58. Bölüm

53. Bölüm / Delirmekle Ölüm Arasında

Cansu
lily_lily

Merhaba bir tanelerim 🤭

52. Bölümü fena bir yerde bırakmıştım o yüzden sizi pek fazla tutmayacağım 😉

Oy✨️ vermeyi ve bol bol yorum yaparak okumayı unutmayın... Ben ise 52. Bölüm yorumlarınızı cevaplandırmaya kaçıyorum ve sizi çok seviyorum 💗💗💗

İyi okumalar dilerim :)

.

Korların seni yakacağını düşünüyorsan, sen Kül’sün. Zaten yanmışsın, bitmişsin. Tükenmişliğini için de taşıyorsun.

 

Kor, Kül’ü yakamaz çünkü Kül’de yanacak bir şey kalmamıştır. Ne kadar ateşin orta yerinde olursan ol, Kül’e dönmüşsen bir hiçsin.

 

İstediğim de buydu. İşe yaramamak. Beni oldurdukları her şeyden kendimi soyutlayıp çıktığım Yangın’dan sonra Kül’e dönmek. Sahi, bir şey kadar zor mu olurdu?

 

Yine adımı duyurmuş. Kendime engel olamamış. Bu sefer başarılı bir ajan olarak kendime yeni bir kimlik kazandırmıştım. Kül...

 

Sahi Okyanus, Kül olduğuna emin misin?

 

Yaptıklarım hiç Kül olmuş birinin yapacakları gibi değildi. Yapacaklarım gibi...

 

Yanmışın Kül’ünden korkulmaz.

 

Yalan. Öyle de bir korkulur ki. Kırılmış kanatlar, topal bacaklar veya yüzmeye korkan kollar... Hangisini tutabilirsin ki? Hava da kara da ve deniz de her yerde...

 

O üniformanın altında tüm o yanlışlıklardan kurtulmuştum. Eksiği var mıydı? Çok vardı.

 

O halde Okyanus’un Kül’ünden korkulur muydu?

 

Kül’ün de çaresiz kaldığı, hiç gibi hissettiği anlar vardı ve bu da o anlardan biriydi. İçimde uyanan başka bir şey olmalıydı, bu Okyanus değildi.

 

Anka Kuşu.

 

Kül lakabı benim için bir simge değildi. Hiçliği neden isteyebilirdim ki?

 

Öyle görevlerim vardı ki, öyle kafayı yemiştim ki, kimliğimi belli etmek istediğim görevler için cebimde kül taşıyordum. Buradan Kül geçti diye... Görevi başarıyla tamamlarsam bir yere izimi bırakıyordum. Küllerimi saçıyordum desek daha doğru olur.

 

Yangın’dan çıktıktan sonra Kül olduğumu kabullenmiş değildim. Kül lakabını kullanma sebebim Anka Kuşu efsanesinin epey ilgimi çekmesiydi.

 

Küllerinden doğmak.

 

Kül’ün intikamı, Anka Kuşu efsanesinden esinlendiğim bir resitale dönüşecekti.

 

Evet, lisedeyken edebiyatla aram iyiydi. Kafamda bu tarz bir betimleme yapmamın sebebi buydu. Her neyse, konumuza dönelim...

 

Beklediğim kişi karşıma çıkacak, öncesindeyse beni hiçliğe çevirecekti...

 

Biliyordum.

 

Tüm efsaneler böyle başlamaz mıydı? Başlamazdı. Sadece tükenecek kadar acıyı hakkedenlerin efsanesi böyle olurdu. Çünkü yenilenler yenmek için var olurdu.

 

Belki bunların ya da hiçliğin şu an olanlarla hiçbir alakası yoktu ama kafam öyle karışıktı ki! Kafamı kaldırıp karşımda beklemediğim birini görünce hissettiğim hayal kırıklığını anlatamazdım.

 

Ne kadar hayal kırıklığı ne kadar da mahvolmuştuk? Diye kendime sorduğumda bunun cevabını hiç merak etmiyordum ancak cevabı almıştım.

 

Ölçemiyordum.

 

Karşımda tanımadığım bir adam vardı ve beklediğim gibi Aras değildi. Kendimi o kadar kaptırmıştım ki! O kadar inanmıştım ki, onu göremeyince donakalmıştım.

 

Omzuma konan el, yüreğimdeki ağırlığı arttırdığında bu hisleri nasıl toparlayacağımı bilmiyordum. Ben hiçbir şey bilmiyordum.

 

Aras’ın ölmediğine inanmayı bırakmalıydım. Tek çıkarımım buydu. Nasıl becereceğimi bilmediğim bir şeydi.

 

Kafayı sıyırmak üzereydim. Ramak kalmıştı.

 

Gözlerimin dolduğunu tavana diktiğim bakışlarımdan, boğazımın düğümlendiğini yutkunduğumda oluşan acıdan anlayabiliyordum. Yazıktı, bana.

 

“Okyanus.” diyen ses, omzumdaki elin sahibiydi.

 

“O Aras değil.” dedim, yutkunarak.

 

“Değil.” diyerek üzgün bir şekilde beni yanıtladı.

 

“Aras değil.” diyerek tekrarladım. Kafayı yediğim o günlere dönmek istemiyordum ama kendimi tetiklemiştim.

 

Bu sefer yanımda Deniz yoktu. Yıkılamazdım. Yıkılamazdım. Hayır, yıkılamazdım.

 

“Aras değil.” diyerek beni tekrarladı. Tavana diktiğim bakışlarım ağır çekimde bulandı, dolu gözlerimi zor tutuyordum.

 

“Değil.” dedim, bakışlarımı ona çevirirken. Öyle üzgün bakıyordu ki bana, ona doğrulttuğum bakışlarımla birlikte gözümden süzülen yaşa takıldı bakışları. Ansızın hızla dolan, akmasın diye tavana diktiğim lenslerimle örtülmüş sahte elalarıma... Yabani olduğun kadar da yabancısın ha, Okyanus? Canına kanına...

 

Sahi, ne bekliyordun? Ne bekliyordun da yıllardır dökmediğim göz yaşlarını burada tutamayacak gibi hissediyorsun, Okyanus? Acınası olmayı kesmeliydim, değil mi?

 

Neden elim ayağım titreyecekmiş gibi hissediyordum. Evet, böyle bir his vardı. Sonucunda asla ellerin titremezdi ama titreyecekmiş gibi bir panik sarardı seni.

 

Çiçek Hanım’ın gözünden akan yaşlar, ağlamanın güçsüzlük olduğunu beynimde bağıran kişi...

 

Çelişiyordum ve tutunamıyordum.

 

Yıllardır dolu olan gözlerimde biriken yaşlardan bir tanesi yanağımdan süzüldü ve ben dayanamadım.

 

Ağlıyorum ama güçsüz değilim.

 

Çok güçlüyüm, bunu yürekten hissediyorum.

 

Gözümü yumarak o tek damlanın verdiği yenilgiyi acıyla burkulan yüreğimde hissettim ve kabullendim, tüm yaşların sessiz sessiz dökülmesine izin verdim. Ağlamadım belki de... Sadece gözyaşlarıma yol açtım. Bu bir kabulleniş olmalıydı.

 

Bu bir kabulleniş değildi. Ne derseniz deyin. Bu gözyaşları, içimden bana haykıran güçsüzlüğüm veya saçlarıma asılan geçmişim değildi. Karanlık ise hiç değildi. Çiçek Hanım’ın gözlerinden süzülen yaşlar kadar masumdu ama ben güçlüydüm. Öyle değil mi?

 

Gözlerimi sıkarak bütün gözyaşlarımı akıttığımda başımı eğdim. Lens gözüme batıyordu, acıyordu. Gözümün içi çok acıyordu ama içimdeki acı daha çoktu. Bu acı bana koymadı. Buna ağlamak denemezdi. Gözyaşı dökmek denirdi. Çok fark vardı. Çok.

 

“Üzgünüm.” dedim, kendi kendime. Belki de ona... Seni, bu tepkime maruz bıraktığım için üzgünüm.

 

Birinin yanında ağlayınca özür dileme isteğimi bastıramıyordum.

 

Üzgünüm, ağlıyorum.

 

Üzgünüm, seni buna maruz bırakıyorum.

 

Üzgünüm, seni de üzüyorum.

 

Omzumdaki elin çekilmesiyle birlikte bir hareketlilik olduğunu hissettim. Bir anda iki yanıma sarılan kollarla birlikte tekrar donakaldım. Bana sarılmıştı.

 

Bu temas, ani yoğunlaşan duygularımın getirdiği boşluk anında tüm hücrelerime etki etmişti. Bir anda bana öylesine yakınlaşmıştı ki ve bunu sağlayansa tek göz yaşımda bana sarılmasıydı çünkü bunun anlamı çok büyüktü. Daha çok ağlamayı hakketmiştim.

 

Tek göz yaşımda bana sarılmak yerine bana bunun acizlik olduğunu söyleyen bir vardı.

 

Güneş ise bunu ters tepecek şekilde hiç tanımadığım, yabancı gördüğüm adam olarak bana şu boşlukta kocaman sarılmıştı. Onu itemezdim. Zaten itmek de istemezdim.

 

O boşluk dolmuyordu ama etrafı sarılıyordu.

 

“Ben daha çok üzgünüm.” diyen aksi doktorla birlikte hıçkırdım. Hayır, sessiz dökebilirsin gözyaşlarını! Hayır, Okyanus!

 

Biz biraz sarılıp ağlayacağız, müsaade var mı?

 

“Söz vermiştin.” diye fısıldadım. Kendimde değil gibiydim.

 

O kadar çok inanmıştım ki bu sedyede yatan adamın Aras olduğuna... Körü körüne inanmıştım. Onu burada bulamamak kendimi kaybetmeme sebep olmuştu.

 

“Söz vermiştin.” diyerek tekrarladım. Fısıltım, kulakla duyulmayacak kadar kısıktı.

 

Doktor önlüğünü yumruğumla kavradığım elim yavaşça kıpırdandı. Bu kıpırdanma, yumruğumun etrafındaki kumaşı daha da çok toplamamdan başka bir şeye yaramamıştı.

 

“Söz vermiştin.” diyerek defalarca tekrarladım. Ya kendi içimde ya da dışımda...

 

Umursamayacak kadar şoktaydım.

 

Bu ana kadar onun bir yabancı olduğunu biliyordum. Sadece iki gündür tanıdığım bir yabancı. Düşününce öz abim olduğunu ne fiziksel ne de psikolojik olarak hiç hissetmemiştim. Şimdiyse garip tanıdıklık hissiyatı onun gibi bedenimi sarmalıyordu.

 

Ani bir şekilde onun bu sarılmasına karşılık verip beni sımsıkı sardığı gibi ona sımsıkı sarılmak istedim. Sağ elim yavaşça havalandı ve tertemiz doktor önlüğüne yumruk şeklinde tutundu. Diğer elimi de kaldırıp tam ona sarılacakken olmadı. Yabancı kokuyordu.

 

Yapamadım.

 

Hıçkırdım. Gözümden yeni yaşlar, onun omzunu kirletti ve ben bitap hissettim. Kendime acıdım. Tüm bu hisleri sıfırlayacak kadar kapalı gözlerimin arkasında, hafızamda kilitli kaldım.

 

“Abi nereye gidiyoruz?” diye soruyor, küçük bir kız çocuğu.

 

Bulanık, sürekli hareket eden bir görüntü...

 

“Hadi, çok yavaşsın. Çiçek toplayacağız. Anneme sürpriz yapacağız.” diyen bir ses var. Bu ses, bulanık görüntüdeki altın saçlı çocuğa ait. Çiçek toplayacaklarmış.

 

“Ne çiçeği? Sana yetişemiyorum!” diye soruyor, upuzun siyah saçlara sahip olan kız çocuğu. Salık saçları görüşüme düşüp duruyor. Rahatsız oluyorum. Bu saçlar neden bu kadar uzun?

 

Küçük bir yavaşlama... Sağ elimde sıcak bir temas... Yavaşlayan nefes ve tekrar koşturan bir beden...

 

“Papatya.” diyor, altın saçlı çocuk. İçimden bir gülümseme isteği geliyor.

 

“Aras’a da toplayalım.” diyerek elbiselerinin eteklerine takılarak yürüyor küçük kız. Uzun eteğini çekemeden yeri boyluyor. Canı yanıyor, hissediyorum.

 

Onun düştüğünü fark eden altın saçlı çocuk duraksıyor. Okulda öğrendiği acele işe şeytan karışır sözünü anımsıyor. Küçük kızın canının yanmasına üzülüyor ve kızın yanına çömeliyor. Kendi suçuymuş gibi bir hisse kapılıyor.

 

Küçük kızın dizine çimenlerin arasındaki sert taş batıyor. Altın saçlı çocuk eğilip kıza baktığında, kız dizinin parçalanmasına değil de çocuğu görünce ağlıyor.

 

Sevdiklerimize yakınırız değil mi? Sevdiklerinden ayrı gayrı, yakınacak kimsesi kalmadığında anlayacak şımarık bir çocuk olmaması gerektiğini. Ah, ne yazık küçücük yaşta!

 

“Abi, acıdı.” diyor, elini dizine götürerek.

 

Bilmiyor ki, canı daha çok acıyacak.

 

Bilse ağlamaz ki, bildiklerine ağlamaya başlar. Çocuk aklı ya işte!

 

“Özür dilerim, seni çekiştirdim.” diyor altın saçlı çocuk. Suçlu hissediyor ama kızın canının yanmasına daha da çok üzülüyor. Canı yanmış gibi çünkü aile demek, bir acı demek.

 

“Ağlama.” diyor, üzüntüyle. Kızın gözyaşlarını gördükçe gözü doluyor. Kızın canının yanmasına karşı taşa sinirleniyor ve bir daha kardeşinin canını yakamasın diye taşı alıp cebine atıyor. Saklayacak ve kardeşinden uzak tutacak. Bu kadar masum ama bilmiyor.

 

Sanıyor ki, kardeşini hep böyle koruyabilecek.

 

Koruyamayacak. Ah, ne yazık küçücük yaşta!

 

“Ama acıyor! Ağlamak istiyorum, abi!” diyerek sitem eden kıza sanki kendi canı acımış da hissediyor gibi bakıyor. Şımarıklık yapmak ne güzel şey! Kız bunu unutacak.

 

Bilmiyor ki, o abi sözüne senelerce hasret kalacak.

 

Kız kardeşi artık ağlamaktan kaçacak.

 

“Babam beni geçen hafta doktora götürmüştü. Biliyor musun? Koluma iğne soktular, kocamandı!” diyerek kız kardeşinin dikkatini dağıtmak için görselli bir şekilde anlatarak konuşuyor.

 

“Benim canımı çok yakıyor, iğneler.” diyerek sessizce konuşuyor kız. Ve ekliyor.

 

“Kocaman mıydı?” diye soruyor, küçük kız. Boncuk gözlerini açacak abisine bakıyor. Merak işte, çocuk ya!

 

“Kocamandı! Hatta canım çok acıdı ama hiç belli etmedim. Senin de dayanıklı olman lazım!” diyerek konuşuyor, altın saçlı erkek çocuğu.

 

“Öyle mi diyorsun?” diyerek ağlamasını kesiyor, kız.

 

“Evet, hem doktor çok zekiydi. Hemencecik kanımı aldı ve beni iyileştirecek şeyler yaptı.” diyerek doktoru hatırlıyor ve hayranlığı artıyor. Sarı saçlarını alnından çekerek gülümsüyor. İnsanlara iyi gelmek istiyor ama bilmiyor ki, en çok da kardeşine iyi gelmesi gerecek!

 

“Sende dizimdeki acıyı geçir o zaman, abi.” diyerek abisinin gülümsemesine karşılık veriyor, kız.

 

“Doktor olduğumda acılarını geçirebilirim, evet!” diyor, altın saçlı çocuk. Zaten uzun süredir bir hayali var, doktor olmak istiyor.

 

“Ben sana çok geleceğim, abi!” diyerek ellerini çırpıyor, kız. Heyecanlanıyor.

 

“Ama senin canın yanmasın.” diyor, çocuk.

 

“Vazgeçtim, gelme!” diyerek başını hayır anlamında iki yana sallıyor, abisi.

 

“Geleceğim!” diye ısrar ediyor, kız. Bilmiyor ki! Hiçbir şey bilmiyor!

 

“Ben doktor olacağım, sende bana gelmeyeceksin. Söz mü, abisi?” diye soruyor, altın saçlı çocuk.

 

“Söz değil!” diyerek abisine çemkiriyor, kız. Ne de inatçı!

 

“O zaman doktor olmam. Hayallerimi gerçekleştiremem.” diyerek üzünce başını eğiyor, çocuk. Biliyor ki, kız kardeşi onun üzülmesine karşılık söz verecek.

 

“Tamam, üzülme.” diye itiraz ediyor, minik kız.

 

“Söz.” diyerek gülümsüyor. Dizinin acısını bile unutmuş durumda. Abisi ona şimdiden iyi geliyor.

 

“Sende söz ver. Sonsuza kadar papatya toplayacağız.” diyerek kıkırdıyor, kız. Küçücük! Ne bilsin, bu saçma isteklerine hasret kalacak!

 

Annesi ve üçüzü, papatyaları çok seviyor diye bu sözü almak istiyor. Sonra da aklına diğer üçüzünün alerjisi geliyor ve hafifçe suratını asıyor. Annesinin suya koyduğu papatyaları bahçedeki masada bırakmasının sebebiydi bu. Olsun.

 

Aras, bahçede bileklerine papatya sürerken onu da çağırıyor ve birlikte bileklerine papatya sürüyorlar. Sonraysa Uras’ın alerjisi tutuyor. Annesi, onlara kızıyor. Uras’la daha çok ilgileniyor. Kıskanıyor elbet, çocuk aklı işte! İleride daha çok kıskanacak, bilmiyor!

 

“Söz, bakalım!” diyerek kardeşinin küçük burnunu sıkıyor ve gülümseyerek oturduğu yerden kalkıyor.

 

“Abiler bugünler için vardır.” diyerek kardeşine arkasını dönerek eğiliyor ve sırtına binmesini işaret ediyor. Kız ise abisinin sırtına çıkacağı için dizindeki acıyı bile unutuyor, seviniyor.

 

Hayat, küçükken kucağa alındığında tüm dertlerinin sona ermesi gibi olmayacak. O an bunu bilmiyor.

 

Bilmiyor ki, bugünlerden daha kötü günlerde abiler olamayacak. Yalnız kalacak.

 

Bilmiyor ki, kız kardeşinin yanında olamayacak. Yalnız bırakacak.

 

Hızla abisinin sırtına çıkıyor ve daha kendi küçücük olan altın saçlı oğlan, küçük kız kardeşini sırtlıyor.

 

Bilmiyor ki, ileride kız kardeşinin yaşadıklarını duyunca her şeyi kendi sırtlanmak isteyecek. Kardeşini böyle koruyamadığı için kendi kendine kızacak. Oysaki el kadardı, umursamadan kızacak.

 

“Papatya, yarın toplarız. Zaten Uras’ın alerjisi var.” diyor, altın saçlı çocuk.

 

Kız hem papatyayı hem de dizini unutmuş bir durumda uykusu gelerek esniyor. Abisinin altın sarısı saçlarına bakmak, ona izlediği çizgi filmleri hatırlatıyor. Gülümsüyor. Sarı rengini seviyor. Uyukluyor.

 

“Seni çok seviyorum, Güneş abi.” diyerek fısıldıyor. Abilerinin onu sırtına alması, en az babasının onu kucağına alması kadar değerli. Mutlu.

 

“Ben de seni çok seviyorum, kardeşim.” diyerek fısıldıyor abisi.

 

Küçük kızı derin bir uyku sarmalıyor. Bu sözleri yarım yamalak duyuyor. Belki yarın uyandığında hatırlamayacak, yıllar sonraysa hiç hatırlamayacak.

 

Abisinin biriciği, yarın öbür gün abisinin yasını tuttuğu kardeşi olacak. Ah küçücüğün, ne yazık!

 

“Abiler bugünler için vardır.” diyerek fısıldadım, bana sımsıkı sarılan adama karşılık. Derin derin aldığım nefesler, zihnimde dolanan parça parça şeylerden dolayı artan kalp atışlarım... Kendimde değil gibiyim.

 

“Ne?” diyerek soran Güneş’i daha fazla dayanamadan ittim. Tek dokunuşumla geri çekildiğinde yüzümde nasıl bir ifade gördüyse üzüntüsünün ardında anlamsızca bakıyordu.

 

“Kafam... Kafamı karıştırıyorsun.” dedim, ellerimi peruk saçlarımın arasından geçirerek. Unut, o görüntüleri... Anlam vermek zorunda değilsin!

 

Anlam vermem için renklenmediler mi sahi?

 

“Anlamıyorum.” dediğinde kendimi toparlamaya çalıştım. Aras için buraya geldiğimizi bile unutabileceğim rüya gibi bir şey görmüştüm.

 

Rüyaydı, değil mi?

 

Neydi o? Hatırlamaktan kaçtığım ama hatırlamam gereken hafızamın bir oyunu muydu? Gerçek miydi, sahte miydi?

 

Aras’ın ölmediğine dair gördüğüm halüsinasyon gibi bir şey miydi? Evet, halüsinasyon diyorum! Evet, tüm inancımı kaybettim! Evet, o artık ölmemiş olamaz! Dahası yok! Aras yok! Kül oldu!

 

“Hani üzüleceğim bir şey yoktu. Söz vermiştin!” diyerek göğsünden iteledim. Aniden kafama dank eden gerçekleri kabullenmemle birlikte yutkundum. Göğsünü itelediğim elim yumruk oldu ve hafifçe aşağı düştü.

 

Kafam öylesine karışmıştı ki, bilinç altımdaki sahneler ve gözlerimin önündekiler birbirine girmişti. Kendime hakim olmalıydım. İradesiz bir insan değildim. Dengesizdim ama iradesiz değildim.

 

“Yalan söylemedim.” dedi, başını iki yana sallayarak. Bu tepkimi beklemiyor olmalıydı. Kandırıldığını hisseden Okyanus, her şeyi yapabilirdi.

 

Okyanus kandırılmaktan çok korkardı.

 

“Yalan söyledin.” dedim, yutkunarak. Başımı hayır anlamında sallayarak bakışlarımı kaçırdım.

 

Beni kandırdın.

 

Bu sedyede yatan yaralı askerin kesin, şüphesiz Aras olduğunu düşünmemi sağlamıştı. Beni kandırmıştı! Söz vermişti!

 

“Beni kandırdın!” diyerek yükseldim, kapıdaki askerleri umursamadan. Nefesim boğazıma takıldı. Boğulmakla yok olmak arasında bir şeyi istedim.

 

“Okyanus.” dediğinde anında konuştum.

 

“Ne?” diye sordum. Gözlerimden akan yaşlar tükense de beni yenileri bekliyordu. Hayır, bu kadarı fazlaydı bile! Bir yabancının yanında bu kadar... Ağlamak...

 

Yabancı dediğin... Hayır, o bir saçmalık. Hatta üzüntünden dolayı gördüğün tamamen psikolojik bir oyun. Bu kadardan ibaret. Değil mi? Ne öyleyse?

 

Hem... Ben sevdiklerime yakınmayı çok özledim.

 

Benim sevdiklerim yok ki! Artık kalmadı. Abim de gitti, Aras da ölmüş! Hafızamda yok ama ailem olduklarını iddia eden bir insan topluluğu var! Çıldırıyorum ya da deliriyorum. Bilmiyorum. Bildiğim her şey yalan zaten. Hayalden ibaret.

 

“Sözümü tuttum.” diye fısıldadı ama onu tam dinlemeden, anlamadan konuştum.

 

“Ben yaşadığına eminim. Halüsinasyon görmedim!” dedim, keskin bir şekilde. Fazla tetiklenmiştim. Hayır, öldü! Kül oldu!

 

Benim kardeşim yaşıyor!

 

“Bende eminim.” diye fısıldadığında yüreğimde garip bir hafiflik hissettim. Nasıl ama? Tükürüğüm boğazıma takılmış, elim ayağım birbirine girmiş sayılırdı. Bu da ne demek oluyordu?

 

Bana inanıyor muydu? Ortada inanmasını gerektirecek hiçbir şey yoktu ki!

 

“Bana inanıyor musun?” dediğimde evet anlamında başını sallayarak mırıldandı. Neye yarardı?

 

Sesli bir nefesle gözyaşlarımı serbest bıraktığımda yüreğimin hafiflediğini hissettim. Bana inanıyordu. Evet, biri bana inanıyordu.

 

Deniz ya da Alkan gibi öldü demiyordu, bana sarılıp sana inanıyorum diyordu. Yutkundum. Karşımdaki adam benim gibi yere çökmüş tepkilerimi seyrediyordu.

 

Bana inanan biri var!

 

Biri bana inanıyordu ama kardeşim yaşamıyordu...

 

“Çıkalım şuradan, Okyanus.” dediğinde kendime gelmeye çalıştım ama yıkık hissediyordum. Kapıya baktı, kapıda askerler vardı. Birazdan çıkmamamızdan şüphelenebilirlerdi. Çıkmamız gerekiyordu, çok kalmıştık.

 

“Her şeyi anlatacağım. Lütfen.” diyerek ekledi. Neyi anlatacaksın? Anlatılacak ne kalmıştı ki?

 

Sözlerine karşılık başımı kaldırdım ve tekrar sedyenin üzerindeki askere kafamı çevirdim. Son kez, emin olmak ister gibi...

 

Ama içime sinmeyen bir şeyler vardı. Yangın merdiveninde Yunus Binbaşı ile konuşurken yalpalayarak gelen zehirli kurşunla yaralanmış asker bizi tanıyor gibi davranmıştı ama bu sedyedeki adamı ben bile tanımıyordum. Anlam veremiyordum. Bir şeyler yanlıştı.

 

Sedyeye tutunarak hafif doğrulduğumda yüzünü inceledim. Nasıl anlayabilirdim ki, o gün hayatını kurtardığım adamın bu adam olup olmadığını?

 

Ağzı, burnu ve gözü dışında her yeri kapalıydı. Kimliğini bile bilmiyordum. Zehirlenen asker o muydu? Hislerim bana çok farklı şeyler söylüyordu.

 

Sedyeye tutunarak zorla, sessizce ayaklandığımda biraz önce aksi doktorun cebinde olan gözüme kestirdiğim kalemi eğilerek ondan aldım. Hafızamın derinliklerinde oynayan görüntüyü susturamasam da umursamadım.

 

Cebinden aldığım kalem, ışıktı. Doktorlarda olanlardandı. Gözünü net görmüştüm, koyu renkti. Tam hatırlayamıyordum.

 

Ne yaptığımı tahmin eden bir sakinlikte benimle birlikte ayaklanan aksi doktora odaklanmadım. Elimdeki kalem gibi olan ışığı yaktım ve sedyede yatan askerin üzerine eğildim. Oksijen maskesini hafif kaydırarak sol gözünü iki parmağımla açtım. Elimde eldiven vardı.

 

Işığı askerin gözüne tutmama gerek kalmadan gözüne baktığımda açık kahve gözlerle karşılaştım. O gün gördüğüm gözler, kopkoyuydu. Zehir etkisiyle mi koyulaşmıştı?

 

Şüpheyle elimdeki ışığı bilinci kapalı olan askerin gözüne götürdüm. Işığı gören açık kahve göz bebeği anında küçüldü. Kaşlarım çatıldı. Bu yanlış bir şeydi.

 

Skopolamin alan birinin gözleri böyle tepki vermezdi. Veremezdi. İmkanı yoktu.

 

Şüphemin açıklığıyla kalp atışlarım yükseldiğinde sedyede yatan askerin omzundaki bandaja elim gitti.

 

“Bekle.” diyerek bileğime kapanan ele aldırış etmeden bandajı yavaşça kaldırdığımda beklediğim şeyle karşılaştım.

 

Bu iyi bir şey miydi? Yoksa değil miydi? Bilmiyordum.

 

Sedyede yatan askerin omzundaki yara tam olması gerektiği yerdeydi ama yara çevresi morarmış, şişmiş ya da doku hasarına uğramamıştı. Dümdüz kurşun yarasıydı.

 

Bu adam, benim hayatını kurtardığım adam değildi. Bu sedyede yatan yaralı asker, zehirli kurşunla yaralanmamıştı.

 

Umutlarımın boşa çıkmasının ardından böyle bir farkındalık yaşamayı beklemiyordum. Başımı kaldırarak monitöre baktım. Nabzı seksendi. Fazla sakin. Skopolamin taşikardi yapardı.

 

Yatakta yatan adam... Benim hayatını kurtardığım asker değildi. En önemlisi de zehirlenmemişti!

 

“Zehirli kurşunla yaralanmamış. Bu, o değil.” dedim, gözümde biriken yaşların akmasına izin verirken. Gülümseyerek ona döndüğümde onun da yüzünde bir gülümseme vardı.

 

Umut Yıldızı, bana yine yol gösterecekti.

 

“Ameliyatına girdin. Sen... Sen daha iyi bilirsin!” dedim, ona dönerek. Yumruk olan ellerim anlamsızca göğsüne gitmiş ve iki avcumu da göğsüne yaslayarak ondan bir cevap bekliyordum. Davranışım harelerini titretmişti. Sözlerimle birlikte donuk bakışları uçup gittiğinde sabit ifadesiyle konuştu.

 

“Ben her şeyi biliyorum, Okyanus.” dedi, sakin bir biçimde başını sallayarak.

 

Öyleyse, kalbimi neden bu kadar çarptıracak şeyler yaşamama göz yumuyorsun?

 

“Şuradan bir çıkalım, her şeyi anlatacağım. Tamam mı?” diyerek eklediğinde gözümdeki parıltıları görmüş olmalı ki gülümsedi. Kafamdaki karışıklık bir bir uçup giderken anlamadığım çok şey olmasına rağmen içimi bir umut kapladı.

 

“Anlaştık.” dedim, gülümsemeye çalışarak. Gözlerim bile ıslaklığını, göz yaşlarını hissedilebilirken kim bilir nasıl görünüyordum? Artık ne önemi vardı ki?

 

Cümlemi tamamen bitirmeden beklemediğim bir şey yaptı. Bana bir adım yaklaşarak sımsıkı sarıldı.

 

Bu yabancı bana sımsıkı sarıldı ve beklediğim gibi yabancı hissettirmedi.

 

Titrek bedenimi sımsıkı sarmalayan beden, bana bir o kadar yabancı ama kaybettiğim hafızamda belki de bir o kadar yakındı.

 

Kalp atışlarımın nefes alışverişlerimle birlikte yükseldiğini hissettiğimde biraz önce göz kapaklarımda canlanan sahnenin belki de bir anı olabileceği fikri aklıma düştü.

 

Sonuçta bu adam benim abimdi ve bana sarıldığında kafamın içinde anı benzeri bir sahne oynuyorsa bu belki de unuttuğum geçmişimden minik bir parçaydı.

 

Kaskatı kesilen bedenim tepkisiz ve hareketsiz bir şekilde onun bu sarılmayı bitirmesini beklerken ona izin verdiğim için şimdiden pişman olmuş gibi hissediyordum. Hayır, hissetmiyordum!

 

Kafamın üstünde bir el hissettiğimde gözlerimi kapatarak başımı sabit tutmayı bıraktım ve bana sımsıkı sarılan adamın göğsüne doğru bıraktım.

 

Garip bir güven hissiyle doluydu. Ben ise o güven hissine ve ona kapılmamak için büyük bir çaba sarf ediyordum. Başarısız olma ihtimalim vardı. Artık çok yüksekti.

 

Yavaş hareketlerle başımı okşadığında iki yanımda sabit duran kollarım vücuduma garip bir ağırlık yaptı. Bu ağırlığa karşılık kollarım yavaşça kalktı ve düşüncelerime ters bir şekilde bana sımsıkı sarılan adama sarılacakken kapı tıklatma sesiyle yerimden sıçradım. Benim için öyle bir boşluk anıydı ki irkilmemek elimde değildi.

 

Kapı tıklatma sesiyle birlikte benden hızla ayrılan aksi doktorla gözlerimiz kesiştiğinde çenesinin altındaki maskesini hızla kapattı. Onu taklit ederek bende maskemi kapattığım gibi elimin tersiyle gözlerimi sildim. Kısaca toparlandım.

 

“Hala işiniz bitmedi mi?” diyen kaba bir erkek sesi işittiğimde aksi doktor ikimiz adına da cevap verdi.

 

“Çıkıyoruz.” diyerek ani bir şekilde verdiği cevapla birlikte son kez sedyedeki askere baktım.

 

Bu o değildi. Hala bir umut vardı.

 

Umut Yıldızı, tekrar parlıyordu ve bana yolumu gösterecekti.

.

BÖLÜMSONUCANAVARI🐥

Bu bölümden sonra ne tepki vereceğinizi bilmiyorum hshxjxjx

Okyanus'un geçmişine mi sevinseniz, yoksa o sedyede Aras'ı görmeyişinize mi üzülseniz?

Ben de bilemedim 😔

Geçen bölüm, bölüm sonu size verdiğim ufak spoyi kaparak yorumlara dalmışsınız... 🤭

Çoğu kişi, Güneş'in General ile iş birliği yapıp sedyede Aras'ı görmeyeceğimizi yazmış 😲

Arkadaşlar! Arkadaşlar! Güneş ya, Güneş'imiz Okyanus'un güvenini kırmayı göze alabilir mi? ☀️

Asla. 

Güneş'e güvenin, arkanıza yaslanın.

Peki ya, geçmiş sahnesi?? -->

Tepkilerinizi en merak ettiğim sahne budur. Yazım tarzım nasıldı?

Sanki Okyanus o ana dışarıdan bakıyormuş gibi yazmak istedim. Bence oldu da... Sizce? -->

🤍🤍🤍

Ve sedyede Aras'ı göremeyişiniz...

Sizce Aras yaşıyor mu yoksa gerçekten şehit mi oldu? -->

Diğer bölüm bunu net bir şekilde öğreneceksiniz...

Eminim ki, aksi doktorun 'Her şeyi biliyorum.' 'Anlatacağım.' Sözleri kafanızı karıştırmıştır... 🤐

Umarım bölümü begenmişsinizdir 💓

Okyanus🌊 ve Güneş☀️le kalın...

Öpüldünüz... 😚💓

Bu bölüm;

3054 Kelime...

Bölüm : 09.05.2026 22:55 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Cansu / Okyanus'un Kül'ü / 53. Bölüm / Delirmekle Ölüm Arasında
Cansu
Okyanus'un Kül'ü

234.83k Okunma

20.4k Oy

0 Takip
59
Bölümlü Kitap
KARAKTER TANITIMIBölüm Günü - Duyuru 🌊☄️1. Bölüm / Yaralı Kuş2. Bölüm / Tanımadığım İnsanlar3. Bölüm / Bilinmeyen Rütbe4. Bölüm / Şüpheler ve İstekler5. Bölüm / Kabullenilmeyen Açık Yaralar6. Bölüm / Tesadüfi Başlangıçlar7. Bölüm / Şüphe Tohumları8. Bölüm / Marş İleri9. Bölüm / Askeriye Koridorları10. Bölüm / Künyelerin Tıkırtısı11. Bölüm / Karşı Konulamaz Yanlışlar12. Bölüm / Komutana Güven13. Bölüm / İpleri Elinde Tut14. Bölüm / Her An Tehlike15. Bölüm / Anestezi Direnci16. Bölüm / Umut Yıldızı17. Bölüm / İhtimallerin Çıkmaz Sokağı18. Bölüm / Saye19. Bölüm / Şarapnel (Geçmiş)20. Bölüm / Kül Olmamış Kor21. Bölüm / Barlas Nisyan EylerseZEHİRLİ KURŞUN22. Bölüm / Ölüm Kapanı23. Bölüm / Lahza24. Bölüm / Zorunluluk25. Bölüm / Tuğgeneralin Emri26. Bölüm / Dalgalı Deniz ve Doğan Güneş27. Bölüm / İstihbarat Görevi28. Bölüm / Gerçek Görünüşümle Operasyon29. Bölüm / Gökyüzü Gözler ve Gece Saçlar (Geçmiş)30. Bölüm / Kalbimin Attığını Hissediyorum31. Bölüm / Kapılma Dalga’ya32. Bölüm / Cesur Bir Teklif33. Bölüm / Gerici Takipte Hissettiğin Nabız34. Bölüm / Kan Kus Kızılcık Şerbeti İçBir Yıl Olmuş 🥹35. Bölüm / Diken Üstü36. Bölüm / Kapana Kısılmak37. Bölüm / Buzdan Kafesin İçindeki Dövüş38. Bölüm / Önemsenilme Duygusu39. Bölüm / Kül’ün Emareleri40. Bölüm / Kaçıngan Bağlanmalı Savcı41. Bölüm / Yalancının Mumu42. Bölüm / Hasta Çorbası43. Bölüm / Aras’ın Kül’e çevirdikleri44. Bölüm / Yalancının Külleri (Geçmiş)45. Bölüm / Papatya Alerjisi46. Bölüm / Eksik Parça47. Bölüm / Civciv Bozuntusu48. Bölüm / Kalbimin Tek Sahibi49. Bölüm / Düştüm Mapus Damlarına50. Bölüm / Birinci Şahıs İyelik Eki51. Bölüm / Kalp Yiyen Lotus52. Bölüm / Tutulması Gereken Sözler53. Bölüm / Delirmekle Ölüm Arasında54. Bölüm / Abimi Hatırlıyorum55. Bölüm / Ruhefza Esintisi
Hikayeyi Paylaş
Loading...