10. Bölüm
Starry_nightt / Su Altı Krallığı / 8.Bölüm| Kedi İle Fare

8.Bölüm| Kedi İle Fare

Starry_nightt
berra._4

 

Uyanmaya direndim.Her ne kadar korkunç bir kabusun içinde olsam da yüzünü görmek için,gözümü açmak istemedim.Gittikce kulağıma yaklaşan ses gerçekliğe bir bağlantı gibiydi.

 

"Hanımefendi iyi misiniz?!Lütfen uyanın."

 

İnan iyi değilim.Yavas ve huzurlu uyanmak isterdim.Fakat tek sorun bu değil gibiydi.Sırılsıklam vücudum beni her dakika daha çok boğuyordu.Artik uyanmak istiyordum.

 

Yüzüme sıçrayan su ile gözümü aniden açıldı.Hızla yatakta doğruldum ve bulunduğum yeri algılamaya calıştım.Aynı odadaydım,gün yavaş yavaş ağarmaya başlamıştı.İceriye hafif kızıl bir ışık vuruyordu.Yuzmu önüme çevirdim ve çenemden akan suyu sildim.Çarşafa baktığımda hala gercekligi algılayamıyor gibiydim.Bazen temizken bır anda kanla kirleniyordu.Gozumu sıkıca yumdum ve beynime artık durmasını söyledim.Bu böyle olmazdı.Korkarak hiç bir şey yapamazdım.

 

Ama gördüğüm kabus o kadar gercekciydi ki bunu kendime inandıramıyordum.Bu yaşadığım sanki kedi ile farenin oyununa benziyordu.O katil bir kedi ben ise zavallı bir fare.Fakat yine de fareyi aşşağılamamak lazım.Kedi büyük ve güçlüyken,fare hızlı ve kurnaz olabilir.Kimsede ekstra bir avantaj veya dezavantaj yok.Kisi kendi potansiyelini bilirse ve kullanırsa eşitsizlik ortadan kalkar.

 

Evet.Neden hep kedi fareyi yemek zorundadır ki? Bu sefer fare kediyi yiyecekti.

 

Hala bacağıma damlayan suyun nerden geldiğini anlamak için yanıma baktığımda orta yaşlı bir kadın duruyordu.Saclari o kadar beyazlamisti ki iki yandan yaptığı sıkı örgülerin arasında sadece bir kaç tel kahverengilik vardı.Uzerindeki püsküllü kıyafete bakılırsa sarayın hizmetcilerinden biriydi.Elinde tuttuğu su dolu bardak titriyordu.Dökülmekten yarısı boşalmıştı bile.Yine de onu avucunun arasından çekerek aldım ve ayıp olmasın diye bir iki yudum içtim.Bu sırada yüzüne bakıyordum.Sanki bir şeyi düşünüyordu ve endiselenmis gibiydi.

 

Boşalan bardağı komidinin üzerine koydum.Kadına dönerek "Sizi korkuttugum için üzgünüm." Dedim.Yüzüne acı bir gülumseme ekleyerek konuştu."Anladım.Sadece bana birini hatırlattınız.Fazla tepki verdiğim için asıl ben özür dilerim." Önümde eğliebildigimce eğildiğinde kendimi çok rahatsız hissettim.Oturduğum yerden kalktım.

 

"Lütfen böyle yapmayın."Kafasını kaldırdığında gözleri yaşlarla ıslanmıştı.Hızla silmeye calsti fakat yüzü de kızarmıştı.Ne olduğunu sormak istedim.Kendimi tutmam lazımdı fakat tutamadım.Kelimeler ağzımdan çıkarken bunun çok özel bir soru olmadığını umdum.

 

"Neden ağlıyorsunuz?" Ağlamamak icin kendini zor tutarken konuştu."Seni kızıma benzettim.Sanki onun çektiği acılar-" Hıçkırıklarını tutamayarak bu sefer göz yaşlarını sesli bir şekilde döktü."Karşımda gibiydi." Dedi.Ne yapacağımı bilemeyerek önünde duruyordum.

 

İçini dökmeye ihtiyacı varmış gibiydi bu yüzden anlatması için yumuşak bir şekilde gözlerine baktım."Çok eskidendi.Genç kızken sarayın bahcesine arkadaşlarının davetiyle çay içmeye gitmişti.Yaninda abiside gitmisti.Abileri bilirsin hep kız kardeşlerini korumak isterler.Tabi bizimki biraz abartı." Kısa bir ara verdiğinde yüzündeki ifade mutlu gibi görünüyordu fakat sonra yine ciddileşti.Anlatmaya devam etti."Yemin ederim ki sonrasini hatırlamıyorum.Kızım sadece yanıma geldi ve abisinin ortada olmadığını söyledi.Koskoca kız ve erkek,nasıl birbirlerini kaybedebilirlerdi.Ona da kızmadım,kızamadım.Yanıma gelip bir şeyler anlattığını hatırlıyor gibiyim fakat sanki hepsini unuttum.Ya da unutturuldum.Kızım olanlardan sonra kendini suçladı ve bir daha yüzünü görmedim.O zamanlar çalıştığım bir işim yoktu.Bir şekilde sarayda hizmetçi oldum.Fakat bu kral tarafından o kadar zorlama bir teklifti ki onun bu işte parmağı olduğunu düşünmeye başladım.Hizmetçilik yaptığım ilk zamanlar gizlice onu takip etmeye ve eşyalarını karıştırmaya başladım.Bundan kimseye bahsetmezsen sevinirim." Söylediklerinden pişman olmamayı dileyerek yüzüme baktı ve ben onaylayınca anlatmaya devam etti.

 

"Sanırım zamanla onu izledigimi farketti.Sonrasında işte,bu durumdayım.Yıllardır o günü hatırlamıyorum.O zamanlar biliyordum,bildiğimi biliyorum fakat şimdi hiç bir şeyi hatırlamıyorum.Bana büyü yaptıklarına inanıyorum." Son cümlesini sessizce söyleyerek konuşmasını bitirdi.O kadara soluksuz dinledim ki bu hikayeyi sanki herşeyi ben yaşamışım gibiydi.Olanları hatırlamaması çok tanıdıktı.Gördüğüm rüyada da asla yüzlerini görmemiştim.

 

Büyü?

Gerçek olabilir miydi?

 

Kafamda hala çok fazla soru vardı fakat kralın iyi biri olmadığına emindim.Sadece bize değil kendi halkına da kötülükler yapmıştı.Bakalım arkasından daha ne gizemler çıkacaktı.Su anda onunla konusamasam da en azından Arthur'dan bilgiler almalıyım.İsime yarayacak kucukcuk bir kelime bile nimetti benim için.

 

Bu yüzden yanımdaki kadına dönerek ilk önce onu teselli ettim.Daha sonrasında beni Kral Arthur'un yanına götürmesini rica ettim.Neyseki kadını çabucak toparlayabilmiştim.Evet onun adına üzülmüştüm ama şu anda bana lazım olan cevaplardı.

 

Kadın beni koridorda bırakıp gittiğinde etrafta sadece birkaç insan vardı.Onlar da işleri çıktıkça kaybolup duruyorlardı.Az daha ismini öğrenmeden gidecek kadının adı Tasha idi.Kralın şu anda başka işlerinin olduğunu ve bana cagirabilecegi en yakın kişinin yardımcısı olduğunu söylemişti.Sanırım şu revirde konuştuğum muhafızdı.

 

Bekledim...Bekledim...Ama hala ortalarda kimse yoktu.Duvarda asılı duran zengin çerçeveli saate baktığımda,tam olarak bir saat on yedi dakika geçmişti.Sabrım son derece sınanıyordu.Onun uyuşuk yardımcısını beklerken çıkmayı bile denemiş,sarayın ana giriş kapısına kadar yürümüştüm.Fakat izin veya tanıdık biri olmayınca çıkmaya izin vermedikleri söylediklerinde geldiğim yoldan tıpış tıpış geri dönmüştüm.

 

Artık koridorda volta atarken kendi kendime söylenmeye başlamıştım.Yanimdan birinin geçmesi veya geçmemesi umrumda değildi.Nasıl olsa dönüp bir şeye ihtiyacım var mı diye sormazlardı.

 

Sertçe tekrar koridorun bir ucundan dönerken bu sefer daha sesli bir şekilde konuştum."Nerde kaldı bu piç kurusu muhafız.Kaç saattir bekliyoruz tı tı tı..." O an arkamda hissettiğim gölge ile kaskatı kesildim."Bana mı diyordu-nuz acaba?" Yüzümü utanarak ona cevirdigimde ekledi."Saygı önemli değil mi?" Bilerek -nuz 'u bastırarak söylemişti.Yine de bu sefer kendimi tutabilirdim.Cidden ona karşı çok saygısızlık olmuştu.Yine de çok da içimden gelmeyen bir şekilde "Özür dilerim." Dedim.

 

Gözlerime hala sertçe bakmaya devam ettiğinde korkmadığımı söyleyemezdim.Derin bir nefes alarak etrafa kaçamak bakışlar atmaya başladığımda köşeden Arthur'un geldiğini gördüm.

 

Çok şükür Yarabbi.

 

Ona ulaşmanın bu kadar zor olacağını bilseydim kendime eziyet çektirmez,kaçıp giderdim.Tabi onu da nasıl yapacaksam.Daha şu içine hapis olduğum pis su altı dunyasindan çıkamıyordum.

 

Yavaş ve seri adımlarla köşeyi döndüğünde-nedense hep böyle yürüyordu-arkasinda bir kaç kişi daha vardı.Bu krallığa ait değilmiş gibi duran bir kız ve ondan yaşça biraz daha büyük duran bir adam.

 

Buradakilerin giydiklerinin aksine daha zümrütümsü tonlarda ve fırfırlı kıyafetlerdi.Kız,parmağından başlayarak koluna uzanan kan kırmızısı bir zincir ve adam da aynı renkte bir broş taşıyordu.Fakat bu öylesine bir şeye benzemiyordu.Zar zor da olsa gozlerimi kısarak baktığımda bir deniz anemonuna benziyordu.Çiçek gibi açılmış kolları,sivri dişli dokular ile parlıyordu.Küçük deytayları ile ilgi çekici bir krallık sembolüydü.

 

Kız adama yaklaşıp bir şeyler fisildamaya başladığında dikkatim çoktan asıl kişinin üzerine kaymıştı.

Arthur.

Yumuşak fakat bir o kadar sert olan çehresi yanındakileri gölgede bırakıyordu.Önceki halinden eser kalmayan yüzüne doğal bir ışıltı gelmişti.Temiz ve bir heykelinki kadar pürüzsüz duruyordu.Kısık gözleri ise benim neden burda oldugumu sorguluyor gibiydi.

 

Kıyafetleri resmiyete çok da uygun olmayan bir şekilde salaştı.Halbuki yanındaki kişilere bakıldığında bunun olmasını beklerdim.Altına kumaş bir pantolon ve omuzunda epole detayları olan bir ceket giyinmişti.Rahat ve şık görünüyordu.

 

Onu uzun uzun incelemekten kenimi alabildiğimde çoktan yanıma gelmişlerdi.

Umarım aval aval bakmamışımdır.

Rezillik olurdu.

 

"Bir sorun mu vardı Hunter?" Bunu sorarken bile benim yüzüme bakıyordu.

 

"Hayır efendim.Sadece ufak bir yanlış anlaşılma olmuş.Sanırım ziyaretçimiz sizinle görüşmek istiyordu."

Arthur bu istek karşısında şaşırmışa benzemiyordu.

 

E sonuçta biliyordu o gün neler olduğunu,değil mi?Biraz da olsa burada kalmam ve onunla konuşmak istemem sorun olmaz diye düşünüyordum.

 

Bundan çok yanında duran-önemli bazı işleri olduğunu sandığım-kişileri düşünüyor gibiydi.Çok beklemeden bu sefer bakışlarını benden kaçırarak yanımdaki muhafıza yöneltti."Onu kanadın öbür tarafına götür.Birazdan orda olacağım." Dedi ve önemli işini bırakarak bana öncelik vermeyi tercih etti.

 

Hunter'a döndüğümde bu işten bıkmış gibi görünüyordu.Sanırım benimle uğraşmaktan hoşlanmıyordu.Yine de üstünü onayladı ve beni beklemeden önden önden yürümeye başladı.Ona yetişmeye çalışırken omuz üstünden Arthur'a bakmaya çalıştığımda sanki gozlerinin üzerimde oyalandığını hisseder gibi oldum.Bu çok saçma geliyordu fakat yanlış göremeyecek kadar keskin gözlerim vardı.

 

Yemin ederim ki bakmıştı.

 

Az daha duvara çarpacakken önüme döndüğümde bir daha arkamı dönme fırsatım olmadı.

 

İçimden bunun sadece yanlış algılanmış bir duygu analiz olduğunu düşünmek istiyordum.Çünkü ben ondan ölesiye nefret ediyordum!

 

İki kat merdiven çıktığımızda ve hala da yürürken Hunter tek kelime laf etmemişti.Bana karşı soğuk olmasını istemezdim fakat huyu böyleydi.Ve dediğim şeylerden sonra iyice sinirlenmiş gibi duruyordu.Ben ise efrafı incelemeye çalışırken her dakika daha çok kayboluyorum.Eğimli rampalardan çıkmıştık ve neredeyse sarayın en üst katlarına gelmiştik.Boyum kadar olan geniş camlardan aşşağıya baktığımda nefesim kesiliyordu bu yüzden adımlarımı olabildigince uzakta tutarak yürümeye çalışıyordum.

 

Yine bir köşeyi döndüğümüzde aniden gözümü kör eden ışıkla ellerimi yüzüme örttüm.Sanki cennete giriş bileti gibi veya ölüme yaklastiginiza göz bebeklerinizin içinde patlayan beyaz ışık kümeleri gibi rahatsız edici bir ışıktı.Elimi yüzümden çektiğimde önümde tamamen camdan oluşan boru gibi bir tünel uzanıyordu.Dışarının bütün gün ışığı içeri uzanıyordu ve sarmaşıklarla donanmış camın ardında kristaller şeklinde parlıyordu.Kelebekler çiçeklerin üzerinde rengarenk kanatlarını sergiliyordu.O kadar güzel bir manzaraydı ki sanki perili bir dünyaya geçiş yapmışım gibi hissediyordum.

 

Muhafızın yanımda olduğunu hatırlatarak onu daha fazla bekletmek adına yürümeye devam ettim.

 

Bunu böyle tasvir etmeye hiç gerek yoktu.

Hayır,onu düşünmedim.

Direkt yürüdüm işte.

Ay kafayı yiyeceğim!

Bu sarayda,bu dünyada,bu oyunda.Sadece kendimi düşünmeliydim.

 

Bu güzel yerden geçerken bile kendimi sorguluyordum.Bu işi olabildiğince hızlı bitirmek istiyordum fakat zamanın bana ne göstereceğinide merak ediyordum.Acele iş yapıp araya şeytanı karıştırmak istemiyordum.

 

Tünelin sonunda yine bir koridora çıktığımızda kocaman bir kapı boylu boyunca tepemde uzanıyordu.Sarayın ana giriş kapısı kadar büyük olmasa da önemli olduğunu belli ediyordu.Saf tahta bir kapıydı ve oyuk yerleri gümüş taşlarla suslenmisti.Açıkçası çok otantik,biraz iç karartıcı ve aynı zamanda da zengin duran bir kapıydı.

 

O kadar paraları varken böyle bir zevki tercih etmeleri ilginçti.

 

Herhalde ben kocaman bir kasabanın servetini sömürsem her yeri saf altınla donatırdım!

 

Ben bunları düşünürken muhafız çoktan kapının tokmağını vurmuştu.İçerden "Gelin." sesi yükseldiğinde bu dev kapıdan sesin nasıl öbür tarafa ulaştığını merak ediyordum.Hunter kol kaslarını zorlayarak kapıyı ittirdiginde içerisi beklediğimden çok daha büyüktü.

 

Oha.Adamlar kendine keyif salonu yapmış resmen.Yuh.

 

Zemin o kadar genişti ki halı kullanmak yerine kiremit renginde kaplama yaptırmışlardı.Genis oturma koltukları ve boydan boya kitaplıklar vardı.İçerisi loş ve sarı bir ışıkla aydınlanmıştı.Taburenin pofuduk yastığı üzerinde bir kedi bile yatıyordu.Bu hali ile sanki Harry Potter evreninden çıkmış gibi görünüyordu.

 

 

***14 sene önce...

"Baba bak en sevdiğim sahne." Omuzuna yasladığım kafamı,gözlerine bakmak için kaldırdım.

Yine uyumuştu.

Ondan aldığım bal sarısı gözleri yine filmin son sahnesini görmeden kapanmıştı.Yine de bedenimi saran sıcacık kolunu uzerimden çekmedim ve son sahneleri tek başıma da olsa izledim.

 

Harry Potter'ın 8.filminin son sahnesini idi bu.Başrol,olan herşeye rağmen elindeki değerli asayı kırıyordu ve onu bir daha hiç kullanamamak üzere uçurumdan aşşağıya atıyordu.

 

Yedi yaşında olmama rağmen filmin her sahnesini anlıyordum.Sanki kendim yasiyormusum gibi karakterlerle empati kurabiliyordum.Bu yüzden izledijlerimden bin kat daha keyif alıyordum.Bu yaşıma rağmen Harry Potter'ı dört kere baştan sona izlemiştim.

 

Tabi ki yanımda bana eşlik eden uyumamış birilerinin olmasını isterdim.Bunu umut ederek yavaşça öne eğilerek diğer koltukta oturan anneme baktım.Parmak arasında dolanmış ip ve şişler kucağında o da derin bir uykuya dalmıştı.

Neden böyle oluyorsa.Halbuki en etkileyici sahneler bu kısımlardı.

Üzülerek arkama yaslandım.Gözlerim ağrımaya başladığında babamın kolları arasında daha çok büzüştüm.Filmin son sahnesiyle ekran kararırken acıyan göz kapaklarımı ovuşturdum.Ve bir süre sonra ne oldugunu anlamadığım bir şekilde bende hızlı bir uykuya dalmıştım bile...

 

***Günümüz...

Evimizin sıcaklığı hala üzerimdeydi.İçimdeki hislerle titredim ve ağlamamak için dudaklarımı birbirine bastırdım.Sadece bir filmdi ama içindeki o an çok değerliydi.Ne kadar gecenin sessizliğinde tek başıma kalsam da onların varlığı bana özeldi.

 

Beyazı siyahtan ayırdım ve içinde bulunduğum duruma geri döndüm.Eskiden ne kadar güzel bir hayatımız varsa burada yaşananlar bir o kadar kötüydü.Su anda tek yapabileceğim tek şey en azından annemle olan mutluluğumuzu geri getirebilmekti.Tabi bunun için de buradan çıkmalıydım.Şimdilik Arthur'u öldürmek için bir planım yoktu fakat zamanının geleceğini umuyordum.

 

Muhafızın arkamdan dürtüklemesiyle ona ne istediğini sorar gibi bir bakış attım.Kafam sadece göğüsüne kadar geliyordu bu yüzden bu durum biraz rahatsız ediciydi."Çok fazla düşünme de yürü." dedi.Topuklarımda iyice yükselerek konuştum."Senin koca ayaklarının hızına yetişemiyorum maalesef ki." Hafifçe sırıttı.

 

Onu övmüş müydüm yoksa gömmüş müydüm?

 

Ben bile bu durumu anlamlandıramadığında önüme döndüm.

Sinir bozucu şey.

 

Hala beni ayakta bekleyen Prensi hatırladığımda önünde durdum.Tabi ki önce selam vermek gerekiyordu.

 

Nasıl yapıyorlardı ya onu?

 

Bir elimi karnımın altında koydum ve hafifçe başımı öne eğdim.Bunu yaptığım an çaprazımda duran bir kaç genç kız hizmetçinin bana güldüğüne yemin edebilirdim.

 

"Sanırım bunu daha sonra ona öğretmeliyim." Hala dibimde duran muhafızın lafına karşı,kısık ve sert bir sesle "İstemez." Dedim.

 

Şurda selam vermeye çalışıyorum hala dibimde adam.Bi gitmedi.

 

"Lütfen ayakta kalmayın." dedi prens.Kuçuk bir gülümseme ile gösterdiği koltuklardan birine oturdum.O da tam karşımdaki koltuğa oturduğunda tombul kedi kucağına yerleşmişti bile.

 

"Bir şeyler ikram etmemi çok görmeyin lütfen.Ne istersiniz?"

 

Sabahtan beri ağzıma tek lokma girmemişti.Çok açtım.Yine de önemli şeyler konuşacağımızdan ve bunu yaparken saygın kisilerin önünde ağzıma yemek tıkmak istemediğimden "Sadece su alabilir miyim?" Dedim.

 

Eğer yemek isteseydim önüme nelerin geleceğini düşündüğümde sertçe yutkundum.

 

Şu anda salonda bizim dışımızda yaklaşık sekiz muhafız ve hizmetçi duruyordu.Bu durum o kadar rahatsız ediciydi ki nereye bakacağını bilemedim.Prens gözümün içine bakmaya calisyordu fakat benim tek yaptığım önündeki masaya bakmaktı.

 

Sıkılarak etrafı biraz daha incelemeye karar verdim.Büyük giriş kapısı dışında onun tam karşısında duran daha normal bir kapı daha vardı.İcerisinde bir başka koridor daha görunuyordu.Gözüm oraya çarptığında önünden hızla birinin geçtiğini sandım.

 

Hayır yanlış görmemiştim.

 

Yere düşürdüğü şeyi almak için geri döndüğünde bunun revirdeki çocuk olduğundan emindim.

Gleen.

Acelesi varmış gibi telaşla ve korkuyla hareket ediyordu.Bu çocuğu gerçekten gözüm tutmamamıştı.

 

Hizmetçi yanıma gelerek suyu masaya bıraktığında dikkatimi kapıdan çekmek zorunda kaldım."Teşekkür ederim." Dedim.Etrafa o kadar yapmacık gülüşler saçıyordum ki ben bile bu durumdan sıkılmıştım.Prens sesli bir şekilde boğazını temizlediğinde bu herkesin salondan çıkması için bir işaretti.

 

Sonunda sedece ikimiz kaldığımızda rahat bir nefes alabildim.Deri koltuk resmen kıçıma yapışmıştı.

 

"Evet.İsminiz Alberta idi sanırım.Buraya gelişinizin pek tatsız olduğundan haberdarım."

 

"Maalesef ki öyle bir şey oldu efendim."

 

"Benimle daha rahat konuşabilirsin.Etrafımızda kimse yokken bunu sorun etmem."

 

Ne diyeceğimi bilemedigim için sadece sustum.Benim boş muhabbetlere ayıracak vaktim yoktu.Sadece bir an önce asıl konuya gelmek istiyordum.

 

"Kafanı kurcalayan sorular mı var?" Dedi.Elinde tuttuğu bardağı koltuğun kenarından sarkıttı ve yüzüme ilgisiz bir tavır ile cevap bekliyormuş gibi baktı.

 

"Aslında var.Başıma gelenlerin nedenini merak ediyorum.Sizi gerçekten zehirlendiğimi düşünmüyorsunuzdur umarım? Dışardan gören biri bile buna inanmazdı değil mi? Yoksa beni serbest bırakmazdınız..."

Ki zaten çok da öyle olduğum söylenemezdi ama neyse.

"....Tahminim bunun arkasındaki kişiyi biliyor olduğunuz fakat bana söylemediginiz.Doğru mudur?" Dedim.

 

 

Söylediklerim karşısında donup kalmıştı resmen.Ben biliyordum bu işin böyle olduğunu.O kadar kafa patlattım anlamayacak mıydım? Bütün olay benim üstüme kalırken öylece duracak değildim.

 

"Gerçekten zekiymişsin." Dediğinde küçük de olsa gururum okşanmıştı.Aptalmışım gibi herşeyi bilmezden gelmeye çalışıyordu.

 

"Bana neden böyle bir şeyi yaptığınızı söyleyin." dedim.İnatla karşı çıktı.

"Söyleyemem."

Sinirden gülmeye başlayabilirdim.

 

Bunun etkisiyle ayağa kalktım ve anlaması için daha çok yaklaştım."Herşey benim başıma gelirken neden bunu saklamak zorundasınız!?Kim olduğunu gayet iyi biliyor gibisiniz."

 

Hareketlerim karşısında kaşlarını çattı ve o da benim gibi ayağa kalktı.Bardağı masaya sertçe koydu ve yüzüme baktı."Bağırmayı kesin."

 

Elimin altındaki bardağı hızla yere savurdum.Dağılan cam parçaları çok uzaklara dağılırken yaptığım şeyin geri dönüşü olmadığının gayet farkındaydım."Olanları açıklayana kadar hayır!" Dedim.

 

Yüzüne o kadar derin bir öfkeyle baktım ki.Fakat yine de bir şey söylemeye niyeti yok gibiydi.Nefes nefese kalmıştım.Göğsüm olanları kaldıramayacak kadar alevle harlanmış,şiddetle çarpıyordu.Burada olanlara ve Arthura'a karşı tahammülüm kalmamıştı.Tek istediğim bu cehennemden çıkmaktı!

 

Büyük kapı aniden açıldı.İçeri akın eden muhafızlar üzerime doğru gelmeye başladı.

 

Sanırım buna alışmam gerekiyordu.

 

Bölüm sonu...

 

______________________________________

 

Fiuvvv.🥵

 

Bu yazdığım en uzun bölümdü okurlarım.(2.222 kelime)Yedeklerimde bu bölümün aslında kaybolduğunu önceki bölümde söylemiştim.Bu açığı kapatmadan devam etmek istemedim.Tatilde de olsam sizin için uğraştım.Cidden kaliteli bir şeyler yazmak istiyorum bu yüzden çok vakit harcıyorum.Lütfen sizde bir oyu ve yorumu çok görmeyin.🎀🫶🏽Diğer bölümler ztn stoklarımda.Üç gün üst üste,her gün bir tanesi olacak şekilde paylaşacağım.Takipte kalınnn⚜️

______________________________________

Bölüm Vibe:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 13.08.2025 09:47 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...