

7. Bölüm sizlerle efendim.
Keyifli okumalar dilerim. 🥰
İstikbalini umutla bekleyenlere…
2012
Kader’in evine akrabaları gelmişti. Hepsi salonda oturuyordu. Kader herkesin önün çay koyduktan sonra oturdu. Kadınlardan biri “Kader meslek olarak ne düşünüyorsun?” diye sordu. Kader hiç düşünmeden “Savaş pilotu.” dedi. Kadınlar bir anda ona garip garip bakmaya başladı. Neden öyle bakıyorlardı ki? Kötü bir şey mi söylemişti.
Başka bir kadın “Asker olan kızı almazlar evde kalırsın bak. Hem kızların asker olduğu nerede görülmüş. Sen aldırış etme onlara hepsi orospu oluyor daha sonra.” dedi.
Kadının dediği şeyle Kader aşırı sinirlenmişti. Nasıl bir Türk askerlerine özellikle zorluklar içerisinde bu vatan için canını feda eden kadın Türk askerlerine orospu diyebiliyordu. Kader bir anda yükseldi. “Yalnız kadın askerler orospu olmuyor. Onlar bu vatanı korumak için can veriyorlar.” dedi. Kadın “Sen inanma kız bunlara size hep öyle gösteriyorlarda öyle değil onlar. Kadın dediğin asker mi olur evinde oturur. Olmadı bir doktor falan olursun askerlik kadınlara yakışmaz.” dedi. Kader tam ağzını açacakken annesi “Kader odana.” diye bağırdı.
Kader koşar adımlarla odasına gitti. Yatağına oturdu. Göz yaşlarını yine tutamıyordu. Oradaki kadın haksızdı. Askerlik en çok kadınlara yakışıyordu. Bunu bir gün herkes anlatacaktı. Kader dolu gözlerle defterini elin aldı ve yazmaya başladı.* Yazması bitince defteri yatağın kenarına koydu. Başını yastığa koyup gözlerini kapattı.
________________________________
*Yazar profilinden bu bölümü okumak için Lâl Geceler’in 3. Sayfasını okuyabilirsiniz.
________________________________
🤍
Jettleri piste indirdikten sonra hızlıca odama gittim. Üç gün iznim vardı. Çok şükür bu günleride görmüştük. Üstümü değiştirip odadan çıktım. Emin adımlarla filo kapısına doğru yürüdüm. Arabamı park ettiğim yere gelince Çakır’ı gördüm ve duraksadım. Siyah Range Rover arabasına biniyordu. Gözüm plakasına takıldı. 06 ÇKR 061.
Bu adamın kesinlikle Trabzon’a karşı bir zaafı vardı. Her Trabzonlu gibi. Ankara plakada bile 61 kullanmıştı.
Ben plakasını incelerken “İyi günler Üsteğmen Tuna.” dedi. “Size de komutanım.” diyip arabama bindim. Apartmanın önüne geldiğimde arabayı durdurdum. Apartmandan içeri girdim. Asansöre bindim. Dairenin önüne geldiğimde kapıyı açtım ve içeri girdim. Yalnız başımaydım. On üç sene öncesinde olduğu gibi…
Üstümü değiştirip peluş terliklerimi giydim. Kesinlikle peluş terlikleri seviyordum. Fazla güzellerdi. Üstümde gri bir kısa kollu crop ve gri eşofman altı vardı. Ayağımda da gri kedili bir peluş terlik vardı. Her seferinde kombineme uyacak renkte giyerdim. Mutfağa gittim. Canım aşırı karalahana sarması çekmişti. Bir Karadenizli olarak bunu yapmam gerekiyordu. Malzemeleri çıkardım. Yaprakları masaya sudan geçirdim ve tezgaha koydum. İç harcını da hazırladıktan sonra yapmaya geçtim. Bir yandan telefonumdan açtığım şarkıları dinliyor ve eşlik ediyordum bir yandan karalahana sarmalarımı sarıyordum.
“Üzerime üzerime yürüyor
“Nasılsın?” diye soruyor ve uçuyor akıl
Tam gireceğim konuya
İçimde bi’ ses “Olmaz” diyor ki “Olmaz”
Jilet gibi bakıyo’ sanıyo’ beni
Ona öylece takılan herhangi biri
Değişti tavrım huyum, suyum
Onun yok haberi
Bozmaz, bu beni bozmaz
Aynı benim gibi
Sana tutuluyor dileklerim
Ne istiyorsan söyle
“İste ellerini elimde”
Bahset bana hayalinden
Ben hayalimi karşımda izliyorken
Okuduğum bi’ yerde şöyle diyordu
“Sevda duyarmış, ona seslenirsen”
Ey sevda, duy beni (duy beni)
Yanımda kalsın, o kalsın
İşlenmiş içime nakış gibi, (ooh)
Şu yüreğim onun için atsın”
~Göksel İpekçi-Duy Beni~
Telefonumda ki şarkıya ayak uyduruyordum. Sarma işim bittikten sonra pişirmeye bıraktım. Pişmesini beklerken kitap okumaya karar verdim. Kitap okurken arada kalkıp sarmayı kontrol ediyordum. Sarma piştikten sonra bir tabağa koyup yemeye başladım. Cidden güzel olmuştu.
Ben yapmıştık tabi güzel olacaktı.
Yemek yemem bitince bulaşıkları makineye dizdim ve makineyi çalıştırdım. Sonra salona geçtim. Salon dağınıktı canın sıkıldığı için toplamaya karta verdim.
Bir hayrım dokunsun.
Telefonumdan tekrar şarkı açıp salonu toplamaya başladım.
“Zor geliyo' bazen yaşamak
Derdi anam "Her şeyin elbet bi' sonu var"
Zor geliyo' bazen yaşamak
Derdi anam "Her şeyin elbet bi' sonu var"
Hey, içimdeki çocuk bak bana, küçük çocuk bak bana
Ben büyüdüm muhtaç değilim sana
Onu dinle, sakince
Bitiremedim seni içimde
Yaşadığım her şeyin tek sorumlusu belki de sensin de
Onu dinle, sakince
Bitiremedim seni içimde
Yaşadığım her şeyin tek sorumlusu belki de sensin be
Zor geliyo' bazen yaşamak
Derdi anam "Her şeyin elbet bi' sonu var"
Hayatımın en zor dönemi belki bu yalnızlık
Afalladım kızın tekine kendimi çok fena kaptırdım
Herkesi yok saydım, ne dostum kaldı be ne de arkadaşım
Sanırım bu yaptığım en büyük yanlış, fazla mı aptalım?”
~Anıl Berke-Zor~
Telefonumdan yükselen şarkı sesine eşlik ederken bir yandan evi toplamaya deven ediyordum. Evi toplamam bitince gözüm duvardaki saate kaydı. 23.05. Geç olmuştu. Ama uykum yoktu. Biraz daha kitap okumaya karar vermiştim. Okumam bitince kitabımı salondaki kitaplığa koydum. Saate baktım. 02.45. O kadar saat kitap okumuş muydum cidden? Bunu sorgulamanın gereksiz olduğunu düşündüğüm için odama çıktım ve yattım. Hala uykum yoktu. Tavanla bakışıyordum. Tabanı her izlediğimde eskiden yaşadıklarım geliyordu. Her şeye boyun eğmek zorunda olduğum maziye.
Lâl mazi diyordum ben geçmişime. Çünkü sessiz, yalnız ve dilsizdi. Her insanın bir mazisi vardı. Bazılarınınki huzurlu ve mutluyken, bazılarının mazisi hüzünlüydü, benim gibi… Ne kadar uğraşsakta maziyi değiştiremiyorduk. Ama kaderimizi değiştirmek bizim elimizdeydi. Belki o küçük kız cehennemi cennete çevirmeye çalışmasaydı şu an cehennemin ortasında yanıyor olabilirdi. Hayatımda tek bir şeyden pişman olmuştum. Cehennemden kaçmaya geç kalmaktan. Belki daha önce cehennemi cennete çevirebilirdim. Ama küçük bir kızın bunu yapabilmesi çok zordu. Önemli olan mazi için pişman olmak değildi. İstikbalin ne kadar belirsiz olmasına rağmen umut edebilmekti.
Tavanla olan bakışmam son bulmuştu. Kendimi uykunun kollarına bıraktım.
🤍
Sabah yavaşça gözlerimi araladım. Hava aydınlanmıştı. Komidindeki telefonumu alıp saate baktım. 12.34 mü? O kadar uyudum mu ben ya?
Üstümde ki yorganı atıp yatakta oturur pozisyona geldim. Gözlerimi ovuşturarak gri kedili peluş terliklerimi giydim ve yataktan kalktım. Odadan çıkıp elimi yüzümü yıkadım. Esme büyük ihtimalle gelmiş olmalıydı. Esme’nin odasının kapısını yavaşça açtım. Esme yatağında mışıl mışıl uyuyordu. Nöbetten gelmişti ona ne kadar sinirli olsamda uyandıramazdım.
Esme’nin odasının kapısını kapatıp yavaşça merdivenlerden indim. Mutfağa geçip bize kahvaltı hazırlamaya başladım. Masayı kurduktan sonra çayın demlenmesi için demliğin altını açtım. Bu sırada Esme uykulu gözlerle mutfak kapısından girdi. Masayı görünce duraksadı.
“Bunları sen mi hazırladın?” Sonra ocaktaki demliğe baktı. “Birde çay demledin?” dedi.
Ne bekliyordu? Hayır yani yemek yapabiliyorum zaten problem yapmaya üşenmem.
“Esme sen gerizekalı mısın? Çay demlemeyi tabi ki biliyorum. Hatırlatayım dedemin babamla amcama devrettiği bir çay fabrikası var. Çayımızı biz üretiyoruz falan hatta bu demlediğim çay bizim fabrikanın ya hani.”
Trabzon’da bir fabrikamız vardı. Ama babam Tuğgeneral olduğu için amcam ilgileniyordu. Vuslatçay babamın babasının yani dedemimdi. Dedem Vuslat ben daha ilgilenemem diyip babamla amcama devretmiş babamla amcamda çay fabrikasına ortak olmuşlardı.
Esme gülerek bana baktı. “Evet hatta bir ara acaba ben fabrikanın başına mı geçsem falan diyordun.” dedi.
Öyle bir düşüncem olmuştu. Ne kadar öz evlatları olmasamda hep beni öz kızları olarak bilmişlerdi. Dedem hiç beni diğer torunlarından ayırmamıştı. Bu düşüncemin sebebi de diğer kuzenlerimin hiç birinin fabrikanın başına geçemeyecekleri olmasıydı. Eğerki savaş pilotu olmak gibi bir hayalim olmasaydı kesinlikle fabrikanın başında olurdum.
“Olabilir öyle şeyler. Hadi yemek yiyelim artık acıktım ben.” dedim. Esme masaya oturdu kahvaltı etmeye başladık. Çay demlenince ikimizede çay koydum.
Esme’yi daha sorguya çekmemiştim. “Esme şimdi söyle bakalım neden beni o Çakır denen lavukla bıraktınız?” dedim.
Esme “Çok güzel uyuyordun. Rahattın bizimde çıkmamız gerekiyordu. O yüzden bıraktım. Yoksa uyandırırdım. Bilirsin beni ben öyle bir insan mıyım?” dedi.
Hiç düşünmeden “Evet öyle bir insansın canım benim. En çok senden ve Duha’dan beklerim.” dedim.
Esme’nin yüzü düştü. “Sana verdiğim emeklere yazıklar olsun be. Bu kadar mıydı değerimiz?”
“Esme en son ban amirini ayarladığında çocuk ben asker bir kadınla evlenemem deyip beni terk etti. Terk etmeden önce de ceza amaçlı olarak yakın arkadaşlarımdan biri ile beni aldattı. Sence bu ne kadar mantıklı?”
“En azından denedik hayatım.” dedi.
Gözlerimi devirdim ve kahvaltıma devam ettim.
Kahvaltının sonuna yaklaştığımızda Esme “Akşam bir restoranta gidelim mi?” diye sordu. “Hem Duha da gelir?”
Aslında olabilirdi. Canımda sıkılıyordu. “O Çakır denen adam gelecek mi?”
“Hayır biz bize eğleniceğiz.” dedi. Kabul ettim.
Ne olabilirdi ki?
Çok şey olucaktı. Bu fikri kabul etmiş olmam bana çok şeylere mâl olucaktı. Ama şu an bunu bilmiyordum.
Esme ile masayı toplamaya başladık. Birlikte hem telefondan çıkan şarkı sesine eşlik ediyor hemde mutfağı topluyorduk.
“Mecburum sana mecburum
Sen çölsen ben mecnunum
Hem asi hem en iyi huyun
Saplandı şu gönlüme bir sarı kurşun
Saat 3’ü 20 geçiyor
Varlığın beni kana kana içiyor
Bir elimde kaygı diğerinde hayal
Bu kız umarım üzerimden yıldız gibi kayar
Sen bana sor nasıl biriyim
Herkes mavi ben griyim
Yani nasıl anlatayım
Güneşli havada yün bere gibiyim
Sen beni al çiz bir güzel
Kıyak olsun denizlerimiz
Üstünden belki de vapurlar geçer
Biz iskeleden seyrederiz.”
~Göksel İpekçi-Mecburum~
Mutfağı toplamamız bitince odalarımıza geçtik ve odamızı düzenlemeye başlamıştık. Düzenlememiz bitince kendimize kahve yapıp salonda oturduk. Saate baktım. 17.12. Saat 18.00’da restoranta gitmemiz gerekiyordu. Kalkıp odalarımıza geçtik. Abartılı bir şey giymek istemiyorum gündelik bir elbise giyecektim. Dolabımı karıştırmaya başladım. Elime bir elbiseyi aldım yazlıktı. Çok beğendiğim bir elbiseydi.
Elbise beyaz renkteydi ve zarifti. Üst kısmı derin V yaka kesimdi ve boyundan bağlamalıydı. Göğüs altından bele kadar büzgülü detaylar vardı. Eteği ise fırfırlıydı ve çok güzeldi. Kesinlikle bugün için ne az ve fazlaydı. İdeal bir elbiseydi. Elbiseyi üstüme geçirdim. Elbisenin altına ince bantlı beyaz topuklu sandaletlerimi giydim. Mayıs ayı için gayet güzel bir kombindi.
Kumral saçlarımı açık bıraktım. Altın küpelerimi taktım. Boynumda ki Ayyıldız kolyeyi çıkarmadım. Künyemi çıkarıp çantama attım. Aynanın karşısına geçip kendime baktım. Biraz fazla mı olmuştu sanki?
Of ne olucak bizimde bir farkımız olsun.
Son bir kez kendime bakıp odadan çıktım. Kapının önüne geldiğimde Esme beni bekliyordu. Gündelik siyah bir elbise giymişti. Ona çok yakışmıştı. Evden çıktık. Arabaya bindik ve restorantın önüne geldik. Rezervasyon yaptırdığımız masaya oturduk. Kısa süre sonra Duha geldi. Oda karşımıza oturdu. Menüleri beklerken gördüğüm tanıdık yüzle duraksadım.Yine mi o?
Kaderin bir oyunu muydu bu?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |