
Bazen ağaçtan düşen elmalar erken düşerdi. Daha olgunlaşmadan koparlardı dallarından. Bu yüzden tatsız olurlardı, yenmezlerdi. Bazen de elmalar olması gerekenden çok daha önce düşerdi. Ama bu sefer sebep farklı olurdu. Dışarıdan bakıldığında kusursuz görünürlerdi ama içten içe çürümüş olurlardı. Kurtlanmış, bozulmuş… fark edilmeden yok olmuş olurlardı. Hayat da bazen tam olarak böyleydi. İnsanlar dışarıdan bakınca iyi görünürdü ama kimse içlerinde neler olduğunu bilmezdi.
Küçük Sezin için bugün güzel bir gündü. En azından o öyle sanıyordu. Bugün onun doğum günüydü. 8 Mart. Saatlerdir evin içinde dolanıyor, bir kapıya bir saate bakıyordu. Annesiyle babası söz vermişti. Bugün yanında olacaklardı. Sezin de o söze çocukça bir inatla tutunmuştu.
Ama zaman geçtikçe içindeki heyecan yavaş yavaş sönmeye başladı. Yerini anlam veremediği bir huzursuzluk aldı. Abisi salonda arkadaşlarıyla gülüp eğlenirken o odasında tek başına bekliyordu. Bugün onun günüydü ama kimse farkında değildi.
Kapının sertçe çalınmasıyla evdeki tüm sesler kesildi. Hakan söylenerek kapıya yöneldi. “Kim o lan?” diye bağırdı. Kapıyı açtığında karşısında ağlayan teyzesini gördü. Yeşim Hanım’ın hali hiç iyi değildi. Konuşmaya çalışıyor ama kelimeler ağzından çıkmıyordu.
Sezin dayanamadı. Yavaş adımlarla kapıya yaklaştı. Kalbi hızlanmıştı. İçindeki kötü his büyüyordu.
Ve sonra o cümleyi duydu.
“Annenizle babanız… trafik kazasında vefat etmiş.”
O an dünya durdu. Sezin bu kelimenin anlamını biliyordu. Daha önce de duymuştu. Ama bu sefer farklıydı. Bu sefer onun hayatını parçalayan şeydi.
Teyzesi ona sarıldığında hiçbir şey hissedemedi. Ne ağlayabildi ne konuşabildi. İçinde sadece büyük bir boşluk vardı. Ve o boşluk onu yavaşça içine çekti.
~
Gözlerimi açtığımda tavana bakıyordum. Mutfaktan gelen bir sesle irkildim. Ardından abimin bağırışı duyuldu. Gözlerimi devirdim. Yine bir şey kırmıştı.
İstemeye istemeye mutfağa gittim. Yerde kırılmış bir tabak vardı. Abim başında boş boş bakıyordu. O günden sonra böyle olmuştu zaten. Sürekli bir şeyler kırıyor, sonra da öylece bakıyordu.
“Ne bakıyorsun salak! Temizlesene.”
Sesimi çıkarmadım. Eğilip parçaları toplamaya başladım. 24 yaşında bir kadın olmama rağmen hâlâ onun arkasını topluyordum. O beni sevmese de ben ondan vazgeçemiyordum.
Doktor olmuştum. Zor bir süreçti ama başarmıştım. Dahiliye seçmiştim. Herkes zor demişti, doktorum bile vazgeçirmeye çalışmıştı. Ama dinlememiştim. Çünkü seviyordum.
Tek sorun… bayılmalarımdı.
Stres yüzünden başlamıştı. Bazen kontrol edemiyordum bile. Ama yine de bırakmamıştım.
~
Bugün izin almıştım. Kızlarla buluşacaktım.
Hazırlanıp evden çıktım. Taksiyi durdurup Çimen’in adresini verdim. Kısa sürede vardım. Üçüncü kata söylene söylene çıktım ve zili çaldım.
Kapıyı Nefise açtı.
“Yine mi geç kaldım?” dedim.
Başını salladı.
İçeri girdiğimde herkes oradaydı. Seren hemen konuştu.
“Abini nasıl ikna ettin be Sezo?”
Göz devirdim. “Bana öyle deme.”
Umursamadı.
Nilüfer teyze içeri girip klasik uyarılarını yaptıktan sonra çıktı. Film açtık. Kdrama izliyorduk ama benim aklım başka yerlerdeydi.
Kızları izlemeye başladım. Nefise her zamanki gibi ciddi, Çimen sakin, Seren umursamazdı. Film bitince dedikoduya başladılar. Konu yine Çimen’di.
Bir süre sonra dayanamayıp “Bırakın artık kızı, nazar değecek,” dedim.
Hepsi bana baktı.
Seren kaşlarını kaldırdı. “Sende bir gariplik var.”
Ofladım.
Tam o sırada kapı çaldı. Nilüfer teyze gelmişti. Dağınıklığı görünce söylenmeye başladı.
Bir süre sonra dağıldık.
Sokakta yürürken içimde garip bir huzursuzluk vardı. Burası dar ve tekinsizdi. Adımlarımı hızlandırdım.
Arkamda ayak sesleri duydum.
Önce önemsemedim.
Ama sesler kesilmedi.
Ben hızlandıkça onlar da hızlandı.
Kalbim hızlandı. Nefesim düzensizleşti.
Koşmaya başladım.
Arkamdaki kişi de koşuyordu.
Tam o anda biri beni yakaladı.
Ağzımı ve burnumu kapatan bir bez…
Keskin bir koku…
Direnmeye çalıştım ama gücüm kalmamıştı.
Ve her şey karardı.
Gözlerimi açtığımda başım zonkluyordu. Bulunduğum yer karanlık ve bakımsızdı. Ellerim ve ayaklarım bağlıydı. Ağzım da kapalıydı.
Panikledim.
Nefesim hızlandı.
Son hatırladığım şey… o sokaktı.
Yani…
kaçırılmıştım.
Dışarıdan sesler geliyordu.
“Hakan’ın kardeşi bu.”
İçim buz kesti. Abimin işleriydi. Bana kadar uzanacak ne yapmıştı?
Kapı açıldı. İçeri girdiler. Biri bana yaklaştı. Gözleri iğrençti.
Ağzımdaki bezi açmaya başladı.Hata yapıyordu. Ağzımı açtığı an yüzüne tükürdüm.
Sinirlendi.
Çenemi sertçe tuttu.
“Düzgün dur.”
Umursamadım.
“Zıkkım,” dedim.
“Ferhat!” diye bağırdı.
Yanındaki çocuk öne çıktı.
"Kız hakkında bildiklerin neler?"
“Kız doktor abi. Ailesi ölmüş. Bayılma hastalığı var.”
Kalbim sıkıştı.
“Doktor ha…” dedi adam.
Bana yaklaşırken gözlerimi kaçırmadım.
Korkuyordum.
Ama belli etmeyecektim. Ellerine bu kozu veremezdim.
Bir süre sonra Ferhat elinde çorbayla geldi. Aç olduğumu fark ettim ama ellerim bağlıydı. Yiyemezdim.
“Bunu nasıl yiyeceğim?” dedim.
Cevap vermedi. Sandalyeyi çekip karşıma oturdu. Kaşığı alıp ağzıma uzattı.
“Ciddi misin?”
“Yemek istemiyorsan aç kal.”
İstemeye istemeye yedim. Sıcaktı. Sinir bozucuydu. Yememem gerekiyordu. Neden yemiştim?
Bir süre sonra kalkıp pencereye gittim. Dışarıda bir kadın vardı. Kalbim son hız atmaya başladı.
Bağırmaya başladım.
Kadın bana baktı.
Sonra…
binaya girdi.
Donup kaldım.
Tam o sırada Ferhat beni yakaladı.
“Bağırmayı kes.”
Daha çok bağırdım.
“Basri! Gel!”
Beni sandalyeye oturttular. Ellerimi, bacaklarımı, belimi sıkıca bağladılar.
Nefes alamıyordum.
Kıpırdayamıyordum. Sadece bekliyordum.
O an…
gerçekten korktum.
Ve sessizce ağlamaya başladım. Neydim ki ben? Kimin umrundaydım? Kim beni sevip sayardı? Hemde abisinin bile yüzüne bakmadığı bir kıza.
Arkadaslar bölümleri düzenlemeye başladim. Bence daha güzel oldu. Baybayy
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |