

“Önemli bir şey olmadığını söylemiştim size” dedim arabanın kapısını kapatırken.
“Ne demek önemli değil?” diye çıkıştı annem. Aniden durdu ve yüzünü bana çevirdi. “Enfeksiyon kapabilirdin daha kötüsü de olabilirdi. Nasıl bu kadar vurdumduymaz olabiliyorsun anlamıyorum seni İnci.”
Babam iyi olduğumdan emindi anlaşılan. Telefonda işle ilgili konuşuyordu. Bu sıkıcı muhabbete onu dahil etmeden önce sıyrılmak istiyordum.
“İnci duydun değil mi beni?” annemin sesi yükselmeye başlamıştı ben iç sesimle mücadele ederken. Sinirlerim yıpranmıştı. Kafamdaki sorulara cevap veremezken hiç yoktan azar işitir olmuştum. Bunu hak etmemiştim. Belki de susmakla sessiz kalmakla hata etmiştim bunca zaman. Babamın hâlâ telefonla konuşuyor olması beni şaşırtmadı. Anneme döndüm “Ben ilk yürümeyi öğrendiğimde, ilk kez bisiklete bindiğimde, düştüğümde, bacaklarımı kanattığımda neredeydin anne söylesene?’
Annem bu tepkiyi beklemiyordu anlaşılan. Şaşırmış ve sinirli halinin tam ortasını yaşıyordu ne cevap vereceğini kestirmek zordu. “Nereden çıktı bu soru?’ dedi eve doğru adım atarken.
“Tek bir cevap bekledim iki seneden beri. Kafamda o kadar çok soru var ki her gün yenileri ekleniyor. Bu iş nasıl oldu anne? Neden ben başkalarının elinde büyüdüm, neden ben bunca zaman başkalarına ailem dedim?” Bir yandan annemin hızlı adımlarına yetişmeye çalışıyordum. Gözümden akan yaş umurumda değildi. “Bunca zaman sustunuz. Sustum. Sustuk. Ama şimdi cevaplar konuşacak bana cevap ver, neden?”
“O aile seni benden çaldı.” dedi tükürüklerini püskürterek. Bir yandan zile basıyordu, kapının Selma abla tarafından açılması için dua ediyordum. Eğer onu evde bulamazsa annem, bu sinirle ona patlardı kesin.
“Ne demek kaçırdı? Bu cevap değil! Hem kaçırsa bana niye o kadar iyi baksınlar? Siz anlatmıyorsanız ben gidip konuşacağım.”
Annem sinirli şekilde bana döndü “Asla İnci, asla! Eğer böyle bir şey yaparsan onları içeri tıktırırım.” Arkasına döndü. Babam geliyordu. “Bu konu burada kapandı. Bir daha açılmamak üzere.”
Ne demek kapandı. Sorular birken bin olmuştu. Kaçırmak neydi? Saçmaydı. Kesin geçiştirmek için söylemişti. Başka şeyler vardı. Artan merakıma asla engel olamazdım bu saatten sonra. Ne pahasına olursa olsun gerçekleri öğrenecektim. Sadece biraz zamana ihtiyacım vardı. Gerçekler önünde sonunda açığa çıkardı. Bunu okuduğum cinayet kitaplarından öğrenmiştim. Peki ya nasıl öğrenecektim? Düşünmem gerekiyordu. Belki de biraz yardım fena olmazdı.
Selma abla kapıyı açtı “Hoş geldiniz.” dedi kibarca. Annem ve babam hiç tepki vermeden eve girdiler.
“Hoş bulduk.” dedim Selma ablaya. Babama döndüm. “Dedem nerede?”
Merdivenlerden çıkan babam arkasına dönmeden cevap verdi “Biz seni hastaneye götürünce Latin amcanın şoförü eve getirdi. Muhtemelen uyuyordur.”
Birden ayağımdaki sargıya baktım. Tabi ya dedem, o bana anlatırdı. Yani ufacıkta olsa ihtimali vardı. Bunca zaman neden sormamıştım acaba?
Odama emin adımlarla girdim. Bugünkü hava değişimi çok iyi gelmişti bana. Artık yapacaklarımı biliyordum. Sırlardan kaçmak yoktu. Ne pahasına olursa olsun öğrenecektim. Kapıyı kapatıp telefonu elime alınca aklıma Arkın geldi. Ah, nasıl da unutmuştum. En azından müsait değilim şeklinde mesaj atsaydım aklı kalmazdı. Beni merak ettiğinden emindim. Saate baktım. On ikiyi geçmişti. Sabah aramalıydım. Uyumuş olabilirdi. Rahatsız etmek istemiyordum. Telefonu çekmecenin üstüne koyunca elim boynumdaki kolyeye doğru uzandı ama yoktu. Evet ya, Aka’da kalmıştı. Bakmak için verince bileğimdeki kan tüm muhabbeti alt üst etmişti.
Telefonu tekrardan elime aldım. Akaya şu mesajı attım: Muhabbet yarım kaldı. Kolyeme iyi bak. Yarın senden alırım. İyi geceler Aka EROZON…
Arkın’dan bahsedecektim, yarım kalmıştı. Yatakta sağa sola dönerken uyumayacağımı anlamıştım. Ders çalışmak da hiç içimden gelmiyordu. Aka’dan cevap geldi mi diye telefonuma baktım fakat yoktu. Uyumuştu anlaşılan. Arkın’ın okumam için verdiği kitaplar geldi aklıma. Uykum gelene kadar biraz okusam fena olmazdı. Birkaç kitabı elimde çevirmeye başladım. Dünya klasikleri vardı. Suç ve Ceza, Beyaz Diş… Açıkçası hiç ilgimi çekmemişlerdi. Kar Tanesi kitabı, daha önce duymamıştım. Önünde kocaman kar tanesi kolyesi vardı. Benim kolyeme benzetmiştim. Bugün o kolyeyi bulmam ve onunla ilgili kitabın karşıma çıkmış olması sadece tesadüften ibaretti. Yazarına bakınca merakım iyice arttı. Alt tarafta kısacık Zemheri yazıyordu. Zemheri de neydi? Kimdi bu Zemheri. Belki de takma isim kullanıyordu. Edebiyat dersinde çokça böyle şair ve yazarla karşılaşmıştım. Belli ki dikkat çekmek isteyen biriydi.
Çalışma masama oturup hızlıca bilgisayarımı açtım. Zemheri, kar tanesi kavramlarını araştırmaya başladım. Karşıma çıkan sonuçlar çok ilginçti. Haberler vardı ve çokça yorum yapılmıştı. Kitap çok beğenilmişti. Fakat tek sorun Zemheri’nin kim olduğunu bilinmemesiydi.
Ne gerek vardı ki? Bilinmesini istemiyordu yazar. Dünya kadar sebep olabilirdi. Kitaba iyice bakınca kapak resmindeki kolye bana bir şeyler anlatmak istiyordu sanki.
Yatağıma uzandım. Elime kitabı aldım ve okumaya başladım.
“Bazen düşünüyorum da yaşadıklarımdan kaçma istediğim beni daha büyük zorluklarla karşılaştırabilir mi? Umarım daha fazlasıyla karşılaşmam. Açıkçası isyan ettiğimi düşünmüyorum sadece kaçmak istiyorum ki bunun için uygun zamana ihtiyacım var. Bekliyorum uygun zamanı. Peki ya geldiğinde ben olmazsam veya o zaman geldiğinde anlayamazsam? Kötü düşünmek istemiyorum lâkin evren bunu istiyor sanki. Zorlulardan kaçmak pes ettiğinin göstergesiyse evet ben pes edeli bir hayli zaman oldu. Belki doğduğum andan itibaren hayata yenik düşmüştüm kim bilebilir.
Benim adım Hümeyra ama bana kaç kişinin Hümeyra dediğini sorarsanız bir elin beş parmağını geçmeyecek kadar az. Ben kendimi bildiğim bileli Hüma’yım. İlkokuldaki öğretmenim yüzünden olmuştu tüm bunlar. Onun yüzünden diyorum ama böyle olması hoşuma gidiyor aslında. Hüma, yani ismim kısa ve öz. Keşke hayatta böyle olsa. Zorluklarla karşılaşmadan kısa ve öz şekilde yaşayıp ölsek. Kısa veya uzun yaşamak da mesele değil aslında dolu dolu yaşamak önemli olan. Mutlu yaşamak. Ben hiçbir zaman mutlu olamadım. Kendimi bildim bileli dimdik durmaya çalışıyorum hayata karşı. Bir gün yıkılmaktan korkuyorum. Korkumun başıma gelmesinden daha çok korkuyorum. Korktukça korkuyorum fakat bir şey kazanamıyorum. Aksine sanki daha fazla şey kaybediyorum. Kaybetmek çok acıdır bunu hücremin her zerresine kadar biliyorum. Daha fazla şey kaybetmekten de korkuyorum. Sanki ben doğunca kulağıma Hümeyra diye fısıldamamışlar, ‘Hayattan hep kork’ diye fısıldamışlar. Bunu hissediyorum ve bazen hissetmekten de korkuyorum.
İlkokul öğretmenimden bahsediyordum. Herkesin bir takıntısı vardır illaki. Canım öğretmenimin takıntısı ise isimleri kısaltarak söylemesiydi. Ki ben Hüma ismime şükrediyorum. Sınıfın yarısından fazlasının ismi eğlence konusu olmuştu. Belki onlarda ben gibi hayatlarına kısa ve öz isimleriyle devam etmişlerdi. İsimlerini bilemem ama çok mutlu yaşadıklarından eminim ya da en azından ben gibi zorluklara karşı tek ayak üzerinde mücadele etmemişlerdir.
Hüseyin, Hüso; Süleyman, Sülo; Ahmet, Aho; Fahrettin, Fahir; Gamze, Gam; Ali İhsan, Alex; Halime, Hali gibi kısaltmalar kullanırdı. Böyle yapmasının illaki bir nedeni vardı ama asla öğrenemedim. Psikologlara göre böyle hastalar için en güvenilir çözüm çocukluklarına inmek olduğunu bir kitapta okumuştum. Herkes normal olmak zorunda değil ki dünyanın böyle ilginç insanlara da ihtiyacı var tabii ki de. Bazen içimden düşünüp öğretmenime teşekkür ediyorum. Onun sayesinde sınıftaki tüm arkadaşlarımın isimleri halen daha aklımdaki okulun en kalabalık sınıfı olmamızı es geçmek istemiyorum.
Ben annemi ve babamı hayal meyal hatırlıyorum. Onlarla anılarım hiç yok ama en azından yüzleri gözümün önüne net bir şekilde gelse sonsuz şükredeceğim. Gelmiyor… Sadece birkaç eski fotoğrafla idare ediyorum. Ben dört yaşındaymışım. Annem ve babam trafik kazasında hayatını kaybetmiş. Neden o arabada ben de yoktum? Çok düşündüm bu soruyu. Fakat halen daha bulamadım cevabını. Neden beni yalnız bıraktılar? Onlarsız hayatın anlamsız olduğunu bilmeleri gerekirdi. Keşke o arabada bende olsaydım. Ölümü göze alabiliyorum. Yaşamak hiç o kadar da güzel değil ki. Deneylerle test edilmiş diyebilirim ki bizzat kendim test ettim. Zamanı geri alabilmeyi çok istiyorum. Kaza yaptıkları zamana, o arabaya benim de binmiş olmamı çok istiyorum veya kimse binmeseydi. Ben annemin, babamın kokularıyla uyusaydım her gece. Sarılsaydım onlara her saat. İlk okumayı öğrendiğimi görselerdi. Karne günlerinde heyecanla beni bekleselerdi okul bahçesinde. Cüppeler içinde mezun olduğumu görselerdi. Her sınava girdiğimde arkamdan dualar etselerdi babam ise ‘Sakin ol kızım stres yapma, sana güveniyorum.’ deseydi. İşe başladığımı görselerdi. İlk maaşımla onlara bir dünya hediye alırdım. Yine gözlerim yaşlarla düşünüyorum. Olmayacak duaya âmin demek benimkisi. Şu hayatta en fazla kullandığım kelime: ‘keşke’. Bir keresinde, daha çok küçüğüm, annemle babam vefat edeli birkaç gün olmuş, mezarları başına gidip ‘Siz beni bırakıp gittiniz sizden nefret ediyorum’ diye bağırmaya başlamışım. Ne bileyim, işte çocuk aklı. Şimdi gidip saatlerce sarılıyorum o toprağa.”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |