

Uyandığımda aklım kar tanesi kitabındaydı. İlteber ölmüştü, Hüma tek başına kalmıştı. Neden hikâye bana yaşanmışlık hissi veriyordu? Ayrıca hikâyede çok boşluk vardı. İlteber’in ailesiyle sorunları vardı galiba, son sayfalarda anlaşılıyordu fakat detaya girilmemişti. Kolyemi bulduğum yerde trafik kazası olmuştu. Bu trafik kazası Hüma ve İlteber’in trafik kazası olabilir miydi? Elim kolyeme doğru gitti. Bu kolye Hüma’nın kolyesi miydi? Nasıl bir tesadüftü bu? Sevdiğini, eşini kaybetmiş bir kadının acılarıyla yüklü kolyesini taşımıştım aylarca boynumda. Hüma yaşıyordu, onu bulup kolyeyi ona vermeliydim.
Neyi, nasıl yapacağımı bilmeden hızlıca kalktım yatağımdan. Günün ilk sorusu: Hüma’yı nasıl bulacaktım? Çekmecemin üstündeki saate baktım. Eyvah bugün çarşambaydı! Okul vardı ve saat 11 olmuştu. Geç kalmıştım okula, biri de gelip uyandırmamış mıydı beni?
Kapı bol kahkahayla açılmaya başladı. Odama kavimler göçü gibi giriş yapan Deniz ve Çiğdem’di.
“Günaydın uykucu prenses.” dediler aynı anda.
“Hoş geldiniz kızlar. Pijamalı halimi normal halimden daha çok görür oldunuz bu yüzden çekinmiyorum.” dedim gülerek. Aklıma bir şey gelmişçesine durdum sonrasında ekledim “Selma ablaya söyleyeyim de kahvaltı hazırlasın. Kahvaltı yapalım sonrasında gideriz okula.”
Deniz gülmeye başladı. “Ah aşk insana neler yapıyor. Kızın dengesi şaştı. Dün balo olduğu için son sınıflara gelmeyin demişti ya müdür, hatırlasana.”
Evet haklıydı. Kafa kalmamıştı bende.
“Bakıyorum da iyice Leyla olmuşsun.” dedi Çiğdem sinsice gülerek.
“Kafam çok karışık.”
Deniz elini omzuna attı. Yüzümü kendine doğru çevirdi. “Dünkü yaşadığın olaydan film çıkabilirdi. Kafanın karışık olması çok doğal.”
“Hayır.” dedim yüzümü düşürerek. Elim kolyeme gitti. “Şu kolyeyi bulmuştuk hatırlarsanız.”
“Evet.” dediler aynı anda merakla bakarak.
Elime kitabı aldım “Kolyenin sahibini buldum galiba. Evet size belki çok saçma gelecek ama parçaları birleştirince böyle bir sonuç çıkıyor. Kitaptaki kız böyle bir kolyesi olduğundan bahsediyor. Tabi ben ilk başta dikkat bile etmedim bu duruma. Sonrasında hatırlarsanız bizim kolyeyi bulduğumuz yerde yıllar öncesinde yapılmış bir kaza haberine denk gelmiştik. Kitabın sonunda kazadan bahsediyor. Gerçekten çok tuhaf. Üstelik geçenlerde kitabın basımı durmuştu. Bu olay da bir hayli ilginç geldi.”
Kızlardan “Bu çok saçma” tepkisini bekliyordum. En azından kendimi böyle kandırmak istiyordum. Kızlara anlattıklarım ilgi çekici olsa gerek düşünmeye başladılar. Bu konuyu şakaya vurup espri yapmalarını bekledim, yapmadılar.
“Açıkçası.” diye başladı Çiğdem. “İlk başta saçma gelmişti fakat düşününce dediklerin mantıklı geliyor. Bu kadar tesadüf bana normal gelmedi.” Deniz’e döndü. “Sen ne düşünüyorsun Deniz?”
İlk kitaba, sonrasında da kolyeme göz gezdirdi Deniz. “Çok çılgınca bir durum ama dediğin gibi olma ihtimali var. Tabi bu durumu araştırmak gerek. Sadece düşünerek bir kapı açılmaz bizlere. Ben Semih’le konuşayım, sen de Aka’yla. Bakalım herhangi bir bilgi, biz iz çıkacak mı? Denemeye değer.”
Evde kimsenin olmamasını fırsat bilip saatlerce kahvaltının keyfini çıkarmıştık. Deniz, Semih’le ilgili anılarını anlatıyordu. Dikkatlice incelediğimde gözlerinin içinin güldüğünü fark ettim. Semih, tanıdığım kadarıyla iyi biriydi. Deniz’i üzeceğini düşünmüyordum. Aralarındaki ilişkiyi ilerletecekler gibi his vardı içimde. Selma abla kahvaltı sofrasını öylesine donatmıştı ki patlamamıza çok az kalmıştı. Midemde bir lokmalık yer kalmamıştı. Kar Tanesi kitabını incelemek istediği için Deniz’e vermiştim. Benim gözümden kaçan detaylar olabilirdi, belki onları Deniz fark ederdi. Ufacık ipucu bize fazlaca kapı açabilirdi.
Salondaki duvar büyüklüğünde televizyondan film izlemeye başlamıştık ki telefonum çaldı ve arayan dün gecenin kavalyesi Aka Erozon’du. “Efendim.” dedim utanarak. Dün yaşadığımız tatlı anılar gözümün önünden geçmeye başlamıştı.
“Seni özledim.” Bayılmak üzereydim. Pat diye söylenir mi bu? İnsan alıştıra alıştıra söyler. Kalpten gitmeme ramak kalmıştı. Kızlara eğlence çıkmış olacak ki ağızlarına yastık kapatarak gülüyorlardı haykırdıkları belli olmasın diye.
“Orda mısın İnci?”
“Buradayım.” dedim yanaklarım kıpkırmızı halde. Kendim buradaydım fakat kalbimde uçuşan kelebekler aklımı alıp gitmişlerdi.
“Sana çok ihtiyacım var. İşler birikti, yetişemiyorum. Hem senin de okulun yok. Nasıl fikir? Şirketten araba göndereyim mi?”
Deniz, Aka’nın sesini duymuş olacak ki sessizce “Ben götürürüm seni, arabayla geldim.” dedi.
“Önce özledim diyorsun sonrasında iş birikti diyorsun. Hangisi acaba?” dedim gülerek.
Önce güldü. Gamzesinin çıktığına emindim. “Bu geliyorum demek galiba İnci Uz.” dedi.
“Geliyorum Aka Bey.” dedim hafifçe gülerek. “Deniz bırakır beni.”
“Tamam.” Duraksadı sonrasında konuşmaya devam etti. “Çabuk gel.”
Telefonu kapattığımda Aka’nın beni özlediğini anlamıştım. Sesi çok tatlı geliyordu. Bakışlarımı karşıdaki bej renkli duvara sabitlemiş dalıyordum ki Deniz müsaade etmemişti “Seninki seni daha fazla özlemeden kalkalım.” dedi sinsice gülerek. Çiğdem de Deniz’e eşlik ediyordu.
Kızlar beni arabada bekliyorlardı. Yaklaşık yirmi dakikada hazırlanıp daha fazla bekletmemek adına merdivenlerden koşturarak indim.
“Selma abla ben çıkıyorum.” deyip kapıyı hızlıca çarptım.
Çiğdem ön koltuğu kapmıştı. Benden üç ay küçük olan Çiğdem’e:
“Küçükler öne oturmasa iyi olur bence.” dedim arka koltuktaki kemerimi bağlarken.
“Bu aralar baya komik olmaya başladın sen.” dedi Çiğdem arakasına dönerek.
Sonrasında hep birlikte gülmeye başladık.
Deniz olabildiğince ana yoldan gitmemeye çalışıyordu, ara sokaklara sapıyordu. Ehliyeti yoktu ve yakalanması durumunda büyük ceza yiyebilirdi. Şirketin istikametinde değildik. Farklı yollardan gideceğimizi düşündüm. Sonrasında bizi aylar öncesinde getirdiği, kolyeyi bulduğum alana geldik.
“Sırlarla dolu bir yer.” dedi Deniz arabayı yavaşlatırken.
Çiğdem konuşmak için atıldı “Hikayesi her ne olursa olsun, ucu bize dokunmasın. Kolyeyi senin bulman, sonrasında karşına kitabın çıkması, bunlar çok garip tesadüfler.”
“Bu kitabı kim vermişti.” dedi Deniz. Verdiğim Kar Tanesi kitabını arabanın en belirgin yerine koymuştu. Kitap ise bir insan havasındaydı, bizimle yolculuk eden, hayatında bolca yaşanmışlıkları olan yaşlı teyzeler misali.
“Arkın” dedim. Bir an için onu hatırlamanın en saçma şey olduğunu düşündüm sonrasında devam ettim. “Arkın’la bu durumun bir alakası olduğunu düşünmüyorum. Zaten bu kitapla birlikte birçok kitap verdi. Fitness salonunda dolabının en alt rafında birçok kitap vardı, bu kitaba özel dikkat çekici bir şey yoktu ortamda.”
Deniz sokak aralarından yola devam ederken aklım uçurumun kenarındaydı. Ara sıra kolyemi yokluyordum. Bana ait değilmiş gibi duruyordu fakat bir o kadar da benimmiş gibi…
Şirketin arka sokağına geldiğimizde Deniz arabayı durdurdu. Sinsice gülümsediler. Daha fazla kızarmadan arabadan indim. Şirketin içerisinde adımlarımı sıklaştırırken bana verilen selamlar artıyordu.
“Merhaba.” dedim Aka Erozon yazılı kapıyı yavaşça açarken.
“Hoş geldin prenses.” Kağıtlarla boğuşmasını yarım bırakıp ayağa kalktı. “Gözüm yollarda kaldı inan ki.” Gülümsemesini ihmal etmemişti.
“Bana sürprizin vardı. Onu tahsil etmeye geldim.” dedim hınzırca gülerek.
“Onun için akşamı beklemelisin. Şimdi iş başına.” Masada bulunan kâğıt tomarlarını işaret ediyordu.
Masasından birkaç klasör alıp içlerini açmaya başladım. Ne yapılması gerektiğini sormadan önce Aka Bey’e söyleyecek iki çift sözüm vardı “Hani beni özlemiştin? Yalancılık bu, resmen insan kandırma.”
Önce gamzesi belirginleşti, sonrasında hafifçe güldü “Seni çok özledim.”
Saatlerdir masanın başından kalkmamıştık. Gözlerim yazıları okumakta zorlanır hale gelmişti. Yorulmuştum. Akşam karanlığı bastırmıştı. Şirkette neredeyse kimse kalmamıştı. Babam bile gitmişti. Biraz daha burada kalırsak uyuyup kalacaktım.
“Hadi gidelim.” Aka masasından aniden kalkmıştı.
“Bence mahsuru yok, sabahlayabiliriz.” dedim gözlerimi devirerek.
“Sürprizimi merak etmiyor musun?”
Tabi ki de merak ediyorum. Bu nasıl saçma bir soruydu böyle. Sabahtan beri kağıtlara bakmaktan kör olacaktım. Sırf Aka’nın sürprizi bir an önce gelsin diye. Lavaboda elimi yüzümü yıkayıp biraz kendime gelince çantamı alıp Aka’yla beraber şirketin devasa merdivenlerinden inmeye başladık. Büyük kapıya geldiğimizde güvenlik görevlisine selam veren Aka, arabanın kapısını benim için açarak kibarlığını gösterdi. Teşekkür ederim dercesine gülümsedikten sonra merakla nereye gideceğimizi düşünmeye başladım. Belki çok şık bir restoran veya otantik bir mekâna gidecektik. Sahil kenarı da olabilirdi. Belki sahil kenarında balık ekmek yerdik, çok güzel olabilirdi. Sonrasında Aka gözlerime bakıp beni sevdiğini söylerdi. Böyle bir sürpriz yapmış olabilirdi. Zaman ilerledikçe heyecanım artıyordu.
“Neden bizim evin yolundan gidiyoruz.” dedim merakla. Yol boyunca farklı yöne gideceğimizi düşünmüştüm fakat bizim eve doğru ilerliyorduk.
“Sürpriz.”
Kalan dakikalık yolu atlattıktan sonra evime gelmiştik. Ne anlama geliyordu bu? Bütün gün kandırmış mıydı beni? Meraklı bakışlarımı sürdürürken Aka cevap verdi “Sürprizin içeride.”
Şaşkınlığım ve merakım katlanarak artmaya devam ediyordu. Bahçeden ilerlerken Aka arkamdan ağır adımlarla geliyordu. Evin kapısına geldiğimde anahtar için çantama yönelirken kapının Selma abla tarafından açıldığını fark ettim. Sanki kapıda beni bekliyordu. Şaşkınlığımı yüzüme iyice yerleştirdim. “Ne oldu?” dercesine mimiklerimi hazırlamıştım ki salonda beni bekleyen onlarla gözle karşılaştım. Kafamı çevirmemle şoka girmem çok ani olmuştu. İlk olarak Demet ve Mirat Uz çiftini gördüm. Sonrasında gözlerim diğerlerine kaydı. Bu gerçek miydi? Figen sultan, Aydın kral buradaydı, hatta canım kardeşim Mercan da. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Birlikte yaşadığımız onca anı gözümün önünden geçmişti. Annemin dizinde masal dinlerken uyuyup kaldığım zamanlar, babamın bana araba kullanmayı öğretirken yaşadığımız esprili diyaloglar, Mercan’la yaşadığımız tatlı atışmalar… Bana, yıllarca beni büyüten ailemle görüşmemi yasaklayan biyolojik ailem, neden şimdi birlikte aynı ortamda oturuyorlardı? Neler oluyordu burada? Yerin ayaklarımın altında kaydığını hissetmeye başladığımda Aka beni sıkıca kavradı. Düşmekten son anda kurtulmuştum. Salonda bulunan tüm kalabalık bana endişeyle bakmaya başlamıştı. Yavaşça beni koltuğa oturtan Aka, yemek masasından sandalye çekip yanıma oturdu. Kulağıma fısıldadı “Sürprizimi beğendim mi?”
Ah Aka Erozon, böyle yüreğe indiren sürprizi nasıl beceriyorsun acaba?
Dedem dikkatlerin kendine çekilmesini sağlamak için genzini temizledi. Şöminenin yanındaki tekli koltukta oturuyordu. Konuşmaya başladı. “Bunca yıl bu olaydan en çok yıpranan İnci oldu. Bunu fark ettiğinizi düşünüyorum. Olayın aslını astarını öğrenmeden herkes kendi kabuğuna çekildi. İnci’yi kolundan tuttuğumuz gibi sürükleyerek getirdik. Hepimiz kendini haklı zannetti lakin birimiz de dönüp İnci’ye bakmadık. Belki de bakmamaya devam edecektik. Ta ki Aka yanıma gelip her şeyi öğrenip bana anlatana kadar… Bunun için Aka oğluma, kendi adıma teşekkür ederim. İnci’ye ise yaşattığımız acı dolu anılar için özür diliyorum yine kendi adıma.”
Sonrasında bana döndü. Her şeyin doğrusunu anlatmak istercesine derin nefes aldı ve konuşmasına devam etti. “Bundan yaklaşık 18 sene önceydi, sen daha yoktun o zamanlar ama doğmana az kalmıştı. Heyecanla senin doğman için gün sayıyorduk. Rahmetli babaannen ölmeden önce senin için çok güzel patikler örmüştü.” Gözlerinin yaşardığını hissedebiliyordum. Sesi titriyordu. Duraksadıktan sonra devam etti. “Seni görmek için sabırsızlanıyorduk. Bizim tam o sıralarda babanla birlikte baktığımız bir dava vardı. Şirketimiz şimdiki kadar büyük değildi fakat büyümek için dişimizi tırnağımıza takmış çalışıyorduk. Fark etmeden birinin ayağına basmışız, hem de basmamamız gereken biri. Davadan çekilmemiz için önce bize para teklif etti, biz reddettik. Sonrasında tehdit etti. Biz ise gelecek tehlikenin farkında olmadan tehdidi umursamadan gülüp geçtik. Duruşma günü biz babanla mahkeme salonunda vekilimizi savunurken sen erken gelmek istemiş olacaksın ki apar topar ameliyathaneye almışlar anneni. Başında ise babaannen vardı sadece. Annenin ameliyatı çok ağrılı geçince onu bir süre müşahede altında tutmuşlar. Seni ise babaannene vermişler. Biz duruşmayı kazanmış mutluluk içerisinde evimize dönerken senin erken geleceğin haberiyle yolumuzu hastaneye çeviriyoruz, hastaneye geldiğimizde gördüğümüz manzara kattaki kişilerin hepsinin kan revan içinde olduğuydu. Polisler, bizi geri geri çekmeye çalışırken odanın kapısında bulunan kadın cesedine ilişti gözüm. Yerde yatan babaannendi.” Dedem iyice kötü olmuştu. Son cümlesiyle hepimizin kalbi parçalandı. Selma abla kolonya almak için mutfağa koşturdu. Jet hızıyla geri dönüp dedemin bileklerine kolonya dökerek ovalamaya başladı. Dedemin konuşacak gücü kalmamıştı. Bunu fark eden babam devam etti “Çıkan raporlara göre katta sadece annen kurtulmuştu. O da şans eseri müşahede altında bulunduğu için, yani seni ve babaanneni kaybetmiştik.”
Anlamsızca baktım. “Ama nasıl olur? Ben yaşıyorum.”
“Evet.” diye lafa girdi Aydın kral. Canım babam nasıl da özlemişim seni. Koşup sıkıca sarılmak gelmişti içimden. “Tesadüf bu ya biz aynı hastanedeydik, yani Mercan doğacaktı. Daha önce polisliği neden bıraktığımı sormuştun? Cevabını verebilirim artık. Ben, Mercan’ı ve Figen’i aldığım sırada üst kattan çığlıklara karışmış tabanca sesleri geliyordu. Polis olduğum için telsizle olayı bildirip yukarı kata koştum. Adamlar bütün kattaki insanları öldürmüş kaçıyorlardı. ‘Durun!’ diye bağırdım. Arkalarından koşmak için adım atarken odaların birinden bebek sesi duydum, annesinin ve babasının öldüğünü düşündüm. Tek başına bırakamazdım bebeği ama suçlular da kaçıyordu. Seçim yapmalıydım. Mercan’ım aynı durumda olsaydı diye düşündüm. Bebeği kucağıma aldığım gibi kimseye görünmeden kattan inip Figen’in ve Mercan’ın bulunduğu odaya geldim. Figen’i, Mercan’ı ve seni kucakladığım gibi evimize götürdüm. Ben gerçekten o zaman senin ailenin öldüğünü düşünmüştüm. Ailenin yaşadığını bilseydim, en ufak ipucu olsaydı seni ailene götürürdüm. Sonrasında görevimden yaptığım bu hatadan dolayı istifa ettim.”
Figen sultan başını kaldırdı. Yaşanılan olayla ilgili son eklemeleri yapacaktı anlaşılan. “Aydın, annesiz, babasız sokaklarda büyümüş. Başkalarının zorbalıklarına maruz kalmış ama ne olursa olsun pes etmeyip hayata tutunmayı başarmış ve benim karşıma o güzel kalbiyle çıktı geldi. Ben onun en çok kalbini ve düşüncelerini sevmiştim. Başka bir şey olmasa da olurdu. Sözün özü.” Bana döndü bu sefer Figen sultan “Seni hastanede o halde görünce kendi çocukluğu canlanmış gözünde. Bundan dolayı seni dışarıya mahkûm etmeden sıcak yuva vermek istedi. Ben de bu güzel kalpli insanı asla kıramazdım ama şunu bil ki Aydın da, ben de seni kendi kızımızdan ayırmadık. Seni çok sevdik.” gözleri dolmaya başlamıştı. Konuşmasına bir şeyler ilave etmek istiyordum.
“Biliyorum.” dedim hafifçe gülümseyerek. “Eğer gerçek ailem beni bulmasaydı, ben ölene kadar sizinle yaşasaydım asla farkı anlamazdım.” Duraksadım. Gülümsememi artırarak Mercan’a döndüm. Üzerinde çok tatlı, su yeşili, salaş bir elbise vardı. “Gerçi Mercan’la benzemiyorduk, hem dış görünüş hem de iç görünüş olarak. Ama ne olursa olsun yaşadığımız sıcacık yuvada bana kendi öz ailem gibi davrandınız.”
Annem ve babam minnettar bakışlarını Figen sultan ve Aydın krala dikmiş bakıyorlardı.
“Ama.” dedim anneme aniden dönerek. “Beni yıllar sonra nasıl buldun? Nasıl bu kadar emin oldun?”
Kendinden emin şekilde konuşmaya başladı annem. “Ben yıllarca evlat acısı çektim. Kolay toparlanamadım. Bunu da etrafımdaki herkes biliyordu. Yıllarca psikologlara, psikiyatrilere gittim. Haplar kullandım. Vücudum iflas etmek üzereydi. Hayatım hastanelerde geçiyordu. Cemiyetten tanıdığım bir arkadaşımın hastanesine gitmiştim kan vermek için. Kan tahlilleri yaşamımın bir parçası haline gelmişti. Sayısal loto gibi artıp azalıyordu.” Hafif gülümsedi sonrasında devam etti. “Tesadüf bu ya sen de gelmişsin o hastaneye.”
“Liseye başlayacağım için sağlık raporu almaya gelmiştim.” dedim.
“Evet.” diyerek konuşmasına devam etti annem. Bunları hiç oturup konuşmamıştık. Annemi bana karşı hep soğuk olmakla suçlamıştım, oysa kaldıramayacağı tedaviler görmüş yokluğumda. Belki de ben karşısına çıkmasam, beni bulmasalar annemin ömrü çok kısa olabilirdi. “Yapılan kan tahlilleri sırasında DNA’mızın benzer olduğunu tespit etmişler. Bu haberi duyunca defalarca emin olmak adına DNA testi yaptırdım ve görünen o ki sen, benim kızımdın. Sonrasını biliyorsun zaten. Sana hiçbir şey anlatmadan apar topar getirdik.”
Babam söz istercesine hafif mahcup ifadesiyle koltuğunda kendine çeki düzen vererek tekrardan oturdu. “Biz ne olup bittiğini anlamadan seni kolundan tuttuğumuz gibi getirdik çünkü kafamızda kurduğumuz senaryoya inanıyorduk. Seni kaçırmış olabileceklerine, yıllar önce uğraştığımız dava mevzusuyla alakaları olabilecek kişiler olduğunuzu düşündük.” dedi babam, Figen sultan ve Aydın krala bakara. “Oysaki siz benim kızıma gözünüz gibi bakmışsınız. Öncelikle bilmeden yaşattıklarımız için özür diliyorum, sonrasında da kızıma yaşattığınız aile sevgisi için minnet duyuyorum.”
Özürler dilenmiş, teşekkürler edilmişti. Çaylar gidiyor, kahveler geliyordu masalar üzerine. Neşelenmeye başlanmıştık. Selma abla yetişmekte zorlanıyordu. Arada Mercan’la birlikte mutfağa gidip yardım ediyorduk. Her gidişimizde birbirimize sıkıca sarılıp birbirimizi çok özlediğimizden bahsediyorduk. Anlatacak o kadar çok anılarımız vardı ki…
Kapıda veda vakti geldiğinde babam elini uzattı “Tekrar bekleriz, lütfen arayı açmayalım.” dedi.
“Siz de bize buyurun lütfen.” diye cevap verdi Aydın kral.
Senelerce yaşadığım acı bir iki saat içinde düzene girmişti. Bu kadar kolay çözülebilecek meseleyi uzatmak çok anlamsızdı. Neyse ki acılar katlanmamış, gerçekler ortaya çıkmıştı. Herkes dağıldıktan sonra odama çıkıp kendimi yatağıma bıraktım. Üzerimden büyük bir yük kalkmıştı. Çok mutluydum. Bu gecenin asıl önem arz eden kişisi Aka’ydı. Her şeyi çözmüş, mutluluk tepsisinde kocaman hayat sunmuştu bana. Büyük teşekkür borçluydum. Aşağıda fırsat bulamamıştım, telefonumu elime aldım. Hem iyi geceler dileyecektim hem de acılarımı unutturan süper kahramana bolca teşekkür edecektim.
Deniz arıyordu. Gecenin bu saatinde araması çok olağan dışı durumdu.
“Efendim.” diyerek açtım telefonu.
“Sana anlatmam gereken bomba bir haber var.” dedi Deniz. Ağzı kulaklarındaydı.
Acaba bugün yaşadıklarımı öğrenmiş miydi? Öyle olsa bile onun değil benim anlatmam gerekirdi.
“Çatlatmasana insanı, söyle hadi!”
“Hazır mısın?”
Dizinin en heyecanlı yerinde reklam arası koyan televizyon programlarını hatırlatmıştı yaşadığımız durum. “Hazırım hadi ama Deniz?” dedim.
“Meftun Alican’la irtibata geçtim.”
“Kimle, neyi, nasıl yaptın?”
Deniz oflamaya başladı. “Ya işte Kar Tanesi kitabında bahsedilen Meftun Alican. Ben merak ettim acaba öyle biri var mı diye? Varmış. Hem de kitapta bahsedilen okulda. Önce fakülteyle sonrasında Meftun Bey’le görüştüm.”
“Ciddi misin?” dedim yatağın üzerinde duramıyorum. Ellerim kollarım istemsiz hareket ediyordu. Bu benim aklıma nasıl gelmemişti? “Ne anlattı sana? Hüma diye birinin olduğunu da söyledi mi?”
“Söyledi.” dedi. Tüm heyecanı kaçmış bir şekilde sesi cılız gelmeye başladı. “Ama ölmüş. Hüma’nın öldüğünden İlteber’in yaşadığından bahsetti.”
“Ama kitapta tam tersiydi.”
“Evet. Ben de böyle söyledim Meftun Bey’e. Zemheri’nin kim olduğunu sorduğumda bilmediğini söyledi”
Gerçekten bilmiyor muydu? Yoksa söylemek mi istemiyordu? Bunca şeyi anlatan adam bunu da anlatırdı. Belki de gerçekten bilmiyordu. Zemheri’nin Hüma olabileceğini düşünmüştüm. Hüma ölmüştü. Zemheri İlteber olabilir miydi? Kafam çok karışmıştı. Yapbozda oturmayan parçalar vardı.
Deniz benden tepki bekliyordu “Yarın okul çıkışı şirkete gidelim, oradan yardım alırız.” dedim.
Yoğun bir gün olsa da tüm enerjimi şirkette yapacağımız araştırmalar için saklıyordum. İlk iki ders Nebahat Hoca’nın tarih dersiydi. Kafamı sıraya koyarak dinlemeyi tercih ettim, Nebahat Hoca’nın arada laf sokmalarına hiç aldırış etmeyerek. Son iki ders edebiyattı. Hocamız Servet-i Fünun Dönemini anlatırken arada soru sormak geldi aklıma: “Zemheri kim?” böyle bir beyin fırtınasına hazır mıydı bizim sınıf? Zil çalınca Deniz’le birlikte önce Çiğdem’e sarılıp sonrasında koşturarak babamın şirketten gönderdiği arabaya bindik. Aka’nın geleceğimden haberi yoktu. Emrivaki yapmak şu sırlara hobimiz olmuştu. Beni görünce mutlu olacağını, peşine düştüğümüz olayı öğrenince yardım edeceğini düşünüyordum. Keşke yanıma yedek kıyafet alsaydım. Aka’nın karşısına minik lise öğrencisi gibi çıkmak istemiyordum. Aceleden kafa kalmamıştı ki. Ama Aka beni her halimle beğenirdi ki. Bugün babamın, İstanbul’un en büyük holdinglerinden birinde toplantısı vardı. Şirkette olmayışı işime yarardı. İnci Uz kimliğimle aradığım bilgilere dosyalara gizlice ulaşabilirdim.
Şirkete adım attığımızda girişteki personellerin fısıldaşmalarına şahit oldum. Deniz’le birbirimize anlamsızca bakış attıktan sonra asıl sebebin yukarı kattan gelen bağrış sesleri olduğunu fark ettik. Merdivenlere doğru yönelirken güvenlik görevlisi durdurdu “İnci Hanım, Aka Bey rahatsız edilmek istemediğini söyledi.”
“Aka Bey’i rahatsız etmem.” deyip merdivenlerden hızlıca yukarı kata doğru koştum. Deniz de arkamdan beni takip ediyordu. Kat bomboştu. Aka’nın odasına ilerlediğimde atışmalar daha net duyuluyordu. Semih’in sesiydi bu. Semih’le kavga ediyordu.
“Sen bana bu alçakça şeyi nasıl yaparsın Semih? Ben sana kardeşim dedim, dostum dedim, bu muydu karşılığı? Ben yıllarca yaşadıklarımı unutmaya çabalarken, sen yaşadıklarımı tüm dünya önüne sermişsin. Kalkmış benden özür diliyorsun.”
“Haklısın ne desen haklısın. Yaptığım çok saçma sapan bir şeydi ama ben nereden bilebilirdim kitabın insanlar tarafından çok sevilip rafların en ön kısmına çıkacağını.”
“Hüma’nın günlüğünü çalıp kitap bastırmışsın bir de özür diliyorsun.” dedi Aka masaya vurarak.
“Hüma mı?” dedim odanın kapısına geldiğimde. Merdivenlerde koşturduğumdan nefes nefese kalmıştım. “Biri bana burada ne olduğunu açıklayabilir mi?”
Aka beni görünce yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Ben duyduklarım karşısında şoka girerken Aka ise bunları böyle bir yerde duymuş olmamın şaşkınlığını yaşıyordu.
Semih konuşmak için dudaklarını kıpırdatmaya başladığı anda “Kes sesini!” diye bağırdı Aka. “Bir daha seni yakınımda, çevremde asla görmeyeceğim. Duydun mu beni?” sesi gittikçe şiddetleniyordu.
Bana doğru yürümeye başladı Aka. “Gidiyoruz.” dedi.
Nereye dememe fırsat kalmadan kolumu kavradığı gibi önce merdivenlerden sonra şirketin devasa kapısından çıkıp arabaya yöneldi “Şimdi ne olur soru sorma!”
Yaklaşık otuz dakikadır yavaş yavaş kullanıyordu Aka arabayı. Sanki sona yaklaşıyorduk. Kitabın kapağını kapatmak üzereydik. Mutsuzluğa yelken açıyorduk. Masalların sonunda, ‘sonsuza dek mutlu yaşadılar’ sözü vardı, bizim kitapta ise sonsuza dek mutsuz yaşadılar olacaktı anlaşılan.
Sessizliği bozdum “Hüma’yla ne bağlantın var?”
“Geldik.” dedi Aka, sonrasında arabadan indi. Geldiğimizin farkında değildim. Etrafıma dikkatlice baktığımda önce yeşilliklerden nerede olduğumu fark edemesem de sonrasında kolyeyi bulduğum yerin yamaç kısmı yani kitaptaki kazanın gerçekleştiği yer olduğunu anladım. Arabadan inip Aka’yı takip ettim. Havanın güneşli olmasını fırsat bilen doğa canlanmıştı. İkimiz de kocaman bir ağacın gölgesindeydik. Ayaklarımızın altında koskoca İstanbul vardı. Fatih Sultan Mehmet’in “Ey Konstantin! Ya sen beni alırsın, ya ben seni!” dediği İstanbul. Harika bir manzaraydı. Aka’yla aynı hizaya geldiğimizde konuşmaya başladı “Sana neden doğum gününde sanat kitabı verdiğimi hiç düşündün mü İnci?” duraksadı. “Sonuçta insana hediye verirken anlamlı olmasını isteriz. Sana alabileceğim onlarca pahalı hediye varken, neden o kitap? Çünkü o kitap benim için anlamlıydı. O kitap benim geçmiş yaşantımı simgeliyordu.” Durdu elini cebine soktu. Bir şeyler aradığı belliydi. Kimliğini çıkarttı. Bak dercesine bana uzattı.
Önce Aka’nın fotoğrafına ilişti gözüm sonrasında ise ismine dalıp gittim. “Aka İlteber Erozon.” dedim kendimin duyabileceği şekilde konuşarak.
“Ben O’yum İnci. Kitaptaki karakterim ben. Bunları anlatmak ne kadar acı verse de susmayacağım, konuşacağım, içime atmayacağım. Senin yaşlarındaydım, üniversiteyi kazanmıştım. Tek hayalim ileride tiyatrocu olmaktı, roller yapabilmek, insanları keyiflendirmek… Bunların hayalini kurmuştum fakat aynı senin durumun gibi babam benim avukat olmamı istiyordu. Aylarca yalvardım. Sevmediğim işi yapamayacağımı söyledim. Ne diller döktüm bir bilsen? Fakat Nuh diyor peygamber demiyordu. Boyun eğmeyecektim. Ne pahasına olursa olsun hayat benim hayatımdı ve bu düşünceyle evi terk ettim. En son hatırladığım kapıyı çarpıp çıkışım sonrasını pek hatırlamıyorum. Ailemi yavaş yavaş silmek istiyordum hayatımdan çünkü aradan günler geçmesine rağmen ne onlar beni arıyordu ne ben onları. Antalya’ya geldim. Üniversiteye yakın yerde bir yurt buldum. Sonrasında işim yaver gitti, okulun yakınlarında bir kafede iş buldum. Hem okulumu okuyacaktım hem de kendi ihtiyaçlarımı karşılayacaktım. Her şey çok güzel devam ederken onu tanıdım. Tesadüfler bizi sürekli bir araya getiriyordu. Hüma’yla birlikte aşkı tattım. Hayatın anlamlı olduğunu ilk o zaman fark ettim. Birbirimizin ailesi olacaktık, yaralarımızı saracaktık. Aşk insana her şeyi yaptırıyor, biz de evlendik çok ani bir şekilde ama mutluyduk. Aradan bir yıl geçmişti. Hüma, ailemle küs kalmamam gerektiğini söylüyordu. Hüma ailesiz büyümüştü. Bu yüzden olsa gerek son zamanlarda diretmeye başlamıştı. Aslına bakarsan içimdeki kin ve öfke zamanla yatışmıştı. Güzel bir araba kiralayıp Hüma’yı ailemle tanıştırmak, ellerini öpmek için yola koyulmuştuk. Sonrasında o vahşet kazayı yaşadık. Kaza sonrasında haftalarca yoğun bakımda kalmışım. Doktorlar durumu çok kritik, yaşaması mucize demişler.”
İkimizin de gözünden yaşlar akıyordu. Bu kadar acıyla mücadele etmiş adamın gözlerine bakmıştım hiçbir şey fark edemeden.
“Sonrasında.” diye devam etti Aka. Ağlamanın utanılacak bir şey olduğunu düşünüyor olacak ki gizlice siliyordu gözyaşlarını. “Uyandığımda başımda annem vardı. Gözlerimi açtığımda telaşla ‘Hemşire, doktor oğlum uyandı.’ diye bağırmaya başladı. Ellerim, kollarım sargı bezleriyle çevriliydi. Mumyalanmıştım adeta. Hüma’yı sordum. Önce sessiz kaldılar, sonra ‘Başınız sağ olsun.’ dedi annemin feryadıyla yanıma gelen doktor. Aylarca hayat anlamsız geldi. Neden yaşıyorum ki? diye sorguladım defalarca. Yavaş yavaş ölüm kelimesinin altını çizmeye, anlamını iyice anlamaya başladım. Hüma yoktu ve bundan sonra da olmayacaktı. Mezara birlikte girmiştik, yıllarca robot gibi yaşamamdan anlamıştım. Ailem üstüme çok düşmeye başlamıştı. Beni kaybetmek onların en büyük korkusu haline gelmişti, gözlerinden okuyabiliyordum. Toparlanmaya başladığımda kaza yaptığımız alana gittim. Hüma’nın günlüğünü bulmuştum ama gözüm kolyedeydi. Boynundan hiç çıkarmadığı kolyede. Defalarca gittim ama bulamadım. Denizin sularıyla dibe gömüldüğünü düşündüm ve aramaktan vazgeçtim. Semih, odamda Hüma’nın günlüğünü bulmuş. Güzelce eklemeler yaparak kitabı bastırmış. Tek amacı para kazanmak. Böylesine bir hikâye hangi romanda var ki? Benim anlamayacağımı düşünmüş. Yazar ismini de Zemheri olarak yaptırmış. İnsanımız çok meraklı böyle olaylara, kitaba hemen atlamışlar. Raflarda satış rekoru kırarken, herkes benim hayat hikayemi öğrenirken ben Semih’e kardeşim diyordum. Öğrendiğimde şoka girmiştim. Gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. Yaralarım tekrardan açılmıştı o kitapla beraber. Büyük kavga ettik. Günah olduğunu bilmesem orada sıkıverecektim gırtlağını. Basımı durdurmasını emrettim ve işten kovdum. Yani sözün özü Türkiye’nin merakla kim olduğunu öğrenmek istediği Zemheri aslında Semih’ti.” Derin bir nefes aldı konuşmasına devam etti. “Demiştim ya robot gibi yaşıyordum diye. Öyleydim. Babamın söylediklerine ‘Evet, olur.’ gibi yanıtlar veriyordum. Hukuk fakültesine başladım. Okul çıkışlarında şirkette çalışıyordum. Böyle saçma, monoton bir hayatım vardı. Sonra sen geldin hayatımıza. Senin yıkılacak bir enkaz olduğunu gördüm. Hayatın altüst olmuştu. Ben de yanında olmak istedim. Sana arkadaşlık yapmak istedim. Ama sonra…”
“Ama sonra ne?” diye çıkıştım Aka’ya. Sesim beklediğimden fazla çıkmıştı.
“Hiç beklemediğim bir şey oldu.” Duraksadı. Uzaklara daldı. “Seni sevdim.”
“Sen beni hiçbir zaman sevmedin Aka Erozon. Sen sadece beni ayağa kaldırmaya çalıştın, yaralarımı sarmaya çalıştın. Kendi yaşadığını bana yaşatmak istemedin. Hayata tutunmamı istedin.” Kolyemi boynumdan çıkarttım. Ben bu kolyeyi taktığımda seni beni değil Hüma’yı gördün. Hadi yalan desene. Kolyeyi ilk boynumda gördüğün zamanı hatırla. Yalan değil çünkü sen beni hiçbir zaman sevmedin.” Kolyeyi eline verdiğim gibi ana yola doğru koşmaya başladım.
“İnci bir dakika beni dinler misin?”
Gözyaşlarım tüm yüzümü ele geçirmişti. “Hayır, seni sevdim bile diyemiyorsun. dedim bağırarak. Karşı yoldan taksi geçiyordu. El işareti yaparak durmasını istedim. Tekrardan Aka’ya döndüm. “Karşıma çıkma Aka Erozon. Gözüm seni görmesin. Ben Hüma değilim. İnciyim ben. Mutlu olmayı hak etmeyen İnci… Sen benim canımı çok yaktın. Bunca zaman bana bakarak başkasını görmüşsün. Beni değil, bende gördüğün sureti sevmişsin. Seni asla affetmeyeceğim.”
10 yıl sonra
“Biraz daha allık sürelim mi?” diye sordu Deniz, ruju kenara bırakarak.
“Damat da çok yüzsüz biri. Bence ona çok bile.” dedi Çiğdem. Deniz, Çiğdem’i dürtmüştü.
Aka’yla son görüşmemizde söylediği cümle geçiyordu kulaklarımdan “Demiştim ya robot gibi yaşıyordum diye. Öyleydim. Babamın söylediklerine ‘Evet, olur.’ gibi yanıtlar veriyordum.”
Aka’nın hayatımdan çıkmasıyla iyi olabileceğimi düşündüm, toparlanırım zannettim fakat olmadı. Onun gibi, hayatıma robot olarak devam ediyordum. Her şeye ‘evet, olur’ diyordum. Hukuk fakültesini bitirmiştim, avukat olmuştum. Aka ve ailesi uzaklara taşınmışlardı. Nerede olduklarını bilmiyordum. Şirketimiz ayrılmıştı. Babam yeni ortak arayışına girmişti. Bulduğu ortağın oğlu beni gözüne kestirmiş olacak ki evlendiğimiz takdirde ortaklığın olabileceğini ileri sürmüştü. Babam kararı bana bıraktı, zorlamadı. Ben ise ‘evet, olur.’ dedim. Şimdi ise nikaha dakikalar kala aklımda ve kalbimde Aka’nın oluşunu dizi seyircisi edasıyla izliyordum. Ben onu ne kadar seversem seveyim, onun kalbi başkasına aitti. Düşünsenize; hayatımızda bazen filmlerdeki, dizilerdeki, kitaplardaki karaktere âşık oluruz. Benim ise âşık olduğum kişi kitap karakteri çıkmıştı. Gidişinle koca bir enkaz bırakmıştın Aka Erozon. Ben seni severken, senin kalbin başkasına ait olacaktı. Kavuşamamanın adıydı aşk.
Aşk, taze bir bahar sabahı gibidir. Pencereyi açtığında yüzüne vuran güneş ışığı gibi, sevda çiçeği misali buram buram kokan yağmur. Her bir damlası kalbimize işlercesine… Aşk onu beklerken uğruna şiirler yazmak mıdır, yoksa kalem tutan elinin her kelimede titremesi midir? Kays kavuşamadı aşkına, kavuşamadı Leylasına. Çöllere düştü aşkı uğruna, deli dediler, Mecnun dediler. Çöl sıcağı ince ince nakşetti sevdasını…
Aklıma gelen her hece seni hatırlatıyor bana. Yalnızlığın unutulmaz sokaklarında dans ediyorum tek başıma. Çıkmazlara giriyorum, unutulmazlarla son buluyor hayatım. Şu an çiseleyen yağmur yine seni hatırlatıyor bana. Cebimde kalan umut kırıntılarını düşürmüşüm.
Bilmeden, fark etmeden… Absürt hayatıma güneş gibi doğan sen. Yoksun işte. Hava hep karanlık, hep bulutlu, hep kaplara. Öyle kapkara ki güneşin doğması imkânsız gibi.
Düşünmeden yoksunum. Sensiz geçen her saniyemde boğazımda düğümlenen acı hıçkırıkları sayıyorum. Öyle çok öyle acımasız ki… Kaldırıma takıldım yine. Yok ne bir tutan ne bir kaldıran. Paye paye yok oluyorum. Göremiyorsun beni. Sessizliği öyle nakşettin ki sökemiyorum ciğerimden. Öksürüğümün nedeni ciğerlerimde lakin sigaradan değil, aşırı dozda sensizlikten…
Gönlümde doğan güneşin batmasına sebep oldun sen. Neden uzakların uzağına bıraktın beni? Beni neden Mecnunsuz bıraktın. Mecnun çölde dediler, elimdekileri bıraktığım gibi koştum, sadece koştum. Bedenim bir yudum suya muhtaçken, ruhumun senle doymasını istiyordum. Çöl kumu ayaklarımı dağladı. Kıpkırmızı kesilen yüreğimin yanında, ayaklarım buz gibi bembeyazdı.
Yokuş aşağı sürüyorum bugün yine hayatı. Durduramıyorum, geçmiyor kalbimin acısı. Çekemiyorum freni. Keşke diyorum, şu an birlikte yuvarlansaydık uçurumdan. El ele… İşte o an ölümün tatlı kokusunu çekerdim içime. Peki ya şimdi? Arabaya kendi isteğimle ben mi bindim göz göre göre? Yoksa sen mi zorladın beni? Burada başlıyor hayat. Geçmişimi göremiyorum. Şimdi tek bir sorum var: “Gelecek mi yol gösterecek, geçmiş mi?”
Gelin odasından çıkıp nikah masasına doğru ilerlemeye başladığımda tüm salon ayağa kalkıp alkışlamaya başladı. Tüm ailem buradaydı. Mercan üçüncü sıradan el sallıyordu. Beni bırakan Deniz ve Çiğdem, Mercan’ın yanına oturmuşlardı. Yaşadığımız o acı dolu gün, Semih’in yaptıklarını Deniz’e anlatmıştım. O günden sonra Semih’le irtibatını kesmişti. Şimdi nerelerde, neler yapıyor? Kim bilir…
Damat bey fazla kibardı. Oturmak için sandalyemi çekmemişti. Kendi kendime oturmuştum. Bu adamla bir ömür nasıl geçecekti. Yol yakınken dönse miydim? Sevmediğim bir adamla evlenmek yıllarca işkence çekmek gibi olacaktı. En azından sevilmediğim kalpte durmaktan daha iyidir diye teselli ediyordum kendimi. Düşüncelerimi tamamladıktan sonra tüm salonun benden ‘evet’ cevabı beklediğini fark ettim. Mikrofona uzanıp konuşmaya başlayacaktım ki “Hayır bu nikah kıyılamaz.”
Başımı kaldırmamla tüm salonun arkasına dönmesi tek saniyede gerçekleşti. Salonun arkasındaki kapıdan nefes nefese girmişti. Bu Aka’ydı.
“İnci biliyorum, çok geç kaldım. Hatta on yıl kadar geç kaldım ama her geçen yılımda seni daha çok sevdiğimi anladım. Ben İlteber değilim. İlteber o kazada öldü. Karşında sana saf ve temiz duygularla bakan Aka var. Seni başkasının yanında görmeye dayanamam.”
Yanımda sevmediğim bir adama ‘Evet’ deyip yıllarca mutsuz olmayı mı, yoksa sevdiğim bir yürekte yaşamayı mı seçecektim. Ayağa kalkıp mikrofona yaklaştım. Uzun zamandır veremediğim cevabı verecektim.
“Hayır.” deyip hızlıca Aka’nın yanına koştum. Gelinlik koşmama engel değildi. Elimi tuttu.
“Bu eli asla bırakmayacağım.” Hızlıca salonun çıkışına yöneldik.
Damadın ve damat tarafının anlamsız bakışlarını hissedebiliyordum.
“Helal be enişte.” diye bağıran Deniz ve ona eşlik eden Çiğdem’in mutlu olduklarından emindim.
Kimseyi düşünmüyordum. Şimdi mutlu olma sırası bizdeydi. Birbirine kenetlenmiş iki el ve mühürlenmiş iki kalp, bir ömür mutlu olacaktı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |