuşak olanlar” derken göz ucuyla örtülerin dışına, karanlığa bakmıştı. Sanki orada, ormanın dışına uzanan başka bir bakış vardı.

Hazne başındaki homurdandı: “Usta geçen ay da aynı şeyi söyledi. ‘Deri ayrı, et ayrı,’ dedi. Ayrı saydı. Eksik görünce de ‘Pazar boş dönmez’ diye tutturdu.”

“Döner mi?” dedi düğümcü alayla. “Boş dönmek yok, bilmez misin? Ne bulursan yüzersin. Yürüyense payı büyüktür.” Alaya alsalar da gülüşmediler. Bu cümleler, gülüş kaldıracak şeyler değildi. Sadece ateş, bir an daha parlak yandı.

Haznenin başındaki adam, metalin kenarını çekiştirirken ekledi: “Bize kızması kolay. Kapanın başında, iki kilo eksik. Defter boş kalınca fırtına bizim üstümüzde kopuyor. Ustanın kasası boş durmaz, bizim karnımız boş dursa da…”

“Kes sesini!” dedi dalı kıran. “Yarın derici gelir. Kokusuz olacak, taze olacak. Usta ‘damarsız’ ister, ‘lekeli’ istemez. Hepsini tek gecede çıkaracağız.”

Kelimeler içime taş gibi oturdu: kilo, deri, taze, “yürüyense payı büyük”. Kapanların dişleri yetmiyormuş gibi bir de dillerinin dişleri vardı. “Yumuşak olanlar” dedikleri… Ormanın sesi değildi o. Göz kapaklarımın içi kararıyor, göğsümdeki siyah damla bir taş daha büyüyordu. Ancak yine de durmayı tercih ettim. Çünkü cümleler hâlâ akıyordu ve ben, bıçağı nereye koyacağımı tam olarak öğrenmek istiyordum.

Deriyi düğümleyen, parmak boğumlarını çıtırdattı:

“Kome yoluna kim bakıyor şimdi? Dask mı, Revit mi?”

Ateşin önündeki omuz silkti:

“Bu hafta Revit’in tayfası. Dask, Pulq hattına indi. Usta Veld öyle yazdırmış kafasından, ‘Kuzey Kolu: Revit, Doğu Kolu: Dask’ diye. Biz de Batı Kolunda sürünüyoruz işte.”

Dıştaki, eline yeni aldığı başka bir dal parçasını çemberin dışında sürüye sürüye dolaştırdı:

“Sürünürüz de sayfa dolsun. Usta, Arenpazarı’na gidecek. ‘Başlıklar sert, içler yumuşak olsun…’ Ne demekse!?”

Haznenin başındaki adam kıkırdamadan güldü ama ses gülmeye pek benzemedi:

“Ne demek olacak, sığır!? Kapan Reis biliyor, Usta Veld sadece tutuyor. Biz düşürür, toplarız. Derici Mern sayar. Tuzcu kokuyu alır. Zincirci düğümler. Böyle dönüyor.”

“Dönen biziz,” dedi dışta dolaşan, ayağıyla yakınındaki ıslak deriye dokunup çekerek. “Devreden onlar.”

“Kes,” diye fısıldadı haznenin başındaki. “Kapan Yeri’ne yakın konuşma. Nöbet yeri var burada. İzci dolaşıyor.”

“Biziz işte izci,” dedi dıştaki gözlerini çıkartarak. “Yaban ne anlar nöbetten?”

Deriyi düğümleyen, başını çok az sağa çevirdi ve ateşin ötesindeki karanlığa bakmadan orada bir şeyler gördü sanki:

“Yaban anlar. Kome’nin eteklerinde hep bir çift göz olur. Usta, ‘görürsünüz de görmezden gelirsiniz’ derdi.”

Kelimeler, içimde işaretlere dönüştü: Kome, Pulq hattı, Kuzey–Doğu–Batı Kolları. Ve birkaç isim: Usta Veld, Kapan Reis. Sanki bu ormanın üstünde görünmez bir ağ, düğümleri nöbet, ipleri kol, kasnağı pazar etmişti.

“Devreden onlar,” dedi dıştaki.

Ateşin önündeki, haznenin kapağını yarım kapatıp çevreye kulak verdi. Sesini biraz kısarak: “Sola fazla yayılmayın,” dedi. “Kuzeyçeşme tarafında başkaları dolaşıyor. Geçen gece işaret taşı çevrilmiş. Bizim taş değil.”

Dıştaki homurdandı:

“Kim çevirmiş ki? Revitçiler mi, Dask’ın adamı mı, yoksa Arenpazarı’ndan gelen kuyruklar mı?”

Deriyi düğümleyen parmağını havada yavaşça salladı, sanki görünmez bir haritada yer belirler gibi:

“Kuyruk başka kokardı. Çorbaları duman kokmuyordu. Yolcu değil, yerli olmalı. Taşın altına siyah ip bırakılmamıştı.”

“Kome’nin alt yakası…” diye tekrarladı haznenin başındaki, tınıyı tartar gibi. “Çatlak Değirmen tarafı mı yoksa?”

“Hıh,” dedi deriyi düğümleyen. “Değirmen duruyorsa… Rüzgâr yoktu dün gece.”

Dıştaki, çemberin kenarında bir tur daha attı, sonra birden başını kaldırıp karanlığa baktı:

“Ben iki farklı iz gördüm dün. Biri hafif, biri sürüklemeli. Hafif olan izci gibi, sürüklemeli yolcu gibi. Kasaplar da buralara sızıyor diyorlardı Revitler. Ücret görmeden dönmezler.”

“Kasap mı?” Haznenin başındaki, çubuğuyla kapağa tekrar vurdu. “Kasap gelirse defter kolay dolar ama kısım da büyür. Usta’nın payı artar. Bize ufak kalır.”

“Bize kalsın sessizlik,” dedi deriyi düğümleyen, göz ucuyla karanlığı yoklayıp. “Sessizlik iyi öder.”

Dıştaki kısık bir kahkaha attı. Kahkahadan ziyade kısa bir nefes taşmasıydı:

“Sessizlik uyku getirir. Uykusu olan iyi. Pulq hattı zaten bu aylarda tıklım tıklım. Tuzcular da gündüz yürür oldu. Zincirci geceyi seviyor, biliyorsun. İzci zaten her saatte var.”

“Her saatte göz var,” diye fısıldadı haznenin başındaki, kapağı yerine oturturken. “Kayan Kaya’nın tepesinde de dün işaret dumanı gördüm. Yine bizden değildi.”

Ağaçların üstünde görünmeyen bir ağ daha: taşları çevrilen yollar, altına ip bırakılan işaretler, her saatte dolaşan gözler. Yalnız değillerdi, hiç değillerdi.

Cıvıltılı, geriden çok ince bir tını çıkardı. Uzak bir uyarı ya da sadece nefesini hatırlatmak gibiydi. “Duyuyorum,” dedim içimden ona. “Ama hâlâ dinliyorum.” Göğsümdeki siyah damla yerini henüz değiştirmiyordu ama üzerimdeki hava ağırlaşmıştı. Bu, kaynak büyüyor demekti.

Haznenin başındaki, kapağı usulca yana kaydırdı. Sanki ateşi daha iyi duymak ister gibi başını eğdi:

“Kome’ye iner miyiz o halde şafaktan sonra? Alt yakadan gireriz. Ahır tarafı sessiz olur. Çan yok orada.”

Dıştaki, dal parçasını iki parmak arasında çevirdi. Kıymıklar avucuna battı, aldırmadı: “Çan olmasa da kapı var. Kilit sorun. Gerçi atlar geçeriz.” Gözleri ateşin üstünden öteye, karanlığa kaydı. “Küçük olanlar koşamaz. Taşıması da tutması da kolaydır.”

Deriyi düğümleyen, düğümü tamamlarken tırnak ucuyla ipi çekti. İnce bir “cırt” sesi geldi: “Koşsun koşmasın, bizden hızlı olacak hâli yok ya? Süt kokusu olanlar zaten çabuk susar. Ses çıkarmazlar.”

Ateşin önündeki omuzlarını kıpırdattı, sesini iyice kısıp:

“Kuyu başı ilk durak. Çatlak Değirmen yönünden dolanırız. Kuzeyçeşme tarafı kalabalık, göz çok olur. Usta Veld, ‘bir torba derin, bir torba sessiz’ dedi. Özel sipariş. En kötü o lazım.”

Dıştaki, dişlerinin arasından kısa bir hava kaçtı: “Bir torba sessiz… Güzel laf. Bir torba canlı da güzel.” Dala baktı, dal da ona geri baktı. “Kapı önünde kavanoz gibi duran şu ahşap kutular var ya, içi basit olanlar. Bilek yetiyor.”

Deriyi düğümleyen, ateşin içinde köz aradı:

“Sürünün dilini çözersin önce. Hangi kapıda uyku ağır, hangi damda yavru var… Kokuları söyler. Cam değil bu, tahta. Tahta kulağını açar.”

Haznenin başındaki, metalin ağzını çubuğuyla tıklattı. Tıkırtı karanlıkta bir taş gibi sekip geri döndü:

“Çok konuşma da çuval sayısını üçe çıkar, köhne. Başlık sert olacak, iç yumuşak. Arenpazarı öyle istiyor. Derici Mern iki gece sonra Kayan Kaya’da. Zincirci hazır. Revitçiler şeritleri temizler. Dask doğudan itekler. Biz buradan alırız. Toplanıp döneriz Amura’ya, biter işimiz. Dönelim artık.”

“Sen var ya… Doğru kelâm ediyorsun,” dedi dıştaki, dalı ateşin kıyısında gezdirip dumanı üzerine bulaştırırken.

Deriyi düğümleyen, başını çok az yana eğdi. Ateşin gözünde kısa bir parıltı yakaladı:

“Köpek varsa önce bir ekmek attın mı bitti. Koku ağır basar. Çocuk varsa önce uyku. Göz ağır basar. Yaşlı varsa… Zaten hallolur. Tek bir sorun var o da…”

Cümleyi bitirmedi. Tırnağını dişine değdirdi, kısa bir “tik” sesi geldi. “Neyse… Defter yarına kadar dolsun da,” diye cevapladı haznenin başındaki son kez. “Usta sabah pazar öncesi bakar. Özel sipariş tamam olursa geri kalanları bir şekilde hallederiz.”

Cümleleri, ateşin dumanından daha ağırdı. Kelimeler, kalbimin kıyısına birer kanca gibi takıldı. Gözüm bir an örtülü şekillere gitti, sonra etrafı sardıkları ağaçların gövdelerine. Köy dedikleri buysa, ağaçların dilinin aksine sayfanın dili konuşulacaktı orada. Göğsümdeki siyah, taş olmaktan çıktı. Bir akış oldu. Dar, soğuk, keskin bir akıntıya dönüştü. Cıvıltılı geride, neredeyse yok denecek kadar uzakta, bir ağacın dalında duruyordu. Gelmeye niyeti yoktu. Gelmemeliydi de. Çünkü ben, artık duyacağımı duymuştum.

Gölgenin içinden bir adım öne çıktım. Toprağın üstünde ince bir kırılma sesi yankılandı, sanki bıçak kınına dönmüş gibi. Ateş yüzlerime çizgiler çekti, o çizgilerin arasından geçtim. Nefesim dengesizleşti ama önemi yoktu. Sesim çıkmaya başlamıştı. Umursamadım. Şu anda tek derdim, bu aşağılık insan sürüsünün kökünü kazımaktı.

Bölüm : 24.12.2024 21:40 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...