
Merhaba bir tanelerim 🤭🩷
Güzel bir bölümle geldim :)) Umarım beğenirsiniz.
Oy💥 vermeyi ve bol bol yorum yaparak okumayı unutmayınız...
Sizi seviyorum 🙋🏻♀️💗
İyi okumalar 💫
.
Askerlik, ölümle yaşam arasındaki çizgiyi en yakından hissedebilen mesleklerden biriydi.
O belirsizliği damarlarımızda akan kan ile birlikte hissettiğimiz öyle çok an oluyordu ki bazılarımız görev dönüşü yaşadığına bin şükrederken bazılarımız şehadet şerbeti içmek için her gece dua ediyordu...
Ben ise hiçliktim. Alacağım bir intikam, daha yapacağım çok şey vardı ama ölüm sana sormazdı. Gelse kucak açmak zorundaydın. Dert etmezdim.
Bakışlarım ise bu ikilemden tamamen kurtulmuş, yansa da kanı şanlı bayrağa karışmış kardeşimdeydi. Yani bu zamana kadar herkes öyle sanıyordu, ben hariç.
Bir mezar taşına baksam da orada kardeşim vardı. Öyle değilmiş. Bomboş olduğunu hissettiğim mezarın başında az oturmamıştım, kabullenmiştim de içten içe. Aslında kabullenmek zorunda bırakılmıştım. Şimdiyse yaşadığını bile bile buradaydım ama onun burada olduğuna hissetmesem bile bir süre inanmıştım. Kendimi inandırmıştım.
Oysa hala dün gibi aklımdaydı. Kardeşimin yanmadığını net bir şekilde gördüğüm, kalktığını uzaklaştığını gördüğüm anılar... Hiçbiri halüsinasyon değildi!
Ancak tüm bunların yanı sıra onun bu mezarda olduğuna öyle inanmıştım ki çıkıp karşıma geçse ne tepki verirdim, sezemiyordum. Ölmediğine inanamam da öldüğüne inanmam kadar zor oluyordu.
Gözlerim mezar taşına dalıyordu. Bulanan görüşümde sadece geçmiş anılar canlanıyordu ve bu anılarda sadece Aras yoktu. Üçüz gibi gezdiğimiz Alkan da bizimleydi.
ŞEHİT
Üsteğmen Yaman Aras Kızıl
Memleketi: Şanlıurfa
Baba Adı: Mehmet
Anne Adı: Çiçek
D 17.01.1998 Ş 17.09.2022
RUHUNA FATİHA
Hep sorgulardım, kan bağım olmayan bir adamı nasıl bu kadar kardeşim yerine koydum?
Kan çekermiş. İşte bu söz, iki yıl önce onun ailesinin ailem olduğunu öğrendiğimde doğruluk kazanmıştı. O hiç bilmemişti, maalesef bir süre daha bilemeyecekti. Ben onu bulana kadar...
Hiç tahmin edememiş olmama o kadar üzülüyordum ki! Aynı gün kutladığımız doğum günlerinde derin derin bana bakardı. Meğerse aynı çift mavi gözlere sahip olduğum üçüzünü kaybetmişti. Beni kaybetmişti. O da mı hiç tahmin etmemişti? Kardeşi olduğumu bilmiyordu, değil mi? İşte bu da meçhuldü! Beni kocaman bir bilinmezlikle bırakıp gitmişti.
Boğulduğum bilinmezlikle beni yalnız bırakan insanlar... Hala canımı yakıyorlardı. Ne kadar güçlü olursam olayım, asla o kalp acısı yaşanmadan bazı şeyler bitmiyordu.
“Bilmiyorum.” dedim, papatyalara bakarak. Gülümseyerek devam ettim.
“Kafam karıştı.” dedim, aynı resmiyetle. Duygularımı kontrol etmeliydim, o yüzdendi bu mesafe.
Zaten her geldiğimde öyle kısık sesle konuşurdum ki o bile duymazdı. İçimden konuşmak hissettirmiyordu, bağıramazdım da.
“Papatyalar...” dedim, baş ucuna bıraktığım saksıya bakarken. Yutkunarak düğümlenen boğazıma odaklanmamaya çalıştım. Çiçekleri toprağından ayırmayı sevmezdi.
“Burada olmadığını bilsem de.” dedim, gülümseyerek. Kucağımdaki saksıyı alarak baş ucuna koydum. Gece yarısı gelirdim genelde, hep de yenilerdim ama azcık arayı açmıştım. Bu sefer solan papatyalarda yoktu, atmışlardı.
Onun burada olmadığını bilsem de bu gerçeği kavramak için buraya gelmiştim. Saatler birbirini kovalarken tek yaptığım donuk bakışlarımı boş olduğunu bildiğim mezara dikmekti. Öyle ki, havanın kararmasına belki de çok yoktu.
Onun yaşadığını bilmek, onun bu mezarda bir avuç kül olmadığını bilmek içime ruhefza esintisi serpti. Ruhumun ferahladığını, tüm bu öğrendiklerimden sonra buraya gelmemin içimi rahatlattığını söylemeliyim.
Elim karnımı buldu. İşaret parmağımda yaramı göstererek gülümseyerek konuştum.
“Görev dönüşü yaralandım ama bir şeyim yok. Ameliyatıma kim girdi, biliyor musun?” diye sordum, fısıldayarak. O kadar kısık konuşuyordum ki arkamda biri olsa beni duymazdı.
“Abimiz. Yani öyleymiş.” diyerek ekledim. Yaşadığını bilsem de bir süre onu göremeyecektim, bu belliydi. O yüzden mezarıyla dertleşmeliydim. Buna ilk kez ihtiyacım vardı.
Aksi doktor, geçen gün operasyondan geldiğimizde Askeriyenin revirinde bandajımı yenilemişti. Oldukça düzgün attığı dikişlerin etrafını yaraya zarar gelmeyecek şekilde temizlemişti. Çok uzun sürmese de halletmiş ve beni tembihleyerek yollamıştı. Dikkat ediyordum. İyileşmek istiyordum, yeni yaralar alabileyim diye...
“Ailenden hiç bahsetmiyordun...” dedim ve duraksadım. Alacağım bir cevap olmasa da sormak istedim.
“Ailenin kötü ya da ölü olduğunu düşünmüştüm.” dedim, yutkunarak. Sözlerimde sadece ağzım oynuyormuş gibi duraksamıştım. Kafam yerinde miydi?
“İki günde tanıyamam belki ama kötü değiller, bu kesin. Kimse iyi değildir zaten.” dedim ve düşünerek duraksadım. Aras, peki ya sen neden onlardan hiç bahsetmiyordun?
“Onlardan neden hiç bahsetmedin ki? Yani ne Cemre’ye ne Alkan’a ne de bana bahsetmedin... Bu garip. Sana ne yaptılar? Ya da her şeyi biliyor muydun, benden mi saklamak istedin?” dedim, mırıldanarak. Kendi kendime mi soruyordum yoksa ona mı? Bilmiyordum.
“Öğreneceğim. Aklımda bir şeyler var.” dedim, sesimi kendimden emin ve yüksek tutarak. Gülümsememi tazeleyerek avucumu ıslak toprağında gezdirdiğimde arkamda bir hareketlik hissettim ama dönmedim.
Yağmur damlaları küçük ve fazla bir şekilde bedenime dökülürken arkamda birinin olduğunu anlayabilmiştim ama kim olduğunu bilmediğim o kişiyi umursamamaya kararlıydım.
Elim toprağı okşamaya devam ettiğinde bir kere daha emin oldum, onun burada olmadığına... Varlığını bulana kadar buradaymış gibi davranacaktım.
Derin bir nefes alarak gözlerimi yumdum ve kafamı gökyüzüne doğru kaldırdım. Toprak kokusu ciğerlerime ulaştığında bana huzur veriyordu. Gözlerimi açarak göğe baktığımda karanlık bulurlar üstümüzü kapatmıştı.
Bulutlu hava gökyüzünden bana bakan kardeşimle arama mı girmişti? Yoksa bana bir şeyler mi anlatmaya çalışıyordu? Ne gibi mesela?
Gökten serpilen minik yağmur taneleri, bedenime karışırken her şey umurum dışıydı. Toprağın kokusu huzurlu hissettirdiği kadar da yüreğimde bir yerlere dokunuyordu.
Arkamdaki silüetin adım seslerini duyduğumda mezar taşının diğer tarafına ilerlediğini anladım. Kimle karşılaşacağımı bilmiyordum. Bu kişi, Kızıl Ailesinden de olabilirdi başka birileri de...
“Uzun zaman oldu.” diyen sesi işittiğimde hızla başımı sesin geldiği yöne sağıma çevirdim. Bu cümle bana karşı mıydı, yoksa Aras’a karşı mıydı? Bilmiyordum ancak sesi çok iyi tanıyordum.
Alkan Akkor...
Kafamı çevirdiğimde bakışları bendeydi. Duruşumu dikleştirerek boş ifademi sert yüzüme sabitledim. Tanışıklığımızı hiçe sayarcasına ona baktım.
Kehribar gözleri ve ile beyaz teni eski halini korurken koyu kahve saçları tamamen aykırıydı. Asker tıraşı yoktu, uzun alnına dökülen saçları dağınık bir şekilde yüzüne dökülüyordu. Harp Okulu’ndan da öncesinde olduğu hali gibi uzatmıştı saçını. Lisedeki gibi...
“Sana diyorum.” diyerek ekledi.
“Burada ne işin var?” diyerek hiç beklemeden sordu. Anlamadım dercesine çatılan kaşlarımla birlikte derin bir nefes alarak konuştum.
“Ne işim olabilir. Burası dediğin yer, kardeşimin mezarı. Asıl senin ne işin var?” dedim. Evet, şüphe çekmemek için böyle davranmam lazımdı. Asıl senin ne işin var diyen bakışlarıma karşılık yerinde sabit durmaya devam ederek konuştu.
“Ben Aras’ın da mezarına gelmezsin diye düşünmüştüm...” diyerek mırıldanarak mezar taşının diğer köşesine oturdu.
“Bu ne demek oluyor?” dedim, çıkışarak. Sesimi yükseltmesem de ses tonum bağırmakla eş değerdi. Zaten başımda oldukça sorun vardı, bir de çelişkili anlaşılmayan sözler sinirimi bozuyordu.
“Benimle görüşmek istemediğine göre öldüğüne inanmadığın Aras’ın da mezarını ziyaret etmezsin sanmıştım.” dedi, önüne dönerek. Bakışları mezar taşında geziniyordu. Ses tonu çoğu şeyi aynı anda barındırıyordu. Öfke, kırgınlık ve neden sorusu... Bunları benim hissetmem gerekiyordu, o değil.
Birkaç saniye cevapsız kaldım. Sonrasında dayanamayarak konuşacaktım ki, arkamda birinin daha olduğuna emin oldum. Sessiz kaldım.
“Alkan, bize biraz müsaade eder misin?” diye soran, Tuğgeneralden başkası değildi. Sesini duymamla birlikte yerimde dikleştim, tam ayaklanacaktım ki omzumda hissettiğim eli bana engel oldu.
“Tamam.” diyerek beklemeden uzaklaşan Alkan ile gerginliğim tüm vücuduma yayıldı. General ondan habersiz ne işler çevirdiğimi öğrenmiş olamazdı değil mi?
“Saatlerdir burada ne yapıyorsun, kızım?” diyerek daha babacan bir tavırla sorduğunda bakışlarımı kaçırarak konuştum. O ise oturduğum taşın karşı tarafına geçti.
“Siz burada ne arıyorsunuz, komutanım?” dedim, hiç düşünmeden. Uzun süredir burada olduğumu öğrenmesi normaldi, onun her yerde gözü vardı. Bilirdim ben.
Sözlerimle birlikte mezar taşına oturduğunda saniyelik bir sessizlik oluşmuştu. Düşünceli bir şekilde soruma cevap vermeden konuştu.
“Bu üniformanın altında emir erim olsan dahi sen benim kızım sayılırsın. Seni, kendi öz evladımdan ayırmadığımı biliyorsun, değil mi?” diyerek tamamen konudan alakasız apayrı bir şey söylediğinde bakışlarımı gözlerine sabitledim. Ne diyecekti? Merakla, biliyorum dercesine başımı salladım.
“Alkan’ı nasıl görüyorsam seni de öyle gördüğümü biliyorsun?” diyerek ekledi. Bu sefer ona sesli bir yanıt verdim.
Son duyduğuma göre Üsteğmen Alkan Akkor... Tuğgeneral Barış Akkor’un biricik oğlu... Paşa çocuğu...
“Evet.” dedim, nötr bir ifadeyle.
Ne kadar saygı duysam da şu anda, benden yaşadığını sakladığı kardeşimin boş mezarındaydık. Bunun affı olamazdı, en azından benim için.
Kor. Tuğgeneralin özel askeri ha? Kim bilir ne süredir neler dönüyordu? Sahi, Aras’ın yaşadığını saklayarak onu gizli göreve mi göndermiş oluyordu böyleyse? Aras nasıl kabul etmişti? Vatan bu, kabul edip etmeme şansın yok! Doğru! Daha yeni aklımda oturan parçaların sonucu beni paramparça edeceğe benziyordu çünkü Barış Tuğgenerale karşı olan tüm güvenimi yitiriyordum.
“Ben Alkan’ın mezar başında yalnız durmasına ve kendini yıpratmasına izin vermezdim.” dedi, üzerime diktiği gözleriyle.
Tiksinç bir durumdaydık! Mezarının başında durduğum kardeşimi özel göreve mi göndermiş oluyordu? Kor? Bu nasıl? Bir şeylere kendi kafamda anlam vermek istemiyordum!
Aras, peki o bunu nasıl kabul etmişti? Ölü gözükmesi için o bomba patlamazdı. Kesinlikle Tuğgeneral tüm bu planı bombanın patlamasından sonra inşa etmişti. Başka açıklaması olamazdı.
Aras nasıl kabul edebilirdi ki? Hafızasını mı kaybetmişti?
Umarım öyle olmuştur. Beni hatırlamamasını, yaşadığını iddia edip herkesten deli muamelesi görmeme karşılık anca affederdim.
“Ne istiyorsunuz, komutanım?” dedim, tepkili bir şekilde.
Yaşadığını benden sakladığınız kardeşimin mezarının başında mahvolmaya da mı hakkım yok?
Ben başımı nerelere vurayım?
“Saatlerdir burada boş bakışlarla oturarak neler kaybettiğini gör istiyorum!” dedi, sert sesi büyük bir uyarı niteliğindeydi.
Daha kaybedebileceğim ne kalmıştı?
Kaybedebilecek hiçbir şey yoktu. Artık yoktu.
Burada boş bakışlarla saatler boyunca otursam ne kaybedebilirdim ki?
Kendini.
Çoktan kaybetmiştim...
“Kendimi kaybetmeye de mi haddim yok, komutanım?” dedim. Bu ağır bir soruydu.
“Kendini kaybettiğinde seni bulacak kimse yoksa ona da haddin yok, Okyanus.” dedi. Sözlerine karşılık yutkundum. Sözlerine karşı yutkundum.
Yapayalnız olduğumu böyle dolaylı yoldan nasıl yüzüme vurmayı beceriyordu?
Duvardan duvara çarpmışım gibi gelen sözler, söyleyene verdiğim değerden mi kaynaklanıyordu yoksa gerçekten ağır sözler miydi?
Sustum. Sessizliği sorun etmedim.
“Senin için uygulanan Kimlik Koruma Protokolü, doğrudan Genelkurmay onayıyla devreye alınmıştı.” dedi, resmileşerek. Sözleri ile yüzümü toparlayıp, mimiklerimi etkisiz hale getirdim ve dik bir duruşta bakışlarım onun üzerinde olacak şekilde onu dinledim. Dakikalardır da elinde olan dosya bu sözleriyle dikkat alanıma girdi.
“Sebebi belliydi. Bu, prosedür gereği seni görünmez yapmamızı gerektirdi.” diyerek ekledi. Sessizce dinledim. Bakışları netleşti ve bir elini hafifçe mezar taşına yasladı.
“Sarı peruk, ela lenslerin... Bunlar bir tercih değil, bir zorunluluktu.” dedi, net bir şekilde. Bu konuşmanın sonunda ne geleceğini merak ediyordum.
“Ancak.” diyerek bir gelişme olduğunu anlamamı sağladı. O tek kelime, yüzüme esen rüzgarın yönünü bile değiştirdi. Gerginlikle yanağımın içini kemirdim.
“Görev dönüşünüzden sonra elimizdeki son istihbarat, o kişinin... Yani hedefimizin, senin kimliğini zaten bildiğini doğruluyor.” diyerek bana şaşırma hakkı bile bırakmadan konuştu. Zaten şaşıracağım bir şey değildi. Beni peruklu ya da peruksuz bulurdu.
“Tüm bunlara rağmen sana yönelik herhangi bir girişimde bulunmadı. Onun hedefi, kesinlikle sana zarar vermek değil.” diyerek duraksadı. Yüzümde duran bakışları bir şey söylememi bekler gibiydi.
“Bana zarar vermek istemediğini zaten tahmin edebiliyorduk, komutanım.” dedim, sakince. Evet dercesine başını salladı.
“Bu iki anlama geliyor. Ya seni, şu an için tehlike olarak görmüyor, tehdit olarak algılamıyor... Ya da seni başka bir şey için saklıyor.” diyerek düşünceli bir şekilde konuştu. Yüzümde bilmiş bir gülümseme belirdi.
“Hayır, komutanım. Benim ne kadar önemli olduğumu biliyor. En önemlisi de kendi için önemimi...” dedim, başımı sallayarak.
“Her iki ihtimalde de seni saklamanın artık bir anlamı yok. Mantığı da yok.” diyerek düşüncelerimi keskin bir şekilde böldü.
“Bu yüzden, Genelkurmay Kararıyla yürürlükte olan Kimlik Koruma Protokolün bugün itibariyle kaldırılmıştır.” dedi, hiç beklemeden.
Ne?
Bu kendi görünüşümle apaçık ortada olmam demekti. İçimde bir korku yoktu ama bu peruğun ve lensin bana çok yararı olmuştu. Özellikle de Kızıl Aile peşime takıldığından beri...
“Artık peruk ve lens kullanmayacağım?” dedim, anlamak isterce.
“Kendi görünüşünle hareket edeceksin. Sivilde de Askeriyede de peruk ve lens yok.” dedi, sözlerime karşılık. Ağır bir şekilde yutkundum.
“Kimlik fotoğrafını da eski haline çevireceğim.” diyerek net bir şekilde konuştu.
“Tamam.” dedim, şaşkınla.
Hafifçe öne doğru eğilerek kısık bir sesle ekledi.
“Bu güvende olduğun anlamına gelmiyor... Artık görünürsün, görünür olan her şey izlenir. Bundan sonra seni koruma şeklimiz değişiyor.” dedi, sabit bir ifadeyle. Merakla kaşlarım kalktı. Neyden bahsediyordu?
“Yakın çevren izlenecek. Temasların değerlendirilecek. Bulunduğun alanlar kontrol altında olacak. En kritik nokta şu... Sende kendini koruyacaksın.” diyerek ciddi bir şekilde eklediğinde kaşlarımı çattım.
“Benim kendimi koruyamadığımı size düşündüren şey nedir, komutanım?” dedim.
Yakın çevremin izlenmesi, sürekli etrafımda birilerinin olması demekti. Temaslarımın değerlendirilmesi, kiminle görüşürsem görüşeyim Tuğgeneralin de bilmesi anlamına geliyordu. Kısacası izlenecektim ve sıkıntılı bir durumda tek değil, kalabalık olacaktım. Fark etmez.
“O şekilde bir korumadan bahsetmiyorum. Bilek gücü her zaman her şey değildir, evlat. İstihbarat zekanı konuşturmanı istiyorum.” dedi, ufak bir sırıtmayla. Çıkışmama karşılık cevabıyla duruldum.
“Açıklar mısınız, komutanım?” dedim, tereddütsüz.
“Rutin oluşturmayacak, her gün aynı plana sadık kalmayacaksın. Aynı yollardan geçmeyecek, aynı saatlerde görünmeyeceksin. En önemlisi de kimseye güvenmeyeceksin.” diyerek açıklamasıyla birlikte anladığıma dair mırıldandım.
“Size bile mi komutanım?” diye sordum, ani bir cesaretle.
“Bana bile, Okyanus. Bana bile güvenmeyeceksin.” dedi, ağır ağır başını sallayarak.
“Bu bir rahatlama değil. Sadece oyun artık açık oynanıyor, Okyanus.” diyerek kafamdaki tüm soru işaretlerini bitirdiğinde başımı salladım.
Sahne kostümleri yoktu. Her şey apaçık ortada... Yangın tekrar Kül’ü yakıp esir etmek istiyor ama Kül’ün küllerinden doğma şansından henüz haberdar değil.
.
Tekrardan ben 🤭
Bu bölümü yazarken epey sevdim, bizim için kıymetli bir bölüm çünkü artık Okyanus'u Askeriyede ve sivil hayatında gerçek görünüşüyle göreceğiz.
Hayırlı olsun 🙋🏻♀️
En çok da Deniz sevinecek bence...
Deniz demişken...
56. Bölüm, Deniz'in ağzından mı olsa ne? Okyanus hakkında ne düşündüğünü ondan okusak mı ne acaba ya? 🤭🤭🤭
Bilemedim şimdi ehehehehe
Asıl merak ettiğim şey -->
Alkan Akkor? -->
Onun hakkında ne düşünüyorsunuz??
Önceki bölüm yeni karakter dediğimde herkes yeni biri geliyor sanmış. Arkadaşlar daha Pars gelmedi, Pars. (Gelmesin derim ama🤐)
Henüz kitapta geçmeyen yeni kişimiz Alkan Bey!
Onunla tanışacaksınız ama Okyanus, onu tanıyor.
Aras & Alkan & Okyanus
Üçüz gibi takılan, Lisede sıra arkadaşı, Kara Harp Okulu'nda devre...
Şimdiyse hepsi ayrı yerlerde...
Peki ya Generalin tavrı? -->
Aras... Kor... Güneş'in söylemiyle Generalin değiştirdiği asker derken ona epey kurulduğunuzu düşünüyorum. Aslında düşünmüyorum, eminim hsjxjsjs
Şöyle ki, eğer Güneş'in sözleri doğruysa ve General böyle bir şey yaptıysa bile <ki odadaki asker zehirli kurşunla yaralanmamış, belli> bunu Okyanus'tan saklamak için yapmadı. İleri bölümlerde öğreneceksiniz...
O halde... Haftaya gelecek Deniz ağzından bölüme hazır mısınız? -->
Çünkü ben değilim :/
Bu adam neymiş ya!!! 🤭💥🎉✨️
O halde sadece Okyanus'la kalın...
Öptüm 🤭
2027 Kelime...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 234.83k Okunma |
20.4k Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |