

Şirketin kapısından adım atmamla birlikte tüm personel etrafımda sevgi çemberi oluşturmaya başladı. Her adım attığımda sağımdan solumdan çalışanlar “Hoş geldiniz İnci Hanım” diyordu. Bazılarına nazik cevaplar versem de bazılarına tebessüm ederek yol alıyordum.
Babamı görmek istesem de göremeyeceğim konusunda emindim. Sonuçta koskoca Mirat Uz. Ya toplantıdadır ya da davalarla uğraşıyordur. Her zamanki gibi çok yoğundur Mirat Bey. Ben de babamı görme ihtimalimin zayıflığından dolayı direkt Aka’nın odasına doğru ilerledim.
Aka’nın odamdaki kapı arasından kafasını çıkartması hali canlandı gözümde, şimdi şirin olma sırası bendeydi. “Aka beyler müsaitler mi acaba?”
Dosyaların arasından kafasını kaldırdı. Beni görünce yüzünde güller açmaya başlamıştı. “İnci Hanım siz buralara uğrar mıydınız?”
“Seni çok özledim.” dedim dalga geçercesine.
Aka önce gülümsedi sonra elimdeki poşete odaklandı “Elindeki nedir?”
“Bana ait olmayan eşyalar.” Nasıl anlatacağımı düşündüm ve devam ettim. “Bence sahibine geri vermeliyiz.”
Aka gülümsemesini genişletti. Yaptığımın doğru olduğundan emin olmuştum. Aka’nın gülümsemesine dalıp giderken mutluluğun ona ne kadar yakıştığını düşündüm. Sonra kafamı utangaç bir tavırla geri çevirdim. Diğer elimdeki kutuyu ona uzattım. “Nedir bu?” dedi Aka meraklı gözlerle.
“Küçük bir hediye. Belki masana koymak istersin.”
Aka heyecanla paketi açmaya başladı. “Çerçeve bu.” dedi. Şaşırmıştı anlaşılan.
Ben ise şaşkınlığını giderecek açıklama yapmaya başlamıştım bile. “Ya baksana koskoca holdingde her çalışanın masasında mutlaka çerçeve ve daha önemlisi içinde fotoğraf var. Mirat Bey’in masasında bile aile fotoğrafı var.” Güldüm sonra devam ettim. “Sen de değer verdiğin birilerinin, arkadaşlarının veya ailenin fotoğrafını koyabilirsin diye düşündüm.”
“Haklısın.” dedi “Benim için gerçekten çok anlamlı bir hediye oldu. Teşekkür ederim.”
“Rica ederim ama bence şu diğer poşet işini halledelim. Bunu Arkın’a götürebilir misin? Ona dair hiçbir şey istemiyorum hayatımda.” Sonra masasında bulunan yığılmış kağıtlara baktım. “Ama eğer işin varsa…”
“Var ama hallerim.” Gülümsedi. “Belki bana minik bir peri yardım eder.”
Kahkaha atmaya başladım. “Minik peri mi? O ben mi oluyorum?”
Aka onaylarcasına başını evet anlamında salladı.
“Ben ne anlarım ki bu işlerden?
Aka hemen masasının başına geçti. “Aslında zor değil. Hatta çok kolay. Bir roman veya hikâye okumak gibi düşün. Bu kağıtlarda bazı öğrencilere ait bilgiler var ve biz öğrencilerin maddi durumları düşük olanları seçip burs vereceğiz. Bunu ayarlama görevi ise bana düştü.”
“Siz öğrencilere burs mu veriyorsunuz?” dedim uzaklara dalarak “Bu gerçekten çok güzel bir şey. Çok gururlandım. Böyle olduğunu, yani babamın ve sizlerin böylesine hayırlı şeyler yaptığını bilmiyordum.”
“Sadede gelelim, yardım edecek misiniz İnci Hanım?” dedi Aka masayı göstererek.
“Ben de o sırada şu poşetten kurtulayım.”
Hızlı bir şekilde Aka’nın masasına geçtim. “Tabi ki evet!” dedim küçücük heyecanlı bir çocuk edasıyla. Kağıtları karıştırmaya başlamıştım bile.
Kağıtlar arasında kayboluyordum. Ne kadar zor hayatlar vardı. Bazıları ise durumları iyi olmasına rağmen burs başvurusu yapmışlardı. Belki iki sene önceki halim olsaydı ben de burs peşinde olabilirdim.
Aka yaklaşık iki saat sonra geri döndü. Soru sormadan cevap verdi: “Görev tamamlandı patron.” Sonra konuşmasına devam etti. “Sen ne durumdasın gelişme var mı? Yolun sonunda ışık görünüyor mu?”
Aka benim yüzümü gülümsetmeyi başarmıştı yine. “Işık var gibi ama.”
“Ama?” diye sordu meraklı meraklı bakarak.
“Sanırım ben biraz acıktım.” dedim utangaç bir tavırla.
“İnci ben de bir şey oldu zannettim.” Sonra üzerinden bir yük kalkmışçasına devam etti konuşmasına “Ben de çok açım, hadi gidelim güzelce yemek yiyelim. Seni harika bir yere götüreceğim.”
Hayır diyecek durumda değildim. Masaya biraz çeki düzen verip çantamı aldıktan sonra Aka’yı takip etmeye başladım şirket koridorlarında. Arabayla, İstanbul trafiğinde yaklaşık 30 dakika bekledikten sonra Aka’nın bahsettiği mekâna gelmiştik.
“Aka burası harika görünüyor.”
Öyle bir mekâna getirmişti ki beni; sağınızdan, solunuzdan, arkanızdan veya hangi açıyla bakarsanız bakın harika deniz manzarası size eşlik eder durumdaydı.
Restoranda girdiğimizde çalışanların hepsi çok kibar davranmışlardı ve hepsi Aka’yı tanıyordu. Acaba Aka buraya başka kızlarla gelmiş miydi? Aman bundan bana neydi ki? Sonuçta genç ve bekar bir erkekti. Gelebilirdi. Kafamda 2 saniyeliğine bu durum canlanınca sinek kovalar gibi düşünceyi hemen kafamdan attım.
Masamıza oturup garson menüleri getirince incelemeye başladık.
“Selma Abla’dan senin hamburgeri çok sevdiğini duymuştum. Ben tattım gerçekten çok leziz sende tadına bakmak ister misin?”
Demek ki getirdiği kızlara hamburger yediriyordu Aka Erozon. Kaşlarım çatılmaya başladı.
“Hangi kızlarla geldin buraya sen?” Trip mi atmıştım ben? Bunu nasıl yapabilmiştim? Aniden ağzımdan çıkmıştı. Kendime inanmıyorum. Aka’yı sorgulamak ne haddimeydi? Kıskanmış olamazdım değil mi?
Kızarmaya başlayan yüzümü menüyle kapatmaya çalıştım. Aka menüyü hafifçe kafamdan indirdi. Tatlı bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. “Buraya baban, babam ve ben geliriz.” dedi.
O kadar fazla kızarmıştım ki domates olduğuma yemin edebilirdim.
Yemek boyunca Aka masadakileri yerken ben utangaçlığımı tatmıştım fazlasıyla ama Aka her zamanki gibi ortamı neşelendirecek konular buluyordu. Üniversite ortamında yaşadığı komik bir anıyı anlatmıştı, sonrasında ise şirkette yaşadıkları olayları.
Yemeğimiz bittiğinde Aka’dan beni eve bırakmasını rica ettim. Çalışmam gereken dersler vardı.
Yol boyunca konuşmadık. Sessizlik hakimdi ikimizde de. Eve geldiğimizde “Bugün için teşekkür ederim.” dedim arabanın kapısını açmaya çalışırken.
“Ben teşekkür ederim.” dedi.
Gülümsedim. Arabadan indim ve tam zile basacaktım ki “Yarın yine yardıma gelir misin?” dedi arkamdaki ses.
Gözümde selvi boylum al yazmalım filmindeki sahne canlanmıştı. Çamura saplansam gelir misin?
“Gelirim.” dedim gülümseyerek.
Restoranda çok fazla yediğim için akşam yemeğine inmedim. O sırada tarih ve matematik çalıştım. Konu tekrarlarımı yapıp testimi çözdükten sonra telefonu elime aldım. Deniz’den haber yoktu. Merak ediyordum. Herhangi bilgiye ulaşabilecek miydi acaba? Aramak istiyordum fakat işleri bozmaktan korkuyorum. Yarın nasıl olsa öğrenirdim. Telefonu bırakıp kitabı elime aldım. Gözlerim kapanana kadar Hüma’nın hayatını beraber yaşayacaktık.
Günler çok zor geçmişti benim için. Şafak vakti sayar gibi okulların açılmasını sayar olmuştum. Dünyada nadir görülen öğrenci profili olduğumu düşünüyordum çünkü okulların açılmasına sayılı günler kala öğrencilerimiz depresyon biletini çoktan hazırlamış olurdu. Bir zamanlar ben de öyleydim. Okula gitmek benim için bir şey ifade etmiyordu. Şimdi ise… Şimdi farklıydı. Yeni hayatın kapılarını aralamak üzereydim. Güneşe günaydın dercesine yeni hayatıma merhaba diyecektim. Gece gözüme uyku girmemişti. Sabah ise erken davranıp hangi kıyafeti giyeceğime karar vermiştim. Elime turuncu gömleği aldım. Gülümsemeden edemiyordum. Bunu ve bunun gibi birkaç tane daha kıyafet hediye etmişti Meftun Bey’in eşi. O günü asla unutamazdım. Meftun Alican beni evine davet etikten sonra bakkalında çalıştığım Mehmet amcadan o gün için izin alıp evlerinin yolunu tuttum.
Kafamda durmak bilmeyen milyon tane soru vardı. Acaba nasıl insanlardı? Heyecanım her şeye bedeldi. Daha önce böyle bir yere davet edilmemiştim. Heyecanım ve sorularımı sırtlanıp yoluma devam ettim. Söylenen adrese geldiğimde kocaman villayla karşılaştım. Beyaz ve altın rengi boyası vardı dış cephenin.
Eşsiz ve görkemli bahçesinden geçip kapının zilini çaldım. Birkaç saniye bekledikten sonra güzel giyimli bir bayan kapıyı açtı. Kızıl kısa küt saçları vardı. Beyaz tenliydi ve yeşil gözleri çok hoş görünmesine sebep oluyordu. Anlaşılan meftun Alican’ın eşiydi.
“Merhaba ben Hüma.”
“Hoş geldin canım.” dedi hemen sarılmaya başladı. “Bizde seni bekliyorduk. Bir an için gelmeyeceğini düşünüp üzülmüştük.”
“Beklettiğim için üzgünüm. Burayı bulmak biraz zamanımı aldı.”
“Asıl sen kusurumuza bakma keşke almaya gelseydik hiç akıl edemedik.” dedi üzgün olduğunu belirtircesine. Üzgün halini bir kenara bırakıp sözüne devam etti. “Bu arada ben Meftun’un eşi Sibel. Sibel Alican.” Elleriyle devasa salonu işaret etti. “Kapıda kaldın lütfen içeri geç.”
Evin içi saray gibiydi. İnsan böyle bir yerde yaşamaya kıyamazdı. Ben olsam bahçesinde çadır kurup öyle yaşardım. Her yer pırıl pırıldı. Mis gibi lavanta kokuyordu içerisi. Kapının sağ ve sol tarafında kocaman merdivenler vardı. Üst katta fazlaca oda olduğuna emindim. Düz bir şekilde ilerlemeye başladık. Düğün salonunu andıran büyükçe salon vardı. Sol tarafta yemek masası vardı. Üzerinde çeşit çeşit yemekler vardı. Yemeklerin kokusu karnımı acıktırmaya yetmişti. Sağ tarafımda eşi benzeri bulunmayan koltuk takımları vardı. Şık ve sadeydi. Sanki saray koltukları gibiydi. Gerçi zaten evin de saraydan farkı yoktu.
Zümrüt rengi koltukta oturan Meftun Alican gazeteyi ve gözlüğünü sehpaya bırakıp heyecanla “Hoş geldin.” Dedi.
Meftun Bey’e ve Sibel Hanım’a bakarak “Hoş bulduk.” dedim.
O gün benim için unutamayacağım bir gündü. Yemeklerin kokusu burnumun ucundan asla gitmez olmuştu. Özellikle Sibel Hanım’ın evinde hizmetçi bulundurmayıp her işi kendinin yapması beni çok etkilemişti. Meftun ve Sibel çiftinin çok tatlı ikiz çocukları vardı. Arda ve Aksel şu hayatta tanıdığım en uslu çocuklardı. Kreşe gittiklerini söylemişti anneleri. Kreşte öğrendikleri hikayeleri yemek sonuna kadar sırayla eğlenceli bir şekilde bizi güldürerek anlatmışlardı.
Sibel Alican bana bol bol teşekkür etmişti eşini kurtardığım için. Böyle insanlar kalmamıştı dünyada, belki son örnek de Alican ailesiydi. Malda mülkte gözü olmayan yardımsever bir aileydi. Para hiçbir şeydi ama aile her şeydi onlar için.
Meftun Alican’a bir ara sohbet sırasında şu soruyu sordum: “Neden sinema televizyon bölümü?”
“Çünkü” dedi elindeki çay fincanını masaya bırakarak “Sende o ışığı gördüm. Oyunculuk yeteneğini. Tabi istersen yönetmen veya senarist de olabilirsin, bu senin tercihin.” İki parmağını gözlerine doğru tuttu. “Bunlar eğitimci gözleri. Bir ışık gördüyse doğrudur.” Çay fincanını tekrardan eline aldı. “Ayrıca ben de o fakültedeyim. Hatta belki derslerinize bile girebilirim.”
Düşünmeden edemiyordum. Sadece akademisyen maaşıyla böyle bir yerde yaşamak mümkün müydü? Hem Sibel Hanım da çalışmıyordu. Koyu sohbet sırasında Sibel Hanım kafamdaki sorulara cevap verdi. “Benim ailem çok varlıklıydı. Ben Meftun’la evlenme kararı almıştım. Meftun onların gözünde sadece bir öğretmendi. Basit bir maaşla kızlarına bakmayacak bir öğretmen ama ben farklı bakıyordum ona. Her şeyden önce çok iyi kalpli biriydi Meftun, yüreği çok zengindi ve o benim için yeterdi.” Gözleri uzaklara daldı. Derin bir nefes akıp konuşmasına devam etti. “Benim evlenmemi onaylamadılar ama haklı değillerdi. Çok seviyordum. Ben de onları dinlemeyip Meftun’la evlendim. Ancak göründüğü gibi olmadı, biraz zorlandık. Kira, elektrik, su, yemek ihtiyacı derken ama mutluyduk. Sonra babamın hastalandığını duyduk. Kalp krizi geçirmiş. Ben ailemin tek çocuğuydum. Beni evlatlıktan reddetmiş bile olsalar yanlarına gittim.” Meftun Bey’e döndü. “Gittik. İkisinin de bir ayağı çukurdaydı. Onları öyle görünce dayanamayıp ağlamaya başladım. Ben başlayınca onlar da yaşlarını bıraktılar. Karşılıklı özür diledik birbirimizden. Sonra durumları iyi hale geldi. Sağlık durumları iyiydi. Sohbet için gelip gidiyorduk birbirimize. Eskisi gibi değildik. Daha yakındık, daha sıkı sarıldık birbirimize. Meftun her daim yanımda oldu. Ve sonra...” gözleri dolmuştu. Sesi titremeye başladı.
“Anlatmak zorunda değildiniz.” dedim elini nazikçe tutarak.
“Anlatacağım.” dedi gözyaşlarını mendille silerek. “Ve sonra vefat ettiler. Torunlarını bile göremeden. Çocuklarım anneanne, dede diyemeden... Ailenin tek çocuğu bendim demiştim. Ondan dolayı tüm miras benimdi. Ben şirket yönetmekten ne anlarım. Ne şirketi olduğunu bile bilmiyorum.” Gülümsemeye başladı. “Meftun bir süre ilgilendi ama onun asıl görevi akademisyenlikti. Öğrencilerini, okulunu bırakamazdı. Güvendiğimiz birkaç kişiyle görüştük. Onları müdür yaptık. Böylece kendimi aileme karşı suçlu hissetmiyorum.” Kollarını evi gösterircesine açtı. “Mutluyuz.”
Karşıdan bakınca insanların neler yaşayabildiğini anlasaydık dünyada asla kötü insan kalmazdı. Sibel Alican’ın içinden kocaman okyanus çıkmıştı. Hiç böyle bir hayat yaşamış olabileceğini düşünmemiştim.
Beni evlerine davet etmekle kalmamışlar bir sürü hediye de almışlardı. Hepsini Sibel Hanım seçmişti anlaşılan. Çok zevkli bir kadın olduğu belli oluyordu. Ayakkabı, çanta ve kıyafet vardı. Beni gerçekten utandırmışlardı. Böyle bir şeye gerek yoktu ama kabul etmesem büyük kabalık olurdu. Zaten kabul etmesem okulda giyecek doğru düzgün bir şeyim de yoktu. Okulun ilk günü pejmürdelik rekorunu kırabilirdim bu kıyafetler olmasaydı.
Sibel Hanım’ın hediye ettiği kıyafeti giymiştim. Kutusundan yeni çıkardığım beyaz ayakkabıları da ayağıma geçirdim. Bana uğur getirdiğine inandığım turuncu fularımı koluma bağladım. Annemden kalan benim için manevi değeri yüksek olan kolyemi boynuma nazikçe taktım. Bu kolyeyi her taktığımda annem ve babam yanımdaymış gibi oluyordu. Biliyordum her zaman benim yanımdalardı. Bazen düşlerimde bazen hayallerimde... Ama bu kolye daha farklıydı. Canım kar tanesi kolyem… Günün birinde kaybedersem sanki bir organımı kaybetmişim gibi olacaktı. Onsuz yaşayamam gibi geliyordu…
Hazırlandıktan sonra mutfakta bir şeyler atıştırdıktan sonra evden çıktım. Yolum uzundu, ne kadar erken çıksam o kadar kârdı.
Okulu uzaktan gördüğüm andan itibaren şaşkınlığıma engel olamıyordum. Sanki kocaman dünya dedikleri böyle bir şeydi. Okul çok büyüktü. Anlaşılan mezun olana kadar üniversitede kaybolmamam imkânsız olacaktı. Adımları hızlandırırken dudaklarımdan sürekli aynı kelimeler dökülüyordu: ‘AKEV ÜNİVERSİTESİ’
Kapısına geldiğimde öğrenci kimlik belgemi güvenlik görevlisine göstererek büyük kapıdan fakülteme doğru ilerledim. Çok kalabalıktı, sanki tüm evren buraya toplanmıştı. Aslında değildi biliyordum, bana öyle geliyordu çünkü daha önce böyle bir kalabalığa denk gelmemiştim.
Fakülteme kolay şekilde girsem de sınıfımı bulmak zor olmuştu. Fakültem zaten okul kapısının hemen karşısındaydı. Şanslı olduğumu düşünmüştüm fakat sınıf için aynı şeyi söylemek saçma olurdu. Sınıfımı bulmak için tüm fakülteyi dolaşmak zorunda kalmıştım. Ne kadar dolaşırsam dolaşayım ayaklarım ilk defa ağrımıyordu galiba, Sibel Hanım’ın hediye ettiği rahat ayakkabılarının marifetiydi bu. Daha önce bu kadar rahat bir ayakkabı giymemiştim.
Fakülteyi bu kadar karışık yapmak için anlaşılan çok çaba sarf etmişlerdi. Her kapıyı açtığımda farklı yerlerde buluyordum kendimi. Ama ne var ki sonunda günün yorgunluğuna değecek güzel cevabı almıştım. Kapıyı açtığımda çok kalabalık olmayan bir sınıfla karşılaştım. Tahmini 25-30 kişi vardı ki biz zaten lisede bundan daha kalabalıktık. Belki de ilk gün olduğu için gelmemişlerdi.
Çekingen bir şekilde yarısı boş sınıfta kendime tenha bir sandalye seçtim. Sınıf birbirleriyle tanışma aşmasına geçmişti bile. İki ihtimal vardı ya ben çok soğukkanlıydım ya da bunlar fazla sıcakkanlıydı. İlk durum bana daha cazip gelmişti.
Sınıfı incelemeye başlamıştım. İnsan oturmaya kıyamazdı bu sandalyelere. İlk defa üniversite kokusu almış olmamı bırakın ilk defa özel okul kokusu almıştım. Sınıfta tek bir toz bile yoktu. Sıralar pırıl pırıldı. Yerlere yeni paspas çekilmişti galiba. İnsan bu kadar naif ortamda nasıl olurda ders dinleyebilirdi. Sınıfın bu kadar temiz olması dikkatimi dağıtırdı. Sınıfı incelemekten ders dinleyemeyecekmişim gibi bir his vardı içimde. Kendi kendime kıkırdadım. Mutlu olmak böyle bir şeydi galiba.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |