57. Bölüm

52. Bölüm / Tutulması Gereken Sözler

Cansu
lily_lily

Merhaba bir tanelerim 💫💫💫

Dünkü bölümden sonra bu bölüm size pek bir cevap vermeyebilir ama soru işaretlerini kafanızın bir köşesine sıyırın ve bu bölüme odaklanın :)

Çünkü 51. Bölümdeki kişiyi öğrenmeniz için birkaç bölüm var henüz 🙌🏻

52. 53. Ve 54. Bölümler birbirleriyle bağlantılı 🤍 Bu bölümü okuduktan sonra heyecanlanacağınızı düşünüyorum, diğer bölümü de 54. Bölümde olanları bekleyerek okuyun olur mu? 🤭

Kafamda her şey belli ve bu yüzden çok heyecanlıyım. Size spoiler veresim geliyor hxjxjxj

O zaman ben kaçayım 🤝🏻

51. Bölüm ve bu bolüm yapacağınız yorumları yarın cevaplarım çünkü şimdi 53. Bölümü yazmaya başlayacağım 🤭

Bölüm sonunu okuyunca bana hak vereceksiniz, eminim 💜

Oy💫 vermeyi ve bol bol yorum yaparak okumayı unutmayın :)

Düşünceleriniz benim için çok çok önemli!!! 🤭🌊✨️

İyi okumalar dilerim 💗

.

30.11.2024 – Cumartesi

 

Kendi ayaklarının üzerinde durabilmek ne kadar güzel bir şeydi... Hem mecazi hem de gerçek anlamda...

 

Kızıl Hastanesinin girişindeydim. Günler önce anesteziden uyandığımda gerçek ailemin beni bulmasıyla birlikte benimle DNA Testi yaptırmak istediklerinde bir daha buraya gelmeyeceğime emindim. O işler öyle olmuyormuş...

 

Güvenliğe Askeri Kimliğimi gösterdikten sonra içeriye geçmiş ve etrafı incelerken duraksamıştım. Danışmadaki sekreter kadın, doktor önlüklü kadın... Gözüme çarpanlar bundan ibaret değildi. Ayağı alçılı adam... Ve evet! Kendi ayaklarının üzerinde durmak her şekilde çok güzeldi.

 

Gülümsedim ama bu sefer sebepsiz değildi.

 

Kardeşimin ölmediğine olan inancım, bir gerçeğe dönüşmek üzereydi. En başından beri biliyordum demek istiyordum. Harp Okulu’ndaki günlerimi unutulmaz kılan kan bağı yoksa can bağı var dediğim kardeşimdi o, nasıl unuturdum? Hafızam güçlü olmadığı için epey silik de olsa o vardı. Artık kan bağı da vardı. Eminim ki buna çok şaşıracaktı! Tabii, o da bilmiyorsa...

 

Sıkıntıyla gözlerimi yumdum. Hastanenin ortasında ne yaptığımı sorgulayabilirlerdi ama ben derin bir nefes aldım. Bu yaşıma kadar her şeyi kaldırabilmişken şu anda yıkılacak değildim, öyle değil mi?

 

Toparlandım ve dikleşerek yerimde kıpırdandım. Aksi doktoru mu aramalıydım? Yoksa odasına mı çıkmalıydım? Ne yapmalıydım? Kafam çalışmayı bırakmıştı sanki...

 

Telefonumu çıkartmak için çantama uzanacağım sırada ceketimi hafife düzelttim, epey boldu. Üzerimde koyu kahve bir ceket vardı. İçime giydiğim siyah body, dar bir şekilde bedenimi sarıyordu ve karnımdaki bandajın dışarıdan gözükmesini sağlıyordu ama zerre umurumda değildi. Aldığım yaralar bana bir lütuf gibi geliyordu. Canla başla savaşmamızın sonucundan bir hatıra...

 

Altımdaysa ceketin takımı, hafif bol bir pantolon vardı. Bu boyla bu kombini baya iyi taşıyordum. Siyah tişörtümle ve üzerimdeki koyu kestane takımla uyum yakalayan siyah uzun topuklularımda boyumu beş santimden fazla uzatmıştı. Epey bir hazırlanmış gibi gözüksem de aksine çok kısa sürede evden çıkmıştım. Tek fark, özenli şekilde. Sonunda beni paspal, hastane kıyafetleriyle görmeyeceği için mutlu olmalı.

 

Hastanenin ortasında dalgın dalgın etrafı incelerken kolumun biri tarafından sertçe çekildiğini hissettim. Ne olduğunu anlamasam da kendimi savunmaya geçeceğim sırada kolumu tutan kişiyle göz göze geldim.

 

Problem yok. Aksi doktor. Sıkıntı yok. Sıkıntı büyük ama sen ne dersen o, Okyanus!

 

“Ben sana dikkat çekme diyorum. Sen hastanenin ortasında durmuş etrafı izliyorsun, Okyanus! Çay, kahve de getireyim mi?” diyerek söylene söylene koluma girerek ilerlemeye başladı. Koluma girip bu denli hızla ilerlemesine şaşırsam da tepki vermeden ona uyum sağlayarak ilerledim.

 

Kol kola girip pazara giderken dedikodu yapan teyzelere benzemiştik.

 

“Ne bu panik?” diye sordum, kafamı ona çevirerek. Beni sürüklercesine hızla ilerlediği için topuklularımla zorlanıyordum. Uzun süredir dağ başında görevde olmamın etkileriydi bunlar...

 

“Sen iyi misin? Koskoca Paşa tarafından özenle saklanılan askerin yanına gizlice girmek istiyorsun ve bunu benden, benim hastanemde istiyorsun. Tabii ki, gerim gerim geriliyorum. Ayrıca gerilmeye bile hakkım yok mu?” diyerek koridorun sonuna doğru ilerlediğinde kolumun onda kalmaması için topuklularımın çıkarttığı tok seslerle ona uyum sağlayarak ilerledim.

 

Koluma girdiği için yapışık yürümemiz beni rahatsız etse de sıkıntı yoktu. İdare edebilirdim. Kafamı kaldırarak ona doğru konuştum.

 

“Paşa benden kardeşimi saklıyorsa o gerilsin...” diyerek mırıldandım. Duymasını istemeyeceğim şeyler söylüyordum. Duymamış olmalıydı, lütfen...

 

“Ne? Ne? Paşa mı gerilsin? Okyanus, iyi misin yavrum? Gelirken gökten başına taş falan mı düştü? Ne bu özgüven? Ayıptır sorması...” dedi, ufaktan duraksayarak.

 

“Sen şu anda beni aşağılıyor musun? Bana mı öyle geliyor?” diye sordum, dişlerimin arasında.

 

“Tövbe! Ne aşağılaması? Senin farkında olamadığın bir şey mi var? Yoksa başına taş mı düştü? Sorguluyorum sadece...” dedi ve ekledi. Bu aptal sözlere katlanmak şahsım tarafından epey zordu.

 

“Abim, sen farkında mısın? Karşındaki Paşa dediğimiz adam bir Tuğgeneral. Sense... Sen sadece bir Üsteğmensin. Babamdan bilmesem susacağım. Senin Askeri Hiyerarşiden haberin var mı, yavrum?” diye sordu şekilden şekle girerek. Hah diye bir nida döküldü dudaklarımdan.

 

Bilmediği şeyler vardı. Kül, Tuğgeneralin en değerli askerlerinden biriydi. Bu yüzden General benden böyle şeyleri saklamazdı diye umuyordum ancak saklayabiliyormuş. Belki... Bu yüzden böyle cümleler kurabiliyordum işte! Tamam, bu sözlerim yine yanlıştı! Tavrım da tamam!

 

“Farkındayım da senin kafan yerinde mi? Sen bana ne cüretle mesleğimi öğretiyorsun? Askeri Hiyerarşi falan... İyi misin?” diyerek elimi belime attım. Öksürerek amam dercesine elini kaldırdı.

 

“Tamam! Tamam! Bu tavrına karşı şaşırdım sadece...” dedi. Benim inadımı az çok tanımıştı, konuyu kapattı.

 

“Ha şöyle! Kimse kimseye işini öğretmesin, ne dersin?” dedim, sakince. Sözlerimi umursamadı.

 

“Biz neden koridorun ortasında durarak bu kadar çok dikkat çekiyoruz?” dedi, ani bir panikle.

 

“Kendine bir sakinleştirici falan yap bence... Lazım.” diye fısıldadım, umursamazca sırıtarak. Sözlerime aldırış etmeyip koridorun sonundan sola saptı ve birkaç adımın ardından bir odanın önünde durdu.

 

Doktor önlüğünün cebinden aldığı anahtar ile kapıyı açtığında peşinden içeriye girdim. İçeri girmemle birlikte kapıyı arkamızdan kilitleyip duraksadı. Bakışlarımı ondan çekerek küçük odayı incelediğimde köşede kızıl saçlı ve doktor önlüklü bir kadın fark ettim. Karanlık köşede öyle sessiz duruyordu ki neredeyse yerimden sıçrayacaktım ama yok, ben korkacak insan mıydım?

 

“Niye buraya geldik?” diye sordum. Bilinmezlik hoşuma gitmiyordu. Hem de hiç!

 

“Kızıl saçlı doktor, Sevim.” diyerek bana karşımdaki kadını tanıttığında memnun oldum dercesine küçük bir baş selamı verdim. Kadın gülümseyerek baktı.

 

“Kardeşim, Okyanus.” diyerek beni de kadına tanıttığında yutkunarak kafamı ona çevirdim. Yok, kendini çok kaptırmıştı. Başka açıklaması olamaz. Kardeşim de ne demek?

 

Aksi doktor ise sözlerinin hemen ardına hiçbir şey demeden köşedeki dolaba doğru eğildi. Ne yaptığını anlamak için yana eğilip baktığımda dolaptan kızıl bir peruk çıkarttı. Ciddi miydi? Peruğu alıp ayaklandığında şaşkın bakışlarım ondaydı.

 

“Kamera kayıtlarıyla oynayacağım. Okyanus, sende Sevim’in yerine geçerek buradan çıkacaksın.” dediğinde yutkunarak sordum.

 

“Nasıl yani?” dedim.

 

“Kıyafetlerinizi değiştireceksiniz. Hastaneye girdiğin kayıtları sileceğim ama Paşa şüphelenirse şüphesini yalanlamak için ona kamera kayıtlarını göstermeliyim, o yüzden başka bir doktorun kılığına girmelisin.” dedi. Elindeki peruğu gösterdiğinde o konuşmadan konuştum.

 

“Sen onu nerden buldun?” dedim, şaşkınlıkla.

 

“Bulurum ben. Hadi.” dediğinde karşımdaki kadınla bakıştım. O neden böyle bir şeyi kabul etmişti ki!

 

“Tamam.” dedim, yutkunarak.

 

“Kıyafetlerimizi değişmeyeceğiz.” diyerek konuşmaya başlayan kadını inceledim. Ela gözleri ve boya olduğu kesin olan kızıl saçları epey güzel duruyordu. Ela lenslerime uyumlu gözleri vardı.

 

“Üzerimdekilerin aynılarını sana vereceğim.” dedi, yumuşak bir bakışla.

 

.

 

“Sen cidden bu kadar akıllı mıydın ya?” diyerek sordum.

 

Kafama bire bir oturan Kızıl peruk epey yakışmıştı. Tamam, ben daha önce kızıl peruk da kullanmıştım ama bu epey canlı bir renkti. Gözlerimdeki lens dururken sarı peruğumu kızılla değiştirmek biraz vaktimi almıştı.

 

Peruk takmaktan ciddi ciddi kafam yandı ya!

 

“Ne sandın? Abine çekmişsin işte!” diyerek sırıtarak bana bakıyordu. Aynadaki bakışlarımı keserek ona döndüm.

 

“Yine başlama, lütfen!” dedim, burnumdan soluyarak.

 

Üzerimi değiştirmemle birlikte onun odasına çıkmıştık. Üzerimde bej bir bluz ve altımda bej bir pantolon vardı ve de doktor önlüğü. Yakışmıştı, bakarsan!

 

“Hani benim teşekkürüm?” diye sorduğunda göz devirerek arkamdaki şifonyere yaslandım.

 

“Rica ederim.” dedim, gülümseyerek. Ona gıcık davranmak eğlenceli oluyordu.

 

“Pek de komiksin.” diyerek yüzünde sahte bir gülümseme oluşturduğunda yüzünü inceledim.

 

Bana kalırsa Yunus Binbaşı ve Savcının yüz hatları daha çok benziyordu. Aksi doktorun yüzüne Uras daha çok benzese de Uras ve Aras birbirine en çok benzeyenlerdi.

 

Karşımdaki adamın sarı saçlarının doğallığı gerçekten sürekli dikkatimi çekiyordu. Böyle parıldayan sarı saçlarım olsun ister miydim? Bilmiyorum ama ona oldukça yakışıyorlardı. Kabul. Ela gözleri de lensimle bir o kadar benziyordu. Hatta lensli ve peruklu halim onun kız versiyonu falan oluyordu.

 

“Komiklik yapmıyorum ki! DNA Testini kabul ettim, hani benim teşekkürüm?” dedi, kollarımı göğsümde bağlayarak. Ciddi bir tarafım yoktu.

 

“Silahını nereye koyacağız?” diye sordu, saçmalıklarıma aldırış etmeden. Yüz ifadem ciddileşirken ona hak verdim. Sahi, silahımı nereye bırakacaktım?

 

“Kapıdaki askerler belindeki silahı fark eder. Odaya silahla girmenin imkanı yok.” diyerek ekledi.

 

“Ne yapacağız?” diye sordum. Burası onun mekanıydı, ne yapacağımız hakkında fikri olmalıydı.

 

“Silahını masamın arkasındaki evrak dolabına koyabilirsin.” dedi, oturduğu yerden kalkarak.

 

“Olmaz!” diyerek keskin bir şekilde konuştum.

 

“Şahsi silahım, göz önünde kalmamalı.” diyerek ekledim. Bana hak veriyor olmalı ki başını onaylarcasına salladı.

 

“Kilitli kasan falan yok mu?” diye sordum, dikleşerek.

 

“Var. Evet. Mantıklı.” dedi, beni onaylayarak.

 

Masasına doğru ilerledi ve yavaşça sandalyesine kuruldu. Oturmasının ardından eğilerek masanın altında olduğunu tahmin ettiğim kasasının şifresini girdi. Şifreyi girdiğine dair çıkan seslerle yaklaştım. Doğrularak konuştu.

 

“Alabilirim.” diyerek sakin bir sesle konuştuğunda tereddütle kıpırdandım ama başka çözüm yoktu. Ona güvenmiyordum ama güveniyor gibiydim de.

 

Düşünmeyi keserek silahımı belimdeki kılıfından çıkarttım. Refleksle önce şarjörü kontrol ettim, ardından sürgüyü hafifçe çekip namlunun boş olduğunu doğruladım. Emniyet mandalını kapalı konuma getirdim ve içim rahat bir şekilde silahı kabzasından tutarak karşımdaki aksi doktora uzattım.

 

Hareketlerimi incelemiş olduğu belli olurcasına kaşları kalkmıştı. Silahı alarak eğildiğinde tereddüdümün gitmediğini fark etsem de yerimde kıpırdanarak sabrettim. Kasanın kapandığına dair ses geldiğinde konuştum.

 

“Şifresini senden başka kimse bilmiyor değil mi?” diye sordum.

 

“Bilmiyor. İçin rahat etmiyorsa kapımı da kilitleriz, sanki bomba saklıyoruz.” dedi, kahkaha atarak doğrulduğunda. Kaşlarımı çatarak sinirle ona baktım ve sessiz kaldım.

 

“Hadi.” diyerek ayaklandığında masasında bulunan maske kutusundan bana bir maske uzattı. Maskeyi alıp yüzüme kapattığımda onunla birlikte elime de masasındaki eldivenden geçirdim. Masasının üzerinden bir dosya aldığında odanın çıkışına doğru yürüdü. Kalp atışlarım hızlanırken ardından ilerledim.

 

“Gel bakalım.” diye mırıldanarak kapıyı açtığında derin derin nefesler alıyordum. Arkasından ilerleyerek kapıdan çıktığımda kapısını cebinden çıkarttığı anahtarla kilitledi.

 

Heyecanlanmamıştım ama çarpıntım vardı. Yıllar sonra Aras’ın yaşadığını bana inanmayanlara kanıtlayabileceğim içim mutluydum. O askerin Aras olmama ihtimali beynimi yese de sakin kalmak mecburiyetindeydim.

 

Aksi doktorun adımlarına sessizce eşlik ettiğimde nereye gittiğimizi biliyordum. Oda bir kat aşağıdaydı. Askeri kimliğimi göstermeme rağmen beni içeri sokmayanlardan dolayı odanın yerini biliyordum.

 

Arkasında kaldığımı fark ederek hızlı adımlarla yanına vardım. Topuklularım da aşağıdaki odada kalmıştı. Ayağımda temiz bir spor ayakkabı vardı, yepyeniydi. Ellerimi role girerek doktor önlüğün cebine yerleştirdiğimde aksi doktorun hızına yetişerek asansörün önünden geçip yangın merdivenine ilerlememize şaşkınlıkla baktım.

 

O yangın merdiveninde Yunus Binbaşıyla hiç iyi anılarımız yoktu, maalesef...

 

“Nereye?” diye sordum, peşinden ilerleyerek.

 

“Asansörde dikkat çekmeyelim.” dedi yavaşlayarak. Yangın merdiveninin kapısını açarak benim de içeri geçmemle birlikte yavaş yavaş basamakları inmeye başladı.

 

“Bu önlük de bana hiç yakışmadı. İyi ki doktor olmamışım.” dedim, kıkırdayarak. Merdivenleri bitirip diğerine döndüğümüzde beni cevapladı.

 

“Bence yakıştı. Doktor olsaydın sana iş ayarlardım hem, bak ne çabuk önlük giydirdim sana!” dedi, kahkaha atarak. Gülümsedim.

 

Neden gülümsüyordum, bilmiyordum ama beni gülümsetebiliyor olmalarına şaşırıyordum. İçimdeki yumuşak bir tarafı ortaya çıkartma potansiyelleri vardı. Kalpsizim ve duygusuzum diye gezerken bu güldüğüm anları hatırlarsam çok bozuşacaktık.

 

Bir alt katın yangın merdiveni kapısına geldiğimizde bana dönerek küçük bir bakış attı. Bir sorun yok dercesine başımı salladığımda yangın merdiveninin kapısını açtı ve ikimizde dışarı çıktık.

 

Asansörlerin önünden geçerek ilerlediğimizde koridorun sonuna kadar sessiz kaldık. Koridoru bitirip sağa döndüğümüzde adrenalinin etkisiyle kalp atışlarım göğüs kafesimi delmek ister gibi atıyordu.

 

Sağa döndükten sonra ilerlerken kamuflaj giyen askerileri daha yakından gördüm. İki tanesi kapının tam önünde diğer iki tanesi de oturma yerlerinde elinde çaylarla duruyorlardı.

 

Kapıda bir er, iki astsubay ve astsubay başçavuş vardı. Hepsi tam teçhizatlıydı. Dört asker ve içlerinde kıdemli birinin olması beni ilk geldiğimde şaşırtmıştı. Demek ki, Generalin özenle koruduğu biri vardı.

 

Onlara yaklaşıp koridorun tam ortasında duraksadığımızda bakışları bize döndü.

 

“Doktor?” diyerek sorarcasına bize dönen, içlerinden en kıdemli olan adamdı.

 

“Kontrol için geldik.” dedi, aksi doktor. Elindeki dosyayı Astsubay Başçavuşa uzattığında adam dosyayı açarak kısa bir göz attı. Sahi, ne anlıyordu? Asıl dosya da ne yazıyordu? Gözlem saatleri falan mı?

 

Kalp atışlarım arşa çıkmışken içimdeki gerginliğin haddi hesabı yoktu. Panik değildi, Generale yakalanma korkusuydu. Okuldan kaçarken öğretmenlere yakalanmaktan korkardık ya, işte o tarz bir şey ama daha tehlikeli olanı! Bir gariplik sezip maskemi indirmemi isterse ne yapabilirdik? Bilmiyordum. Bilmek istemiyordum.

 

Aksi doktorun sözüyle birlikte ikimizi de kısaca inceleyen Astsubay Başçavuş, Astsubaylardan birinin baş hareketiyle birlikte başıyla kapıdaki diğer Astsubaya işaret ederek çekilmesini emrettiğinde yumruk yaptığım ellerim gevşedi. Sakinleştim.

 

Aksi doktor önden kapıyı açarak içeri geçtiğinde içeri geçmemle birlikte kapıyı kapattım. Ciğerlerimdeki tüm nefesi dışarı verdiğimde sırtımı kapıya yasladım. Birinci tur, başarılı.

 

İstihbarat görevlerinde bile bu kadar gerilmiyorum lan ben!

 

Derin derin nefesler alırken buraya gelmemin asıl amacı olan yaralı askere başımı kaldırıp asla bakamıyordum.

 

Eğer yanılıyorsam... Buraya girmemem gerekiyordu. Çok geçti. Zaten yanılmadığımı hissetmekten de kendimi alamıyordum.

 

“Gelsene.” diyerek kısık bir sesle konuşan aksi doktora doğru çıkarttım, bakışlarımı. Mahcuptu sesi, sanki yaptığı şey için şimdiden özür diliyordu.

 

“Ben... Emin değilim.” diyerek mırıldandım. Yutkunurken boğazımda oluşan acı daha askeri görmeden gözlerimin dolabileceğini hissettirmişti. Ya ağlarsam ne olacaktı?

 

Aras’ın şehit haberini aldığımda Deniz’in omzundaki ağlamamdan sonra hep kendimi tutmuştum. Gözlerim dolduğunda başımı dikleştirip yüzümü tavana kaldırmıştım. O yaşların akmasına izin vermemiştim ama şimdi nasıl kendime engel olabilecektim, bilmiyordum. Hem de aksi doktorun yanında...

 

Orada yatan askerin Aras olduğunu görmek beni ayrı bir boşluğa sürükleyecekti, Aras olmadığını görmekse beni direkt karadeliğe çekecekti. Bu derece umutlandığımda eğer o değilse nasıl hayal kırıklığına uğrayacağımı, ne derece mahvolacağımı tahmin edemiyordum.

 

“Üzüleceğin bir şey yok. Söz veriyorum.” diyerek yumuşak bir şekilde bana baktığında bir anlık ona güvendim. Öyle kısa bir andı ki, güven hissiyatını yeniden yabancı bir insana karşı tatmak, yavaşlayan kalp atışlarımı tekrar hızlandırmaya başladı. Garip geldi.

 

“Zehirli kurşunu çıkarttık. Zehrin tamamen vücuduna akmaması, askerin yaşam şansı oldu. Onu sen kurtardın, Okyanus.” diyerek bana zaten bahsettiği şeyleri tekrar etti. Kafamı dağıtmak istiyordu. Başarıyordu da.

 

Askerin en büyük şansı omzuna giren kurşunun içindeki zehri tamamen dökememesi olmuştu. 15 mg Hemotoksin ve 7 mg Skopolamin bir arada askerin kanına karışsaydı, o asker çoktan ölmüş olurdu.

 

Yanımıza gelme süresini de panzehrin gelme süresiyle birlikte hesapladığımızda epey uzun bir süre oluyordu. Sayemde yaşamıştı. Sayesinde yaşamıştı. Biz bir can kurtarmıştık.

 

Aksi doktordan öğrendiğime göre zehrin çoğu kurşunun içinde kaldığı için ameliyatı epey uzun sürmüş ve hayatta kalması da bu durumdan dolayı bir şans olmuştu.

 

Sırtımı yaslandığım kapıdan çekerek bir adım attım. Kafamı farklı bilgilerle oyalamaya çalışıyordum.

 

Asker sabah yoğun bakımdan çıkmıştı. Kırk dört saatlik bir yoğun bakım sürecinden sonra monitörlü bir odada yakın takip altındaydı. Kurtulacaktı benim kardeşim. Kardeşimdi, değil mi?

 

Evet, zehirli kurşun. Evet, yoğun bakım. Evet, yaralı asker. Dağılsana kafam! Dağıl!

 

Ulan, Aras! Yaşıyorsan valla, şu meymenetlerin hepsini burnundan fitil fitil getireceğim. Yapmazsam bana da Okyanus demesinler! Sen yeter ki yaşa!

 

“Söz mü? Üzüleceğim bir şey yok mu?” diye sordum, yan tuttuğum kafamı ona çevirerek. Belki de en duygusal boşluk anımda yanımda olacaktı. Buraya onunla girdiğime şimdiden bin pişman olsam da Aras içindi. Evet! Katlanırdım.

 

“Söz.” dedi, buruk bir gülümsemeyle başını sallayarak.

 

Benim dilimce, sözler tutulmalıydı. Hele ki bana verilen sözler, tutulmalıydı işte... Benim kardeşim o sedyede yatmıyorsa Güneş’e karşı hiç olmayan güvenim kırılacaktı ve bu yüzden onu bile suçlayamazdım.

 

Birkaç adım daha atarak sedyenin yanına çöktüğümde dizlerimin üzerinde oturuyordum. Kaçırdığım bakışlarım odaya girdiğim ilk andan beri sedyede yatan adama değmezken, yavaşça kafamı kaldırdım.

 

Üzülmeyeceğime söz veriyorsa sedyedeki adam Aras’tı değil mi? Lütfen öyle olsundu.

 

Kimse masum olmayınca insanın herkesi affedesi geliyor ya da buralardan gidesi...

.

Tekrardan ben 🤭

Beni gördüğünüze sevinmediniz, değil mi? O bölüm sonundan sonra...

HSJXJSJSJXJSJSJ

Kabul, burada bitmemeli gibi ama heyecanlı bitirmeye bayılıyorum 🤭

Umarım bölümü beğenmişsinizdir 💓

Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi buraya yazabilirsiniz? -->

Aksi doktor?? -->

Okyanus'umuz? -->

Peki ya Sevim? -->

(Çok önemli bir karakter değil şimdilik)

Son kez soruyorum 🤭

Hazır mısınız?

Sizce o sedyede yatan, zehirli kurşunla yaralanmış özel asker kim?? -->

Tahminlerinizi apaçık tahmin ediyorum...

O yüzden tekrar soracağım :)

Sedyede yatan kişi kim? -->

Bu iki sorunun cevabı farklı olabilir...

İyi bakın 🤫

Spoilerımı kapın🙌🏻🤝🏻

52. Bölümde anlayacaksınız 😌

Sizleri çok seviyorum 💕

Okyanus'la kalın 🌊🌊🌊

Öpüldünüz... 😙💓

Bu bölüm;

2322 Kelime...

Bölüm : 03.05.2026 21:55 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Cansu / Okyanus'un Kül'ü / 52. Bölüm / Tutulması Gereken Sözler
Cansu
Okyanus'un Kül'ü

234.83k Okunma

20.4k Oy

0 Takip
59
Bölümlü Kitap
KARAKTER TANITIMIBölüm Günü - Duyuru 🌊☄️1. Bölüm / Yaralı Kuş2. Bölüm / Tanımadığım İnsanlar3. Bölüm / Bilinmeyen Rütbe4. Bölüm / Şüpheler ve İstekler5. Bölüm / Kabullenilmeyen Açık Yaralar6. Bölüm / Tesadüfi Başlangıçlar7. Bölüm / Şüphe Tohumları8. Bölüm / Marş İleri9. Bölüm / Askeriye Koridorları10. Bölüm / Künyelerin Tıkırtısı11. Bölüm / Karşı Konulamaz Yanlışlar12. Bölüm / Komutana Güven13. Bölüm / İpleri Elinde Tut14. Bölüm / Her An Tehlike15. Bölüm / Anestezi Direnci16. Bölüm / Umut Yıldızı17. Bölüm / İhtimallerin Çıkmaz Sokağı18. Bölüm / Saye19. Bölüm / Şarapnel (Geçmiş)20. Bölüm / Kül Olmamış Kor21. Bölüm / Barlas Nisyan EylerseZEHİRLİ KURŞUN22. Bölüm / Ölüm Kapanı23. Bölüm / Lahza24. Bölüm / Zorunluluk25. Bölüm / Tuğgeneralin Emri26. Bölüm / Dalgalı Deniz ve Doğan Güneş27. Bölüm / İstihbarat Görevi28. Bölüm / Gerçek Görünüşümle Operasyon29. Bölüm / Gökyüzü Gözler ve Gece Saçlar (Geçmiş)30. Bölüm / Kalbimin Attığını Hissediyorum31. Bölüm / Kapılma Dalga’ya32. Bölüm / Cesur Bir Teklif33. Bölüm / Gerici Takipte Hissettiğin Nabız34. Bölüm / Kan Kus Kızılcık Şerbeti İçBir Yıl Olmuş 🥹35. Bölüm / Diken Üstü36. Bölüm / Kapana Kısılmak37. Bölüm / Buzdan Kafesin İçindeki Dövüş38. Bölüm / Önemsenilme Duygusu39. Bölüm / Kül’ün Emareleri40. Bölüm / Kaçıngan Bağlanmalı Savcı41. Bölüm / Yalancının Mumu42. Bölüm / Hasta Çorbası43. Bölüm / Aras’ın Kül’e çevirdikleri44. Bölüm / Yalancının Külleri (Geçmiş)45. Bölüm / Papatya Alerjisi46. Bölüm / Eksik Parça47. Bölüm / Civciv Bozuntusu48. Bölüm / Kalbimin Tek Sahibi49. Bölüm / Düştüm Mapus Damlarına50. Bölüm / Birinci Şahıs İyelik Eki51. Bölüm / Kalp Yiyen Lotus52. Bölüm / Tutulması Gereken Sözler53. Bölüm / Delirmekle Ölüm Arasında54. Bölüm / Abimi Hatırlıyorum55. Bölüm / Ruhefza Esintisi
Hikayeyi Paylaş
Loading...