17. Bölüm

Bölüm 15

Suveyda Rey
suveyda_rey

Keyifli okumalarrrr.

****

Karanlıkta onu gördüğüm an adımım bir anda yavaşladı. Ben ona baka kalırken o çoktan benim geldiğimi görüp ayaklanmıştı. Bir zamanlar aynı yastığa baş koyduğum adam su an karşımdaydı.

Ama bana çok uzak.

Ama bana çok yabancı.

Hasretle değil de benden sonra nasıl olmuş diye Demir'i boydan bir süzdüm. Benim sevdiğim adamla alakası bile yoktu. Her zaman subay tıraşı saçları uzamış ve dağınıklaşmıştı. Giyimine özen gösteren Demir gitmiş üzerine bol eski bir tişört altına yine bol bir pantolon giymiş bir Demir gelmişti.

Onun bu haline, bizim bu halimize bir kez daha üzülerek dibindeki banka ona selam vermeyip aramıza mesafe koyacak şekilde oturdum. Ona bakmak yerine sokağın karşısındaki arabaya baktım. Bizimkiler oradaydı.

Bu esnada anlamadığım şekilde bana takılı kalan Demir'in gözlerini umursamadım ve benden tepki görmediği için koyduğum mesafeye saygı duyup, bakın diğer ucuna oturdu. Bir süre karanlığa karşı öylece oturduk.

Her zaman zor konuşan biri olmuştu Demir. Konu şakaya geldiğinde kimse durduramaz ama önemli bir konu ya da çaresiz kaldığı bir konu olduğunda nereden başlayacağını bilemezdi hiç. Bu yüzden de ben başlattım.

"Hiç böyle hayal etmemiştim," dedim her zaman hayalini kurduğum anıları gözümde canlandırarak. "Neyi?" Dedi kafasını bana çevirerek. Bakamadım. Bakarsam kendi canımı yakmış olurum. Sırtımdaki yaraların geri kalan izleri sızladı.

"Senin her zaman yaşadığına inanmıştım ve sen bir gün ortaya çıkıp yanıma gelecektin, bana bu kadar şeyi çektirenlere hesap soracaktın. Beni bulduğunda hiç bırakmayacak şekilde birbirimize sarılacaktık. Sonra da..." Sonra da hayalimiz olan kafeyi beraber işletecektik. "Sonrası yok işte," dedim kendimi daha fazla kaptırmadan uyararak.

"Olurdu," dedi yumuşacık sesi ile. "Sen ihanet etmeseydin olurdu," dediği an hışımla yüzümü ona çevirdim. Emin değildi bu söylediklerinden. Ben Demir'i tanıyorum! Demir, ben burada karşısında savunmasız duruyorum ve hiç bir şey yapmıyorsa tek bir sebebi var. Ailesinin anlattıklarına inanmakta artık zorlanıyor. Benimle bu yüzden konuşmak istedi.

"Ben artık bir şeyleri açıklamaktan yoruldum. Sana ihanet ettiysem neden buradasın? Beni öldürmek istemiyor muydun? Öldür işte! Yapamıyorsun, çünkü sende söylenenlere güvenmiyorsun!"

Gözlerimin içine baka kalarak haklı olduğumu gösterdi. Hiç bir şey diyemedi. Yutkunmak dışında hiç bir şey yapamadı. "Niye çekip gittin o zaman?" Dedi ve ben şaşkınlıkla ona baktım. Sesi titredi! Demir ilk defa karşımda ağladı ağlayacak şekilde sesi titreyerek duruyor!

"Gitmeseydim daha korkunç şeyler olacaktı. O adamın bana yaptıklarını bilmiyorsun. Herkes, ailen bile sana yalan söylüyor Demir. Aç gözlerini sen salak bir adam değilsin sana yalan söylediklerini sezdiğin için buradasın, bu yüzden benimle konuşmak istedin." Deyip derin nefes alıp tek elimle ensemi ovdum.

"Bu ufak bir şey değil, bu uzun zaman boyunca planlanmış bir şey. Bu bizim evliliğimizi bitirmek için yapılan bir şey. O gün, o şerefsiz arabayı nehire uçururken bana izletti! Ben o günden sonra her gün öldüm. Ben bir sene boyunca işkence gördüm ve bunu senin ailen bildiği halde sustu," diyerek ellerimi dizime dayayıp ayaklandım. "Anlattıklarıma inanmadığın bakışlarından belli, Demir. Git acı çekerek öğren tüm gerçekleri."

Demir tam bana bir şey diyecekken arkadan gelen adım sesleri ile kendini durdurup gözlerini arkama çevirdi. Kimin geldiklerini anladığımdan arkama dönmedim. Son kez Demir'e bakıp "Eğer gerçekleri öğrenmek istiyorsan kanını taşıdığın insanlara güvenme,"dedim ve arkamı dönecekken sorduğu soruyla durdum.

"Onlar kim?"

"Ailem," diyerek kafamı bir kaç metre ilerimizde duran bizimkilere çevirdim. "Gri tişörtlü hariç diğerleri öz abim," dedim ve o dediklerime oldukça şaşırırken ben arkamı dönüp bizimkilere doğru yürüdüm. Tam o anda aklıma gelen şeyle önde duran Bora'ya bir kaç adım kala durdum ve tekrar yüzümü Demir'e çevirdim.

Benim aksime bana ve yanımdakilere bakarken Sarp ve diğerleri de gelmişti yanımıza. "İyi misin kardeşim?" Dedi Sarp bana bakıp hala yanımızda duran Demir'e dönerek. "İyiyim abi," dedim ve Ulaş omuzlarımdan tutup beni yönlendireceği sırada izin vermedim.

O sıra da Demir dönmüş gidiyorken "Demir!" diye seslendim. Bunu beklemeyen Demir olduğu yerde kalırken bizimkiler bana ne yaptığımı sorgular şekilde bakıyordu. Demir bana döndüğünde sulanan gözlerimle ona bakarken o çoktan ne soracağımı anlamış yüz hatları kızarmaya başlamıştı.

Ama ben yine de öğrenmek için "Ukte," dedim, devamı gelmedi. Gelemedi. Boğazıma dizildi cümlenin devamı. Kızımın ölüp ölmediğini sormaya korktum! Demir gözlerini benden kaçırıp kafasını eğdiği an ne demek istediğini anladım ve gözlerimden süzülen iki damlaya engel olmadım. Zorla yutkunup dişlerimi sıkarken yavaş şekilde kafamı salladım.

"Onu kıyıya çıkarmıştım çıkardığım da yaşıyordu kendimi çıkaracağım sırada akıntıya savruldum bir kaç metre, tekrar kendimi yukarıya çektiğimde göremedim onu her yere baktım. Hatta tekrar suyun altına girdim ama şapkasından başka bir şey bulamadım. Ben akıntıya savrulduğum sırada sanırım tekrar düştü suya yakın yere koymuştum o can havliyle," deyip derin nefes aldı. Benim gibi ağlamasa da dolan gözlerini kırpıştırıp "Soğuktu ve hiç bir şey görmüyordum, çok fazla su yutmama rağmen yine de aradım o nehirde, daha sonra dayanamayıp bayılmışım," dedi ve ağlamamak için zorlukla yutkundu.

Ama ben kendimi tutamayıp çoktan başlamıştım ağlamaya. Nasılda acı çekmiştir benim meleğim. Nasılda donmuştur Allah'ım! Yanında olamadım, onu kurtaramadım! Ben nasıl bir anneyim! Bora'nın elini omzuma koyup yönlendirmesi ile arabaya bindiğimiz gibi gözlerimi kapadım.

Yine de bu acıdan kurtulamadım. Uyusam da geçmiyor, ağlasam da. Bende kızımla beraber ölmeliydim. Onu kurtarmalıydım. Bebekti o ya daha yeni doğmuştu.

Allah belanı versin Özgür!

Gözlerimi açıp camdan baktığımda sahil yolundan görünen denize bakarak sessizce mırıldandım.

"Anneni affet meleğim. Seni koruyamadım, senin yanında olamadım..."

*****

Ne kadar fazla sevip, değer verir olduk her insana. Ne kadar fazla güvenir olduk yüzümüze gülene.Bu yüzden değil mi içimizdeki yaralar?Tam da bu yüzden bin bir çeşit yara barındırıyorum yüreğimde.

Gitmez dediğim kim varsa gitti, seviyor dediğim kim varsa unuttu, yapmaz dediklerim yaptı, olamaz dediklerim oldu. Oyunun kuralı buymuş yeni öğrendim. Bunlar yüzünden doğru kişileri göremez oldum, iyi insanları seçemez oldum.

Sürekli kaybeder oldum.

Yine de her zaman yaşamak için bir umut oluyor. Ben hep buna tutundum. Güneş doğuyorsa umut hep vardır. Şimdi ise o günlerden birinde nefes almak için yaşıyordum. Hayatıma girilip ve darmadağın edilip önemsenmeyen ben için savaşıyorum, yaşamak için direniyorum. Çünkü herkese inat ben kendimi önemsiyordum.

Önüme konan kağıt ile kafamın içinden sıyrılıp kağıdı aldım elime. Üzerindeki siparişleri okuyup Kübra'ya döndüm. "Hangi masa bu? Numara yazmamışsın," diye sordum. Kübra çağrılan masaya sipariş defterini alıp giderken "2," diyerek bar tezgahının karşısındaki masayı gösterdi.

Gördüğüm iki gence dikkatli şekilde bakarken onlar kendi aralarında gülüşüyordu. Ardından hızlı bir şekilde iki şekersiz kahveyi makineye yerleştirip cam dolaptan su böreği ve poğaça çıkarıp servisi hazırlamaya koyuldum. Kahvelerde olunca tepsiye yerleştirip servis edilmesi için öne doğru uzatıp fişi kağıt tutacağına taktım. Ardından masadaki zile basıp kafamı kaldırdığımda Bora'yı gördüm.

Demir ile görüştükten sonra ki gün Azat aramıştı ve Özgür'ün bir şeyler çevirdiğini söylemişti. Bu yüzden de bizim çam yarmaları Kübra'yı ve beni yalnız bırakmak istemedi.Hepsinin işi gücü olduğunu biliyordum ama yine de her gün en azından biri mutlaka gelirdi kafeye. Ben her seferinde kızıp gidebileceklerini söylesem de beni dinlemek yerine işlerini kafeme getirdikleri laptoptan yürütüyorlar.

Bugün günlerden Bora idi demek.

Her zamanki gibi yanıma geleceğini düşünürken o, az önceki Kübra'nın gösterdiği masadaki adamların yanına gitti. Diğerleri müşterilerle ilgilenince tepsiyi elime alıp Bora'nın olduğu masaya siparişi götürmeye başladım."Afiyet olsun," dedim masaya tabakları ve kahveleri koyarken. Ardından Bora'ya döndüm. "Bir şeyler yer misin?"

Normalde kafe 08:00'da açılıyor ama çam yarmaları buraya 10 da falan geldiklerinden aç oluyorlardı. "İyi olur aslında," dediğinde gülümseyip "Tamam," diyerek tezgaha geçtim. Yanındakiler benim gitmem ile anında sohbete devaö edince Bora gülümseyerek bana baktı.

Bora'ya yiyecek bir şeyler hazırladım hızlıca. Yanına içecek de yerleştirerek tekrar o masaya doğru gidip servis ettim. Gülümseyip "Afiyet olsun," dedim ve tam gidecekken "Otursana, Dolunay," diyen Bora'ya döndüm. "Aslında siparişler var," deyip arkamdaki tezgaha döndüğüm de Yiğit'in tezgaha geçip siparişleri hazırladığını gördüm yan tarafta da Kübra'nın sırıttığını. "Senin yerine hallediyorlar," dediğinde başka bahane bulamadım bulsam da ayıp olacağını düşünüp Bora ve sarışın adamın ortalarına oturdum.

"Bu arada ben Serhat, bu aç da Ufuk," dedi karşımdaki adam elini uzatırken. Aç dediği kişi ise arka arkaya poğaçaları yiyen ve hiç muhabbete dahil olmayan sarışın adamdı. Elini tutup "Dolunay," dedim. "Bu kafeye sık geliriz Ufuk'la ben. O yüzden aşinayım yüzüne," dedi Serhat.

Adama nazik bir şekilde gülümseyerek "Sizin de yüzünüz tanıdık geliyordu zaten," dedim onları birkaç defa gördüğümü hatırlayarak. O sırada "Sarp!" Diye bağıran Kübra'nın sesi ile korkuyla etrafa bakınmaya başladım. Ardından Kübra'yı bulan gözlerim ile duvarları cam olan kapıya koşmaya başladım. Kapının ağzında yatan kişiyi görene kadar.

Yüreğimin bir anda sıkışması ile hızlı hızlı nefes alırken Kübra yerde yatan Sarp'ın başına yetişmişti çoktan. "Sarp aç gözlerini lütfen, Sarp!" Elimi kalbimin üzerine koydum ister istemez. Nefesim korkuyla hızlanıyor, kalbim bir yavaş bir son sürat hızlı atıyordu.

"Abi," diye fısıldadım acıyla. Ne hale gelmiş böyle Allah'ım? Yerde yatan Sarp ile uğraşan Bora kafasını kaldırması ile beni gördü. "Dolunay?" Dedi bana sorar gibi bakarken. Ona değil cevap vermek yüzüne bile bakamıyordum, gözlerimi Sarp'dan ayıramıyordum. Kalbimin atışının hızı değişmezken Bora yanındaki Ufuk'a bir şeyler deyip ayaklanarak kapı ağzındaki bana doğru geldi.

"Dolunay, kendine gelmen gerekiyor," deyip ellerini yüzüme koyup Sarp dan ayıramadığım gözlerimi ayırdı. "Sarp'ın iyi olması gerekiyor, hadi sende yardım et. Sakinleşmeye çalış," dedi yüzüm avuçlarındayken. Zorla yutkunup hızlı hızlı aldığım nefesleri yavaşlatma çalıştım. "Hadi," diyerek beni Sarp'ın yanına çektiğinde Serhat "Hemen hastaneye gidelim," dedi. Bora Serhat'ın dediğine kafa sallayıp yanımdan ayrılarak Sarp'ın kollarından tutmasıyla acıyla bağırdı Sarp.

Sesi kulaklarıma ulaştığında ellerimle ağzımı kapattım ağlamamı saklarcasına. "Tamam kardeşim dayan," dedi Bora, Sarp'ı kaldırmaya çalışırken. Normalde onlara uzak duran Bora bile bu kadar etkilenmişti. Ardından "Arabanın kapısını açın!" Diye seslenmesi ile bir anda atılarak arka kapıyı açtığımda korumalarda gelmiş yardım ediyordu.

Hiç düşünmeden arka koltuğun en uç köşesine geçip ellerimi Sarp'ı almak için uzattım. Bora Sarp'ı korumalara bırakıp benim olduğum tarafa gelerek kapıyı açtı. İçeriye eğilerek Sarp'ı bana doğru çekerken onunla bu yakınlığımızı aklımdan çıkardım. Sessiz sessiz gözyaşı döküyorken Sarp'ın kafası dizlerimi buldu. Bora geri çekilerek dışarıdakilere bir şeyler demeye başladı. Gözlerimi yüzünün her santimi yara bere olan Sarp'a acıyla çevirdim. Titreyen ellerimi kahverengi saçlarına geçirip okşar gibi oynarken "Sarp," diye fısıldadım. "Ne yaptılar sana böyle?" Derken şiddetini kaybetmeden hüngür hüngür ağlamalarım devam ediyordu.

"Şşşt a-ağla-ma," diye zorla konuşmaya çalıştı Sarp. Ardından canı yanmış gibi yüzünü buruşturup nefesini verdi. "Yorma, yorma sakın kendini gideceğiz şimdi hastaneye," dedim gözünü kaplayan kanı başparmağımla silerken. Hareket etmeye çalışınca canının yanmasıyla kendini sıkarak inledi.

"Hareket etme canını yakıyorsun!" Kolumu kafasının altına koyup ensesine yerleştirdim. Sarp'ı hafif kaldırarak sırtımı kapıya yerleştirdim ve Sarp'ı kendime daha çok çekip kafasını koluma yatırdım.

"Do-lunay," dedi kendini zorlarken. "Ne oldu? Canını mı yaktım?" Diye sıralamaya başladım aceleyle. Aslında ister istemez böyle oldum. Sarp'ı o şekilde yerde gördüğümde nedenini bilmediğim bir şekilde kalbim cız etti. Sanki içimdeki bir his beni talan etti. Belki de onları ailem gibi görmeye başladığımdandır.

"B-bir gün bizi affede-cek misin?" Bir anda yüreğim sıkışırken elimle dudaklarımı örtüp ağlamaya başladım. Neyden bahsediyordu bilmiyorum ama bu halleri beni korkutuyordu. "Sen bi-zim için çok de-ğerlisin yemin ederim."

Dayanamayıp yanağına elimi koyup gülümsedim. Gözleri hem şişmekten hem de halsizliğinden yarım yamalak açıktı. "Aile içinde küslük olmaz ki sizi affedeyim," dedim duyacağı şekilde. Hafif şekilde gülümseyerek kafasını koluma bıraktı gözlerini kapadı. Bende bu sayede onu incelemeye fırsat buldum.

Çok fena dövmüşlerdi. Yüzünün bir yanağı darbelerden aşınmış kan toplamıştı, gözünün biri göz kapağında itibaren git gide daha fazla şişmeye başlamıştı ve kapanıyordu. Diğer gözünün içi kanlanmıştı. Dudağında çok kötü yarık vardı o yarığın daha büyüğü kaşında da vardı. Anlı şişmişti kolları morarmış elinin bileği ise hem şişmiş hem morarmıştı. Kırık olmamasını umuyordum. Saklamaya çalıştığım duygularım Sarp'ın bu hali ile daha da artınca dudağımı ısırdım.

"Yapma-a, o kadar mı kötü haldeyim?" Dedi fısıldar şeklinde. Kafasını kaldırıp bana baktı. "Kübra beğenmez mi beni doğru söyle?" Demesi ile ister istemez kıkırdadım. Elimi 'eh iste' der gibi sallayıp "Yan kaput biraz çizilmiş ama hala taş gibisin merak etme," dedim işi dalgaya vurarak. Moral önemliydi. Moral her şey de önemliydi.

Bir anda hafif bir açıyla kafasını kaldırıp "Abiyle na-sıl konu-şuyorsun kız sen?" Dedi sahte bir kızgınlıkla. Buruk şekilde gülümsedim ister istemez. Bir Abiyle nasıl konuşulacağı bilmiyorum ki ben demek istedim. Yinede gülümsememi genişlettim. "Hadi iyileş sen, bana öğretirsin Abiyle nasıl konuşulacağını," dediğimde öyle buruk bir şekilde baktı ki bu sefer de bunun için ağlayacaktım.

Hafif genizden gelen bir kaç öksürükten sonra bana baktı nedenini bilmediğim şekilde dolan gözleri ile. "Öğretmem mi?" Dedi kısık şekilde. Tam bir şey demek için ağzımı açmıştım ki ön tarafın kapıları açıldı. Birine Kübra otururken şoför koltuğuna Bora geçti. "Neden geciktiniz bu kadar?" Dedim titrek sesimle. Bora ilk Sarp'a bakıp gözlerini bana çevirdi yavaşça.

"Diğerlerine haber vermem gerekti," dediğinde arabayı çalıştırıp sürmeye başladı. Kübra arkasını dönüp Sarp'a baktı. Kıpkırmızı olmuş gözleri ile yüzüne acı çeken ifade yerleşmişti. Sarp'a bakan gözleri daha da sulanınca elimi yanağına koydum. Yaş biriken gözleri bana dönünce "O iyi merak etme. Hatta öyle iyi ki Senin onu bu halde beğenip beğenmeyeceğini bile sordu," dediğimde dudaklarını örtüp gülümsemesini sakladı.

"Kardeşler ağabeylerinin sırlarını söylemezler," diye bir anda konuştu Sarp. Ben gülümseyerek ona dönerken o sanki oyundan öksürüp inler gibi sesler çıkardığında kınayan bakışlarımı ona diktim. Bu oyununu gerçek sanan Kübra "İyi misin? Ne oldu?" Diye telaşlı şekilde Sarp ile ilgilenmeye başladı. Bir süre sonra Bora'nın uyarısı ile önüne döndü. Bende Sarp'a gülümserken kulağına eğildim.

"Kızı kandırma Sarp." Kaşlarını çatar gibi bakınca ne oldu der gibi kafamı salladım. "Sarp değil, abi," deyince Bora "Yok artık," dedi bir anda. Bu sefer de Bora'ya döndüm anlamaz şekilde. Bora yüzüne yamuk bir sırıtma yerleştirip "Bu halde bile mi Sarp?" deyince gülümsedim.

Olsun, onlara abi dememi istiyorlarsa seve seve derdim. İçimdeki yalnız çocuğun kalbinde çiçekler açmıştı sanki bir anda. Araba durunca kısa süre de sırtımı dayadığım kapı açıldı. Bora elini üzerimden geçirip Sarp'ı tutunca ben araçtan indim. Başka bir arabayla gelen Serhat ve Ufuk sedye istemişlerdi. Birkaç kişiyle nazik bir şekilde Sarp'ı arabadan çıkartıp sedyeye yatırdılar ve koşturarak müdahale odasına götürdüler. Peşlerinden müdahale odasının kapısına kadar gittik fakat sonra meraklı bekleyişimiz başladı. Yarım saatten fazladır kapının karşısındaki bankta bekliyorduk fakat kimse bir şey demiyordu. Hatta bir ara hemşireler tetkikler için Sarp'ı götürmüş dakikalar sonra geri getirmişti.

Kafamı derin nefes alarak çevirdiğimde Kübra'nın hala geride olduğunu ve elini duvara yaslayıp ağladığını gördüğümde dudaklarımın titremesine engel olamadım. Yanına doğru adımlayıp ince kollarımı Kübra'nın boynuna doladım.

Sanki bunu bekliyormuş gibi oda anında sarıldı belime ve kafasını boynuma gömüp daha fazla ağlamaya başladı. Geri çekilip ince yüzünü avuçladım. "İyi olacak merak etme," dedim bir o kadar çatlak sesimle. Elimi sırtına koyarak oturaklara doğru götürdüm.

Kübra oturduğu sırada "Bora!" Diye seslenen acıya bulanmış sesin Melih'e ait olduğunu hemen anladım. Kafamı çevirdiğimde bizimkilerin geldiğini gördüm. "Şşt sakin ol koçum," diyerek Bora kendine doğru gelen Melih'e sarıldı. Melih evdeki herkese göre daha çok duygusaldı, bunu her hali ile belli ediyordu zaten. Anne babasının ölümünü görmesi, ikizini kaybetmesi ve her zaman onların eksikliğini hissetmesi büyük ihtimal onu böyle duygusal yapandı. Bunu görmesem de yüreğimin en içinde bir yerlerde hissettim. Çünkü onun acısını bende yaşadım. Ne olduğunu bilmediğim bir şey Melih ile arama hep bir bağ hep bir benzerlik iliştiriyordu.

Bizden daha hüzünlü ağlayan Melih'in acısı yüreğime oturdu sanki. Kalbim onun yol alan gözyaşları arasında sıkıştı kaldı sanki. Kesik nefesleri ağlayışlarına karışan Melih ile korkum tüm uzuvlarımı sarmalamıştı bile. Adımlayarak onlara doğru yürüdüğüm de krizin eşiğinde hissizleşen vücudu ile yere çömelen bağım olmayan kardeşimi Bora tutuyordu. "Melih kendine gel," diyerek hafif sarsıyordu.

Bora Melih'i tutmayı bırakıp onunla beraber yere çömelince Melih'in önüne dizlerimin üstüne oturdum. "Melih bana bak," diyerek titreyen kollarını tutmaya çalıştım. "Bana bak!" Diye daha yüksek sesle bağırdım. Korktu bir anda kriz anında olduğu için. Nefesi daha da hızlandı. "Melih," diyerek yüzünü avuçladım. "Kardeşim," dedim fısıltı gibi sesimle. Ama ona ulaşmıştı, kalbine ulaşmıştı. Durdu bir anda ve nefesini tutmuştu. Kriz geçirdiğinde ona yaptığım gibi bir anda nefesini tutmuştu ardından eliyle kapatmıştı. Ama gözleri bir an olsun ayrılmamıştı benden. Hafif kahverengiye çalan gözlerine dolmuştu hüsranı. Minik inci gibi dökülüyordu yanaklarından.

Gülümsedim ister istemez. Alnına düşen saçlarını ellerimle düzelttim. "Abimiz iyi," dedim utana sıkıla kısılan sesimle. Bunu bizden başkası duydu mu bilmiyorum. "İyi olacak, olmak zorunda," dedim ve karşısında ağlarken yüzümü buruşturmamak için zor tuttum.

Kafasını hafif şekilde sallayıp ağzından ellerini çekti. Ama hala acısı yanaklarından süzülüyordu. Ben daha ne olduğunu anlamadan Melih tuttuğu kollarımdan beni bir anda çekip sarıldı. Sesli ağlamıyordu ama burnunu çekiyor ağladığından derin nefes alıyordu, en azından sakin şekilde ağlıyordu. Yüzünü omzuma gömdüğünden mi anlamadım sürekli koklarmış gibi nefes alıp nefes verirken onun bu haline içim gitmişi.

İster istemez geri çekildiğimde ellerimi kollarına koyup "Sarp iyileştiğinde seni böyle görmesin," dedim gülümseyerek. O sırada yanımızda yerde oturan Bora "Sarp değil abi," dedi yarım ağız sırıtarak. Gözlerimi devirip gülünce Melih'te beklemediğim şekilde kıkırdadı. "Hiç değişmeyecek bu adam," dedi gülüşleri arasında.

Ardından kendini toparlar gibi hızla yüzünü sıvazlayıp burunu çekti. En son ellerini saçlarından geçirdi. "İyi olacak, şerefsiz güçlüdür." Burnumdan nefes verir gibi güldüm Melih'in dediklerine. Hiç ayaklanmadan bende Melih ve Bora'nın arasına geçip sırtımı duvara yaslayarak oturdum.

Kafamı yana çevirdiğimde Bora'nın bana bakan Gece Yarısına benzeyen gözleri ile karşılaştım. Katranı kuşanan kara gözleri akmaya hazır duran acılarla çakışmış gibiydi. Acıları dörtnala savrulmuş, savrulduğu her yeri kavurmuştu. "Yukarda, doktorun odasında bekleyelim," diyen Korhan amcaya döndüğümde Melih'i kaldırmıştı. Oğuz da oturan Kübra'yı omuzlarından tutup asansöre yönlendirmişti.

"Ben burada oturacağım biraz daha," diyerek dizlerimi kendime çekip kafamı Bora'yı görecek şekilde yan yatırdım. Tamam diye mırıldananların ardından asansörün seslerini duydum. Derin bir nefesi sükûnet içinde çektim. "Gözlerin," dedim sakin şekilde, "tıpkı Gece Yarısı gibi," diye devam ettim Bora'nın bana bakan meraklı gözlerine hitaben.

"Anlamadım," dedi kavisli kalın kaşlarını çatarak. Hafif şekilde gülümsedim. "Gözlerin, gece yarısı gibi karanlık, dipsiz, ışığını kaybetmiş gibi," dedim. Derin nefes aldı. Bu deminden beri çektiği dördüncü derin nefes. Bir ayağını çekerken diğerini uzatmıştı. Ve bir derin nefes daha.

"O ışığı ben çok küçükken söndürdüler," dedi katı bir sesle. Kafamı bacaklarımdan ayırmadan hafif tebessüm ettim. "Neden izin verdin?" Bana çevirdi kafasını anlamamış şekilde. Bir şey demesine izin vermeden konuştum. "O ışığı söndürmelerine neden izin verdin, karanlığa neden kapadın kendini?"

Uzun süre baktı bana. Sanki cevap arıyor gibi. Ama bulamadı. "Peki sen?" Dedi bulamadığı cevaba soru ile karşılık vererek. "Sen o ışığı nasıl açık tutabildin nasıl izin vermedin söndürmelerine?"

Herkesin öldüğüne inandığı bedenlere tutundum ben.

"İzin verseydim benden geriye ne kalırdı? Hayatımı karartmalarına izin verseydim yaşamamın ne anlamı kalırdı?"

Dediklerimin ardından dudaklarını bastırarak burnundan derin bir nefes daha aldı. "Bana git intihar et mi diyorsun?" Demesi ile gözlerimi sonuna kadar açıp kafamı bacaklarımdan kaldırdım. "Saçmalama!" Diyerek ister istemez yüksek sesle konuştum. Benim bu halim pek hoşuna gitmiş olmalı ki küçük bir kahkaha attı.

"Şaka yapıyorum," dedi kafası eğik şekilde bana bakarken. "Yaaa," dedim gülmekle kınamak arasında kalmış şekilde. Bora ellerini bacaklarına sürtüp bilmem kaçıncı kahır dolu derin nefesini çekti. "Yarım kalmış nefeslerini öyle toplayamazsın," deyip bana cevirdi yüzünü.

"Anlamadım yine," dediğinde sırtım ile beraber başımı da duvara yasladım. "Olur olmadık yerde derin nefes alan insanlara dikkat edin derler," dedim hafif şekilde gülümseyerek, "onların bir yerlerde yarım nefesleri kalmıştır." Nefes vererek güldü gözleri bendeyken.

"O dipsiz, karanlık Gece Yarısına ışığı tutan sen olursan nefesim tamamlanır, Leylifer."

"Yolum'u ışık tutmadan bulamam kılkuyruk. Loş da olsa ışığım yaşamak isteyene hep nefes olur.

*****

Yazardan...

Aile vardır mutluluğu, sevinci paylaşır. Aile vardır hüznü acıyı paylaşır. Aile vardır bir hiç uğruna katledilir. Güzel bir günde güzel bir mutluluğu paylaşmak için toplanıldı bu evde. Her aileye güzel yakışan meyveler umutlara gebe olarak doğdu kucağa.

Tıpkı Lidya'nın kucağına doğan umut dolu ikizleri gibi.

"Bunlar çok tatlı, Maşallah." Dedi kardeşleri gibi gördükleri aile dostları Zümre. O da henüz üç hafta önce dünyaya getirdiği kızını kucağından bir saniye bırakmazken mutlulukla gülümsedi arkadaşına.

Lidya emzirdiği ikizlerini sırayla beşiklerine bırakırken boyunlarını koklamayı ihmal etmedi. Zümre ile beraber, rengârenk döşenen oyuncak dolu bebek odasından çıkarak aşağı salona geçtiler. Adamlar koyu kahkaha dolu sohbete dalmış konuşurlarken minik oğlanlar salonun bir köşesinde oyun oynuyorlardı.

"Allah neşenizi arttırsın," dedi Lidya eşi Koray'ın yanına kurulurken. Adamlar biraz daha gülerken kadınlar 'ne oluyor' der gibi bakıştılar. Bu adamları bazen çok zor anlıyorlardı.

"Hatun," dedi Zümre'nin her bakışta tekrar âşık olduğu Kenan. Zümre kömür gözlerini kocasına çevirdiğinde adam ona gülümseyerek bakıyordu. "Minik kızımız yuvadan uçuyor," dedi oyundan bir hüzünle. Zümre şaşkınlıkla kaldırıldığı biçimli kaşlarından yanı sıra merakla konuştu. "Daha yeni doğdu, saçmalama Kenan," demesi ile adamlar tekrar bir gülüşme arasına girdi.

"Korhan kızımızı Ayhan'a istiyor," demesi ile nefes veren Zümre gülümseyerek "Çok komiksiniz," dedi. O sıra gözü çocukların üzerine kayan Zümre aradığını bulamayıp salonun başka kısımlarına göz attı. "Bora nerede, Sarp?" Diye sordu.

"Salondan çıkmıştı az önce teyze," dedi çocuksu konuşması ile. "Ben Bora'ya bakayım," diyerek solandan çıkıp bulundukları katı dolaşmaya başladı. "Oğlum," diyerek çok yüksek olmayacak şekilde seslenmeye başladı henüz yedi yaşındaki çocuğuna.

Bulundukları katta bulamayıp yukarı kata çıktığında ikizlerin odasının kapısının açık olduğunu gördü ve ister istemez gülümsedi. Doğduklarından beri Bora sürekli ikizleri görmek isteyip duruyordu.

"Bebeğim," dedi Zümre aralık kapıyı açıp içeri girerken. Bora minik ellerini beşiğe koyup ikizlerden Melis'e bakarken annesinin sesi ile hemen uzaklaştı beşikten. "Onların uyuması gerekiyor oğlum," dedi Zümre oğluyla boy farkını eğilerek yok ederken.

"Neden hep uyuyor anne," dedi Bora üzgün çıkardığı sesiyle. "Çünkü onlar henüz çok küçük, uyuyup biraz büyümeleri gerekiyor," diyerek büyük sabırla meraklı yavrusuna anlattı. Bora'nın, annesinin göz renginin aynısı olan kömür gözlerinin içi parladı. "Ama o çok güzel ve," dedi henüz cümlesinin bitmediğini gösterir şekilde. "Ve?" Dedi annesi ince meraklı sesiyle.

Bora minik vücudu olduğu yerde sallayıp gülümsedi. Annesine bir sır verirmiş gibi yaklaşıp sesini birazda kıstı. "Ve sevmek istiyorum"," deyip heyecanla dudaklarını kapattı minik elleri ile. "Kimi?" dedi Annesi şaşkınlıkla. Doğduğundan beridir kardeşini kıskanan bu küçük bey ikizleri sevmek istiyordu. "Melis ile annecim," dedi Bora gülümseyerek. "Bugün parmağımı nasıl tuttuğunu görmeliydin," dedi çocuksu bir coşkuyla.

Annesi gülüp gülmemek arasında kalmıştı. Zümre samimiyetle oğlunun saçlarını okşayıp uzanarak öpücük bıraktı. "Bebeğim, babana söyleriz sürekli geliriz buraya ve sende Melis'i seversin." Bora annesinin dediklerini bir süre düşündü ve hemen arkasından heyecanla kafa salladı. "Hadi çıkalım odadan da uyusun kocaman güzel bir kız olsun," diyerek oğlunun elini tutup odadan çıkarak aşağı indiler.

Zümre, sabırla oğlunu oyun oynayan çocukların yanına bırakıp kocasının yanına oturdu. "Korhan abi sizinle dünür olur muyuz bilmem ama Koray abi ve Lidya ile dünür olacağız galiba,"

Koray ve Korhan kahkaha atarken Lidya gülümseyip "Ne oldu?" Diye sordu.

"Bora, her gün Melis'i sevmeye gelecekmiş," dedi gülümseyip çayından yudum alarak. Bir anda salona dalan Ayla telaşla, "Aşağıdan duman geliyor, yangın olabilir," demesi ile yüzlerdeki mutlu gülümseme yavaş yavaş yok olarak yerini telaşa ve korkuya bıraktı. Bir anda ayaklanıp dumanların sızdığı yer olan bodrum katına inmeye başladılar. "Biriniz yangın tüpünü getirsin," deyip bodrum kapısına tekme atmaya başladı.

Korhan hızla yukarı kata çıktığında Bora'nın telaşlı hali dikkatini çekti. Ama sebebinin yangın olduğunu düşündü. Fakat asıl felaket yukarıdaydı. "Amca!" Diye bağırdı Bora korkuyla. Korhan aşağıdaki telaşı üzerine giyindiğinden kafasını sadece yangın tüpünü bulmaya adamıştı.

Bora kendine dönmeyen Korhan ile dikkat çekmek için koşarak yanına gitti. "Amca yukarıda biri var, ikizlerin odasında!" Demesi ile Korhan donup kaldı. İşte şimdi Bora onun dikkatini çekmişti. "Ne dedin oğlum sen?" Dedi ellerini Bora'nın omzuna koyup.

Bora çocuksu ağlamaları arasında "Yukarıda, ikizlere zarar verecek amca," demesi ile Korhan asıl tehlikeyi fark etti. "Abii!! İkizler tehlikede abi!" Diye ilk önce aşağıya bağırdı ardından belindeki silahı çıkartıp koşarak ikizlerin odasına çıktı.

Kapıyı açarak silahı karşıdaki adama doğrultu. Adam ise yarım saattir kendini bebekleri vurmak için cesaretlendirmeye çalışıyordu. Korhan'ın İçeriye girmesi ile alelacele beşikteki bebeklerden birini kucağına aldı. Ardından anlık saran korku ile karşıya ateş ederek Korhan'ı omzundan yaraladı.

Henüz kimsenin gelmediğini ve birazdan geleceklerini düşünüp pencereden inmeye başladı kucağındaki Melis ile.

Duyulan silah sesi ve yangından ne yapacaklarını şaşıran ev ahalisinin bir kısmı yangını söndürürken, Koray ve Lidya koşarak yukarı çıktı. Ve yaralı şekilde ayağa kalkmaya çalışan Korhan'ı gördü. Korhan acıyla inleyip ağabeyine döndü:

"Üzgünüm abi, engel olamadım."

****

offf kalbim...

Bölüm : 09.03.2026 00:52 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...