

Sweatshirtün koluyla gözyaşlarımı silip kitabın kapağını kapattığımda saat epeyce geç olmuştu. Telefonumda Aka’dan gelen birçok mesaj vardır. Saygıdeğer abimin mesajlarını okuyacak mecal yoktu bende şu an için. Bir an önce uyuyup her şeyi unutmak istiyordum. Aka’ya abi dediğimde çok değişik tepki vermişti. Sanki bunu söylememe çok kızmış, kırılmış gibiydi. Belki de bana öyle gelmişti. Verdiğim tepkiye şaşırmış olmalıydı sadece.
“İnci hadi kalk!”
“Selma abla neden uyandırıyorsun? Hafta sonunda uyuyup dinlenmek istiyorum.”
“Aka geldi, seni kahvaltıya götürecekmiş.”
Aka mı gelmişti? Hayır tabii ki de gitmeyecektim onunla kahvaltıya. Dün yaptığı kabalığı unutmamıştım. Üstelik sabahın köründe hiçbir şey olmamış gibi kahvaltıya gidecekmişiz. Yok öyle dünya!
“Selma abla söyle ona gelmeyeceğim ben. Uyanamamış dersin.”
“Birileri yalan söylemeye başlamış.” Aka odama girmişti.
Yastık fırlattım “Çık odamdan.”
Selma abla bizim atışmalarımızı tatmak istemiyor olacak ki hızlı bir şekilde odadan çıktı.
“Çık odamdan.” diye yineledim cümlemi. Fakat bu sefer daha kızgın söylemiştim.
Diğer yastığı atmak için uzandığımda “Aman güzelim elin çok ağırmış bunu anlamış oldum.”
Güzelim mi? Güzelin miyim gerçekten? Neden böyle dedin ki sabah sabah? Yüz ifadem yumuşacık olmuştu. Bunu değiştirmeliydim. Kızgın bakmalıydım fakat beceremiyordum.
“Özür dilerim İnci. Ben sana öyle demek istemedim. Bırak da telafi edeyim.”
Gözleri ne güzeldi Aka’nın. Sanki dalıp gitsem kaybolacakmışım gibi. Neler vardı o bakışların arkasında? Bana anlatacak mıydın bir gün?
“Sen aşağıda bekle, hemen hazırlanıp geleyim Aka.” duraksadım. İnatlaşıp “abi” dese miydim acaba? Dünkü tepkisi çok garipti.
Aka da bana dikkatlice baktı. Abi dememden mi korkmuştu? Desem ne olabilirdi ki? Biz abi kardeş değil miydik? Neydik biz? Neden duygularım değişiyordu?
“Hadi çık odamdan. Hazırlanıp geleceğim Aka.” Şimdi gözleri gülmeye başlamıştı.
“Burası çok güzelmiş Aka.” deniz manzaralı harika bir mekâna gelmiştim. Ben mavilikler içinde kaybolurken Aka’nın bana baktığını fark ettim. Kafamı çevirince yine gözlerini kaçırdı.
“Kahvaltısı da güzel oluyor. Ailemle birçok kez geldik.” Ben cevap vermeyince devam etti konuşmasına. “İnci ben gerçekten özür dilerim. Seni kırmak istemedim, öyle bir niyetim yoktu. Söz telafi edeceğim.”
Bu durumu kendi lehime çevirebilirdim. Belki istediğim bir şeyi yaptırabilirdim. Hınzırca gülümsememi yüz ifademe yerleştirdim. “Seni affederim yalnız senden isteklerim olacak.”
“Tabi prenses, ne istersen. Bugün bir dileğin kabul olacak.”
“Bir tanecik mi?” dedim yüzümü düşürerek.
En büyük isteğim geçmişte neler olduğunu öğrenmekti. Neden bunca zaman başka bir ailenin yanında büyütülmüştüm? Seneler önce büyütüldüğüm ailede apar topar kopartılmıştım. Bunun cevabını istiyordum. Aka bunu biliyor olmalıydı. Bilmiyor ise de öğrenirdi, sonuçta koskoca şirkette çalışıyordu, tüm bilgiler elinin altındaydı. Zemheri olayını da çözmek istiyordum. Bana çok yakın mevzu değildi fakat ilgimi çekiyordu. Özellikle kitabın basımının aniden durması çok garipti. Bu durum ya yazarla ilgiliydi ya da farklı bir durum vardı. Bence Aka bunu da öğrenebilirdi.
“Bir tanecik.” dedi burnumdan makas alırken.
Geçmişimi öğrenmek daha önemliydi benim için. Dışarıda kimliğini saklayan herhangi bir yazarı öğrenmesem de olurdu.
“Geçmişime dair bilgi istiyorum. Neden yıllarca başka ailede büyüdüm, yıllar sonra gerçek ailem çıkıp geldi? Bunları bilmek istiyorum ve sen bunların cevaplarını biliyorsun.”
“Bilmiyorum.” dedi Aka tüm ciddiyetiyle. “Galiba sana söyleyebileceğimi düşündüler. Şu an bilseydim sana söylerdim saklamazdım. Ama ne olursa olsun sözümü tutacağım, öğreneceğim. Biraz zaman verebilir misin bana?”
“Yaklaşık iki yıldır bekliyorum. Biraz daha bekleyebilirim.”
Sona yaklaşıyor muydum? Tüm sorular cevabına ulaşacak mıydı? Elbette ulaşacaktı ama biraz acıtacaktı. Hayatı acısıyla tatlısıyla yaşamak gerek elbet lakin acının terazide ağır basması hiç de adil değildi. Bekleyip görecektik, bizi daha ne acıların kucaklayıp karşılayacağını.
Güzel, sıcak bir sohbet eşliğinde kahvaltı yapıyorduk. Aka beni gülümsetmeyi başarıyordu. Uzun zamandır kimsenin yapamadığı şeyi… Yanında huzur doluydum. Beni hiç bırakıp gitmesin, hep benimle kalsın istiyordum. Şimdi baktığım gibi bir ömür boyu bakabilirdim gözlerine. Peki ya Aka? Beni sadece kardeşi olarak görüyordu. Yanında ona böylesine bakmam doğru muydu? Yarın değil fakat elbet bir gün kız arkadaşı olacaktı. Elini tutacaktı, onu öpecekti. Yüreğim kaldırabilir miydi?
Hayal dünyasında boğulmak üzereyken telefonum çaldı. Arayan Deniz’di.
“Efendim Denizcim.”
Deniz’i dinledikten sonra “Hayır canım son kararım, gelmeyeceğim.” dedim ve telefonu kapattım.
Aka meraklı bakışlarını sürdürürken sormadan ben cevapladım. “Salı günü mezuniyet balosu var. Herkes çift olarak gidecek. Gitmeyeceğimi söyledim. Tekrardan arıyor. Elbise bakıyormuş da ikna etmeye çalışıyor kendince.”
“Neden gitmiyorsun?”
“Çünkü.” deyip çayımdan bir yudum aldım. “Kavalyem yok.”
“Sen ciddi misin? Ben varken kavalyem yok mu diyorsun?” Gülmeye başladı.
“İşleriniz çok yoğun diye meşgul etmek istemedim sizi Aka Bey.”
“İşlerim yoğun ama senden önemli değil. Bunu unutma!” Yavaştan toparlanmaya başladı. “Fikriniz değişirse eğer, beni kavalyen olarak kabul ederseniz mutlu olurum İnci Uz.”
“Ama.” Dedim gözlerimi devirerek. Bu cümle onu kavalyem olmaktan alıkoyabilirdi. “Deniz’in kavalyesi Semih. Hani şu senin sebebini anlatmadığın. En yakın arkadaşın olan, tartıştığınız Semih’ten bahsediyorum. Yani o da olacak baloda.”
Arabaya binmeden önce güneş gözlüğünü taktı. İnsanın her hali mi karizmatik olurdu?
“Sana anlatacağım söz ama biraz zaman ver bana.” dedi.
“Aka Bey sürekli zaman istiyorsunuz. Müessesemizde zaman kalmadı.” Gülmeye başladım.
Benim güldüğümü gören Aka, gamzesini belli ederek bana eşlik etti.
Ders çalıştıktan sonra saatin 00.00 olduğunu görmüştüm. Şimdi tam da külkedisine dönüşme vaktiydi. Aklıma hep Aka geliyordu. Yüreğim kıpırdıyordu, neydi bu? Adı var mıydı? Birisini sürekli düşünmek, onu görünce dünyanın en mutlu insanı olmak… Yoksa aşk mıydı?
Hüma geldi aklıma. O da âşık olmuş muydu? Yatağıma uzandım uyuyana kadar Hüma’nın hayatına ortak olabilirdim.
Meftun Alican sıkça arayıp durumumu soruyordu. Daha detaylı konuşmak için birkaç kere yemeğe davet etmişti fakat yoğunluktan dolayı reddetmiştim. Bu dönem dersime girmemişti ama büyük ihtimalle bir sonraki dönem hocam olacağını belirtmişti.
Perşembe günü son dersim Sanat Tarihiydi. Önceki dersteki notlarımı toparlayıp dersin bulunduğu sınıfa doğru giderken amcamdan telefon geldi. Mehmet amca hastalanmış ve hastaneye kaldırmışlar. Amcamın söylediği tek şey “Mehmet amcan hastalandı.” Ne demek hastalanmıştı, neyi vardı? Kesin önemli bir durumdu. Grip olduğu için hastaneye kaldıracak halleri yoktu ya?
Saatlerce yol çekeceğimi bilsem de hastaneye giden ilk otobüse atladım. Antalya’nın sıcağında, kan ter içinde, saatlerce ayakta gitmek ölüm gibi gelmişti. Aklım Mehmet amcadaydı. Ona bir şey olmasın diye dua etmiştim yol boyunca. Hastaneye vardığımda biraz daha rahatlamıştım, iyi görünüyordu. Evde bayıldığı için Nuran teyze ambulansı aramıştı. Kolunda serum vardı. Doktorlar iyi olduğunu sadece bedeninin biraz yorgun düştüğünü söylemişlerdi. Ah Mehmet amcam benim yüzümden olmuştu. Okuldu, derslerdi derken bakkala sadece birkaç saat uğrayabiliyordum. Tüm gün Mehmet amca ilgileniyordu. Zaten yaşlıydı ayakta duramıyordu adam. Şimdiye kadar eleman alması gerekirdi fakat benden dolayı eleman da almıyordu. Benim çalışmama gerek kalmazdı. Eleman tüm işleriyle ilgilenirdi. Bu durumu en kısa zamanda konuşmalıydım. Benim için kendini yıpratamazdı. Benim zaten masrafım olmuyordu. Kitaplarımı Meftun Bey almıştı. Kıyafetlerimi ise Sibel Hanım fazlasıyla hallediyordu.
Mehmet amcanın iyi olduğundan emin olunca hastaneden çıktım. Bakkalı boş bırakmamalıydım. Ders notlarım yanımdaydı, akşamdan sonra da kalabilirdim bakkalda.
Kolumdaki saate baktığımda saat dokuz olmuştu. Ders notlarımı toplayıp eve gitmeliydim. Bakkalın kapısı aralanmaya başladı, bir müşteri gelmişti. Kafamı kaldırdım “Hoş gel…” Bu İlteber’di. Şaşkınlığımı kenara bırakıp devam ettim. “Senin burada ne işin var?”
“Yani.” dedi anlamsız bakarak “Her müşteri gibi birkaç şey almaya gelmiştim ama. Peki ya sen?”
“Ben burada çalışıyorum.” dedim kendimden emin şekilde. “Asıl sahibi Mehmet amca ama ben okul çıkışları çalışıyorum.”
“Ben.” dedi İlteber “Üst sokaktaki yurtta kalıyorum.”
Anladım dercesine başımı salladım. Daha önce neden karşılaşmamıştık, ders saatlerimiz de aynıydı oysa. Bu tarafa doğru geldiğini görsem illaki bilirdim. Belki de fark etmemiştim ya da otobüsle geliyordu.
“Kahve ve şeker lazım.”
“Tabi vereyim.” dedim raftaki kahveye uzanırken.
Kahve ve şekeri poşete koyup İlteber’e uzattım. Aldığım parayı kasaya koydum. Poşeti aldıktan sonra kapıyı açtı sonra arkasını döndü “Sen de toparlanıyordun galiba. İstersen evine bırakabilirim.” dediğinden pişman olmuş gibi yüzünü düşürdü. “Yani şey geç oldu ya o bakımdan.”
Tesadüflere inanır mısınız? Bu tarz soruları yaşamadan inanmam diyenlerden misiniz? Karşımda iki yol vardı: ya kendi kabuğumda sessiz sakin yaşayacaktım ya da aşkın amansız denizinde boğulacaktım. Aşkı bilmiyordum. Aşk kelimesi gerçek miydi, ona dair bile şüphelerim vardı. Ben kadere bırakmıştım çizgimi. O ise bana bir güzellik yapıp aşkı sundu. Teşekkürler hayat yüzümü güldüreceğine inanıyordum.
Kısa mesafeli yol saatlerce sürmüştü. Birbirimizi iyice tanımıştık. Komik anılar eşlik etmişti kahkahalarımıza. Gülümsemeler gerçekti, yüreklerimiz samimiydi. Gönül kapılarımız aralanmıştı. Ben hayatın bu kadar güzel ve yaşanılır olduğunu bilmiyordum. Öğrenmiştim, öğretmiştik birbirimize. Keşke demek yorar insanı, yaşlandırır; iyi ki demek ise yaşama sevinci… İyi ki tanımıştım seni İlteber. İyi ki çıkmıştın karşıma. İyi ki o gün kahve ve şeker almaya gelmiştin. Tüm ‘iyi ki’lerim seninle ve her daim seninle olacaktı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |