
Siyah ve beyazın klasikleşmiş bir savaşı vardır. Her dakika bir üye daha eklenir o savaşa. Sebep farklı. Kimisi kaçar, kimisi kovalar, kimisi katil olur, kimisi hayat kurtarır. Ben sanırım bu savaşın kaçan kısmında bulunuyorum. Ayrı ayrı hayat savaşında büyük rol alan yandaşçılarımla beraber hem de.
Çoğu zaman ağır geliyor o içinde bir türlü can veremediğim savaş. Canımı en derininden yakarken bir yandan da sağ gösterip sol vuruyor. Can pazarına dönüyor ruhum sanki. Bin bir çeşit kişiliği yetmezmiş gibi gömmeye bile gerek görmediği birçok cesetleri vardı. O ölü bedenlerin açtığı her yara daha kapanmadan bir başka yaraya yer veriyordu. Sanki daha öncekileri yetmezmiş gibi sırtımı kana bulanmıştı. Bir zamanlar aynı yastığa baş koyduğum adam sayesinde.
İçinde bulunduğum arabanın sarsılması ile acıyla inledim. Ne kendimdeydim ne de değildim. Vücudumda inanılmaz bir acı vardı, sanki sırtıma kızgın yağ dökülmüş gibi sızlıyordu. Gözlerimi açamıyordum acıdan baygınmışım gibi, fakat dışarıda olan bitenleri duyabiliyordum.
"Az daha dayan Dolunay, iyi olacaksın," dedikten hemen sonra sarsıntı ile geriye çekildim. İçinde bulunduğum araba biraz daha hızlanmıştı. Elimi arabanın deri koltuğunun kenarını kavrayıp acıma dayanabilmek için sıkmıştım. Zorla kısık bir nefes alarak "Bora," diye fısıldadım. Arabanın içinde cirit atan sessizlik fısıltımı çoktan ona ulaştırmıştı. Kafasını ikide bir de arkaya çevirip bana bakıyor sonra tekrar yol kontrolü için önüne dönüyordu.
"Söyle güzelim," dedi bir elini geriye atıp deri koltuğu sıkan elimi tutarak. "H-Hastaneye gitmeyelim," diyebildim acıdan çatlayan bir sesle. Kalın kavisli kaşları en son bana bakarken çatılmıştı. "Sen merak etme, düşünme bunu tamam mı?" diye tane tane konuşmuştu. Sesindeki anlayış başka zaman olsa gülümsememe sebep olabilirdi. "Sen biraz daha sık dişini."
Derin nefes ihtiyacı duyan ciğerlerime yardımcı olurken bir anda öksürük tuttu ve arka arkaya öksürmek zorunda kaldım. Aynı zamanda her öksürdüğümde camların açtığı kesikler yarılıyor ve canımı yakıyordu. Benim ani fenalaşmam ile Bora bir anda arabayı durdurdu. Arkaya doğru eğilerek telaşla yüzümü avuçladı. Saçlarımı yüzümden çekerek tek eliyle yan koltuktan aldığı suyu dudaklarıma yaklaştırdı.
Dudaklarıma değen ılık sudan zorlasam da sadece bir yudum alabilmiştim. "Az kaldı tamam mı?" diyerek nazik bir şekilde beni tekrar yatırmıştı yüz üstü. Acım o kadar çoğalmıştı ki ağlamamı durduramıyordum. Acım yüzünden aldığım kesik nefesler de bana hiç yetmiyordu. Bora elini cebine götürüp telefonunu çıkardığında çoktan arabayı çalıştırmıştı.
Sırtıma giren ağrılara dişlerimi sıkıp Bora'ya odaklanmaya çalıştım. Zorla açık tuttuğum gözlerimle Bora'nın telefonu telefon tutucuya koyduğunu gördüm ve hemen ardından "Alo? diye Ulaş'ın sesini duydum. "10 dakikaya Nia'dayım. Acil bir sedye ve sağlıkçı çıkar dışarı." Bora'nın böyle demesi haklı olarak Ulaş'ın paniklemesine sebep olmuştu. "Vuruldun mu lan?" diye bağırdı bir anda. Öyle bir bağırdı ki başkalarının "Ne oldu?" soruları arabaya yankılandı.
Tam o sırada sıkışan kalbim yüzünden inledim. Panik atak geçirmemek için kendime hakim olmakta artık çok zorlanıyordum. Ardından tekrar tutan öksürük ile boğulur gibi öksürmeye başladım. Telaştan arka arkaya savurduğu küfürler ile aracın bir düğmesine bastı ve sirenlerin ötmesine sebep oldu. Önündeki herkesi hızlı şekilde sollarken bir yandan da kornaya basıyordu.
Arabanın içindeyken bile hissettiğim hızı on dakikalık yolu yarıya indirmişti. Yavaşlayıp bir taraflara döndüğünü ardından da ani bir frenle durduğunu hissettim. Gözlerimi araladığımda arabanın ayakucumdaki kapısı açıldı. Bora üzerime doğru eğilip koltuk altlarımdan kaldırarak beni yavaş şekilde doğrulttu. Ağzımdan kaçan acı dolu nida ile beni göğsüne yatırıp elini bacaklarımdan geçirerek "Özür dilerim, Leylifer," diye fısıldadı.
Tamamen kucağına alıp arabadan çıkarken göğsündeki tişörtü kavrayıp "Acıyor," diye acı dolu bir şekilde inledim. "Geldik," diye bağıran birisi ile Bora hızlandı. Bora'nın göğsüne yaslı bir şekildeyken gözlerimi araladım. Koşturarak dışarıya çıkan herkes anında donup kalıyordu. "N-Ne oldu?" diye sorarken yalpalamıştı Ulaş. Bakışları kana bulanmış tişörtüme kaymıştı. Bora cevap vermeyip getirilen sedyeye diğerleri ile birlikte yüz üstü yatırmışlardı beni. Korku ve şaşkın bakışlar arasında Sarp ve Oğuz'u zar zor seçmiştim.
Sallanarak sedyenin üzerilinde bir yere götürülüyordum ve gözlerimi yarı açık tutabiliyordum. Bir anda yüzüme yakın yerde duran elimi büyük kemikli bir el tuttu. "İyi olacaksın," dedi Ulaş bana doğru eğilerek. "Yanındayız, burada bekliyoruz." Yeşili parlayan gözlerinde acı bir keder vardı. Beni böyle görmeye dayanamıyor gibi korkuyor gibi duruyordu. Gözlerimi kapatarak cevap verdiğimde elimi daha da sıkı tuttu ve ben geniş bir şekilde iki yana açılan kapıdan geçerken bırakmak zorunda kaldı. Doktorların kendi aralarında bir şeyler konuştuğunu duyuyor fakat açıklayamıyordum. Bir hemşirenin koluma iğne yapmasının hemen ardından gözlerimi daha fazla açık tutamamıştım.
******
Sırtımdaki acılar ara sıra beni uyandırsa da ilaçların etkisi acılara karşı dik durup gözümü dâhi açtırmıyordu ama saçımı okşayan eli ve konuşanları da duymamı sağlıyordu. Sanki bayadır uyuyormuşum gibi bir ağırlık var üstümde buna rağmen hala gözlerimi açamıyorum.
"Kübracığım, sende uyu biraz kızım orada öyle belin tutulmadı mı?" Gözlerim karanlığa sahipken kulaklarım sabahtan beri birçok konuşmaya şahit oldu. "Yok ben iyiyim böyle Ayla yenge. Dolunay bir kendine gelsin de," diyen Kübra ile saçlarımdaki elin sahibini öğrendim. Neredeydim, en son ne olmuştu hatırlamaya çalıştığımda gözlerimin önüne bir bir düştü görüntüler.
"Dolunay ile bu yakınlığınız çok farklı ve de çok güzel," diye samimi şekilde konuşmaya devam etti Ayla yenge. Bende gözlerim kapalı konuşmaları dinledim. "Öyledir. Dolunay benim ailem oldu." Derin nefes aldım. Tek başımıza büyük ve ne olursa olsun hep ikimiz birbirimizin ailesi olduk.
"Ne kadardır berabersiniz?" Diye bir soru geldi Oğuz'dan. 14 yıldır o benim kardeşim dedim içimden kendi kendime. "Bilmem hiç saymadım," dedi Kübra. Asla saymaz da zaten. "Zaman sayınca hep kaybedeceğime inanırım, Dolunay'ı kaybetmeyi hiç istemiyordum. Ben dokuz yaşında geldim yetimhaneye o zamandan beri hep beraberiz."
"Ne güzel bir arkadaşlığınız var," dedi bu sefer Melih. Sesi imrendiğini gösterir gibiybi. "Dolunay benim kardeşim, ablam, annem oldu. Benimle uğraşan çocukları bile döverdi. Benim için neler yaptı, çoğu şeyden fedakârlık etti. Kan bağı olmayan biri bir başkası için neden böyle bir şey yapsın değil mi?" Gözlerimi araladığımda beyaz hastane odasını andıran bir odayla karşılaştım. Herkes bu odadaydı ve ben ne kadardır böyle yatıyordum bilmiyorum. Boğazımın kururluğunu gidermek için hafif öksürdüğümde gözler bana dönmüştü. "Dolunay, iyi misin?" Gözlerimi kapayıp açtım konuşmak yerine. "Bir şey ister misin kızım?" Görebileceğim şekilde önüme eğilerek konuştu Ayla yenge. Hafif yan yatıyordum ve sırtımda yumuşak bir şey vardı ki bu muhtemelen yaralarımdan dolayı konmuştu. "İstemiyorum," diye konuştum zorla. "Dolunay da iyi, herkes odalara gidip uyusun," diye uyarıda bulundu Korhan amca. Hala Nia'da mıydık, bilmiyorum. "Sabah olmak üzere, bakın iyi işte kızım." Bora hemen yan tarafımdaki tekli koltukta oturmaya devam ederken diğerleri yavaş yavaş toparlanmışlardı. Yanımda oturan Kübra da kalkınca "Sen nereye?" diye sordum.
Bana sırıtarak bakıp "Senin refakatçin ben değilim canım," dedi ve yanağıma öpücük bıraktı. Anlamadığımı belli eder şekilde ona bakıyordum ama Kübra çoktan odadan çıkmıştı. Oda da ben ve Bora'dan başka kimse yoktu. Hafif öne doğru eğilerek sehpadan su ve ilaç alıp bana doğru geldi. "İlaçları iç rahat rahat uyu, Leylifer," diye konuştu yatıştırıcı bir sesle. Ben nasıl doğrulacağımı düşünürken Bora'nın ellerini koltuk altlarımda hissetmiştim.
Beni hafifçe doğrultup önüme doğru geldi. Ellerimi omuzlarına koyarak destek alır gibi ona tutundum ve beni canımı acıtmamaya özen göstererek oturttu. Dik durmakta zorlandığımı görünce beni kendine yasladı. Dikişler sanki etimi çekiyordu. Kutudan çıkardığı hapı alıp ağzıma koyduğumda elindeki bardağı dudaklarıma yaklaştırdı. "Tekrar yatırayım mı?" diye sordu bana bakarak. "Biraz daha böyle dursak?" diye konuştum yorgun şekilde. "Her yerim uyuşmuş gibi."
Benim öyle demem ile Bora önce beni doğrulttu ve kendi arkaya doğru eğilerek beni yavaşça çekti yanına. Rahat pozisyonu bulur bulmaz gözlerim kendiliğinden kapandı. "Mimoza," diye mırıldandı Bora. "Hm?" diyerek anlamadığımı belirttim. "Kokun diyorum," dediğinde sesindeki kederi anlamıştım. "Mimoza çiçeğine kan bulanmış," diye devam ettiğinde kaşlarımı kaldırdım. Daha öncede böyle koktuğumu söylemiş hatta bir bu kez mimoza çiçeği bırakmıştı.
"Kokun gibisin. Mimoza çiçekleri kadın gücünü ve direnişi sergilermiş. Tıpkı onlar gibisin, her şeye rağmen güçlü ve dimdik. Ne olursa olsun ayağa kalkmasını bilen. Her geçen saniye daha fazla hayran olmamak mümkün mü?"
Yorgunluk bedenimi tekrar uykuya teslim ederken Bora'dan duyduğum bu cümleler benim gülümsetmişti. Acım ne kadar içimi ateşe verse de dışımda tek bir kara duman yoktu, olmadı. Ben buydum. Yedimde de her şeyimi kendi içimde yaşardım, yetmişimde de yaşayacağım. Ama yine de Bora'nın böyle düşündüğü bilmiyordum.
Olayın üstünden bir gün geçmişti ama ne zorluklarla geçmişti sadece ben bilirim. Acılarım biraz da olsa dinmişti ve artık dayanabileceğim derecedeydi fakat hareketlerim hala çok kısıtlıydı. Rahat kalkamıyor, uzun süre oturamıyor, ani hareketler yapamıyordum. Bu süre içinde hiç yalnız kalmamıştım. Her anlamda hemde çünkü Kübra her anımda yanımda oluyordu. Bora bir saniye bile ayrılmazken Sarp ve diğerleri gün içinde zırt pırt bana bakmaya geliyorlardı.
Nia'nın sağlık bölümünde kalıyormuşum. Sırtımda çok fazla kesik ve yaralar vardı hatta birçoğu fazla derinmiş. Özellikle belimin yan tarafına saplanan cam. Ellerimin içini yatağa bastırıp kendimi kaldırmaya çalıştım. Tuvalete bile birisiyle gidiyordum ve artık kendimi yük gibi hissetmeye başlamıştım. Bu yüzden en azından oturur vaziyete gelerek su içmeye çalışıyordum. Gerilen kaslarım yaralarıma baskı yapmaya başlayınca ağzımda acı fısıltı kaçtı. Bir kaç santim kalkabildiğim yatağa kendimi geri bıraktım. Kalkacak gücü bulamıyordum.
"İyi misin?"
Odanın kapısını açmış içeri giren Bora'ya çevirdim kafamı. "Su içecektim," dediğimde yanıma doğru ilişti ve hasta yatağının düğmesine basarak yatağı kaldırdı. suyu uzattığı sırada odanın kapısı tıklandı ve içeriye sırıtarak kafasını uzatan Melih'i gördüm. Ardından bir anda içeriye doğru uçar gibi girdiğinde, kızgın bakışlar atarak içeriye giren Ulaş'ın onu ittiğini anlamıştım.
Melih'in küfürü odayı doldururken sinirlerim bozulduğundan kıkırdamıştım. "Hayret vallahi," dedi Ulaş sahte bir şaşkınlıkla. "Sen gülüyor muydun ya?" Diğerleri de içeri girdiklerinde aralarında Kübra'da vardı. Ulaş bunu bana sürekli demeye başlamıştı. Sürekli somurtuyor ve hayat enerjisini sömürüyormuşum. Gözlerimi devirdiğimde Ulaş'ın uğraşacak kimseyi bulamadığı için geldiğine emindim. "Yine neşe saçıyorsun Ulaş," dedim gıcık bir tonda. Onları tanıdığımdan beridir en çok alıştığım şey Ulaş ile böyle çekişmemizdi. Değişik bir hava katıyordu ve ben bu havayı seviyordum. Sanki abi kardeş gibi.
Ellerini cebine koyup yorgunlukla gerindi. "Eh," dedi gerinirken. "Birimizin neşe saçması gerekiyor." Anında ters bakışlarımın odağı olsada o bunu umursamayıp elimdeki su bardağı alıp kafasına dikti. "Ziyan olmasın." Derin bir nefesi içine sıkıştırdığım öfkeyle içime çekmiştim. Ateş eden bakışlarım Sarp'a döndüğünde onun şefkat dolu bakışları bendeydi. "Bunu siz niye getirdiniz ki?"
İkili kadife koltuğa oturan Ulaş bana doğru eğildi. "Terbiyesiz, abiye bu denir mi hiç?" Hayretle açılan gözlerim Ulaş'a hiç dönmedi. "Repliğimi çalma," diyen Sarp'ın ona katılmasıyla kınayarak baktım. "Teessüf ediyorum Sarp, şununla bir oluyorsun ya, " dediğimde koro gibi aynı anda hem Ulaş hem Sarp "Sarp değil abi," dedi.
Sinirle kafamı geriye doğru attım. "Yok artık."
Hemen yanımdaki tekli koltukta bizi sırıtarak izleyen Bora'yı görünce iyice sinir olmuştum. Stres topu muyum ben? "Rahat bırakın arkadaşımı," diyerek yanıma gelen Kübra ile Sarp bakışlarını hemen ona çevirmişti. Aralarında kısa bir bakışma oldu ve bu bakışmayı Kübra utanarak bozmuştu. "Oooo," dedi Melih bir anda Sarp'a yandan imalı bakışlar atarken. "Ateş alacak birazdan buralar," derken elinin birini ateşe değmiş gibi sallıyordu. Oğuz bir anda kolunu Melih'e dolayıp kafasını kolunun altına sıkıştırdı.
"Hallettim," derken masum bakışlarını Sarp'a çevirmişti. Fakat Melih boğuk boğukta olsa bir şeyler demeye çalışınca Oğuz koluna sıkıştırdığı kafasına bir tane yapıştırdı. "Gerizekalı, Sarp birazdan seni yakacak göreceksin buralar nasıl alev alıyor." Kübra'nın bembeyaz yanakları pembeleşince gülümsememi bastırmak zorunda kalmıştım. Sarp'ın öldürücü bakışları Melih'ten bana kayarken yumuşamıştı.
"Doktor 1 saate eve geçebilir dedi," deyince sesli şekilde ohladım. Ev benim olmasa da sonuçta evdi ve böyle hastanede gibi hissetmek beni huzursuz ediyordu. "Bu arada," diyerek doğruldu Bora. "Sahte kimliğe emniyet el koymak zorunda, şu an eski kimliğini kullansan da biz varken bir şey olmaz ama ilerisi için bir şeyler ayarlayacağım." Sahte kimliğime el konulması beklediğim bir şeydi. En azından başımız yanmıyordu. Gülümseyerek teşekkür ettiğimde kimlik için ne yapacaktı bilmiyorum fakat hiç yok diyemezdim bu iyiliği için.
******
"Buyur bakalım."
Kübra'nın uzattığı kupayı elime alıp kıstığım gözlerimle ona dik dik bakmaya başlamıştım. Bunu fark eden uyanık arkadaşım "Ne?" diyerek bilmemezliğe vurdu. "Bizim konuşmamız gereken bir konu var sanki," dedim sırtıma koyduğum yumuşak yastığı düzelterek. Sesli şekilde oflayan Kübra'ya geniş şekilde sırttım. Kübra'nın kaldığı odanın balkonunda oturmuş kahve içiyorduk.
Hastaneden çıkalı bir hafta olmuştu ve ben artık biraz olsun rahatlamıştım. Yaralarımdan bazılarının dikişleri düşmüştü hatta sadece birkaç büyük yaralar daha dikişliydi. Bu yüzden her gece pansuman yapıyordu Kübra. "Ya pek bir şey yok ki, kafeyle ilgilenirken hep yanımdaydı. Çok yardımcı oldu sağ olsun, işte öyle öyle sohbetimiz oldu. Sevgili değiliz, ne olduğumuzu da bilmiyorum doğrusu," deyip duraksadı ve güzel bir gülümseme ile bana baktı. Gözleri parlamış yanakları hafif pembeleşti. "Sence de çok yakışıklı değil mi?"
Bana ne der gibi omuzlarımı silkip "Allah sahibine bağışlasın," dedim. Kocaman açılmış mavi gözleri anında kısılıp bana kötü bakışlar atmaya başladı. Sonra bakışları bahçeye kaydı ve sıkıntılı düşüncelere dalmıştı. Sarı ince kaşları çatılmış üstüne kıvırcık saçları düşmüştü. "Yoktur ya, olsa..." deyip duraksayınca tek kaşım havaya kalktı bağımsız şekilde. Yandan bana bakarken bakışlarında pot kırmak üzere olduğunu ele veren suçlu bakışlar vardı. "Yoktur değil mi ya?" diye sordu, hem merak ettiğinden hem de konuyu çevirmek istediğinden. Dudaklarımı aşağı doğru büktüğümde tekrar bakışlarına sıkıntılı düşünceler üşüşmüştü.
Elimdeki kahveden arka arkaya yudum alırken gözlerim bahçeye kaydı. Büyük ve yşili bol bahçeydi şu bir hafta da bol bol gezdim, hatta artık bunaldım. Yine de kimsenin hakkını ödeyemezdim, herkesin bana çok yardımı oldu. Eve tıkılmak istemiyorum, sırf beni bulacaklar diye kendime hapis hayatı dayatmakta istemiyorum.
Karşıma çıkarlarsa yüzleşirim, sadece Demir boşluğuma gelmişti. Sonuçta seneler sonra kanlı canlı karşımdaydı, sarılmak doya doya hasret gidermem gerekirken bir anda bana öyl saldıracağını düşünememiştim. Nasıl doldurdular, nasıl inandı onlara bilmiyorum ama bu saatten sonra gerçeği öğrense bile boş. Sırtım onun ve onun kuzeninin açtığı yaraların izleri ile dolu, ben affetsem onlar affetmez.
"Sen de gidecek misin?" diye soran Kübra'ya çevirdim yorgun bakışlarımı. "Nereye?" Önüne sürekli düşen kıvırcık saçlarını arkaya atıp "Bugün ailelerinin ölüm yıl dönümüymüş," dedi. Aynı zamanda kötü katliamın olduğu gündü. "Sen gideceksin sanırım?" Kafasını sallayıp kahvesinden birkaç yudum aldı. "Sarp yanında olmamı rica etti, kıramadım. Hep ikide bir de Dolunay da sende artık bu ailedensiniz, deyip duruyor." Onlar için sorun yoksa benim içinde yoktu. Tabii ki istiyorlarsa yanlarında olurdum, onlar her anımda yanımda oldular.
Kafamı aşağı yukarı sallarken aynı anda "Olur," diyerek bitmiş kupa bardağımı kavrayarak ayaklandım. "Ben bir aşağıya ineyim, geliyor musun?" Gelmeyeceğini söyleyince önce balkonundan sonra odasından çıktım. Aşağı inen merdivenleri hızlı şekilde indiğimde salondan konuşma sesleri geliyordu. Orada olduklarını düşünerek içeri girecekken benimle ilgili konuşmaları duyunca kenara doğru çekilip sırtımı duvara yasladım.
Konuşmaları gizlice dinlemek ne kadar kötü bir şey olsa da merak daha ağır basıyordu. Sonuçta hakkında konuşulan kişi bendim. "Dolunay'ın kaçtığı insanlar kim hala çok merak ediyorum," diyen Ulaş ile gözlerim kısıldı. Hepsinin merak ettiklerini biliyordum fakat öğrenmelerini istemiyordum. Onları öğrenmeye başladıkça Özgür'ün bana neler yaptığı da ortaya çıkacaktı ve ben bunun dillenmesine hazır değildim. "Hiçbir şey anlatmıyor ki. O gün kanlar içinde görünce beynimden vurulmuşa döndüm." Bunu diyen kişi Oğuz'du ve bu ona karşı beslediğim sempatiyi daha da ateşledi.
Evet, belki başından bakarsak beni bulmaları Ulaş ve Sarp'ın suçuydu fakat onları da haklı buluyordum. Bir suçlunun kimlikte yakını olan tek kişiyi gözaltına alacaklardı. "Görüntülerdeki adam kim acaba? Bir arabaya binip kaçıyor bir saat sonra araba terk edilmiş şekilde bulunuyor," dedi Sarp sinirli bir şekilde. Sesi biraz boğuk geliyordu başta, muhtemelen yüzünü sıvazlıyordu yine. Kaşlarımı çatıp ne görüntüsü diye düşünürken Melih'in sesini duydum. "Araştıralım, kimden, neden kaçıyor öğrenelim ve yardım edelim işte." Yerimde huzursuzca kıpırdanmadan edemedim. Melih'ten duyduklarımla sinirlensem de diğerlerinin ne düşündüğünü merak ettim. Tabii ki böyle bir şeye asla izin vermezdim.
"Saçmalama," diyen ses ile rahatlamıştım. Ulaş'ın karşı çıkması diğerlerinin de karşı çıkması demekti. "Dolunay'a gerçekleri anlatamıyorken onun hayatına böyle dalamazsın!" Gerçekler mi? Kaşlarım saklanan gerçeklerin ağırlığı ile çatılırken Ulaş ve diğerlerinin ne sakladıklarını çok merak ettim. "Ne zaman açıklamayı düşünüyorsunuz artık?" diye soran kişi şaşkınlıkla donup kalmama sebep oldu. Bora'nın neden olduğunu bilmediğim aksi ve sinirli sesi diğerlerini sessizliğe gömdü. Gerçeği biliyordu fakat aynı zamanda onlara hem yardım ediyor hem de sinirleniyor gibiydi.
"Şimdi hiç sırası değil," dedi Samet yorgun bir şekilde. Ardından derin bir nefes çekildi. "Kızın derdi başından aşkın, eğer öğrenirse nasıl yıkılacağını tahmin bile edemiyorum. O yüzden bir müddet daha kimse bir şey açıklamasın," dediğinde herkes Samet'in dediklerini doğru bulmuş gibi suspus olmuştu.
Fakat benim duyduklarım ile kanım çekildi. O kadar yıkılacak ne biliyor olabilirler ki?
Hayatım neden ilerledikçe iç içe geçiyordu ki? Düğümlere takılıp tökezlemekten çok yoruldum. Yaşaran gözlerime avuç içlerimi bastırıp indiğim merdivenleri hızlıca tekrar çıktım. İçim meraktan kendi kendini kemirse de onlar açıklayana kadar üstelemeyecektim. Samet haklıydı, daha fazla kaldıracak gücüm yoktu acıları.
Odama girdiğim gibi, siyah pantolon siyah bir tişörtü giyip şal alarak tekrar aşağıya inmem saniyelerimi almıştı. Hiçbir şey belli etmeden, sanki bir şeyleri duymamış gibi salona girdim. "Sonunda birisi indi," diye konuştu Ulaş sitem ederek. Melih'in yanındaki boşluğa oturup "Hazırlanıyorlardır," diye konuştum hızlıca. O sırada bir anda Ayaklanan Sarp'a döndüm. Karşı koltuktaki ceketini alıp ceplerini kurcalamaya başladı. Aradığı şeyi bulduğunu duraksamasıyla anladım.
Hızlı bir şekilde ceketi bırakıp bana döndüğünde elindeki dikdörtgen kimlik dikkatimi çekti. "Al bakalım," dediğinde önce elindekine sonra kendisine bakmıştım. "Bu nedir?" diye sorduğumda çoktan kimliği alıp ön yüzünü çevirmiştim bakmak için. Üzerindeki resmin ve hemen yan tarafındaki bilgiler şok geçirmeme sebep oldu. "Ama bu..." desem de devamını getiremedim. Kafamı kaldırıp kocaman olan gözlerimle şaşkınlıkla baktım fakat sonra hemen tekrar önüme döndüm.
"Balık gibi duruyorsun kızım," diyen Ulaş'ın aksi sesi bile benim şaşkınlığımı atamadı. Fakat sonra yamuk ama çok samimi bir gülüşle bana baktı."Onlardan kurtulduktan sonra rahat bir hayat sürersin diye düşündük. Yeni bir başlangıç için. Hem şimdi bile birçok evrak işini halledebilirsin. Gözlerim tekrar kimliğe indi ve üzerindeki bilgileri tekrar tekrar okudum.
Dolunay Yakıcı
Anne adı: Lidya Yakıcı
Baba adı: Koray Yakıcı
"Bu soy isim çok tanıdık geliyor," diye mırıldanıp hafızamı zorlamaya çalıştım. Ardından bakışlarım karşımdaki adamlara kaydı ve sanki mümkünmüş gibi daha da şaşırdım. "Maşallah hemen de anladı," diyerek dalga geçen Ulaş'a ister istemez gülmüştüm. Sinirlerim artık tamamen bozulmuştu. "Kaçtığın kişiler senin yanında kimse olmayınca erkeklik taslamayı kolay buluyordu. Şimdi resmiyette de gerçekte de arkandaki adamları görünce korkacaklar. Kimliğe bu yüzden Melis olarak geçirttik." Bora'nın anlattıkları ile zorlukla yutkunmuştum. Burada yazan yazıların, söylenilen sözlerin ağırlıkları hem rahatlatmış hem sırtıma çok ağır gelmişti.
Nedendi bu kadar yardım? Kim bilmediği tanımadığı bir kadını nüfuslarına alır ki? Birde ölen kız kardeşlerinin yerine özellikle. "Ben ne diyeceğimi, nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum," derken gözlerimin dipleri dolmuştu. Gülümseyerek hepsini tek tek baktım. Ulaş yan tarafındaki peçete paketini eline aldığı gibi kafama fırlatır gibi fırlattı. "Yine ağlıyor bu deli," dediğinde gözlerim akmaya yer ararken kıkırdadım. Bora'nın ters bakışlarına maruz kaldığında ne var der gibi kafa salladı fakat yine kendinden ödün vermedi.
Melih kolunu omzuma sarıp beni kendine çekince içimdeki boşluk kıpırdamaya başlamıştı. O boşluk ben kendimi bildim bileli vardı. Ailesizlikten aldığım il yaranın çukur iziydi o. Sanki yüreğim o boşluğun dolmasını bekliyormuş gibi sarıldı Melih'e. Hiç kimse yalnız kalmayı, yalnız büyümeyi hak etmiyordu. Bu en büyük acıydı ve ben sanki ilk defa kendimi daha bir güçlü ve tek başıma değilmişim gibi hissediyordum.
Ben bir erkeğin normal bir dokunuşundan korkarken ilk defa birini kardeş görüp sarıldım.
**
ayayayay melihhhhhhh
oy vermeyi unutmayın lütfen.
takip etmek isterseniz instagram hesabim : suveyda_rey
wp kanalıma katılmak isterseniz de instagramdan yazmanız yeterlii
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |