59. Bölüm

54. Bölüm / Abimi Hatırlıyorum

Cansu
lily_lily

Merhaba, merhaba, merhaba...

Bölüm ismi çok manidar...

Upuzun bir bölüm oldu, seveceğinize eminim.

Bu bölüm, yorumlarda 'Güneş, Generalle konuşup Askeri değiştirdi." Diyenler utanır mı?

Bakalım :)

Üzülmeyin ama Güneş affeder HSJXJXJX

Tamam, spoi vermeyeceğim.

Her şeyi onlardan öğrenin.

Yorumlarınızı cevaplandırdım, aşırı keyiflendim 🤭 Sizi çok seviyorum 💗

Oy💫 vermeyi ve bol bol yorum yapmayı unutmayın. Yorumlarınızı okumaya bayılıyorum 🤍

İyi okumalar 💘

.

Başımdaki peruğu bin bir zorlukla çıkartıp kafamdan atmam beni epey bir sinirlendirmişti. Gerçeklik algımı yitirip yitirip geri geliyordum. Sahi, ne anlatacaktı? Anlatmaya değer bir şeyler var mıydı? Kalmış mıydı?

 

Peki ya, o görüntüler... Bana sımsıkı sarıldığında hissettiğim yabancılık hissine karşılık zihnimde oynayan o görüntülerden bahsediyorum.

 

Ne anlama geliyordu, içimdeki bu manevi his?

 

Bu aileyle konuşmamın üç sebebi vardı. Biri Aras’tı. İkincisi hafızamı geri kazanmak. Ve üçüncüsü de...

 

Eğer kafayı yemediysem ve bu görüntüler sahiden gerçekte yaşanmış bir anıysa hafızamı geri kazanmamın bir yolu var demekti. Bu yolun sonu, onlara çıkıyor olsa bile... Katlanırdım.

 

“Neydi bu? Yaralı askerin Aras olduğunu düşündüğüm için o odaya girdiğimi biliyorsun! Neden söylemedin? Aras değil, demedin! Neden?” diyerek karşımdaki adamı göğsünden ittim. Yutkunarak duraksadım.

 

Beni kandırması gücüme gitmişti. Aras’ın yaşadığına dair kırılan umudumla birlikte kandırılmak, tüm hücrelerimde sinir uyandırıyordu.

 

“Neden sende aklımla oynuyorsun?” diyerek ekledim, tekrar göğsüne geçirdiğim yumruklarımla. Sesim hassas ve kırılgan çıkıyordu. Yani en nefret ettiğim şekilde! Başını eğmişti ama boy farkımızdan dolayı bakışlarını da kaçıramamıştı.

 

O odadan çıkmış ve onun odasına geri gelmiştik. Bu sürede şoka girmiş gibi suskunluğumu korusam da odaya girer girmez kapıyı kilitlediğinde üstüne yürüyerek hayal kırıklığımı ve sinirimi ondan çıkartmak istercesine hesap sormuştum.

 

Derin bir soluk vererek bezmiş ifademle birlikte bakışlarımı onun üzerinden çektim. Daha iki günlük tanıdığım bir adamın sözüne inanmak zaten bir aptallık olurdu! Ve ben, bunu yapmıştım! Maalesef...

 

“Okyanus...” diyerek yavaşça söze girdiğinde izin vermedim. Daha bitmemişti. Başımı iki yana sallayarak yutkundum ve konuştum.

 

“Benden bir güven istiyorsun ama beni böylesine kandırıyorsun, öyle mi?” dedim, bir adım gerileyerek. Ona karşı bir kırgınlık hissetmiyordum, sadece ve sadece Aras’ın yaşadığına o kadar inanmıştım ki bunun aksi bir sonuç almamla birlikte ona patlıyordum.

 

Üstelik o sedyede yatanın Aras olmadığını gördüğümde yaşadığım duygusal kırılmaya şahit olmuştu. Güçsüzlüğümü görmüş, güçsüzlüğüme şahit olmuştu. Güçsüzlüğümü gören biri nasıl dik duruşlarıma inanabilirdi ki?

 

“Hayır.” dedi, o da benim gibi başını iki yana sallayarak. Gözlerini yummuş bir şekilde sakinleşmemi bekliyordu.

 

Yapmak istediğim bu değildi der gibi bakıyor ama anlatamıyordu.

 

“Nasıl öyleyse? Yaralı askeri görmemi sağlarsan DNA Testi yaptırırım dediğim için mi böyle yapıyorsun? Aras değil deseydin! Çok mu zordu? Yani yaptırırdım o testi! Bu kadar mı kötü düşüncelisin!” diyerek yükseldim. Boğazımdaki yanma, sesimin yüksekliğinden kaynaklanıyordu.

 

Neden, bu derece ümitlendiğimi görüp beni o odaya soktun? Buydu tüm sorun! Evet! Bu derece düşüncesiz olup nasıl kardeşim, kardeşim diye dolaşabiliyordu?

 

“Kendi gözlerinle gör istedim!” diyerek gürlediğinde irkildim. Bağırışını beklemiyordum. Duygusal açıklığımda bu da bana ağır geldi.

 

Neyim ben? Yük treni falan mı? Yükle yükle, çalışsın! Zaten canı yanmıyor! Bu mu yani? Bende insanım!

 

“Neyi?” dedim, kısık sesimle. Yorulmuştum.

 

“Nasıl böyle düşünebiliyorsun? Böyle düşünebileceğin kadar mı kırdılar seni, Okyanus?” diyerek bana yaklaştığında sözleri beni ani bir şekilde ortamdan koparmıştı. Ses tonu biraz önceye göre alçalmış olsa da sözleri kafamın için yüksek bir yankı yapıyordu. Soruma soruyla cevap veriyordu.

 

Yanında göz yaşı dökmem, bana sarılmasına izin vermem bu sözleri söyleyebilmesine yol mu açıyordu?

 

Sadece bu kadarı bile onun bana böyle şeyler söylemesine sebep oluyorsa onları kabul etmeyerek en iyisini yapıyordum!

 

Böyle düşünebileceğim kadar kırdılar! Bu da doğru! Doğru tespit!

 

“Ne saçmalıyorsun?” diyerek gürledim. Ne cüretle benimle böyle konuşabilirdi? İki yanımda omuzlarıma ağır gelen kollarımı bedenime sıklaştırdım. Ellerim yumruk halini alırken Güneş’in yüz ifadesi yumuşadı. 


 

“DNA Testini yaptır diye seni o odaya sokmadım! Bunu saçmalıyorum!” dedi, dudaklarından sinirle dolu kahkahaya benzer bir nida döküldüğünde.

 

“Kendi gözlerinle gör istedim! Seni nasıl kandırdıklarını!” dedi, hiç düşünmeden. Anlam veremedim.

 

“Seni kandıran ben değilim, Okyanus!” diyerek de sinirle ekledi. Sözlerinin ardına arkasını dönerek camın kenarına doğru gittiğinde anlamsız kaldım, kaşlarım çatıldı. Camı açtığında ne dercesine mırıldandım.

 

“Kimi görmek isteyerek o odaya girmek istediğimi biliyordun! Aras olmadığını söyleseydin, bütün bu hislere kapılmazdım! Düşüncesizsin!” diyerek gürledim.

 

Ufak bir anda onun empati kurabilen, düşünceli ve iyi niyetli biri olduğunu düşünmüştüm ama o, tüm bu düşüncelerimi boşa çıkartmıştı.

 

Bende bencil olmaya çalışıyordum, empati yapmaktan kaçınıyordum ama dışarıya onun gibi yansımıyordum.

 

Canımı yakan o değildi, canımı yakan delirmek üzere olduğum o düşüncelerdi ve ben deli gibi inanıyordum! Tüm inancım boşa çıkmıştı!

 

“Aras yaşıyor! Kardeşim yaşıyor!” dedi, bana dönerek. Yutkundum, boğazımda keskin bir yanma hissettim. Bu da ne demek oluyordu? Yaşadığına yıllarca inanmıştım ama biraz önce gördüklerim aksini söylüyordu. Neyden bahsediyordu?

 

Yüzümdeki tüm hayal kırıklığı dondu. Her şey dondu. Hatta bende dondum. Soramadım bile, ne demek istiyorsun diye! Sadece donakaldım ve aptalca duraksadım.

 

“Evet! Kafanın karışması normal ama sende buna inanmıyor muydun? Kız kardeşimi bulmuşken şehit olan kardeşimin de ölmediği öğrendim. Hepiniz ayrı bir yere savrulmuşsunuz.” dedi, bana yaklaşarak. Geriledim.

 

Sarı saçları ve ela gözleri onu ailedekilerden farklı kılıyordu ve evet, Uras kadar ailenin en duygusalıydı çünkü gözleri dopdoluydu. Bu sefer benim de gözlerim doluydu.

 

“Ne savrulması? Ne yaşaması, Güneş? İçerideki gösteri neydi öyleyse?” dedim, gücüm kalmamış gibi.

 

Tükenmiş olduğunu bu kadar belli etme, Okyanus...

 

Üstüme kurşunlar da yağsa, bir ordu askerle de dövüşsem yorulmazdım ama duygusal herhangi bir şey beni yormaktan beter edip yıkılmanın eşiğine getiriyordu. Bu kasırgayı anlayamıyordum.

 

“İçerideki tam bir gösteriydi! Senin için hazırlanmış bir gösteriydi! Bunu gör istedim! Farkına varmanı istedim!” dedi ve ekledi. Sabırsızlığım ve yorgunluğum beni dümdüz durmaya zorluyordu.

 

“Okyanus, sen bize o zehrin panzehrini vererek öz be öz kardeşini ölümden kurtardın! Aras’ı yaşattın!” dedi, kafası almazmış gibi ellerini sarı alnına dökülen saçlarının arasından geçirdi.

 

Ben Aras’ı ölümden mi kurtardım? İyi de bu nasıl oluyor? Zehir, panzehir... Şüphelerim doğru muydu? Aras yaşıyordu ve zehirli kurşunla yaralanan asker Aras mıydı? Öyleyse, biraz önce olanlar da neydi?

 

“O odada gördüğün adamı tanımıyorum! Ben bu adamı ameliyat etmedim, Okyanus. Ben panzehri bu adama vermedim! Sadece bunu bil ve bu işin peşini bırakma!” diyerek bana yaklaştı. Omuzlarımı kavrayarak bitirdiği sözleriyle birlikte konuşmama izin vermeden ufak ve umutlu bir gülümsemeyle konuştu.

 

“Ben Aras’ı ameliyat ettim. Senin sayende kardeşimi hayata döndürdüm. Hem de iki sene önce şehit olan kardeşimi... Benim de aklım almıyor ki böyle işi?” dedi, sorarcasına. Yüzümdeki donuk ifade ve tepkisizliğim onu korkutmuş gibiydi ama bu saniyeden sonra bana Aras yaşıyor demesi bile beni şoka sokacaktı.

 

“Odada gördüğümüz adam-“ diyerek zoraki konuşmaya başlayacakken sözümü böldü. Kaçırdığım bakışlarımla onu dinledim.

 

“Ameliyatı bitirdikten sonra İstihbarattan geldiler. Zehirli kurşunu çıkarttığımız askerin kimliğini gördük, biz onu ameliyat ederken maske takması mümkün değildi. Bize bir şeyler imzalattılar, o derece koruyorlardı.” dedi, başını sallayarak. Kendi de anlamlandıramıyordu.

 

“İstihbarattan geldiler. General onu gizliyor, saklıyor. Bunu neden yapıyor?” diyerek sayıkladım. Sağ elim yavaşça kalktı ve omzumdaki kolunun önlük kısmına tutundum.

 

Tutunacak yer arama, Okyanus? Yapma bunu kendine! Yanarız.

 

Hayır yanmayız! Kül tekrar yanamaz ki...

 

“Aras, kanlı canlı karşımdaydı. Kül olmamış, şehit olmamıştı. Küllerini şehit diye gömdüğüm kardeşime canlı kanlı dokundum, Okyanus. Nasıl içimin parçalandığını bilemezsin. Bunca sene kim bilir neredeydi?” diyerek o da bana tutunurcasına konuştu. Normalde sevineceğim gerçek, kafamda oldukça fazla soru işareti oluşturmuştu ve bu soru işaretleri kafayı sıyırmama ramak kalacak derecedeydi.

 

“Bilirim. En iyi ben bilirim, Güneş. Aras, benim kardeşimdi. Canım kanım olarak görürdüm onu, meğerse zaten öyleymiş.” dedim, koluna tutarak. Ayakta duracak gücüm yoktu. hala anlam veremiyordum sözlerine!

 

Bu halime karşılık daha cevap vermeden beni masasının önündeki koltuklardan birine oturttu. Kendi de oturduğum koltuğun hemen önüne çömeldiğinde kafasını kaldırarak bana bakmayı sürdürdü.

 

“Öyle. Öyleyiz, Okyanus.” dedi ve yutkunarak ekledi.

 

“İçim içimi yiyor... Babam, onun da ölmediğini biliyor muydu?” diye fısıldadı, çaresizce. Sorusu bana değildi, kendineydi.

 

“Bunca sene kim bilir nerede, neler yaşadı? O iki senede bu hale geldiyse, bu şekilde karşıma çıktıysa bu on sekiz senede sen neler yaşadın? Benim biricik kız kardeşime ne yaptılar da bizden bu kadar uzak, ha Okyanus?” diyerek elini sağ dizime koyduğunda bilmem dercesine dudağımı büzdüm.

 

“Ben bir şey yaşamadım.” dedim, daha sözü bitmeden.

 

Yalancı!

 

“Öyleyse neden bana bu kadar uzaksın? Abinim ben senin, bir DNA Testine bile gerek yok. Her şey apaçık ortada... Ben kardeşimi istiyorum, Okyanus. Otuz yaşında adamım ama ilk kez böylesine ağlayacak gibi, böylesine çocuk hissediyorum.” diyerek yutkunduğunda ela gözlerinden bir damla yaş aktı. Onun ağlayışına şahit olmak ağırdı, bir insanın yanımda ağlaması çok ağırdı. Hele ki benim için...

 

“Bazen bir şeyler istediğin gibi olmaz. Olamaz, Güneş. Bende çok şey istedim, olmadı.” dedim. Destek olmak ne demekti, bilmiyordum. Ne diyeceğimi de...

 

“Ne olmadı? Söyle yapalım, halledelim. Söyle, kardeşimi bana geri versinler.” diyerek fısıldarcasına konuştuğunda böylesine perişan gözükmesi içime dokundu. Gerçekten içime dokundu, biraz önceki görüntülerin hafızamdan bir anı olduğuna emin oldum.

 

“Veremezler. Kardeşin ölmüş, öyle değil mi? Baban ölü göstermiş.” diyerek saçmalamaya başladığımda beni durdurdu.

 

“Babam kardeşimi ölü göstermiş, değil! Sen neden ölü gibisin, Okyanus? Anlat, bana. Bana güvenemez misin?” diyerek düşünmeden konuştuğunda öylece kalakaldım.

 

“Güvenemem.” dedim, düşünmeden.

 

“Seni ne korkutuyor bu kadar? Anlayamıyorum ki. Etrafında sevdiğin birileri olmasın mı istiyorsun?” dedi, alnını dizime bırakarak.

 

“Zamansızsınız.” dedim, dakikalardır söyleyemediğim şeyi söyleyerek.

 

“Çok zamansızsınız.” diyerek ekledim, dolan gözlerimle. Sözlerime karşılık başını kaldırdığında çaresiz bakışlarına karşılık içimde derin bir üzüntü hissettim. Uzun süredir hissetmediğim bir duyguydu bu...

 

“Zamansız da ne demek?” dedi. Kucağımdaki ellerimi ellerinin arasına alarak benden bir cevap beklemeye başladı. Düğümlenen boğazımla konuştum.

 

“Çok geç kaldınız.” dedim ve düşünmeden ekledim. Bu sözlerim benim bile kalbimi kırdı.

 

“İhtiyacım yok. Artık yok. Bir aile, birileri... Hiç kimseye ihtiyacım yok. Geç kaldınız ve zamansızsınız. Ben ailemi ararken siz beni bulamadınız ki...” dedim, vazgeçmesi için. Son cümlem, epey kısık bir sesle dökülmüştü ve duyduğunu sanmıyordum.

 

O kadar buruk konuşuyordum ki, yabancılığı ve tanıdıklığını aynı anda hissetmek bedenimdeki duygusal yoğunluğun beni tüketmesine sebep oluyordu. Sözlerime karşılık o bir şey diyemeden aklımdaki tek şeyi fısıldadım.

 

“Aras.” dedim. Tek derdim oydu.

 

Ellerimi kavrayan ellerinden rahatsız olmadan, umursamadan ondan bir cevap istercesine baktım.

 

“Canlı kanlı dedin. Yaşıyor dedin! Hani, nerede? Benim kardeşim nerede nefes alıyor, Güneş? O yoksa beni niye o odaya götürdün?” dedim, dolu gözlerimden akan bir damla yaşa karşı koymadan. Gözlerim öylesine dolmuştu ki, görüşüm bulanıktı.

 

“O yok ama seni oraya götürdüm çünkü gör istedim! General senin odaya girebileceğini bilerek oraya başka bir asker yerleştirdi, gör istedim! Etrafımızda Aras’ın yaşadığını kimler bilip de susmuş, bunu öğren diye bil istiyorum Okyanus!” diyerek gür bir sesle ama tane tane anlamam için konuştuğunda hıçkırdım.

 

Görüşümdeki bulanıklığı geçirmek için gözlerimi sımsıkı kapatarak gözlerimdeki yaşları döktüm. İçimde bir acı yoktu, üzgündüm ama en çok da hissizlik baskındı. Canım acıyor muydu yoksa bu bir birikim miydi? Anlamıyordum, hiçbir şeye anlam veremiyordum! Tek isteğim, ağlamaktı.

 

“O gün panzehri bulmak için dil döktüğün zehirli kurşunla yaralanan adam Aras’tı. Onu ameliyat ettim, kurşundan tam dökülmemiş zehir tenine değmesin de onu daha da çok zehirlemesin diye ne terler döktüm. İkimizin çabasıyla hayatta ama nerede olduğunu bilmiyorum. Ameliyatın üzerinden neredeyse bir gün geçmeden geceye doğru onu buradan götürdüler ama yaşıyor, bil ki daha fazla üzülme kardeşim.” diyerek ellerimi daha sıkı tuttuğunda yavaşça elini kaldırarak yanağımdan süzülen bir yaşı sildi. Bakışları öylesine mahcuptu ki gören de bunları onun bana yaşattığını sanırdı. En çok masumlar suçlu hissetmezler miydi? Hepimiz suçlu hissediyorduk öyleyse...

 

Kardeşim kelimesini böylesine hissederek nasıl söyleyebiliyordu?

 

“Anlayamıyorum.” dedim, benden bir cevap beklediğini anladığımda. Başımı iki yana sallayarak sesli bir nefes aldım.

 

“Hayır. Hayır!” dedim, kabullenemezcesine.

 

“Ben artık inanamıyorum. Yıllarca onun o bombada patlamadığını söylediğimde bana kafayı yemişim gibi davrandılar!” dedim ve yutkundum.

 

Bir anda gürleşen sesim ve elalarına sabitlediğim sahte elalarım onu şaşırtmıştı. Gözümde lenslerden dolayı hafif bir sızı, boğazımdaysa acı, keskin bir yanma vardı.

 

“İçeride gördüklerimle artık delirenin ben olduğumu ve onun öldüğünü kabullenirken o ölmedi diyorsun! Kafam delicesine karıştı. Ne düşüneceğimi ne hissedeceğimi ve hatta canımın yanıp yanmadığını bile kestiremiyorum.” dedim, başımı iki yana sallayarak. Tam konuşacağı sırada düşünmeden titreyen sesimle ekledim.

 

“Sana inanmam için bir şey söyle bana, onun yaşadığına dair bir kanıt ver çünkü beni o odaya soktuğunda yaşadığım hayal kırıklığıyla sana bir daha güvenemem!” dedim, yavaşça kısılan sesimle.

 

Sözlerime karşılık kalbim göğsümde sertçe atıyor ve uzun süre sonra hissettiği bu üzüntüyü anlamlandıramıyordu.

 

“Özür dilerim. Özür dilerim.” dedi, alnını tekrardan dizime yaslayarak.

 

“Senin güvenini kazanmam gerekirken bunu yaptığım için çok özür dilerim, Okyanus. Sadece görmeni istedim.” dedi ve başını yavaşça kaldırdı. Sözlerine karşı dilimi ısırırken içinde bulunduğumuz bu durumun beni epey mahvettiğinin farkına vardım.

 

“Sana bir kanıt da verebilirim.” dedi, aklına gelen şeyle. Sözlerine karşılık hiç beklemeden ayaklandığında kucağıma düşen ellerimle birlikte kafamı kaldırarak ona baktım.

 

“Bu gördüklerime ailemin dahi inanmayacağına emindim. Bu sebeple onun yaşadığının kanıtı olarak o ameliyatta hem taze kanını aldım hem de ağız içi sürüntü aldım ve kendi örneklerimle DNA Testine gönderdim.” dediğinde hızla onun peşine ayaklandım. Odadaki kasanın yanındaydı ve kasayı açmakla uğraşıyordu.

 

“Araya para sıkıştırarak sonucu da en erken yirmi dört saatte çıkartmak istedim ancak iki günün sonunda yani bu sabah, birkaç saat önce örnekler elime ulaştı.” dediğinde kasanın açıldığına dair bir ses duyuldu.

 

“Hemotoksin kanı hedefleyen bir zehir, kan örneği hızlı çıkamaz.” diyerek donuk yüzümle dayanamadan konuştum.

 

“Evet, bu sebeple ağız içi sürüntü de aldım ve yolladım. Sonuçlar burada. Bu senin için bir kanıt sayılır mı, bilmiyorum.” diyerek kasanın içinden aldığı zarf ve şahsıma ait silah ile kasayı kapatarak doğruldu.

 

“Sayılır.” dedim, yutkunarak.

 

“Ameliyat masasında resmini çekmek aklıma gelmedi. Bence de sayılsın!” diyerek birkaç adımda yanıma geldiğinde karşımızdaki koltukları işaret ederek oturmamı istedi. Ona bir cevap vermedim. Ne konuşmaya ne de laf yetiştirmeye zerre halim yoktu.

 

Sessizce gösterdiği yere oturdum, o da yanıma oturdu. Elindeki silahı düzgünce bana uzattığında aldım ve yarım bir şekilde oturduğum yerden kalkarak belime yerleştirdim.

 

Zarfı sessizce yırtarak açtığında içindeki kağıdı hiç düşünmeden bana uzattı. Tereddüdümü saklamadan kağıdı yavaşça ondan aldım.

 

Bakışlarımız uzun süre birbirine takılı kaldı. Artık ne hissedeceğini bilemez, duygusuz ve donuk bakışlarım ile umut dolu bakışları birbirine zıttı. Yutkundum, Aras yaşıyorsa bu aileden kaçışım yoktu. O yaşasın da ben bu aileyi de çekerim!

 

Düşüncelerimle birlikte bir kez daha düşünmeden elimdeki katlı kağıdı açtım, tüm bu sürede bakışlarımı da karşımdaki öz abim olacak o adamdan kaçırmıyordum.

 

Kağıdı açarak kafamı eğdiğimde tüm kağıdı hızla taradım ama aradığım şeyin en altta olduğunu bile bile oyalandım ve en son, gözüm o yazıya çarptı.

 

İncelenen 2024-X45 seri numaralı örnek ile 2024-X46 seri numaralı örnek sahiplerinin, yapılan genetik karşılaştırma sonucunda aynı biyolojik ebeveynleri paylaşma olasılığı %99,9 olarak hesaplanmış olup, bu sonuç iki şahsın arasındaki biyolojik tam kardeşlik bağını kanıtlamaktadır.

 

“Kardeşlik bağı... Tam uyumlu...” diyerek okuduklarımı algılamaya çalışırcasına sesli bir şekilde tekrarladım. Yavaşça kafamı kaldırarak zaten bakışları bende olan adama diktim, sahte elalarımı.

 

“Bu da ne demek oluyor?” dedim. Tekrar tekrar duymaya ihtiyacım vardı sanki... Bu şarttı! Anlayabildiğim şeyleri tekrar tekrar duyarak inanmaya ihtiyacım vardı.

 

O kadar çok ölmedi demiştim ki, karşıma çıksa ölmüştün diyebilecek kadar dengesizdim.

 

“O gün ameliyathanede Aras’tan ve kendimden aldığım kandan aramızda bir kardeşlik bağı olup olmadığına baktılar. İsimsiz bir dosya çünkü Aras’ın yaşadığı sır gibi saklanıyor. Ve bana hala güvenmiyorsan elimde bunu kanıtlayacak hiçbir şeyim yok.” dedi ve ekledi.

 

Ya beni kandırıyorsa... Ya Yunus’tan veya Uras’tan aldıysa bu kanı...

 

İyi de, neden yapsındı ki?

 

“Hayır, kan örneklerinden biri diğer kardeşlerime ait değil. Sen bunu da düşünürsün şimdi, o yüzden söyleyeyim. Seni böyle kandıracak kadar kötü bir insan değilim.” diyerek aklımdan geçecek her şeyin yolunu kesti. Ne cevap vereceğimi bilemiyordum.

 

“Ben...” diyerek kalakaldım. Derin bir nefes alarak devam ettim.

 

“Ben uyandığımda bana onu gömdüklerini söylediler, Güneş. Aranız nasıldı ya da nasıl bir kardeşliğiniz vardı, bilmiyorum ama bizim için kan bağına gerek yoktu. Canımı verirdim, canını verirdi. Kanımızın bir olduğunu bilmeden birbirimize kardeş dedik.” dedim. Sözlerimle birlikte yanımda oturduğu için başımı omzuna koydum. Bu ne cesaretti, bilmiyorum ama deli cesaretiydi işte! Deliydim.

 

“Birlikte aynı sıralara oturduğum lise arkadaşımı, devremi, aynı timde görev aldığım silah arkadaşım ve en önemlisi biricik kardeşimi bir bombanın yok ettiğini söylediler. İnanmadım çünkü o bombada ağır yaralanmıştım ama bilincimi kaybetmeden önce onun ayağa kalktığını görmüştüm. Kül olmadığına emindim.” diyerek devam ettim.

 

Sözlerime ve omzundaki başıma karşılık taş kesilen bedeni yavaşça hareket etti ve kolunu kaldırarak bedenimi kolunun altına, başımı göğsünün üstüne koymuş oldu. Çekindim ama hafızamdakilerden dolayı yabancılık çekmedim.

 

“Ben de inanamadım. Biliyor musun? Kim kardeşinin kocaman bedeninin bir kese küle dönüştüğüne inanır ki?” diyerek söylendi. Bir fısıltı gibi olan sözleri canının yandığının kanıtı olarak titreyerek çıkıyordu.

 

Bir kese kül...

 

Bir keseye mi sığdırmışlardı benim dağ gibi kardeşimi?

 

“Gördün mü? Bir kese küle mi koymuşlar benim kardeşimi?” dedim, gözlerimi yumarak. Ona dönmemle birlikte kafamı kaldırmasam da sağ elim yavaşça göğsünü buldu. Yumruk olarak kalan elim göğsünün orta yerinde ona ağırlık yaptı, bildim ben.

 

İki yabancı... Kan bağı mıydı beni bu kadar ılımlaştıran?

 

“Koymamışlar. Yaşıyor ya!” dedi, sitemkar bir ses tonuyla.

 

“İnanmadım ama sebebim vardı. O bombada ağır yaralanmadığını ve hatta ayağa kalktığını gördüm.” dedim, sözlerine karşılık.

 

“Senin yanında mı şehit oldu? O zaman sende yaralandın...” diyerek konuştu, sesi yorgun çıkıyordu. Evet anlamında mırıldandım ve konuştum.

 

“Bana o kadar çok öldü dediler ki, artık gördüklerimin bir hayal olduğuna inanmaya başladım. Delirdiğimi sandım ama yaşadığını da içten içe hep bildim, hissettim.” dedim, kapalı gözlerimin ardından. Yumruk olan elim, aldığım derin nefeslerle birlikte yavaşça açılırken ufaktan bir rahatlık hissettim. Bu normal değildi!

 

Neredeydi benim dikenlerim?

 

“Hissettin.” diyerek fısıltıyla beni tekrarladı. Anlamak ister gibiydi. Yaşadıklarımı.

 

Biri beni anlamak istiyordu. Biri bana inanıyordu.

 

“Sana inanmama gibi bir lüksüm yok çünkü bana inanan bir tek sen varsın.” diyerek kendimden emin ve titrek olmayan bir ses tonuyla konuştum. Sesi çıkmazken devam ettim.

 

“Onu bulacağız.” diyerek de ekledim.

 

“Bulacağız.” dedi, şüphesiz.

 

“Sana inanan bir tek ben mi varım?” diyerek şaşkınlıkla ekledi. İşte o an yaslandığım göğüsten kalktım ve ona bakarak konuştum.

 

“Evet. Aras’ın yaşadığını söylediğimde haykırışlarıma kimse kulak asmadı. Belki de onu ameliyat masasında gördüğün için-“ diyerek en dürüst halimle konuşurken sözümü dikleşerek ve elini hızla havaya kaldırarak konuştuğunda böldü.

 

“Hayır. Onu gördüğüm için değil. Onun öldüğünü biliyordum, yasını tuttum. Bitmedi, acısı da geçmezdi ama kardeşimi hep bekledim. Nedensiz.” diyerek duraksadı. Sessiz kaldım ve yüz ifadelerini inceledim.

 

“Gelecekmiş gibiydi. Bana gelip Aras yaşıyor deseydin, düşünmez seninle araştırırdım çünkü yaşamasına ihtiyacım vardı. Ölü olsa bile sana kanardım çünkü kanmak istediğim bir yalan olurdu.” diyerek devam etti. Yüzünde ufak bir sırıtış oluştuğunda yüzüm yumuşadı. Araya girdim.

 

“Onun yaşamasını istediğin için bana inanırdın yani? Benim gördüklerime değil mi? Onun yaşadığını bilmesek sende mi halüsinasyon gördüğümü düşünürdün?” dedim. İçimde bu soruyu merak eden büyük bir kesim vardı. Düşünmezdim, sana inanırdım dese kapılırdım.

 

“Kafayı yemediysen Aras yaşıyor demezdin zaten, benim de senden bir farkım yok zaten! Kafayı yedim, sana inanırdım.” dedi, yavaşça.

 

Çatık kaşları düşünceli oluşunu mu ifade ediyordu? Altın sarısı saçlarını alnından geriye attı ve tekrar konuştu. Bu kez kapılacağım şeyler söyledi...

 

“Halüsinasyon gördüğünü düşünmezdim. Şüphesiz inanırdım.” dedi, hiç düşünmeden. Netti.

 

“Bunu hiç bilemeyeceğiz.” dedim, sözlerine karşılık. Bunlar büyük iddialardı.

 

“Şimdi onu bulacağız ve sende gözlerini açacaksın. Etrafında Aras’ın yaşadığını bilen kimler var? Hepsini göreceksin. Tamam mı?” dedi, açık uçlu sohbetimizi keserek. Onaylarcasına başımı salladım ve gülümsedim.

 

“Emredersiniz, doktor bey!” dedim, yutkunarak.

 

Aras’ın bir yerlerde yaşadığını, nefes aldığını, en önemlisi de bir kese kül olmadığını bilmek güzeldi. O yüzden gülmek yasak olmamalıydı çünkü gülmek istiyordum.

 

“Öyle. Emrederim, tabii!” diyerek havalara girdiğini hissettiğimde boş bir şekilde göz devirdim. Bunu gördü ve o da gülümsedi.

 

Alık alık birbirimize baktığımızda hiç beklemediğimi yaparak sımsıkı sarıldı. Bir anda olan sarılışı öyle şok etkisi yaratsa da bu kısa sürdü. Hızla çekildi. Ben de bir şey demedim.

 

“Dile benden ne dilersen!” dedim, bu alık sarılışını unutturacak şekilde.

 

“Ne?” diyerek kalakaldığında açıkladım.

 

“DNA Testini zaten yaptıracaktık ama beni o odaya sokman karşılığında. Odaya girdim ve Aras’ı bulamadım. Umudumu yitirdim ama sen bana bu DNA Testini vererek kardeşimi kanlı canlı gördüğünü söyledin. Fazlasını yaptın, fazlasını iste! Dile benden ne dilersen! Yapacağım ama makul olması şartıyla!” diyerek keyifle arkama yaslandım.

 

Aras’ın yaşadığını biraz daha kafamın içinde sindirirken aklımdaki şey buydu. Evet, ne isterse yapacaktım. Makul olmalıydı.

 

“Ciddi misin?” diyerek sordu ve ekledi.

 

“Gerçekten mi? Elime böyle bir fırsat verip kurda kuzu mu olacaksın?” dedi. Benzetmesine karşı öyle mi dercesine bakarak kaşlarımı kaldırdım.

 

“Kurt ben oluyorum ama seni bilemedim.” diyerek şüphesiz konuştum.

 

Sözlerime karşılık koca bir kahkaha attı. Ardından düşünüyormuş gibi yaptığı belli olurcasına elini çenesine koydu ve işaret parmağını yanağına vurarak bakışlarını arkamda bir yere sabitledi. Otuz saniyeyi bulmayan bu saçma sapan anın ardından buldum dercesine doğruldu ve konuştu.

 

“Diyorum ki, kız kardeşim bana benden ne dilersen dile demişken ben de güzel bir şey isteyeyim. Bir gününü tamı tamına bana ayırmanı istiyorum, ben nereyi istersem oraya gideceğiz ve ben ne yapmak istersem onu yapacağız. Hayır yasak! Evet, bu son kararım!” diyerek sırıtmaya başlayarak konuştuğunda ne diyeceğimi bilemedim.

 

Bir gün boyunca beni çilenden çıkaracağı ve hayattan bezdireceği belliydi. Bu riske girmeye ve kabul etmeye hazır mıydım? Bilmiyorum.

 

“Bu büyük bir istek. Düşünmem lazım.” dedim, bakışlarımı kaçırarak ve sırıtarak.

 

“Ne istersen iste dedin, bana ne!” diyerek kaşlarını çatarak sanki haksızlık yapıyormuşum gibi bana baktı. Mızıkçı bir çocuk gibiydi.

 

“Aksi doktor modunu açtın galiba?” dedim, dalga geçercesine.

 

“Kabul ediyor musun?” diyerek sabırsızca sorduğunda yanağımın içini ısırarak konuştum.

 

“Bir bütün gün benimle neler yapmayı planlıyorsun? Anlatırsan kabul etmeyi düşünebilirim.” dedim, sakince.

 

“Sabah buluşup güzel bir pastanede kahvaltı yaparız. Öğle üstüne doğru da pastaneden biraz uzak olsa da yürüye yürüye lunaparka geçeriz. Kardeşime pamuk şeker alırım ve en az beş oyuncağa bineriz. Akşama doğru da kardeşimle birlikte akşam yemeği hazırlayıp yemek istiyorum. Sonrasında serbestsin.” dedi, benim gibi dalga geçercesine. Sözlerinde ciddiydi ve bunu epey planlamış gözüküyordu. İşin ciddi yani, ne ara planlamıştı?

 

“Bu ne programı? Aksi doktorun yapışkan turu falan mı?” dedim, kahkaha atarak. Sinir sistemim öylesine bozulmuştu ki, bir an gülerken bir an ağlayabiliyordum.

 

“Ayıp ama!” dedi ve çatık kaşlarıyla ekledi.

 

“Sen küçükken akşam yemeği hariç böyle yapıyorduk! Pastane ve lunapark hala durduğu yerde duruyor.” dedi yavaşça. Kollarını göğsünde bağlayarak arkasına yaslandı. Bu neydi, küstüm hali falan mı?

 

Sen küçükken demesi bana, biraz önce hafızamın derinlerinde gördüklerimi hatırlattı.

 

“Sen küçükken de ne kadar emin bir konuşma! Daha DNA Testi yaptırmadık!” diyerek başladım yine.

 

“Kardeşimsin dedim ya, bitti!” dedi, o da benim gibi.

 

“Tamam, kabul!” dedim. Bakalım, küçükken gittiğimiz yer diye bahsettiği yerler bana bir şeyler hatırlatabilecek miydi? Sırf bu yüzden teklifi epey cazip geliyordu.

 

“Ciddi misin?” diyerek arkasına yaslandığı koltukta dikleşerek bana döndü. Bende bir bacağımı üçgen şeklinde koltukta ona doğru yan dönebilmek için tutmuş, başımı da koltuğun arkasına yan bir şekilde yaslamıştım.

 

“Süper!” dedi, yavaşça başımı evet anlamında sallayışıma karşılık.

 

“O zaman yarın akşam hastanede buluşup çok istediğin DNA Testini yaptıralım. Kan örneklerini ben alırım.” dedi, ciddi ciddi.

 

“Çok istediğimmiş!” dedim, dalga geçercesine. Beni umursamadan konuştu.

 

“Babamı da çağırmam gerekecek. Yunus abim ne tepki verir? Kestiremiyorum ama Emir deli dolu, elbet bir tatsızlık çıkaracaktır.” diyerek kısık bir sesle söylendiğinde başımı koltuğa daha çok yaslayarak söylendim.

 

“Bu haklı bir tatsızlık olur.” dedim. Babalarına karşı kızgın olmaları çok normaldi ama o gün o odada duyduklarımla birlikte anladığım kadarıyla en sakinleri Güneş’ti. Uras ise söyleyecek çok şeyi olup da en suskun olanları.

 

“Orası öyle.” diyerek beni onayladı.

 

“Bir DNA Testini de ben bildiğim yerde yapmak istiyorum, bu yüzden Barkın abimin hastanesinde de bir test yaptıracağım. İki örnek al, lütfen.” dedim, yumuşak bir ses tonuyla.

 

“Barkın abin mi? Ne abisi?” diyerek sözlerimden cımbızla bu kelimeyi çekti. Kıkırdadım.

 

“Evet, Barkın abim. Dün sen gelmeyince Uras’ın da alerjisi düzelmeyince onu oraya götürdüm. Yani epey güvenilir.” dedim, yavaşça.

 

“Ne abisi kızım ya? Hani bir aile istemiyorum diye dolaşıyordun? Ne oldu ona?” diyerek sorduğunda küçük bir kahkaha patlattım. Resmen bir aile istemediğimi hatırlatarak abimin olduğunu söylememe karşılık bana hesap soruyordu!

 

“Geç kaldınız ya da aile istemiyorumlardan daha öncedir tanıdığım birisi.” dedim, açıklama yaparak.

 

“Kaç yaşında, ne iş yapıyor? Ne abisi ya? Biz burada kendi çapımızda çaba gösteriyoruz, bir de elin herifi çıktı...” diyerek kısık sesle söylendiğinde kahkaha attım. Keyfimi yerine getirmişti. Onun bu açık sözlülüğü sanırım benimle yarışırdı.

 

“Otuz altı yaşında, senin gibi sarışın bir doktor. Hastanesi de var. Baya rekabet ister yani, Barkın abimi sana öyle kolay yedirmem.” dedim, onun bu kıskançlığına karşılık bilerek. Sözlerimle birlikte sırıtışım büyüdüğünde beni ciddiye aldı.

 

“Sırf sinirleneyim diye doktor ve sarışını bir arada söyledin dimi, Okyanus?” diye sorduğunda hayır anlamında umursamazca omuz silktim.

 

“Oldukça ciddiyim!” dedim, gıcık bir tavırla. Ekledim.

 

“Baya da benziyorsunuz aslında.” dedim, garip olanı bu der gibi.

 

“Pazartesi gününü de biricik abine ayırıyorsun! Anlaştık mı?” diyerek konuyu sertçe böldü. Daha fazla tahammül edemiyor gibiydi.

 

Önümüzdeki günler için zerre planım yoktu. Zaten bir hafta boyunca Askeriyeye de gitmeyecektim. Müsaittim.

 

“Anlaştık!” dedim, bile bile bezmiş ifademi ortaya koyarak. O ise buna karşılık ufak bir şekilde güldü.

 

“Senin işin yok mu?” diye sordum, parmağımla etrafı göstererek.

 

“Hastane benim, şekerim! Ne işi?” diyerek absürt bir cevap vermesiyle birlikte onun yanında somurtarak oturamayacağıma karar verdim. Evet, ne kadar yüzümü asarsam asayım beni güldürmeye çaba harcıyordu.

 

“Şu Barkın Ağabeyciğini de çağır da bir tanışalım.” dedi, başını sallayarak. Şaşkınlıkla dikleştim.

 

“İyi misin?” diyerek sordum.

 

“Ona da DNA Testini yaptırtmayacak mısın? Örnekleri alsın, gitsin.” dedi, gıcık bir şekilde.

 

“Tamam, çağırırım. Müsaitse tabii!” dedim, sinirli bir solukla. Yine neyin peşindeydi acaba?

 

“Bu kadar çabuk kabul etmem sana garip gelmiyor mu?” diyerek sordum. Soruma karşılık kaşları çatıldı.

 

“Nasıl?” diyerek düşünmeden sordu.

 

“Daha dün sizi istemediğimi söylerken sana bütün günümü ayıracağım sözünü vermiş olmam, garip gelmiyor mu?” diye sordum.

 

“Garipsin zaten, bu normal.” dedi, düşünmeden hayır anlamında başımı salladım.

 

“Bana sarıldığında zihnimde bir şeyler belirdi. Ben anlam veremiyorum.” dedim, garip bir çekinceyle başımı eğerek. Bu konuyu açmak istiyordum.

 

“O odada bana sarıldığında hissettiğim yabancılığın içinde tanıdıklık da vardı. Gözlerimi yumduğumdaysa sarışın, doktor olmak isteyen küçük bir oğlan çocuğu gördüm.” dedim, duraksamadan çünkü duraksasam nasıl susacağımı biliyordum. Utanacağımı biliyordum.

 

“Ne demek istiyorsun?” diyerek sorduğunda başımı hafifçe kaldırsam da bakışlarımı kaçırdım.

 

“Hafızamı kaybettiğimi biliyorsun, değil mi?” diyerek boş bir şekilde sordum.

 

“Sana sarıldığımda zihninde bir şeyler mi belirdi?” dedi, söylediklerimi çözerek.

 

Aksi, kardeşim diye tutturan bir adamın sarılmasıyla küçük sarışın ve doktor olmak isteyen bir oğlan görüyorsam bu daha ne olabilirdi ki?

 

“Nasıl bir anıydı? Beni mi hatırladın?” dedi, suskunluğuma karşılık. Yutkunarak konuştum.

 

“Bilmiyorum. Anlamadım. Bilmediğim için anlayamıyorum.” diyerek saçmaladım. Göğsümü delip geçmek istercesine atan kalbim bana hiç yardımcı olmuyordu ve de beynimdeki koca boşluk...

 

“Zihnimde uydurmuş olabileceğim bir anı olabilir.” dedim çekinceyle. Bakışlarım yüzüne değdiğinde bir şeyleri anlamak ister gibiydi.

 

“Nasıl yani?” diyerek beklemeden sordu.

 

“Gerçek olmayabilir gibi...” dedim, kendimi ifade etme yeteneğimin eline bir bavul verip kapıya koymuş gibi.

 

“Ne gördün, söyle kardeşim? Gerçek mi, değil mi? Bende sana söyleyeyim?” dedi, garip bir heyecanla. heyecanı gözle görülür bir şekilde belliydi.

 

“Ben nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Ya öyle bir şey yoksa... Utanırım. Kafayı yediğimi düşünürsünüz.” dedim, tüm çekincemi açarak. Bu dürüstlük nereden geliyordu? Bilmiyordum ama dün Uras bir, bugün aksi doktor iki! Bu hiç hoşuma gitmemişti, içimdekileri hızla dökmemeliydim.

 

“Düşünürsünüz yok, çoğul kimse yok. Sadece ben varım. Düşünmem! Utanmanı gerektiren hiçbir şey yok, Okyanus. Ben doktorum, biliyorum.” diyerek konuşmaya başladığında ağlarken lensler olduğu için acıyan gözlerimi ona sabitledim.

 

“8 yaşına kadar anılarını hatırlamayıp bir insanın 26 yaşında hafızasını geri kazanması epey zor ama mümkün, imkansız değil.” diyerek devam etti. Biliyordum, hatırlayabileceğimi ama sözleri daha çok teselli niyetine geliyordu ama teselli edilmesi gereken bir durumda değildim.

 

“Üstelik bu gerçek bir anı bile olmayabilir. Evet! Biz buna konfabulasyon diyoruz. Masallama. Yani kafayı yemedin. Bunu asla düşünmem.” diyerek ciddi bir şekilde konuştuğunda bakışlarındaki güven öylesine derindi ki, hissediliyordu.

 

“Konfabulasyon dediğin şey tam olarak ne?” diyerek merakla sordum. Başımı yasladığım koltuktan kaldırarak cevabını bekledim.

 

“Beyin, boşlukları doldurmayı çok sever. İstemsizce uydurulmuş hikayelerle dolmasına konfabulasyon denir. Sen yalan söylemezsin, uydurduğun bu yeni anıların gerçek olduğuna tüm kalbinle inanırsın.” diyerek hafifçe dikleşti. Sözleri kafamı daha da karıştırıyordu.

 

“Yani...” dedim, mırıldanarak.

 

“Yani bu gerçek bir anı olsa da konfabulasyon yaşasan da sana kafayı yedin muamelesi yapmayacağım. Söz veriyorum. Bana anlatabilirsin, Okyanus.” dedi, yavaşça.

 

“Böyle çimlerin bol olduğu bir yerdi, tamam mı?” dedim. Sesim titremesin diye gösterdiğim çaba ile dudağımı ısırdım.

 

“Üzerimde vetiver bulunan bir parfüm vardı. Bu yağmurdan sonraki toprak kokusu gibi bir koku ve bizim evimizde bahçe olduğu için hep yağmur yağdığında bahçeye çıkıp hasta olurdu benim kardeşim. Yağmuru da çok severdi. Koku hafızayı tetikler. Bu seni etkileyen bir faktör olabilir.” diyerek sözümü böldü.

 

“Üstelik duygusal boşluk anında, o sedye de Aras’ı görmeyi beklerken bu üzüntü de... Bu çok olanaklı, Okyanus.” dedi, önce kendine kabullendirmek ister gibi.

 

“Anneme papatya toplayalım diyen sarışın bir oğlan vardı. Yere düşen de bir kız çocuğu vardı, dizine taş batmış. Sarışın oğlan geçen hafta doktora gittiğini ve iğneye karşı sessiz durduğunu anlatarak kızı teselli ediyordu. Doktor olmak istiyormuş. Karmaşık.” dedim, onun suskunluğunda hızla. Kendim uydurduğum bir şey olamazdı. Olmasındı.

 

“Uydurmuş olabilirim. Utandım sanırım.” diyerek iki elimle yüzümü kapattım. Öylece dururken bir şey söylemesini beklemiyordum. Susmak iyiydi, o da istediğim gibi sessiz kaldı ama bir anda yerimden çekildim. Etrafıma sımsıkı sarılan kollar ile harelerim titrediğinde beklediğim bu değildi. Elbette değildi.

 

“Ben doktor olacağım ve sen gelmeyeceksin, mi diyordu çocuk?” diye sordu. Sesi, kafamın tam üzerinden geliyordu.

 

Çenesini kafama dayamış ve bana sımsıkı sarılmıştı. Benimse ellerim yüzüme kapalı bir şekilde duruyordum. Ne ona engel oldum ne de engellenecek bir şey yaptım. Öylece kaldım. Desteği iyi geldi. Tüm istemiyorum haykırışlarıma karşılık desteği öylesine iyi geldi ki onu artık bir sorun olarak görmeyeceğim kesindi. Sözlerine karşılık nefessiz kalmış gibi derin bir soluk aldım. Doğruydu!

 

“Evet, tam olarak öyle söylüyor.” dedim. Küçücük anının bile bana nasıl ağır geldiğini fark ederek.

 

“Ama kız kardeşi abisinden ayrı büyüyor ve ona hastalanarak geliyor.” dedi, titreyen sesiyle. Burukluğu hissedilebilirdi. Dolmayan gözlerim, ağlamaktan yorulduğum içindi.

 

“Geliyor.” diyerek mırıldandım.

 

“Abisi sözünü tutamıyor. Sonsuza kadar papatya toplayamıyorlar.” dedi, hafızamda canlanan anıya atıfta bulunarak.

 

“Toplayamıyorlar.” diyerek onu tekrarladım.

 

“Abiler bugünler için vardır zaten.” diyerek fısıldadı.

 

“Yani bu gerçek bir anı... Benim biricik kardeşim, abisini hatırlamaya başlamış.” dedi, titrek ses tonuyla.

 

Abisini hatırlıyor...

 

Abimi hatırlıyorum...

 

Kafamın üzerindeki eli ya da sımsıkı sarılıp göğsüne çekmiş olması... Hiçbiri rahatsızlık vermedi. Aksine hiç hissetmediğime emin olduğum ama hafızamın belirli köşelerinde belki de var olan hislere kapılmamı sağladı.

 

Garip bir sevgi. Aile gibi sevgi. Böyle hissettiriyordu...

 

Yarım yamalak ama desteğine sırtımı yaslamalıymışım gibi...

.

Tekrardan ben :)

BÖLÜM SONU CANAVARINIZ

Ama bu bolum ben geldim diye sevindigine eminim 🫂

Sevindiniz, dimi? Sevindiniz! Sevindiniz. Biliyorum 🤭

Öncelikle bölümü beğendiniz mi?

Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi buraya yazabilirsiniz? --->

Aksi doktor? -->

Baş tacımız ya! 👑☀️

Okyanus Kaya? -->

Onun duygu geçişlerini umarım iyi yansıtabilmişimdir. 🤭 Benim epey hoşuma gitti ama sizin düşünceleriniz de çok önemli 🫂 -->

Aras? --> 😶

Sizce Aksi Doktor yalan mı söylüyor? Yoksa Aras'ım gerçekten yaşıyor mu? ---------->

🤨

DNA Testine çok az kaldı desem 😌

Herkes ilk bölümü DNA Testiyle başlatırken bana düşen inatçı keçi Okyanus'la yarım asır bölümü devirip anca DNA Testi yazacak olan ben 🤯

DNA Testine sürüklenen Okyanus

55. Bölüm farklı bir noktadan başlayacak, mezarlıktayız ve yeni karakterimiz dahil olacak.

Sizce bu yeni karakter kim?

Pars yazmaya gelen siz 🏃‍♀️🏃🏃‍♀️🏃

Hayır.

Değil 😔

Azcık daha var :)

Sizce kim? -->

Sizleri çok seviyorum 💕

Okyanus'la ve Güneş abimizle kalın... 🌊☀️

Öpüldünüz... 😙💓

Bu bölüm;

4786 Kelime...

Bölüm : 17.05.2026 00:45 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Cansu / Okyanus'un Kül'ü / 54. Bölüm / Abimi Hatırlıyorum
Cansu
Okyanus'un Kül'ü

234.83k Okunma

20.4k Oy

0 Takip
59
Bölümlü Kitap
KARAKTER TANITIMIBölüm Günü - Duyuru 🌊☄️1. Bölüm / Yaralı Kuş2. Bölüm / Tanımadığım İnsanlar3. Bölüm / Bilinmeyen Rütbe4. Bölüm / Şüpheler ve İstekler5. Bölüm / Kabullenilmeyen Açık Yaralar6. Bölüm / Tesadüfi Başlangıçlar7. Bölüm / Şüphe Tohumları8. Bölüm / Marş İleri9. Bölüm / Askeriye Koridorları10. Bölüm / Künyelerin Tıkırtısı11. Bölüm / Karşı Konulamaz Yanlışlar12. Bölüm / Komutana Güven13. Bölüm / İpleri Elinde Tut14. Bölüm / Her An Tehlike15. Bölüm / Anestezi Direnci16. Bölüm / Umut Yıldızı17. Bölüm / İhtimallerin Çıkmaz Sokağı18. Bölüm / Saye19. Bölüm / Şarapnel (Geçmiş)20. Bölüm / Kül Olmamış Kor21. Bölüm / Barlas Nisyan EylerseZEHİRLİ KURŞUN22. Bölüm / Ölüm Kapanı23. Bölüm / Lahza24. Bölüm / Zorunluluk25. Bölüm / Tuğgeneralin Emri26. Bölüm / Dalgalı Deniz ve Doğan Güneş27. Bölüm / İstihbarat Görevi28. Bölüm / Gerçek Görünüşümle Operasyon29. Bölüm / Gökyüzü Gözler ve Gece Saçlar (Geçmiş)30. Bölüm / Kalbimin Attığını Hissediyorum31. Bölüm / Kapılma Dalga’ya32. Bölüm / Cesur Bir Teklif33. Bölüm / Gerici Takipte Hissettiğin Nabız34. Bölüm / Kan Kus Kızılcık Şerbeti İçBir Yıl Olmuş 🥹35. Bölüm / Diken Üstü36. Bölüm / Kapana Kısılmak37. Bölüm / Buzdan Kafesin İçindeki Dövüş38. Bölüm / Önemsenilme Duygusu39. Bölüm / Kül’ün Emareleri40. Bölüm / Kaçıngan Bağlanmalı Savcı41. Bölüm / Yalancının Mumu42. Bölüm / Hasta Çorbası43. Bölüm / Aras’ın Kül’e çevirdikleri44. Bölüm / Yalancının Külleri (Geçmiş)45. Bölüm / Papatya Alerjisi46. Bölüm / Eksik Parça47. Bölüm / Civciv Bozuntusu48. Bölüm / Kalbimin Tek Sahibi49. Bölüm / Düştüm Mapus Damlarına50. Bölüm / Birinci Şahıs İyelik Eki51. Bölüm / Kalp Yiyen Lotus52. Bölüm / Tutulması Gereken Sözler53. Bölüm / Delirmekle Ölüm Arasında54. Bölüm / Abimi Hatırlıyorum55. Bölüm / Ruhefza Esintisi
Hikayeyi Paylaş
Loading...