
Merhaba bir tanelerim :))
Baya geçe kaldık ama olsun. İçime sinmeyen bir yer vardı, orayı düzelttim. Son okumasını yaptım. Aşırı aşırı yorgun ve uykuluyum. O sebeple geçe kaldık ama olsun, ben sizi tutmayayım. Keyifli bir bölüm oldu 🤭✨️
Oy💝 vermeyi ve bol bol yorum yaparak okumayı unutmayın 🤭 Yorumlarınızı okumaya bayılıyorum 🫠🩷
İyi okumalar 💜
.
“Kanının kirini bilmiyorsun. Seni hep onlardan korumaya çalıştım. Affetme ama seni korumama izin ver, abim.”
Uyur uyanık bir şekilde kafamı hayır anlamında salladım. Bu da ne demekti? Ses tanıdıktı ama karşımdakinin yüzü kafamda belirmiyordu.
“Kimlerden korumak istiyorsun?” diyerek ağzımın içinde mırıldandım. Bu bir soru değildi, sanki bir yakarıştı.
“Kimsin?” diyerek ekledim ama görüntü çoktan kaybolmuştu. Çoktan cevapsız kalmıştım, çoktan terk edildiğim gibi...
Onun buğulu görüntüsünün yerini karanlık göz kapaklarım aldığında bunun bir rüya olabileceği düşüncesiyle midem burkuldu. Bu sözleri söyleyen kimdi? Kim olabilirdi?
Abim? Bu söz... Aklıma iki gün öncesine kadar iki ismi getirebilirken şimdi bir sürü isim geliyordu. Rüyama girecek kadar onları kafama takmamış olsam da seçeneklerin çokluğu anlık olarak nefesimi daraltmıştı.
Yüzümü ekşittiğim de yüksek bir ses duydum. İrkilerek yerimden sıçradığımda gözlerim hızla açıldı. Bulanık görüşüm yavaş yavaş renklendiğinde görüş açıma önce demir parmaklıklar girdi sonraysa demir parmaklıklara sert bir şekilde vuran adam. Tanıdık adam.
Başımı yasladığım demirden kaldırdığımda alnımın demire yaslı olan kısmını kaşıyarak karşımdakinin kim olduğunu anlamaya çalıştım. Mavi hafif bol bir kot ve beyaz bir tişört giymiş olan simsiyah saçlarıyla dikkat çeken mavi gözlü adam oldu.
Binbaşı Yunus Kızıl...
Bunun burada ne işi vardı?
“Kalkın! Kalkın, hadi.” diyerek tekrar demirlere sertçe vurduğunda bakışları üzerimizdeydi. Yüzü de sirke satıyordu.
Evde siyah saçlı ve mavi gözlü, burada ise sarı saçlı ve ela lensi olmam o kadar umurunda değildi ki! Garipsediğine dair bir bakışı bile yoktu. Ufaktan bir göz devirdim, o nasıl bir uyandırmaydı ya!
“Abi, senin burada ne işin var?” diye soran Uras ile kafamı yanıma çevirdim. O da uyanmıştı. İnsan da uyku mu bıraktılar?
“Bir telefon geliyor. Kardeşim karakola düşmüş.” dedi, bana bakarak. Kardeşimi kötü yola düşürmüşsün der gibi olan bakışlarına boş bir şekilde kıkırdadım. Kıkırtım uzun sürdüğünde doğrularak çekinmeden kollarımı kaldırarak esnedim.
“Öyle oldu ya. Evet.” diye ensesini kaşıyan Uras’la birlikte dudağımı ısırdım. Lisede disipline verilmiş gibi bir çekingenliği vardı. Hayır, gülmeyeceğim. Gülersem bu Binbaşı bana gıcık olup Askeriyeye döndüğümde beni feci süründürebilirdi. Buna pek meyilli gözüküyordu. Korkunç şey!
“Bizi çıkartmaya mı geldin, abi?” diyerek doğruldu, Uras.
“Yo...” diye bir mırıltı çıkarttı, Yunus Binbaşı.
“Ne?” diyerek şaşkınlıkla atladım.
“Baya baya yok! Halinize bakayım dedim.” diyerek kollarını göğsünde bağladı. Arkasındaki polis memuru ondan gelecek emri bekler gibi dikilmişti.
“Abi, saçmalama. Zaten her yerim tutuldu.” diyerek ufak bir kızgınlıkla abisine karşı çıktı, Uras.
“Tutulduysa tutuldu, benim yüzümden mi? Neden sizi çıkartayım?” diyerek keyifle sordu.
“Abimsin ya.” diyerek alık bir cevap verdi, Uras. Aralarındaki bu sonu nereye gitmekte olduğu bilinmez sohbeti dinlerken uykulu gözlerle kafamı arkamdaki duvara yasladım.
“Tim Komutanın olarak buradayım, Uras Teğmen.” diyerek neredeyse kardeşine ayar çekecek şekilde konuşan Yunus Binbaşı ile dikkatim onlardaydı.
“Biz halimizden epey memnunuz, komutanım. Amacınız yalvarış duymaksa Uras’ı bilmem ama benden duyamayacaksınız. Benim Tim Komutanım birazdan burada olur.” diyerek deli cesaretiyle araya girdim.
Bu eminliğimin sebebi Deniz’in Merih’i çıkartması dışında sabaha soluğu burada alacağını bilmemdi. Bu durumda Yunus Binbaşıya büyüklük taslamamı sağlıyordu.
“Yalvarış duymak istediğime dair bir harekette bulunduğumu sanmıyorum. Sivilken bile karakollardan toplamadığım kardeşimin nezarette ne işi olduğunu sorguluyorum sadece... Hem de seninle takılırken.” diyerek iğneleyici sözlerini bana doğru savurdu.
“Okyanus ile alakası yok.” diyerek atlayan Uras’ı elimi kaldırarak susturdum. Cevabımı kendim verecektim.
“Üsteğmenin yanında Teğmeni kayırıyorsunuz, öyle mi? Sizin hiyerarşiden haberiniz var, değil mi? Astımı bana karşı savunabilmek için elinizde yeterli bir şey olması lazım, yoksa adaletsiz bir komutan olduğunuzu düşüneceğim.” dedim, yavaşça ayaklanarak.
Olduğum yerde dimdik, sert bakışlarımla, kollarımı göğsümde birleştirerek sağ ayağımda yerde hafif bir tempo tutturdum.
“Saygıyı hakketmek için bana duyulacak saygıyı astımın yanında yerle bir eden bir komutan olduğunuza kanaat getirmek üzereyim.” diyerek ekledim, konuşmasına izin vermeden.
Dilimin keskinliğine ve iyi laf yapmasına alışacaktı elbet. Ben keyifle sırıtırken haklı olduğumu biliyordu.
Yanındaki polis memuruna hiçbir şey demeden işaret verdiğinde adam gelip demirlikleri hızlı hızlı açmaya başladı. Önce benim kaldığım yerin demirlikleri açıldığında yavaşça ayaklandım. Sonraysa Uras’ın çıkacağı demirler açıldığında ikimiz de aynı anda çıktık.
Uras ise beklemediğimi yaparak elini polis memurunun omzuna atarak konuştu. Bu bizi tutuklayan adamdı.
“Orgeneraldin, değil mi?” diye sorduğunda sırıtmamak için dudağımı birbirine bastırdım. Zaman intikam vaktidir!
“Nereden bilsin yalan söylemediğimizi, Uras? Adamın üzerine gitme.” dedim, net bir şekilde. Bana yapılsa Uras’tan fena delilenirdim ama... Sözlerimle polis memurunu bıraktığında memur yanımızdan hızla uzaklaştı. O da beklemiyordu.
“Tanımadığımız insanlara ilk anda söylediklerimize dikkat edemiyoruz sonuçta.” dedim, imalı bir şekilde. İlk tanıştığımızda olanlardan bahsediyordum. Mahcup mahcup bakarken sordu.
“Sen mi abimi aradın?” dedi, şaşkınlıkla. Bu gıcık abini neden arayayım mesela?
“Yo, ben aramadım. Ben Deniz Komutanımı aradım, Merih’i çıkarttı.” dedim, omuz silkerek.
“Beni ilk tanıştığımızda nezarete atmaya baya bir hevesliydin. Bende biraz daha kalmak için rica ettim.” diyerek küçük bir omuz attım. Keyfim yerindeydi, uykumu almıştım.
“Evet, ne bu samimiyet? Bu çocuk seni tehdit etmedi mi?” diyerek bana katılırcasına soran Yunus Binbaşıya döndüğümde yüzümde alaycı bir sırıtma oldu. Kardeşiyle samimiyetime kaşlarını çatmıştı, kıskandığı belliydi ama hangimizi o meçhuldü.
Biraz önce onu nasıl rezil ettiğime bakılırsa hiç konuşmaz sanıyordum ama öyle olmuyormuş. Komutana saygı çerçevesi içerisinde laf sokmak adlı bir kitap yazacaktım. Evet!
“Evet etti. Beni tanımadan bilmeden tehdit etti ama siz Binbaşım, açıkça saçma sapan sözler savurdunuz. Bence kendinize odaklanın.” dedim, dikleşerek. Bu adamdan hazzetmiyordum. Duygularımızın karşılıklı olduğu da bakışlarından belliydi.
“Siviliz, rahat olun diyeceğim de zaten rahatsınız. Çıkalım şuradan.” dedi, iğneleyici sözlerle. Eliyle kapıyı gösterdiğinde ardından ilerledim. Uras da benim ardıma ilerlediğinde Yunus Binbaşının neden buraya düştüğümüzü sormayışına takılmıştım. Biliyor olmalıydı. Peşinden ilerlerken merakla kaşlarımı kaldırarak konuştum.
“Burada olduğumuzu nereden öğrendin?” dedim, hızına yetişmeye çalışarak. Cevapsız kalma ihtimalim çok yüksekti, yine yanıldım. Bu aile beni yanıltmayı seviyordu.
“Abi, yavaşlasana. Niye koşarcasına yürüyorsun.” diyerek arkadan sitem eden Uras’ı cevapsız bırakırken beni cevapladı.
“Kuşlar söyledi.” diyerek yanıt verdi. Gizemli takılmak istiyorsun demek ki, tamam!
“O kuşlar, Emir abim olmasın?” diyerek arkamızdan bir soru yönelten Uras ile duraksadım. Neredeyse karakoldan çıkıyorduk. Duraksamamla birkaç kişinin bakışları bize takılsa da umursamadan konuştum.
“Savcı olan Emir abin mi?” dedim. Onun burada olduğumuzdan ne ara haberi olmuştu?
“Hayır. Kuzenimizden bahsediyor. Emir komiser, tanışmışsınız ya.” diyerek sitemkar bir şekilde söylenen Binbaşı, cevabından sonra benim gibi yolun ortasında durmayı keserek ilerledi. Ben de kısa bir duraksamanın ardından peşine takılsam da aklıma bir şey takılmıştı.
Kuzenimiz mi?
Bizim şahsı eki? Yüzlerce soru işareti! İyelik eki!
Birinci şahıs iyelik eki mi?
Ailesi peşimde olmasına rağmen ailesinden uzak durmamı söyleyen adam nasıl böyle konuşuyordu? Anlamıyordum. Düşüp bayılsam normaldi. Muhtemelen Uras’ta aynını düşünmüştür, Okyanus. Yunus da benim gibi dengesizdi.
Hızlı adımlarına ayak uydurarak karakoldan çıktığımızda sessizce ilerledi. Peşinden nereye gittiğimize dair hiçbir fikrim yoktu. İlerledik, ta ki Deniz Komutanımı görene kadar. Doğdu güneşim!
Merih’i telefondan emir vererek çıkartmış olsa da sabah karakola uğraması gerekmişti. O sürede bizi de çıkartır diye düşünmüşken Yunus Binbaşı ondan önce davranmıştı.
“Deniz Komutanım.” diyerek duraksadım. Niye peşlerinden gittiğime dair bir fikrim bile yokken onlarla ilerliyordum ama Deniz Komutanımı görünce ani bir fren yapmıştım.
Saygılı bir duruşta olduğum yerde toparlandığımda Uras’ın da benden bir farkı yoktu. Sivil olduğumuz için Askeriyede olduğumuz gibi el selamı vermesek de dimdik duruyorduk. Yunus gibi Deniz’i görmezden gelerek gidemezdik.
“Okyanus.” diyerek bakışları bana takıldığımda beni boydan aşağı süzdü. Bu tek parça olup olmadığımı kontrol etmek için yaptığı bir şeydi sanırım. Bu düşünceyle gülmemek için dudağımın kenarını ısırdım.
Ardından bakışları Uras’a geçtiğinde Uras’ın verdiği baş selamını aldı. Yunus Binbaşıyı görmesiyle o da hafif toparlandığında Askeriyede olmasak da o disiplin hala damarlarımızda akmaya devam ediyordu.
“Senin ne işin var burada, Deniz?” diye kaşlarını kaldıran Yunus Binbaşıyı kısaca inceledim.
Saç ve göz renklerimizin bire bir aynı olduğunu bu zaman kadar fark ediyordum zaten ama dikkatimi çeken bir şey daha vardı. Duruşu ve kaş hareketlerimizde benziyordu. Diğer mimiklerimizi saklayışımız bile... Yan yana büyümeden nasıl bu kadar benzeyebilirdik?
Bu normal bir benzerlik değildi, normalden fazla benzerlikti. Daha önce hiç yan yana gelmesek bile bu derecede benzememiz aşırı garibime gidiyordu.
“Merih’i çıkarttım, imza atmaya gelmiştim.” dedi, derin bir nefes alarak. Yorgun gözüküyordu.
“Bunları neden çıkartmadın?” diye sordu, gözleriyle bizi işaret ederek.
Biz, bu muyuz?
“Okyanus öyle istedi.” dedi, Deniz. Alnını kaşıyarak kıpırdandı. Yunus Binbaşı ise bize bir şey söyleme vakti bırakmadan konuştu.
“Tamam. Gidelim.” diyerek bize baktığında atladım.
“Bir taksiye atlar eve geçerim, Görüşürüz.” dedim, ortaya. Sizinle gelmiyorum demek istiyordum.
“Olur mu öyle şey? Biz bırakalım, zaten yaralısın.” diyerek kabul etmezcesine konuşan Uras’a hayır anlamında başımı salladım.
“Gerek yok. Ben hallederim.” dedim, bir adım gerileyerek. Az da olsa uyumamla birlikte bedenimdeki yorgunluk azalmış olsa da kendini hala belli ediyordu.
“Ben hallederim diyorsa sizinle gelmez.” dedi, Deniz. Bilmiş bir şekilde konuşması Yunus Binbaşının gıcık olmasına yetecek kadardı.
“Sana mı sorduk, Deniz? Anladık, en çok sen tanıyorsun. Seni alakadar etmeyen şeylere burnunu sokmasan mı, Yüzbaşı?” diyerek beklemediğim kadar ters bir cevap veren Yunus Binbaşı ile kaşlarım kalktı.
Bu sözlerden ne çıkarmam gerektiğini bilemeyeceğim kadar yüzü sertti. Tek anladığım, Deniz Yüzbaşının benimle yakın olmasına fazla takıldığıydı.
“Gel, bırakalım işte. Zaten Askeriyeye geçeceğim, yakınsın.” diyerek yumuşak diyemeyeceğim ama sertte olmayan bir tavırla Deniz’i azarladıktan sonra konuştu, Yunus Binbaşı. Bana mı diyordu o? Ailesinden uzak durmamı istediği bana!
“Gerek yok. Sağ olun.” diyerek kısaca başımdan atmaya kalktım ama bana ters düşen bir şekilde konuştu.
“Emretmek istemiyorum, sözümü ikiletme.” diyerek net bir şekilde konuştuğunda sinirle hızlı bir nefes aldım.
“Böyle bir emir olmaz. Bu etik dışı emir!” diyerek sinirlendiğimi belli ettim. Söyledikleriyle yutkundum. Rütbesiyle beni yanında tutmaya çalışıyorsa çok saçmalıyordu. Tamam, bunu yapabilirdi ama yapmamalıydı.
“Emirlerimi mi sorguluyorsun, Üsteğmen?” diyerek sorduğunda ne cevap vereceğimi bilemedim.
“Yo... Yani... Sorgulamıyorum, tabii ki!” diyerek kekeledim. Ben bu hale düşecek insan mıydım ya?
Niye Binbaşı ki bu adam! Astsubay Meslek Yüksek Okulu’ndan mezun olup şu anda astım olabilirmiş! Ne güzel de olurmuş! Bana böyle emir veremezdi!
“Abi, annem dün rütbe kullanmayacaksın diye seni uyarmamış mıydı?” diyerek ortaya bomba gibi giren Uras’la sırıttım. Aferin, ortak!
Annesi öyle mi demiş? Anne sözü dinleyen terbiyeli bir çocuk olup bana bulaşmazsanız sevinirim, Binbaşım!
“Öyle. Öyle de-“ diyerek söze giren abisini büyük bir itina ile böldü, Uras.
Bu çocukla ittifak kurarak onunla müttefik olmak çok iyi bir karardı!
“Annem duymasın bence, abi.” diye söylenen Uras ile bıyık altından gülümsüyordum. Tehdit he? Şantaj he?
“Seni lojmana ben bırakayım istersen. Onlarla gitmek istemiyorsun diye taksilerde yorulma.” diyerek kolunu omzuma atan Deniz Akif ile aldığım nefes boğazımda kaldı. Bu temas da neyin nesiydi?
“Gerek yok, teşekkür ederim.” diyerek başımı ona doğru kaldırdığımda cevabımdan pek memnun kalmışa benzemiyordu. Yüzlerimiz arasındaki mesafe minimuma inmişken Uras ve Yunus’un ortamdaki varlığını unutmuştum bile.
“İnadını kimden almışsan?” diyerek ortaya konuşan Uras’a döndü, bakışlarım. Bir abisinde bir de bende dolanan bakışlarından ne anlamam gerektiğini umursamadım. Tam çemkirecektim ki havalanmamla birlikte sözlerim boğazıma dizildi.
Kendimi bir anda iki metre yukarıda bulmayı beklemiyordum. Burnuma gelen duş jeli kokusuyla Deniz’in kucağında olduğumun farkındaydım. Kollarım ezbere bir şekilde boynuna sarıldığında hoşuma gittiği belli olmasın diye yüzümü sinirlenmiş bir hale soktum.
“Oha.” diye tepkisi kulağıma gelen Uras’a hak verdim. Bu çocuk, bu işin sonunda şaşkınlıktan ölecekti galiba?
Oha, bence de! Bu adam her seferinde beni neden kucaklıyor? Ha, şikayetçi değilim. Yanlış anlaşılmasın ama!
“Deniz, ne yapıyorsun?” diye fısıldadım. Sadece benim duyabileceğim şekilde cevapladı.
“Ayaklı ambulans...” diye fısıldadı. İnadımı biliyordu, bir el atıp inadımı sonlandırmıştı. Başka türlü benimle baş edemezdi zaten.
“Hasta servisi.” diye ekledi, fısıldayarak. Ağzım açık kaldığında diğerlerine doğru konuştu. Dengesiz dengelerimle oynuyordu!
“Okyanus’u ben bırakırım.” dediğinde bir ses, soluk çıkmadı ama beklemediğim bir şey oldu. Rüyamda görsem inanmayacağım bir şey...
Yunus Binbaşının bir adım öne çıkmasıyla birlikte ne yapacağını kestiremedim. Boyları neredeyse aynıydı. Yunus Binbaşı daha mı uzundu?
Yok deve!
Pek sanmıyordum.
Şu durumda boylarına dikkat etmem tam bir saçmalıktı. Bu adam en beklenmedik olmayı seviyor olmalıydı, bu kesin!
Yaklaşıp beni Deniz’in kucağından kendi kucağına çektiğinde şaşkınlıkla gözlerim açıldı. Kollarım yabancılığına karşı kucağıma düştüğünde şaşkınlıkla kaşlarım kalkmıştı.
Bu karakolun önünde olacak iş miydi? Kucaktan kucağa...
“Kardeşimin elin adamıyla gitmesine gerek yok. Biz bırakırız.” dedi, sinirle başını sallayarak. Bu sözler Yunus Binbaşıya aitti. Başımıza taş falan mı yağacaktı da haberim yoktu.
Kardeşim mi? Ne? Karşımdaki kişi Yunus Binbaşı mıydı yoksa kayıp ikizi falan mı? Bu kelime ondan, benim için çıkmazdı ki! Ne saçmalık dönüyor burada? Kıyamet mi kopacak?
Bu gidişle bugün beni şoka sokacaktı. Evet, aksi doktorda yoktu. Artık beni şoktan kim çıkarırdı, bilmiyordum! Gerçi aksi doktor daha büyük şoklara sokuyordu ama!
Sözleriyle birlikte Deniz de şaşırmıştı. Denizciğimin kucağından alınmam pek hoşu gitmemişti, hoşuma da gitmemişti. Yapacak bir şey yoktu.
Deniz cevapsız kaldığında Yunus Binbaşı da umursamadan hareketlendi. Deniz’in yanından uzaklaşmamızı sağlayarak peşimizdeki Uras’la birlikte ters yöne hareket ettiğinde şaşkınlığım sona ermese de Deniz’e bakarak dalgın dalgın el salladım. O da bana uyum sağlayıp el salladığında kucağında olduğum yabancı adama doğru konuştum.
“Vay! Ailemden uzak dura ne oldu, Binbaşım?” diyerek kafamı geriye bıraktım.
Tamam, yerimi yadırgamıştım ama indirmesi için de çemkirmeyecektim.
“Ya da sakın DNA Testi yaptırmalara? Ha?” diyerek sorarcasına ekledim.
“O iş, senin kardeşim olduğuna inanmaya başladığımda bitti.” diyerek kararlı bir şekilde konuştuğunda yüzünü daha yakından incelemeye başladım.
Sert ifadesi yüzüne yapışmıştı. Çehresi keskin hatlarla doluydu. Siyah saçları etrafımdaki herkes gibi asker tıraşıydı. Muhtemelen saçlarını uzatsa, saçları alnına dökülse yüzüne epey yakışırdı. Mavi gözleri ise aynaya bakıyormuşum gibi hissettiriyordu.
Neden erkek versiyonum en gıcık olanlarıydı?
Sende gıcık olduğun için olabilir mi, Okyanus?
“Kardeşim, kardeşim diye dolaşan aksi doktorun muadili mi olmaya karar verdin?” diyerek dalga geçercesine sordum.
“Muadil olmak kabul edebileceğim bir şey değil.” diyerek söylendi. Daha iyisi olma da ne oluyorsan ol! Yapışıp kaldınız!
“Niye kucağına aldın? İndirsene beni!” diyerek kıpırdandım. Çemkirme saatim gelmişti sanırım.
“Neden benim kardeşim elin adamının kucağında kalsın, dedim ve aldım.” diyerek umursamazca ilerlemeye devam ettiğinde ne bitmez yolmuş diye düşündüm. Karakoldan çıkmış ilerliyorduk. Arabasını uzak bir yere mi park etmişti?
Sessiz kaldım.
Beni bile şaşırtmıştı!
Ben ki, öfkeli, memnuniyetsiz ve umursamaz. Duygusuz!
Yok, ben kendime hakaretten dava açacağım. Savcı bey, yetiş!
“Ne bu kararlılık, Binbaşım? Bu kadar da emin olma. DNA Testini yaptırdıktan sonra havan sönmesin.” diyerek sinirle soludum. Bir de bu çıkmıştı!
“DNA Testi yaptırmaya gerek mi kaldı? Ayrıca yaptırmayacağım diye dolanmıyor muydun sen?” diyerek sorduğunda ofladım. Artık fikrim değişmişti!
“Sen de yaptırmayayım diye beni tehdit ediyordun, değil mi? Bir umut kan bağımız çıkmaz da sizden kurtulurum diye yaptıracağım! Sarı kardeşine söyledim, Uras olan değil.” dedim, keskin bir dille. Uras değil, diğer sarı Güneş!
“Ne tehdidi abi?” diye soran Uras’la sessiz kaldım. Cevabı benden değil, abisinden almalıydı.
İkimizde Uras’a karşı sessiz kaldığımızda Yunus Binbaşı duraksadı. Duraksamasıyla arabasına geldiğimizi anlayıp başımı kaldırdım, parkın önündeki boşluğa park ettiği arabasını gördüm.
.
Tekrar merhaba ballarım 🙌🏻 Yine bölüm sonu ve yine bölüm sonu canavarı olarak ben :)
Tiktokta yorumlarda bölüm heyecanlı bitmeyecek dediğimde inanamayan okurum 🤭 Heyecanlı bitmedi bak jsjxjxjx
Öncelikle, bölümü nasıl buldunuz? -->
Benim hoşuma gitti baya 🤭
Yunus Binbaşının başına taş düşmüş, belli 🙌🏻
Tiktokta o gönderideki yazıyı bölüm başında bir rüya olarak görmeyi Beklemiyordunuz, değil mi?
EHEHEHEHEHE
Ters köşe değil orta oldunuz 😉
Uras Teğmencik? -->
Okyanus Kaya? 🌊🌊🌊 -->
Deniz'im? -->
Bu adam yürümüyor, uçuyor ama Okyanus kafasını kaldırıp bakmıyor. Çıldıracağım!!!
Kafasına taş düşen Yunus Beycim? -->
Diğer bölümden spoiler vereyim mi, vereyim mi?
İşler biraz karışacak ;)
Bilinmeyen bir kişiden bir bölüm yazsam nasıl olur kiiii? 🤭
Merakla bekleyin, olur mu?
Hem...
50 bölüm olduk 🥹 Epey duyguluyum, ilk bölümü yüklerken acaba Bin okunmayı bulur muyuz? On bin çok mutlu olurum, okunur mu ki? Falan diye düşünüyordum ama şu anda burada 200 K okunmayı geçtik, Wattyde ise 500 K'ya merdiven dayadık 🥹🤭 Hepinize teşekkür ederim, öyle içimden geldi :))
Okyanus'la🌊🌊🌊 kalın... Yunus abiye de yumuşamayın sakın heee jxjxjxjx
Bu bölüm;
2326 Kelime...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 234.83k Okunma |
20.4k Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |