
Merhaba bir tanelerim 💗🫶🏻
Bu bölüm tahmin edemeyeceğiniz şeyler oluyor 🤭 O yüzden sizi bölümle baş başa bırakacağım ve kaçacağım...🫠🫠🫠
Oy⭐️ vermeyi ve bol bol yorum yapmayı unutmayınız 🤭
İyi okumalar dilerim 💗
.
“Düştüm mapus damlarına, şu öğretmeni bir görebilsem.” diyerek kafamı ütüleyen Merih ile sabır diledim.
Demir parmaklara bakarak efkarlanması onun gibi içeride olmasam bana komik gelirdi ama işler hiç de komik değildi.
Uras’ın taburcu olmasıyla birlikte eve giderken yolda gördüğümüz kavgaya mesleğimiz gereği müdahale etmek istemiştik. Etmez olaydık.
Ben diyeyim beş kişi, Uras desin on kişi, Merih desin on beş kişi... Bilmem. Ortada masum bir çocuğun olduğunu fark edince duramamıştım. Hatta duramamıştık. Uras’ın da benden bir farkı yoktu. Çocuk canını kurtarmak istercesine topuklayınca bıçaklılar da bize kalmışlardı.
Belimizdeki silahlar onları uyarmak için yetmezken vakit geçmiş ve bir polis devriye aracına yakalanmıştık. Suçlu değildik ama burada bulunuyorduk.
Bilin bakalım niye? Evden aceleyle çıkarken Askeri kimliğimi unutmuştum. Tamam, ben akılsızım ama Uras da mı akılsız olur kardeşim ya? Cüzdanını abisinin arabasında bıraktığını söylediğinde yüzümdeki şok büyümüş Merih’in gelmesiyle içime su serpmişti. Meğer o su zehirliymiş!
Polisler bizi de dinlemeyip diğerleriyle birlikte aldıklarında Merih havalı bir şekilde elini cebine atıp olmayan cüzdanını aramış ve Askeri Kimliğini değil cüzdanını da bulamadığını söylemişti. Bu ne tesadüftür ki bizi bulmuştu!
En sonunda buradaydık!
Üstelik yalnız da değildik! Ben tek başına farklı demirlerin arasında, Uras ve Merih ise yan tarafta kavga ettiğimiz adamlarla birlikte. Birbirlerine attıkları ölümcül bakışlar çok yakınımızda bulunan polisler sayesinde sadece bakış olarak kalıyordu.
“Düştüm mapus damlarına, abim gelip bizi bir çıkarsa be Mero!” diyerek Merih’e karşı konuşan Uras’a dönerek içimden ona karşılık verdim.
Düştüm mapus damlarına, Deniz komutanım gelse de onu bir görsem!
Okyanus’un da derdi başından aşkın! Hiç sorma!
“Midem kazındı.” diyerek söylenen Merih’e döndüm.
“Senin miden kazınmamıştır, oğlum! Senin midende inşaat çalışması yapıyorlardır, alt otopark yapmak için kazı vardır!” dedim, sinirle ayaklanarak.
“Komutanım, daha fazla üstüme gelmeyin lütfen.” dediğinde konuştum.
“Tabii canım! Rahatlığa bak!” dedim ve ekledim. Tek başına olduğum demirlerin arasında elimi başıma atmış bir şekilde sinirle turluyordum.
“Askeri Kimliğini kaybetmek ne demek? Ne demek ha? Dur, bakalım! Ben yarın seni o kapıdan içeriye alıyor muyum?” diyerek sinirle ona yüklenmeye devam ettim.
“Okyanus, sakin mi olsan şimdi?” diyerek araya giren Uras’ı umursamadan konuştum.
“Tamam. Madem kimliği kaybettin ya da her neyse! Ne diye kahramanlık yapmaya gelip bizimle içeri giriyorsun? Orada kalıp Deniz Yüzbaşıma haber verseydin ya!” diyerek hararetimi arttıran yürüyüşe bir son vererek oturdum. Sözlerimi cevaplayan bu sefer hiç beklemediğim biriydi.
“Kendinizi bu kadar da role kaptırmasanız mı gençler?” diyerek konuşan Polisi görmezden geldim. Çünkü görmezden gelmesem saygısızlık edecektim, o derece sinirliydim. Ona hiçbirimiz cevap vermediğinde Uras ortaya konuştu.
“Ben Teğmenim diyorum. Ben de Orgeneralim diyor. Buradan bir çıkayım, Orgenerali ona göstereceğim.” diyerek söylendiğinde sözleri yüzümde garip bir tebessüm oluşturdu.
“Komutanım, o saç tıraşıyla zaten ya askersiniz ya yeni tahliye olmuş mahkum. Adamlar ikincide kararlı. Belli yani!” diyen Merih’i dikkate almadım, epey sinirlerimi bozuyordu şu anlık!
Kıvrılan dudaklarımla birlikte ilk tanışmamızı hatırlayarak muzip bir şekilde Merih’in sözlerinin ardına konuştum.
“Teğmenim ben. Seni attırırım içeriye! Abim Binbaşı, babamda Albay!”
“Bana benzemiyorlar ha, Teğmenim?” diye sordum.
“Okyanus.” diye uyardığında Merih algılarını açmıştı.
“Aranızda ne var sizin? Okyanus Komutanıma bu kadar rahat ismiyle hitap eden bir alt rütbesini hiç tanımıyorum.” diyerek çatık kaşlarıyla bakışlarını üzerimizde gezdirdiğinde yutkundum. Bu gerçek aile işini öğrenmelerini istemiyordum.
“Uras Komutanınla daha önceden tanışıyoruz.” dedim, kestirip atmak ister gibi.
Evet ya, Askeriyeye gelmeden önce hastanede tanıştık. İki gündür tanışıyoruz da! Yalan söylemiyorum!
“Ne gibi bir tanışıklık?” diye imayla soran Merih’e şaşkınlıkla baktım. Tövbe ya!
“Uras Teğmen dış kaynaktan girmiş olsa da Harp Okulu’ndan tanışıyoruz.” dedim, tane tane. Kestirip atsam bir cevap alamadı diye bu işin peşini bırakmazdı.
“Evet. Baya uzun bir süre önce. Şu an zaten siviliz.” diyerek açıklamamı destekleyen Uras’ın ardından konuştum.
İkisine de bakarken aradaki demir parmaklıklar sinirimi bozuyordu. Ne işim vardı benim burada?
“Ayrıca sana ne oluyor ha, Merih? Önce sen bir Askeri Kimliğine sahip çık da sonra Komutanına sahip çıkarsın!” dedim, sinirle başımı arkamdaki duvara yaslayarak. Oflayarak derin nefesler aldım.
Merih ise beni hiç umursamadan ayaklandı ve polise doğru konuşacaktı ki demirlere elini sürmeden çekinceyle sordu. Her şeyi dalgaya almak bir yaşam biçimi olsaydı, Merih bu hayatı yaşıyor derdim!
“Bu parmaklıklar paslanmaz çelik mi? Tetanos aşım geçmek üzere... Ona göre uzak duracağım?” diyerek memura soran Merih’e kısa bir göz devirdim.
“Tamam. Cevapsız kaldım. Çay alabiliyor muyuz?” diye soran Merih ile demirlerin diğer tarafında oturan polis memurunun da sinirleri bozulmuştu. Kim dayanırdı ki!
“Burası çay bahçesine mi benziyor?” diyerek ser bir sesle soran memura karşı Merih bozguna uğradığında sinirle ayağa kalktım. Hızla ilerleyerek demir parmakların tam önüne geldim ve demirleri iki elimle kavrayarak konuştum.
“Telefonla konuşma hakkımı kullanmak istiyorum!” diyerek Merih’e bağıran gıcık memura doğru konuştum.
“Maalesef, o joker hakkı bizim yarışmada yok!” dedi ve önündeki dosyaya geri döndü. Bana! Bana dedi! Sinirle demirlere vurdum.
“Joker hakkını da! Yarışmanızı da!” diyerek söylene söylene iki duvar iki demirlik arasını turlamaya başladım.
.
“Alo, Deniz Komutanım.” diyerek elimdeki telefona doğru konuştum.
Telefonla konuşma hakkı vermeyen memurdan sonra gelen memur, kimi arayacaksanız ben arayayım demişti ancak ısrarlarıma dayanamayarak benim konuşmamı kabul etmişti.
“Okyanus...” diyerek karşı taraftan boğuk bir ses geldi. Uyuyor muydu? Uyandırmıştım! Sesi ne kadar da güzel geliyordu.
“Komutanım, müsait misiniz?” diye sorduğumda başımdaki memur oyalanma diyerek odanın içerisinde uzaklaştı.
“Sana her zaman müsaitim. Dinliyorum, Üsteğmenim.” dediğinde sırıtmamak için zor durdum. Sesimi duyduğu an numaranın kime ait olduğunu bile önemsememişe benziyordu.
Hayır, karakoldaki telefonda bile flörtleşen Okyanus ve Deniz gerçek değil! Gerçek değiliz!
“Karakoldan arıyorum. Merih, Uras ve ben buradayız. Biliyorum, ne alaka diyorsun ama... Sokakta bir kavgayı ayırmaya çalışırken polis devriye aracıyla nezarete düştük. Üçümüzün de Askeri Kimliklerimiz yanımızda değil.” dedim, hızlı hızlı. İşaret parmağım baş parmağımın kenarında gezinirken onun boğuk sesini işittim.
“Hemen geliyorum.” diyerek ayaklandığına dair birkaç tıkırtı duyduğumda yutkunarak aceleci bir şekilde konuştum.
“Hayır. Gelme.” dedim ve ekledim.
“Şöyle ki, Uras ve beni çıkarma. Anlarsın ya, onunla biraz konuşmak istiyorum. Telefondan emir vererek Merih’i çıkart, biz kalalım. Olur mu?” diyerek çekine çekine sordum.
“Konuşmak için nezareti mi seçtin, güzelim?” diye sordu, boğuk sesiyle.
Güzelin...
“Lütfen.” dedim.
“Tamam. Hallederim ben. Merih’i başından atmak istiyorsun yani...” dedi, küçük bir kahkaha atarak.
“Öyle.” dedim, ufak bir gülümsemeyle.
“Kendine iyi bak o zaman.” diyerek kısık bir sesle konuştuğunda memurun sesiyle ona cevap verdim.
“Hadi, kardeşim. Sabaha kadar mı konuşacaksınız?” diyerek odanın diğer köşesinden beni uyarak memura tamam anlamında başımı salladım.
“Sende iyi bak o zaman. Kendine. Görüşürüz.” dedim, yumuşak bir ses tonuyla. İyi ki mimiklerimi kontrol edebiliyordum, yoksa sırıtma isteğimi bastıramazdım.
“Görüşelim.” diyerek bana yanıt verdikten sonra telefonu kapattım.
.
Derin bir soluk verdim. Yorulmuştum. Uykusuzluğum tavandı. Başımı yanımda olan demirlere koyduğumda suskunluğumuzu bölmek istercesine konuştum.
“Uyusana.” dedim, normal bir şekilde. Nasıl konuşma başlatacağımı bilmiyordum.
Merih’in salınmasıyla birlikte Uras’ı demirlerin arkasında tam yanıma çağırmıştım. Uzun dakikalardır da öylece kalakalmıştık.
“Sende uyusana.” dedi, yumuşak bir sesle. O da kafasını demirlere yaslamıştı. Aramıza giren demirler soğuktu, kafamın üşüdüğünü ve kaşındığını hissetsem de kafamı çekmedim.
“Uyuyamıyorum ki.” dedim, dürüstçe. Düşünüyorum.
“Bende uyuyamıyorum.” diyerek beklemeden ekledi.
“Okyanus.” diyerek bana seslendiğinde doğruldum ve başımı demirliklerden çekerek bir bacağımı katlayarak ona doğru yan döndüm.
“Dinliyorum.” dediğimde bu kadar adapte bir şekilde ona odaklanmama çok olmuş bir şekilde baktı.
“Şimdi seninle bir şeyler konuştuk ya...” dediğinde devam et dercesine mırıldandım.
“Ben pek anlayamadım.” dediğinde konuşmak istediğim konunun açılmasına çok sevindim.
“Neyi anlayamadın?” diyerek sordum.
Aras’ı kaybedişimin ardından daha da eksildiğimizi ve artık eksik olmak istemediğimi, onunla kardeş olmayı denemek istediğimi söylemiştim. Yani... Üçüz gibi...
“Şimdi sen benimle konuşmak istiyor musun? İstemiyor musun? Evde bizimkileri sert bir şekilde reddettin-“ diyerek konuşmaya başladığında aklımdakilerle sözlerini böldüm.
“Onları reddettim, seni değil.” diyerek duraksadım ve konuşmasına izin vermeden ekledim. Aynen, Okyanus.
“Aras’la nasıl bir ilişkiniz vardı? Bilmiyorum. Bana doğru düzgün pek ailesinden bahsetmezdi. O sebeple size çok yakın olduğunu sanmıyorum.” diyerek boğazımı düğümlendirecek, yutkunmamı zorlaştıracak o konuyu açtım.
“Sizin aranız nasıldı? Onu da bilmiyorum ama bizim aramız çok iyiydi. Kan bağı ne demek bilmezken ben ona kardeşim dedim, Uras.” diyerek yutkundum. Anlatmak zordu. Onun için de dinlemek zor olmalıydı.
Sözlerime karşılık bakışlarını kaçırdığında yüzünde bir kıskançlık sezdim. Tahmin ediyordum da.
“Yan yanayken bile o eksikliği hissediyorduk.” dedim, yutkunarak.
“Ne eksikliği?” diyerek sordu, buğulanan gözleriyle. Onun aksine gözlerim henüz dolmamıştı.
“Senin eksikliğin.” dedim, kendimden emin bir şekilde. Sözlerimle dumura uğrayan yüzünde şaşkınlık saklanmıyordu.
“Aras’ı kaybettikten sonra bu eksiklik daha da çok arttı. Ben daha fazla eksik olmak istemiyorum demiştim sana...” dedim, net bir şekilde. Bu sözlerin ağzımdan çıktığını bir hafta önceki ben duysa şaşkınlık ve sinir hissederdi.
Zaten duygularımdan geriye öfke, şaşkınlık, sinir ve aşk kalmıştı. Evet, aşk da bir duyguydu bence. Sevgiden daha yoğundu.
“İşte bu ne demek? Ben kendimce bir anlamlar çıkartmak istemiyorum, Okyanus.” dedi, yutkunarak. Ona bile ağır gelen bu şey bana daha çok ağır gelmeliydi ama konuştukça içimdekiler hafifliyordu.
Kapa bir kutu ve içinde artan bir basınç gibiydim. Basıncı kırıp kapağı açmayı başarırsam patlamazdım.
“Çok karmaşıksın ve ben sade bir insanım. Seni pek anlayamıyorum. Yani anlıyorum ama sen bu sözlerinde pek farklı şeylerden bahsediyor olabilirsin ama ben tek bir şey anlıyorum ve bu anladığım şey hiç senlik değil.” dedi, başını arkasındaki duvara yaslayarak.
Karmaşık... Bu kelimeyle mi tanımlıyordu beni? Hiç benlik olmayan şeyler yapıyordum ve evet, hiç benlik değildi.
Açık söyle. Açık konuş da ümitlenmeyeyim demek istiyordu. Önüme gelen saçlarımı geriye atarak konuştum.
“Tamam, Aras ölmedi. Tamam, ben sizi o kaybolduktan sonra yani iki yıl önce buldum. Tamam, duygusuz davranıyorum. Tamam, bir insana değer vermek ne demek içimde unutmaya yüz tuttu ama bir şey var. Bir şey var, Uras. Ben seni merak ediyorum ve bu eksikliği azaltmak istiyorum. Sadece iki günde nasıl böyle bir karar verdim, bilmiyorum ama işte...” dedim, içimdekileri birer birer ortaya dökerek. Başım eğik, kucağımdaki elimi inceliyordum. Parmaklarımla tırnağımın etini kaldırıyordum. Beklemeden ekledim, yoksa söyleyemezdim.
“Bilmiyorum. Belki Aras’la habersiz birbirimizi bulduğumuz için sana borçlu hissediyorum. Saçmalık, hepimiz suçsuzuz ama böyle hissediyorum ve uzun bir süre sonra hislerimi bu kadar net bir şekilde birine açıyorum.” diyerek bakışlarımı kaçırdım ve başımı kucağıma eğdim.
Bu dürüstlük değil, bu Okyanus’un kendini hapsettiği o kavanozun kapağını açma çabası. Sessiz, işe yaramaz ama görülmeye değer...
İkimizde sessiz konuştuğumuz için bizi kimsenin duymadığına emindim ama rahatsızdım çünkü biri duyuyordu, o duyuyordu.
Ne kadar hafiflemiş gibi hissetsem de gardımı indirmek beni tetikte olmaya zorluyordu. Ben bir silah değildim, tetiğe bu kadar bağlı olmamalıydım.
Sahi, içimdekileri paylaşmak neden bu kadar acınası hissettiriyordu?
“Borçlu değilsin, borçlu biri varsa seni ailemizden koparanlar ve babam.” dedi, net bir şekilde. Başını hayır anlamında iki yana sallarken devam etti.
Ailemizden koparanlar sözünü üstelemedim, şimdi sırası değildi. Kafam almıyordu.
“Babam belki değil. Bilmiyorum. Onu o derece bir tutmak... Doğru değil. Hem yıllarca seni aramaya devam etmiş ama bize de yasını tutturmuş.” diyerek kendi kendine konuştu. Sulanan kahve gözleri üzerimde duraksadığında yüzünde bir gülümseme oluştu ve konuştu.
“Eksikliğinin ben olduğumu düşünüyorsan ne mutlu bana. Sözlerinden anladığım, ben üçüzünüm ya... Hani kardeş olalım mı istiyorsun?” diye sorduğunda ciddi kalamayarak küçük bir kahkaha attım. Bu sözleri tüm gerginliğime rağmen beni güldürmüştü. Yüz ifadesine ve sözlerine karşılık gülmememe imkan yoktu. Herkesin bakışları bize döndüğünde umursamazca kısık sesle konuştum.
“Hıhı... Kardeş olalım diyorum.” dedim, onun taklidini yaparak. Güneş de ağlasın!
“Kabul ediyorum.” diyerek parmaklıkların arasında elini uzattığında gülmeden edemedim. Elimi uzatarak onunla el sıkışarak konuştum.
“Şimdilik konuşmalarımız aramızda. Ailenin haberi olmasın, Güneş abin peşim bırakmaz.” dediğimde elimi sıkarak konuştu.
“Tamam. Kardeş olma teklifini onlara söylemem.” dedi. Yüzünde büyük bir sırıtış vardı ve dalga geçercesine konuşuyordu. Kendimi tutamadan gülümsedim.
“Anlaştık.” diyerek parmaklıkların arasındaki elini daha sert sıkarak salladım.
“Anlaştık.” diyerek benim yaptığımı yaptı.
Muhtemelen etraftakiler manyak olduğumuzu düşünüyordu ama önemli değildi. Uzun zaman sonra ilk defa kafamı Deniz dışında dağıtan biri vardı. Hoştu.
“Şimdi ikimizde uyuyoruz.” diyerek elimi çektim ve başım ona dönükken duvara yasladım. Sözlerime karşılık esnediğinde bende esnemiştim.
Merih’in gidişin sorgulamamış olsa da şimdi neden bizim kaldığımızı anlamış olmalıydı...
.
BÖLÜM SONU 🙌🏻
Tekrardan ben 🤭
Bölümü nasıl buldunuz? -->
Eksik üçüzlerim... Uras & Okyanus? -->
Uras ve Okyanus konuşmasının bence tamamen açığa kavuşması gerekirdi çünkü Okyanus'un ilk tavrıyla birlikte Uras'ın onu anlaması öyle zor oluyor kiiii 🫂✨️
MERİH? -->
Başlı başına bir olay kendisi hsjxjxjx
Merih ve Okyanus diyalogları? -->
HJSJXJSJXJS
Yazarken o kadar hoşuma gidiyor ki!!!
Amacı Okyanus komutanının ciddiyetini sıfırlamak ve onu yoldan çıkartmak!!!
Evet, doğrudur :)
Peki ya, uykudan uyanmış Deniz Akif Beyciğimiz? -->>
Bölümde tek bir paragraf bile yer alsa hoşumuza gidiyor, değil miiii? Ehehe
O zaman...
En yakın zamanda Okyanus'ta buluşalım 🌊🌊🌊
Anlaştık 🤝🏻
1896 Kelime...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 234.83k Okunma |
20.4k Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |