22. Bölüm

22. BÖLÜM - GÖLGE'NİN YEMLİĞİ

𝙶o𝙻𝙶𝙴
hasang

 

Darbe sesi kesilmişti.

 

Ama etkisi hâlâ koridorun içinde yaşamaya devam ediyordu.

 

O boğuk titreşim, taş duvarların arasına sıkışmış gibi uzun uzun yankılandı. Ses bazen uzaklaşıyor, bazen yeniden yaklaşıyor, bazen de tam kulaklarının dibinden geliyormuş hissi veriyordu. Sanki koridorun kendisi o darbeyi hâlâ hatırlıyor, unutmasına izin vermiyordu.

 

Son yankı da öldüğünde geriye yalnızca sessizlik kaldı.

 

Fakat bu sessizlik huzurlu değildi.
Ağırdı.

 

İnsanın omuzlarına çöken görünmez bir yük gibi… Nefes almayı zorlaştıran, düşünceleri bile yavaşlatan bir ağırlık vardı havada. Koridorun içinde duran her şey durmuş gibiydi; zaman bile ilerlemeyi bırakmıştı sanki.

 

Dedektif birkaç saniye boyunca kıpırdamadan bekledi.

 

Elindeki fenerin ışığı hafifçe titriyordu. Sarı ışık dar taş koridorda ilerliyor ama karanlığı tam anlamıyla dağıtamıyordu. Işık ne kadar ileri uzanırsa uzansın, birkaç metre sonrasında karanlık yeniden büyüyüp her şeyi geri yutuyordu.

 

Tavandan bir damla su düştü. Ses, beklenenden çok daha sert yankılandı.

 

Şıpp…

 

Elif istemsizce irkildi.

 

Koridorun içindeki hava ağır ve bayattı. Nem kokusu, küf ve eski taşın keskin soğukluğu birbirine karışıyordu. Sanki yıllardır güneş görmemiş bir mezarın içine girmişlerdi. Her nefes alışında ciğerlerine rutubet doluyor, boğazlarının içi kuruyordu.

 

Elif kollarını ovuşturdu.

 

Burası yalnızca soğuk değildi. İçinde açıklayamadığı başka bir şey vardı.

 

Sanki görünmeyen gözler karanlığın içinden onları izliyordu.

 

Dedektif yavaşça ileri doğru yürümeye başladı. Attığı her adım koridor boyunca yankılanıyor, taş zemindeki küçük çakıllar botunun altında eziliyordu. O sesler bile burada rahatsız edici geliyordu; sanki sessizliği bozdukları için koridor onlara öfkeleniyordu.

 

Fenerin ışığı duvarlarda gezinirken eski eşyalar birer birer ortaya çıkmaya başladı.

 

İlk bakışta bunlar gelişigüzel bırakılmış hurdalar gibi görünüyordu. Ama dikkatlice bakınca hepsinin bir geçmişi olduğu hissediliyordu.

 

Bir duvarda paslanmış bir cep saati asılıydı. Zinciri kopmuştu. Camı çatlamıştı ve içindeki akrep ile yelkovan geceyi gösteren bir saatte takılı kalmıştı. Tozun altında bile o saatin bir zamanlar çok değerli olduğu belliydi.

 

Hemen yanında küçük, yıpranmış bir çocuk ayakkabısı duruyordu.

 

Tek. Eşi yoktu.

 

Elif’in boğazı düğümlendi.
Dedektif ışığı başka bir noktaya çevirdi.

 

Duvara çivilenmiş eski bir fotoğraf vardı. Fotoğrafın kenarları nemden kıvrılmıştı. İçindeki insanların yüzleri neredeyse tamamen silinmişti ama ortadaki küçük kız çocuğunun gözleri hâlâ belli oluyordu.

 

O gözler...
Sanki karanlığın içinden hâlâ bir şey anlatmaya çalışıyordu.

 

Elif istemsizce gözlerini kaçırdı.

 

Koridor ilerledikçe eşyalar çoğalmaya başladı.

 

Paslı anahtarlar…, Kurumuş kan lekesine benzeyen koyu izler taşıyan mendiller, Kırılmış gözlük camları…, Üzeri çamur kaplı eski bir defter…, Bir kadın kolyesi… Ve taş zeminin kenarında duran küçük oyuncak bir tahta at.

 

Oyuncağın bir tekeri eksikti.

 

Ama en korkutucu olan şey, eşyaların düzeniydi. Sanki biri onları burada özel olarak sergilemişti.

 

Bir hatıra odası gibi.
Ya da…
Bir MeZaRlık

 

Elif’in kalbi biraz daha hızlandı.

 

"Bunlar… dedi fısıltıyla.Kaybolan insanlara mı ait?.."

 

Dedektif hemen cevap vermedi.

 

Fenerin ışığını duvar boyunca gezdirdi. Yüzündeki ifade sertleşmişti ama gözlerinin içinde rahatsızlık açıkça görülüyordu.

 

Çünkü o da aynı şeyi düşünüyordu. Bu insanlar buradan çıkamamıştı.

 

Koridor biraz daha daraldı.

 

Taş duvarlar birbirine yaklaşmış gibiydi. Nem arttıkça hava daha da ağırlaşıyordu. Elif omzunun duvara değdiğini hissedince istemsizce geri çekildi. Taş buz gibiydi.

 

Sonra ışık duvarın sonundaki yazıya ulaştı.

 

Siyah harfler taşın üzerine düzensiz şekilde kazınmıştı:

 

“Beni arayanın, önce kendini kaybetmesi gerekir.”

 

Bazı harfler aşağı doğru akmıştı. Sanki yazı yazılırken taşın üzerinden siyah sıvılar süzülmüş gibiydi.

 

Elif yazıya uzun süre baktı. İçinde kötü bir his büyümeye başladı. Bu yalnızca bir cümle değildi. Bir uyarı gibiydi.

 

Dedektif ağır bir nefes verdi.

 

"Psikolojik baskı…" dedi sessizce. "İnsanları korkutmak için hazırlanmış bir düzenek."

 

Ama ses tonu düşündüğü kadar emin çıkmamıştı. Çünkü tam o sırada.

 

Koridorun derinliklerinden çok hafif bir ses geldi. Tak...

 

İkisi de anında sustu.

 

Elif’in gözleri büyüdü. Dedektif feneri karanlığa çevirdi. Işık uzun koridoru taradı. Boştu. Hiçbir hareket yoktu.

 

Yalnızca taş duvarlar… nem… ve karanlığın içinde eriyen gölgeler.

 

Sonra bir ses daha geldi. Tak…

 

Bu kez biraz daha yakından. Sanki biri taş zeminde yavaşça yürüyordu.

 

Elif nefesini tuttu.

 

Dedektif’in eli istemsizce gerildi.

 

Ve o anda, koridorun derinliklerinden çok hafif bir sürünme sesi yükseldi.

 

Taşın üzerinde hareket eden bir şeyin sesi…

 

Taşın üzerinde sürünen o ses birkaç saniye boyunca devam etti.

 

Yavaş… Düzensiz… Ama bilinçliydi.

 

Sanki biri ya da bir şey, koridorun derinliklerinde ağır ağır hareket ediyordu.

 

Dedektif feneri karanlığa doğrultmuş halde dinledi. Işık, nemli taşların üzerinde kayıyor ama birkaç metre ötesini yine yutucu bir karanlık kaplıyordu. Koridor ilerledikçe daralıyor, ışık sanki önündeki boşluğu değil, yalnızca duvarları aydınlatabiliyordu.

 

Sonra ses tekrar geldi. Bu kez daha net.

 

Sürtünme sesi… Taşın taşa sürtmesi gibi.

 

Grrrk...

 

Elif’in omuzları gerildi.

 

"Duydun mu?..." diye fısıldadı.

 

Dedektif başını hafifçe eğdi. Gözleri karanlığa sabitlenmişti.

 

"Birisi hareket ediyor."

 

Sesi düşük çıkmıştı ama içinde bastırılmış bir gerginlik vardı.

 

Dedektif ağır adımlarla sesin geldiği yöne doğru ilerlemeye başladı. Fenerin ışığı önde titreyerek uzuyor, koridorun zemini düzensiz taşlarla kaplı olduğu için gölgeler sürekli şekil değiştiriyordu.

 

Elif birkaç saniye tereddüt ettiktan sonra onun arkasından yürüdü.

 

Koridor ilerledikçe hava daha da ağırlaştı. Sanki aşağı indikçe yalnızca taşların değil, karanlığın da ağırlığı artıyordu. Duvarlardan gelen nem soğukluğu kıyafetlerinin içine işliyor, her nefeste çürümüş bir koku hissediliyordu.

 

Bir süre yalnızca ayak sesleri duyuldu.

 

Tak... Tak... Tak....

 

Sonra bir anda… Arkalarından başka bir ses yükseldi.

 

Tak...

 

İkisi de aynı anda durdu. Sessizlik diz boyuydu.

 

Dedektif yavaşça başını çevirdi. Fenerin ışığını koridorun geldikleri kısmına tuttu.

 

Boştu. Kimse yoktu.

 

Ama birkaç saniye önce orada kesinlikle bir ses vardı.

 

Elif istemsizce Dedektif’e biraz daha yaklaştı.

 

"Az önce… arkamızdan geldi, değil mi?.."

 

Dedektif cevap vermedi.

 

Çünkü tam o sırada, biraz önce önlerinden gelen sürtünme sesi bu kez yan taraftan duyuldu.

 

Grrrrk…

 

Dedektif hızla ışığı sağ duvara çevirdi. Hiçbir şey yoktu. Yalnızca eski taşlar. Ama ses gerçekten oradan gelmişti. Koridorun içinde garip bir şey vardı. Sesler yer değiştiriyordu.

 

Sanki görünmeyen biri onları yönlendiriyor, dikkatlerini sürekli başka noktalara çekiyordu.

 

Elif’in nefesi hızlandı.

 

"Bu koridor…" dedi korkuyla "Sanki hareket ediyor."

 

Dedektif hemen karşı çıktı.

 

"Koridor hareket etmiyor."

 

Ama cümlesini bitirirken kendi sesi bile ona tam inanmıyormuş gibi çıkmıştı.

 

Çünkü birkaç dakika önce geçtikleri çatlak duvar şimdi karşı tarafta görünüyordu.

 

Ya da ona öyle gelmişti.

 

Dedektif durup etrafına baktı. Taşlar aynıydı. Duvarlar aynıydı. Ama yön duygusu bozuluyordu.

 

Koridor ilerledikçe sanki kendi içine kıvrılıyor, onları fark ettirmeden başka yerlere sürüklüyordu.

 

Bir anda tavandan küçük bir taş parçası düştü.

Tak!

 

Elif irkilerek geri çekildi.

 

Taş parçası tam Dedektif’in ayağının önüne düşmüştü.

 

Dedektif başını kaldırdı. Tavan karanlıktı.

 

Fener ışığı yukarı ulaştığında yalnızca nemli taş yüzeyler göründü.

 

Sonra başka bir taş düştü. Bu kez biraz ilerilerine.

 

Tak…

 

Ardından bir tane daha.

 

Tak.Tak.

 

Sesler düzensizdi ama rastgele değildi. Sanki biri yukarıdan onları belirli bir yöne gitmeye zorluyordu.

 

Dedektif bunu fark ettiğinde yüzü gerildi.

 

Taşların düştüğü yerler koridorun tek bir tarafını boş bırakıyordu.

 

İleriyi.

 

Elif de bunu anlamıştı.

 

"Bizi yönlendiriyor…" dedi titrek bir sesle.

 

Tam o sırada koridorun derinliklerinden ince, boğuk bir ses yükseldi.

 

Bir nefes sesi.

 

Ya da bastırılmış bir fısıltı gibi. Dedektif hızla ışığı karanlığa tuttu. Hiçbir şey yoktu.

 

Ama o an ikisi de aynı şeyi hissetti: Koridor artık sadece bir yer değildi. Onlarla oynuyordu.

Koridorun içindeki hava ağırlaştıkça nefes almak bile yorucu bir hâl almaya başlamıştı. Taş duvarların arasına sıkışmış rutubet kokusu, yıllardır hiç açılmamış bir mezarın içinden yükseliyormuş gibi keskin ve boğucuydu. Tavandan sarkan ince kökler, karanlığın içinde cansız parmaklar gibi sallanıyor; duvarların arasındaki çatlaklardan sızan soğuk hava tenlerine değdikçe ürperti omurgalarına kadar işliyordu.

Bir süre boyunca sadece yürüdüler.

Ayaklarının taş zemine çarpan sesi koridorun içinde büyüyor, sonra gecikmeli bir yankıyla geri dönüyordu. Fakat bu yankılar normal değildi. Sesler bazen uzaktan geliyor, bazen hemen kulaklarının dibinde patlıyormuş gibi hissediliyordu. Koridor sanki onların çıkardığı sesleri bile bozuyor, kendi istediği şekle sokuyordu.

Sonra…

Derinden gelen o sürüklenme sesi yeniden duyuldu.

Taşın taşa sürtünürken çıkardığı sert, diş gıcırdatır gibi rahatsız edici ses karanlığın içinden ağır ağır yükseldi. Sanki biri yerdeki ağır bir kayayı bilinçli şekilde çekiyor, her hareketinde koridorun damarlarını titretiyordu.

Dedektif anında durdu.

Başını yavaşça kaldırdı. Gözleri karanlığın içine kilitlendi. Ses birkaç saniye boyunca devam etti… sonra aniden kesildi ve koridor tekrar sessizliğe gömüldü.

Ama bu sessizlik huzur veren türden değildi. Tam tersine, içinde bir şey saklayan, nefes alan bir sessizlikti.

Dedektif fenerini karanlığın içine doğru tuttu. Soluk ışık taş duvarların üzerinde titreyerek ilerledi ama birkaç metre sonra karanlık ışığı yutuyordu.

“Oradan geliyor,” dedi alçak bir sesle.

Cümlesi duvarlara çarpıp parçalandı.

“…geliyor… geliyor…”

Yankılar bozuk bir fısıltı gibi koridorun içinde dolaştı.

Dedektif düşünmeden yürümeye başladı. Adımları hızlıydı. Kararlı görünmeye çalışıyordu ama omuzlarının gerginliği korkusunu ele veriyordu.

Elif birkaç saniye geride kaldı. Gözleri koridorun karanlık ucunda takılı kalmıştı. İçini kemiren o hissi susturamıyordu. Burada bir şey vardı. Görünmeyen ama sürekli hareket eden bir şey…

Ardından aceleyle dedektifin peşinden yürüdü.

“Dur…”

Sesi düşündüğünden daha zayıf çıkmıştı.

Dedektif cevap vermedi.

Tam o anda…

Koridorun başka bir tarafından yeni bir ses yükseldi.

Kısa. Keskin.

Sanki bir taş parçası yere düşmüştü.

İkisi aynı anda durdu. Dedektif hemen arkasını döndü.

Fenerin ışığı taş duvarların üzerinde dolaştı. Gölgeler hareket ediyor gibi görünüyordu ama ortada hiçbir şey yoktu.

Sessizlik. Sonra…

Bu kez çok daha uzaktan metal sürüklenmesine benzeyen ince bir ses duyuldu.

Bu kez çok daha uzaktan metal sürüklenmesine benzeyen ince bir ses duyuldu.

Dedektif kaşlarını çattı.

“Az önce buradaydı…”

Elif yavaşça başını salladı. Nefesi hızlanmıştı.

“Ses yer değiştiriyor.”

Dedektif cevap vermedi.

Koridorun içinde birkaç saniye boyunca sadece nefes alışları duyuldu.

Ardından o sürüklenme sesi yeniden geldi.

Ama bu kez… Arkalarından.

Elif’in gözleri büyüdü.

Dedektif sertçe arkasını döndü. Fenerin ışığı karanlığı yarıp geçti. Boşluk.

Sadece nemli taş duvarlar. Sadece çatlakların arasındaki karanlık. Sadece tavandan düşen ince taş tozları…

Dedektif dişlerini sıktı. Çenesindeki kas belirginleşmişti.

“Sesleri takip edersek çıkışı bulabiliriz.”

Sesi sert çıkmıştı ama yankı onu bile bozuyordu.

“…çıkışı bulabiliriz… bulabiliriz…”

Elif bakışlarını karanlıktan ayırmadı.

“Ya bizi özellikle yönlendiriyorlarsa?”

Bu cümleden sonra koridor daha da sessizleşmiş gibi oldu.

Dedektif yavaşça ona döndü.

“Şu an korkunun konuşmasına izin veriyorsun.”

“Elimde değil.”

“Elif, mantıklı düşün.”

Elif kısa, gergin bir nefes verdi. Dudaklarının kenarında korkuyla karışık sinirli bir gülümseme oluştu.

“Mantıklı mı?” dedi kısık sesle. “Bu yerde mi?”

Tam o anda tavandan küçük bir taş parçası düştü.

İkisinin arasındaki zemine çarpıp karanlıkta yuvarlandı.

Ses koridorun içinde yankılanırken Elif istemsizce geri çekildi.

Dedektif hemen yukarı baktı. Ama tavanda hiçbir hareket yoktu. Sanki taş kendi kendine düşmüştü.

Sonra...

Uzaklardan yine bir ses geldi. Bu kez daha yakın. Daha net. Bir adım sesi gibi…

Tak… Sessizlik. Tak…

Dedektif düşünmeden sese doğru yürümeye başladı.

Elif hızla kolunu tuttu.

Parmakları buz gibiydi.

“Yanlış yere gidiyoruz.”

Dedektif durdu ama ona bakmadı.

“Başka seçeneğimiz yok.”

“Elimizde hiçbir kanıt yok. Sadece sesleri takip ediyoruz.”

“Buradan çıkmak istiyorsan hareket etmek zorundayız.”

Elif’in eli yavaşça onun kolundan kaydı. Gözleri birkaç saniye boyunca dedektifin yüzünde kaldı.

İlk kez içinde büyüyen şey korkudan farklıydı. Şüpheydi. Belki de gerçekten yanlış yöne gidiyorlardı.

Belki de koridor onları istediği yere sürüklüyordu. Ve belki de dedektif bunu fark edemeyecek kadar körleşmişti.

Koridor yeniden sessizliğe gömüldü.

Ama o sessizliğin içinde, görünmeyen bir aklın onları izlediği hissi artık çok daha güçlüydü.

Koridorun içindeki sessizlik giderek ağırlaşıyordu.

Az önceki tartışmanın ardından ikisi de konuşmamıştı. Sadece yürüyen ayak sesleri vardı artık. Taş zemine çarpan her adım, dar koridorun içinde büyüyüp geri dönüyor; yankılar bazen kendi ritmini bozarak başka adımlar daha varmış hissi yaratıyordu.

Dedektif önde ilerliyordu.

Fenerin solgun ışığı karanlığın içine doğru uzanıyor ama birkaç metre sonra tamamen yok oluyordu. Sanki koridor ışığı emiyor, içindeki karanlığı özellikle koruyordu.

Elif ise birkaç adım geriden geliyordu. Omuzları gergindi. Sürekli arkasına bakıyor, bazen durup dinliyordu. İçindeki huzursuzluk artık düşünce olmaktan çıkmıştı; bedenine yerleşmişti. Her nefesinde biraz daha büyüyordu.

Koridorun tavanından ince taş tozları dökülmeye başladı.

Önce hafifti. Fark edilmeyecek kadar küçük parçalar… Ama sonra tavandan gelen derin bir çatlama sesi duyuldu.

Kuru. Sert.

İkisi de aynı anda başını kaldırdı.

Ve bir anda Büyük bir taş parçası tavandan kopup aşağı düştü.

Taşın havayı yaran sesi koridorun içinde yankılandı.

Elif refleksle geri sıçradı. Dedektif yana savruldu.

Koca taş ikisinin tam arasına çarptı.

PAT!

Darbenin şiddetiyle zemin titredi. Taş parçaları etrafa saçılırken yoğun bir toz bulutu havaya yükseldi. Koridorun içi bir anda gri bir sisle kaplandı.

Fenerin ışığı bile tozun içinde kaybolmuştu.

Elif öksürerek geri çekildi. Havaya yayılan kuru taş kokusu boğazını yakıyordu. Gözleri yanıyor, nefes almak zorlaşıyordu.

“Dedektif"

Sesi tozun içinde boğuldu. Önünü göremiyordu.

Sadece birkaç metre ötesinde bulanık gölgeler vardı.

Ve tam o anda… Toz bulutunun içinden bir şey geçti. Uzun. İnsan siluetine benzeyen karanlık bir şekil…

Elif’in nefesi kesildi.

Siluet, tozun içinden ağır ağır kayıyormuş gibi ilerledi. Ne sesi vardı ne de net bir görüntüsü. Sadece birkaç saniyeliğine görünmüş, sonra sisin içinde erimişti.

Elif’in gözleri büyüdü.

“Orada biri var!”

Sesi korkuyla çatladı.

Dedektif hemen feneri kaldırdı. Işığı hızla toz bulutunun içine çevirdi.

Karanlık. Toz. Taş duvarlar. Başka hiçbir şey yoktu.

“Kimse yok!” dedi sertçe.

Ama sesi bile tam emin çıkmamıştı.

Elif geri geri çekildi. Kalbi göğsüne sertçe vuruyordu.

“Gördüm…” diye fısıldadı. “Yemin ederim gördüm…”

Toz yavaş yavaş yere çökmeye başladı.

Koridor tekrar görünür hâle gelirken sessizlik ağır ağır geri döndü. O korkunç, boğucu sessizlik… Sanki az önce hiçbir şey yaşanmamış gibi.

Dedektif birkaç saniye boyunca karanlığı izledi. Fenerin ışığı duvarların üzerinde dolaştı ama hareket eden hiçbir şey yoktu.

Yalnızca taşlar. Yalnızca gölgeler. Yalnızca karanlık.

Sonra…

Koridorun derinliklerinden çok hafif bir ses duyuldu. Neredeyse insan kulağının kaçıracağı kadar zayıf bir ses…

Bir nefes. Uzun. Yavaş.

Sanki biri karanlığın içinde onları izleyerek sessizce nefes alıyordu.

Toz tamamen çöktüğünde koridor yeniden ortaya çıkmıştı.

Ama artık her şey farklı görünüyordu.

Sanki birkaç saniyelik o gri sis, koridorun havasını değiştirmişti. Nem kokusuna şimdi başka bir şey daha karışıyordu; eski, çürümüş taşların arasına sinmiş ağır bir küf kokusu… Duvarların üzerindeki çatlaklar karanlığın içinde daha derin görünüyordu. Tavandan sarkan kökler ise hareketsiz durmalarına rağmen canlıymış hissi veriyordu.

İkisi de konuşmuyordu.

Dedektif feneri önünde tutarak yavaş adımlarla ilerlemeye devam etti. Ama artık onun yürüyüşünde bile bir tedirginlik vardı. Az önce Elif’in gördüğünü söylediği şeyi görmemişti… yine de o birkaç saniyelik karışıklığın içinde kendisi de bir şey hissetmişti.

Bir bakış. Bir varlık hissi. Sanki karanlığın içinde biri onları sessizce izliyordu.

Koridorun içindeki hava ağırlaştıkça nefes alışları daha belirgin duyulmaya başladı.

Damla… Damla…

Uzaklardan gelen su sesi yankılanıyordu.

Sonra sessizlik. Sadece ayak sesleri. Sadece karanlık.

Elif yavaşça başını kaldırdı.

Bakışları istemsizce dedektifin omzunun arkasına kaydı.

Ve o anda… Bedeni bir anda gerildi. Gözbebekleri büyüdü. Nefesi yarım kaldı.

Koridorun karanlığında, dedektifin hemen arkasında bir şey durmuştu. İnsan şeklindeydi. Uzun. Hareketsiz.

Yüzü seçilmiyordu ama karanlığın içindeki o siluet, sanki doğrudan ona bakıyordu.

Elif’in boğazı kurudu. Parmakları titremeye başladı. Bir adım geri çekildi.Dudakları güçlükle aralandı.

“Arkanda biri var…”

Sesi yalnızca fısıltı kadar çıkmıştı. Ama koridor o sesi bile büyüttü.

“…biri var… var…”

Dedektif anında arkasını döndü. Fenerin ışığı sert bir hareketle karanlığı yardı.

Duvarlar. Çatlaklar. Nemli taşlar.

Ve…

Duvara çivilenmiş eski bir fotoğraf. Fotoğraf yavaşça sallanıyordu.

Gıcırdayan paslı çivinin sesi sessizliğin içinde ince ince yankılandı. Dedektif ışığı fotoğrafın üzerine tuttu. Solmuş bir aile fotoğrafıydı.

Yıllar önce çekilmiş gibi duran bulanık yüzler… Nem yüzünden kenarları parçalanmıştı. Fotoğrafın sallanışı yavaş yavaş dururken koridor yeniden hareketsizleşti.

Başka hiçbir şey yoktu. Dedektif birkaç saniye boyunca karanlığı taradı.

Sonra tekrar Elif’e döndü.

"Kimse yok."

Ama bu kez sesi önceki kadar sert değildi.

Elif’in gözleri hâlâ aynı noktaya kilitlenmişti. Nefesi düzensizdi.

“Oradaydı…” dedi kısık sesle. “Tam arkandaydı…”

Dedektif bir şey söylemedi.

Feneri yeniden koridora çevirdi ama eli artık eskisi kadar sabit durmuyordu.

Çünkü ilk kez kendi içinde büyüyen o huzursuzluğu bastıramıyordu.

Az önce sallanan fotoğraf… Onlar dönmeden önce gerçekten hareketsiz miydi? Yoksa biri ona dokunmuş muydu?

Fakat artık o sessizliğin içinde yalnız olmadıkları hissi çok daha gerçekti.

Koridorun içindeki sessizlik artık doğal değildi.

Sanki az önce duydukları her ses, her yankı, her nefes bir anda taş duvarların içine çekilmişti. Ortam öylesine sessizleşmişti ki kendi kalp atışlarını bile duyabiliyorlardı.

Dedektif yavaşça birkaç adım attı.

Fenerin ışığı önde titreyerek ilerliyordu. Soluk sarı ışık taş duvarların üzerinde kayıyor, çatlakların arasındaki karanlığı kısa süreliğine ortaya çıkarıp tekrar yok ediyordu.

Elif hemen arkasındaydı.

Gözleri sürekli hareket ediyor, karanlığın içindeki en küçük değişimi bile fark etmeye çalışıyordu. Omuzları gergindi. Parmakları istemsizce titriyordu.

Ve tam o anda…

Koridorun uzak ucundaki zayıf ışık titremeye başladı.

İkisi de aynı anda durdu. Işık önce hafifçe söndü. Sonra tekrar yandı.

Koridorun taş duvarları bir anlığına görünür oldu… ardından yeniden yarı karanlığa gömüldü.

Dedektif kaşlarını çattı. Fenerini ileri kaldırdı. Işık yeniden titredi. Bu kez daha sert.

Sanki görünmeyen bir şey ışığın nefes almasını engelliyordu.

Elif yavaşça fısıldadı:

“Bunu görüyor musun…?”

Dedektif cevap vermedi.

Çünkü tam o sırada koridorun içindeki bütün sesler aniden kesildi.

Damlayan su sesi yok oldu. Ayaklarının yankısı kayboldu. Nefes alışları bile boğulmuş gibiydi.

Bir anda…

Derin, ağır bir sessizlik çöktü.

Öyle bir sessizlikti ki insanın kulaklarını baskılıyordu. Sanki koridor nefesini tutmuş, onları bekliyordu.

Sonra...

Duvarlardan hafif bir sürtünme sesi yükseldi.

İnce. Yavaş.

Taşın taş üzerinde kaymasına benzeyen rahatsız edici bir ses…

Sürtünme sesi sağ taraftan başladı. Sonra soldan. Sonra arkalarından.

Sanki karanlığın içinde bir şey duvarların arasından hareket ediyor, onları çevreliyordu.

Elif’in nefesi hızlandı. Bir adım geri çekildi. Ama arkasında sadece karanlık vardı.

Işık tekrar titredi. Bir anlığına koridor tamamen aydınlandı.

Taş duvarlar. Eski fotoğraflar. Çatlaklar. Ve derin karanlık…

Sonra ışık yeniden zayıfladı.

Yanıp sönen ışığın arasında gölgeler hareket ediyor gibi görünüyordu. İnsan zihninin oyunu muydular, yoksa gerçekten orada mıydılar, anlamak imkânsızdı.

Sürtünme sesi biraz daha yaklaştı.

Bu kez daha netti. Daha canlı...

Elif aniden dedektifin kolunu tuttu. Parmakları buz gibiydi. O kadar sıkıyordu ki dedektif bunu hissedebiliyordu.

“Elini çekme…” dedi Elif boğuk bir sesle.

Dedektif karanlığa bakmayı sürdürdü. Fenerin ışığı artık düzensiz yanıyordu.

Bir saniye aydınlık.Bir saniye karanlık. Bir saniye daha… Ve tam o anda koridorun ucundaki zayıf ışık son kez titredi.

Son bir nefes gibi…

Ardından bütün koridor bir anda karanlığın içine gömüldü.

Kapkara. Sessiz.

Ve o karanlığın içinde, ikisi de yalnız olmadıklarını hissetti.

"Işık söndüğünde, nefes alan tek şey karanlık değildi.”

Bölüm : 10.05.2026 18:01 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...