3. Bölüm

~Üçüncü Bölüm~

Minl3e
minl3e

Hwang Hyunjin'den

Arabama binmiş Chan hyungun ofisine doğru yola koyulmuştum. Arabada çalan klasik müziğe dışarıdaki yağmur damlalarının hüznü eşlik ederken ben derin düşünceler içindeydim. Bu havanın Minho'yu maziye götürmesi kaçınılmaz olacaktı ve onu sakinleştirmek yine bize düşecekti. Acısı henüz çok tazeydi bu yüzden sabırlı olup üstüne gitmemek için elimizden geleni yapıyorduk lakin bu her şartta mümkün olmayabiliyordu. Sonuçta hepimiz yetişkin insanlardık ve her birimizin kendine ait bir hayatı, çeşit çeşit de derdi vardı. Nihayet şirket binasına geldiğimde aracımı otoparka bıraktım ve dördüncü kata çıkmak için asansöre bindim. Tam o sırada sarı saçlı bir çocuğun asansöre doğru koştuğunu gördüm. Kapının kapanmaması için elimi girişe koydum ve asansörü beklettim. Çocuk nefes nefese kalmıştı ama nihayet asansöre binmişti ve minnet dolu gözlerle bana bakıyordu. Nihayet konuşmaya başladı.

"Teşekkürler, bayım."

"Ne demek, rica ederim. Kaçıncı kata çıkacaksınız?"

Söyleyeceği katın tuşuna basmak için asansör kumandasının önünde elim havada bekliyordum.

"Bende dörde çıkıyorum."

"Ah, anladım."

Elim boşluğa düşünce önce saçlarımı düzelttim ardından cebime soktum. Çocuk hâlâ nefes alışverişlerini düzenlemeye çalışıyordu. Onu biraz dikkatli inceleyince yüzünde yoğun ama hafif tonlu çilleri olduğunu fark ettim.

"Vay be.."

Fazlasıyla etkilendiğim belli bir şekilde kısık bir sesle söylemiş bulundum. Hay aksi.. Çocuk garip garip yüzüme baktı bir süre.

"Efendim?"

"İçimden konuştuğumu sanmıştım. Çilleriniz fazlasıyla ilgimi çekti de.."

"Teşekkür ederim."

Dördüncü kata geldiğimizde ilk konuşan o oldu. "Size iyi günler, bayım." Arkasına dönme gereği bile duymadan ayrıldı asansörden "Sizede.." diyebildim. Acaba onu rahatsız mı etmiştim? Umarım iltifatımı sarkıntılık olarak algılamamıştır. İç çekip bende çıktım asansörden. Chan hyungun ofisi koridorun sonundaydı. Daha önce de pek çok defa yolum düşmüştü buraya. Ama bu sarışın oğlanı ilk görüşüm olduğuna emindim. Neyseleyip yoluma devam ettim.

Nihayet Chan hyungun geniş, deniz manzaralı ofisinde oturmuş bir taraftan ne yapabileceğimizi konuşuyor bir taraftan dışarının yağmurlu havasıyla zıt, sıcacık çaylarımızı yudumluyorduk.

"Sence de bir terapi şart değil mi? Geçen gece bende kaldığında balkonda yalnız oturuyordu.."

"Ee, ne var bunda?" Chan hyungun ne demeye çalıştığını anlamamıştım.

"Lafımı kesmezsen anlatacağım, Hyunjin."

--Flashback--

Bu trajedik olaydan sonra Minho'yu yalnız bırakmak içime sinmemişti. Kimsesi yoktu ve bu hayatta sahip olduğu en değerli varlığını da daha yeni kaybetmişti. Bu yüzden onu da alıp kendi evime geldim gece yarısına doğru. Hâlâ şokta olmalı gerçeği kabullenemiyordu zavallı. Salondaki koltuklardan birini onun için rahat bir yatak haline getirdikten sonra ellerimle yatırdım onu. Saçlarını okşayıp üstünü örttüm sıkıca.

Sabaha karşı 5-5.30 gibi su içmek için odamdan çıkmıştım. Hemde Minho'yu kontrol etme ihtiyacı hissetmiştim. Sevgilisini kaybettikten sonra kendisine bir şey yapmasından korkuyor olmalıydım. Ancak amerikan mutfağıma geldiğimde karşılaştığım manzara hiç de beklediğim gibi olmadı. Aksine oldukça garip görünüyordu çünkü Minho, balkondaki siyah, demir sandalyelerden birine oturmuş kendi kendine konuşuyordu. Ne dediğini pek anlayamasamda -çünkü içeriye sesi çok gelmiyordu- arada gülümsediğini zaman zaman ise gözlerinin dolduğunu idrak edebilmiş bulunuyordum. Bir yandan cam sürahiden kendime bir bardak su doldururken bir yandan da Minho'yu gözlemliyordum uzun uzun. Hava ağarmış, gök yüzü karamsar siyahını kaybederek ufak ufak aydınlanmaya, mavi ışık süzmeleri ile renklenmeye ve insanların kalplerine umut vermeye başlamıştı. Zaten hep böyle değil miydi? İnsanın en aydınlık dönemi her zaman en karanlık andan sonra gelirdi.

Daha fazla dayanamayıp merakıma yenik düşerek balkona yaklaştım. Minho'nun beni fark etmeyeceğini emin olduğum bir konumda onun sesini dinlemeye koyuldum.

"Jisung.. Geçen haziran birlikte tatile çıktığımız zamanı hatırlıyor musun?"

"..."

"Ben hatırlıyorum. Birlikte kumdan kaleler yapmış, topladığımız istiridye kabuklarını da kale duvarlarına dizmiştik hani? Kimi beyaz kimi pembeye çalan o eşsiz, parlak renkli istiridyeler, senin yanında bir toz zerresi kadar sönük ve soluk kalıyordu."

"..."

"Biliyorum yolda biraz tartışmıştık.. Ama vardığımız ilk gün senin gönlünü almadığıma çok pişmanım. O gece çok bunaltıcıydı."

"..."

"Neyseki sen o kadar naif, iyi yüreklisin ki sevgilim.. Küçük bir öpücükle aramızı düzeltmiştin, üstelik haklı olan da sendin.."

"..."

"Haha~ Ne kadar mütevazisin sen öyle.. Ne varki doğru söylüyorsun. Her zaman olduğu gibi."

"..."

"Bende seni seviyorum, bebeğim.. Bir dahaki tatilimiz eskisinden çok daha iyi olacak, söz veriyorum."

Minho'yu dinledikçe daha da endişeleniyordum. Sadece sesini dinleyen biri karşısında gerçekten biri olduğunu, onunla konuştuğunu sanabilirdi. Lakin o bu soğuk ve boğucu havada balkonda oturmuş kendi kendine mırıldanıyordu.

--Flashback End--

Chan hyungun anlattıklarından sonra soğuk terler döküyordum. Ne yapacağımıza dair en ufak bir fikrimiz yoktu ve biz bu noktada sıkışıp kalmıştık.

Lütfen oy vermeyi ihmal etmeyin★🌊🩵

Bölüm : 01.05.2025 16:19 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...