12. Bölüm
Fatmanur Kaymaz / İNCİ / BÖLÜM-12

BÖLÜM-12

Fatmanur Kaymaz
kitaphayatsiir

Sabahın ilk ışıklarında tatlı uykumdan uyanmak zor hale gelmişti. Sabah mahmurluğuyla, klasik 5 dakika etkinliğini sürdürerek ilk dersi kaçırmıştım. Kahvaltı yaparak vakit harcamadan üstümü hızlıca değiştirip okula geldim. İkinci derse yetişmiştim fakat ders Nebahat hocanın dersi olunca sınıfa girdiğimde ölümcül bakışını atmayı ihmal etmedi. Geç kaldığımı bahane ederek ders boyunca soru sormuştu. Ben ise fazlasıyla hazırlıklıydım. Gece bolca tarih çalışmıştım. Sorularına hiç sektirmeden doğru cevap veriyordum. Tarih dersini ne kadar çok seviyorsam Nebahat hocayı da bir o kadar sevmiyordum.

Gözüm ara ara saate kayıyordu. Deniz’le konuşmam gerekiyordu. Meraktan ölmek üzereydim. Dakikalar, saniyeler geçmek bilmiyordu. Zil çalınca derin bir nefes alarak Deniz’e döndüm. “Meraktan çatlıyorum anlatsana neler oldu dün?”

Deniz kısa süreliğine cevap vermedi. Sonrasında Nebahat hocanın sınıftan çıkmasıyla konuşmaya başladı. “Senin aileyle ilgili herhangi bir bilgiye ulaşamadım fakat bomba bir haber öğrendim.”

Acaba Aka’yla ilgili miydi? Tabi Aka’yla ilgiliydi, yani öyle olmalıydı. Sonuçta en yakın arkadaşlardı. Neden sürekli Aka geliyordu aklıma? Belki başka bir durumdu. Meraklı bakışlarımı sürdürdüm. Çiğdem sohbetimize dahil olmak üzere beni itekleyerek yanımıza oturdu. “Ee anlatana kızım öldük meraktan. Dün telefonlarıma da cevap vermedin. Tüm detayları istiyorum. Nasıl, yakışıklı çocuk mu Semih?” dedi Çiğdem.

“Çok detaylı bir durum yok, sadece yemek yedik. Ağzından bilgi almaya çalıştım İnci’nin ailesi hakkında ama sanırım bilgisi yok. Yalnız bomba haberim şu ki Semih ve Aka büyük kavga etmişler. Gerçi sen belki biliyorsundur İnci.”

Hayır bilmiyordum. Dün bütün gün Aka’yla beraberdim fakat hiç bahsetmedi. Böyle bir durumda Aka’nın benimle konuşabileceğini düşünmüştüm birkaç saniyeliğine lakin Aka sır küpü gibiydi, şaşırmamam gerekiyordu. Böylesine sıkı iki dost, hatta kardeş demeliyim, neden kavga etmişlerdi ki? Çok şaşırmıştım. Acaba Deniz yanlış mı anlamıştı?

Deniz şaşkın bakışlarımı fark etmiş olacak ki tekrardan konuşmaya başladı. “Sanırım sen bunu bilmiyordun.”

“Bilmiyordum.” dedim sonra duraksayıp konuşmama devam ettim. “Hatta dün Aka’yla beraberdik hiç bahsetmedi.”

“Neden kavga etmişler? Bunu anlattı mı Semih sana?” diye atıldı Çiğdem.

“Hayır.” dedi Deniz.

Aileme dair ipucu konusunu unutmuştum çoktan. Semih ve Aka’nın kavga etmesine anlam veremiyordum. Bu sorunun cevabını sadece Aka’dan öğrenebilirdim. Peki ya söyler miydi? Orası muammaydı…

Okul bittiğinde dün Aka’ya verdiğim sözü hatırladım. Şirkete gitmem gerekiyordu. Aka’yı arayıp beni almasını söylemedim. Fazlasıyla yoğundu, ben de ekstradan yormak istemiyordum. Hem ben küçük çocuk değildim. Başımın çaresine bakabilirdim. Kendi ayaklarımın üstüne durabilen olgun biriydim. Aka da güçlü, olgun insanlardan hoşlanırdı değil mi? Kendi kendime sorduğum sorudan pişmanlık duyarak kızardım. Bundan bana neydi ki?

Babamı arayıp şirketten bir araba göndermesini rica ettim. Şimdilik kendi ayaklarımın üstünde durma şeklim buydu ama ileride çok daha iyi noktalarda olacağıma inanıyordum. Eve gidip öncesinde okul üniformalarımı değiştirdim. Şirkete küçücük bir lise öğrencisi olarak gitmek istememiştim. Acaba şirkete mi yoksa Aka’nın yanına mı? Bu sefer kocaman ofladım kendime. Bunları düşünmek saçmaydı. Neden böylesine düşüncelere kapılmıştım?

Şirkete geldiğimde hızlıca Aka’nın odasına girdim. “Merhaba!” dedim işi başından aşkın olan Aka’ya bakarak.

“Zamanlaman harika prenses. Biraz daha gelmeseydin ölebilirdim.” Gözlerini kaçırdı. “Yani çok yoruldum el atsan fena olmaz.”

“Çift mesai yapıyorum Aka Bey. Mazur görün.” dedim masasına yaklaşarak.

Biraz gülüşüp sohbet ettikten sonra dosyaları okumaya başladık. İkimiz de gömülmüştük. Çıt çıkmıyordu. Bir an önce işimizi bitirmenin peşindeydik. Yaklaşık otuz dakika olmuştu. Artık içimde daha fazla tutamıyordum. Semih’le aralarındaki sorunun ne olduğunu sormam lazımdı. Aniden dosyalardan başımı kaldırıp Aka’ya döndüm.

“Aka!”

“İnci!”

Aynı anda demiştik. Birkaç saniyeliğine durumu garipseyip gülmeye başladık.

“Önce sen.” dedi.

Aka’nın söyleyeceğini merak ettim. “Hayır önce sen.” dedim.

“Bayanlar önden.” dedi Aka hınzırca gülerek.

Akayla on dakika boyunca önce kimin ne söyleyeceğini inatlaştıktan sonra ısrarıma dayanamayıp konuşmaya başladı. “Senin eşyalarını Arkın’a vermeye gittiğimde bana senin şiir defterini verdi. Ben, sana bunu veremedim. Aslında sebebi şu, şiirlerini okumama izin vermeyeceğini düşündüğüm için vermedim. Okuyunca verecektim. Sonrasında pişman oldum, bunun yanlış olduğuna karar verdim. Onlar sana aitti, bunun için özür dilerim.”

Evet Arkın’a şiir defterimi vermiştim. Bazen deftere ufak tefek şiirler yazıyordum. Arkın’a hediye etmiştim. Uzun zaman geçtiği için aklımdan çıkmıştı.

Aka çekmecesinden defteri çıkartıp bana uzattı.

“Tekrardan özür dilerim. Yaptığımın çok yanlış olduğunun farkındayım. Umarım beni affedersin.”

Defteri elime alıp yazdığım şiirleri incelemeye başladım. Şiirlerimdeki dizelere göz gezdirdikçe geçmişteki anılarım canlanıyordu. Geçmişin acıtması doğru değildi. Geçmişi silip atmak en güzeliydi. Yoksa şiir defterimin sayfalarını her araladığımda, yapraklar arasında mahkûm kalacaktım. Defteri yok etmek şu an için tek mantıklı olandı. En son sayfaya geldiğimde bana ait olmayan bir şiirle karşılaştım. Bu yazı Arkın’a aitti. Dikkatimi toplayıp okumaya başladım.

İrdelememeliydi insan umudunu,

Kırmamalıydı hayallerini,

Söndürmemeliydi sevgisini

Çünkü umudunu yitiren,

Aslında her şeyini yitiriyordu.

Ama güneş gibi

Tekrardan doğuyor umut,

Hiç batmamak üzere.

Hayallerini süslüyor, gerçeğin oluyor.

Gözlerine, kokusuna…

Ama sana diyemem bunları

Senin bendeki sevgini anlatacak bir kelime yok,

Olamaz da sen bambaşkasın.

İnsan arkasına dönüp bakmamalı.

Nasıl? Hangi ara bu kadar sevdim dememeli

Sevdin işte, bak gözlerinin içi parlıyor

İrdeleme artık!

 

Arkın

 

Şiir defterimi yırtmaya başladım. Öylesine vicdansızca yırtıyordum ki parça pinçik kelimesi anlamsız kalıyordu. Şiirlerdeki harfler bile gözükmüyordu. Defterimi yırttıkça içimde rahatlama meydana geliyordu. Sanki her seferinde geçmişten biraz daha uzaklaşıyordum. Bana şaşkın şaşkın bakan Aka’ya döndüm “Geçmişimi tamamen sildim. Hatırlamak istemiyorum.” dedim.

Şiirlerimi okumamıştı fakat okumak istiyordu anlaşılan çünkü tepki vermemişti.

Defterimin parçalarını çöp kovasına atınca yere düşen küçük kâğıt parçalarını topladım. Cinayet mahallinde delil kalmamıştı.

“Sana şiirlerimi okutmadığım için üzgünüm Aka ama buna mecburdum. Geçmiş acı vermekten başka işe yaramıyor. Onu silip atmak, parçalamak gerekir. Hem üzülme ben başka şiirler yazarım, sen de onları okursun.” Masasından hızlıca kalem kâğıt aldım. “Biraz bekle senin için birkaç satır karalayayım.”

Boş ve beyaz sayfa ilham veriyordu bana. Yazmak için en güzel neden buydu. Ben birkaç satır yazmaya başlayınca Aka meraklı bakışlarını sürdürdü. “Senin şiir yazdığını bilmiyordum.” dedi.

Başımı kâğıttan kaldırdım “Ben de sana dair birçok şey bilmiyorum Aka Erozon.”

Yaklaşık 10 dakika kağıtla baş başa kaldıktan sonra kâğıdı uzattım. Kâğıdı alan Aka, yazdığım şiiri okumaya başladı:

 

 

Kaç harf

Dağları bekleyen deniz

Yalnızlığa kavuşan gece

Kuşların ötüşüyle sabaha uyanmak

Sensizliğe kavuşmak

Veya kavuşamamak

Gecenin karanlığında gündüzü beklemek

Sensizliğe

Sessizliğe adım adım

Var olmak

Yok olmak

Ben benim

Sen sensin

Kavuşamamanın adı kaç harf?

 

Bugünlük mesaimizi tamamladıktan sonra Aka beni eve bıraktı. Kapıya geldiğimizde hemen arabadan inmedim çünkü sormam gereken soru vardı. Aka benim inmediğimi görünce şaşırdı. Bir şeyler diyeceğimden emin gibiydi.

Direkt konuya girmek hobim olmuştu şu sıralar. Damdan düşer gibi soracaktım. Hint filmlerindeki gibi saatlerce anlamsızca bakışma etkinliğinin üstüne sünger çekecektim.

“Semih’le neden tartıştınız?”

Aka şaşırmıştı. Emimin bunu nereden duyduğumu merak ediyordu. Cevap vermesine fırsat vermeden sorumu yeniledim.

“Kimden duyduğumun önemi yok. Siz kardeş gibiydiniz, karşıdan bakan insanlar dostluğunuza imrenirdi. Semih’in şirketten ayrılmasına sebep olacak kadar büyük ne yaşandı aranızda? Bana anlatmanı istiyorum.”

Aka gözlerini gözlerinden kaçırdı ve karşıya daldı. Yüzüme bakmadan konuştu “Senin anlayacağın meseleler değil bunlar İnci!”

“Ya demek benim anlamayacağım şeyler. Küçüğüm tabi ben. Kafam almaz böyle şeyleri değil mi? Haklısın Aka abi kusura bakma sormamalıydım. Ben üç beş yıl sonra geleyim yanına, belki o zaman büyümüş olurum.” diyerek arabanın kapısını çarpıp hızlıca eve doğru ilerlemeye başladım. Gözlerim kızarmıştı. Şimdi kendimi tutmalıydım, odama girince hüngür hüngür ağlayacaktım. Şimdi ağlarsam iyice bebek muamelesi yapabilirdi Aka Bey.

Aka arabadan telaşla indi. “Abi mi?” arkamdan yetişmeye çalıştı. “İnci ben öyle demek istemedim.”

Dinlemeye fırsat vermeden evin kapısını suratına çarpıp odama koşturdum. Kapıyı kilitledim. Şimdi saatlerce ağlayabilirdim.

“Evet arkadaşlar günaydın nasılsınız? Ben Bengü. İletişimin Temel Kavramları dersini beraber işleyeceğiz.” dedi hoca heyecanla. Koşudan gelir gibi hali vardı. Spor yapmış da olabilirdi. Nefes nefese gelen Bengü Hoca kapıyı kapatmayı bile unutmuştu.

Sınıfta birkaç kişi bu duruma gülmeye başlayınca Bengü Hoca devam etti sözüne “Ben çok hareketli ve heyecanlı biriyimdir. Bana ayak uydurmanız gerekecek. Bu duruma alışsanız iyi edersiniz.” dedi göz kırparak.

“Haydi bakalım beni takip edin!” Bengü Hoca açık bıraktığı kapıya doğru yöneldi.

Arka taraftan ses geldi. “Nereye hocam?” Sarı saçlı, kot ceketli, uzun boylu bir kızdı soruyu soran. Geldiğinden beri telefonu elinden düşürmemişti. Bu kızın bu okula burslu girdiğini hiç zannetmiyordum.

“İlk gün olduğu için tembellik yapabileceğinizi asla düşünmeyin. Burası Akev Üniversitesi. Maceraya hoş geldiniz!” Bengü Hoca konuşmasının sonuna hınzırca gülümsemesini eklemeyi ihmal etmemişti.

Bengü Hoca’yı takip ederek yürümeye başladık. Koridorun sonunda merdivenlerden iki kat çıkınca konferans salonu kapısını andıran kapıyla karşılaştık. Bengü Hoca kapıyı açınca anasınıfına gelmiş gibi hissetmiştim. Bir duvarda baştan aşağı kocaman ayna, renkli renkli minderler, askılıklarda kostümler, halılarla duvarların boyasının uyumu… Tek tek incelemek zaman alacağa benziyordu. Şaşkınlığımı gizleyerek birkaç sınıf arkadaşıma baktım. Onların yüz ifadeleri pek de şaşkınmış gibi durmuyordu. Alışkınlardı galiba bu ortama. Bunu çıkarmıştım yüz ifadelerinden. Sarı saçlı kız hâlâ telefonuyla uğraşmaya devam ediyordu.

“Herkes minder alsın çember şeklinde oturalım.” Bengü Hoca bize komut vermeye devam ediyordu.

Köşede üst üste dizilmiş renkli minderleri sırayla aldık. Çember şeklinde oturduk.

“Öncelikle siz beni tanıyorsunuz. Benim de sizleri tanımam gerekir ve daha da önemlisi sizin birbirinizi tanımanız gerekiyor.” Bengü Hoca çemberin ortasına geçmiş jest, mimik ve el hareketlerini çok güzel kullanarak bize yakın olmaya çalışıyordu.

“Herkes yanındakiyle ikişerli grup olacak, öncelikle grupları belirleyelim.”

Kafamı fazla çevirmeden sağıma ve soluma baktım. Sağımda erkek solumda kız vardı. Hemcinsimle grup olmam daha makuldü. Umarım onunla olurum diye dua eder olmuştum birkaç saniyeliğine.

“Siz ikiniz.” dedi Bengü Hoca, bana ve yanımdaki erkeğe. Ne vardı yani yanımdaki kızla grup olsaydım daha rahat muhabbet ederdim belki de ama sadece belki. Kabul etmeliydim. Kız veya erkek herkese karşı soğukkanlıydım. Peki ne yapacaktık biz?

“Evet, gruplarınızı ayarladığımıza göre yanınızdaki arkadaşınızla muhabbet etmenizi istiyorum. Onu iyice tanıdıktan sonra çember ortasına gelip sırayla grup olduğunuz arkadaşınızı tanıtacaksınız. İsmini, nereli olduğunu, neleri sevip sevmediğini sorarak başlayabilirsiniz. 15 dakika süreniz var.”

Ben üniversiteyi böyle hayal etmemiştim. Ne kadar saçma uygulamaydı. Ne gerek vardı buna? Dersimizi dinleyip notumuzu alıp gitsek olmuyor muydu?

Sınıf birbiriyle çoktan kaynaşmıştı. Ne diyecektim? ‘Ben Hüma ama çok da ilgi çekici hayatım yok bilmemen daha iyi. Benle tanıştığına memnun olmadığını biliyorum.’ Neler saçmalıyordum ben? Yanımdakinin de konuşmaya niyeti yoktu anlaşılan. Güzel, en iyisiydi. Ders biraz sonra biterdi, sıyrılıp kaçardım. Başka derslerde de hocalar böyle yaparsa yanmıştım.

“Merhaba ben İlteber.” ses yanımdaki grup arkadaşımdan gelmişti. Ben iç sesimle boğuşurken sesin gerçek olup olmadığını merak etmiştim. Fakat duyduğum ses grup arkadaşıma aitti.

Hüma sakin olmalıydın. İsmini, nereli olduğunu söylemen yeterliydi. Sonuçta nüfusuna geçirecek hali yoktu. Ben böyleydim hep, biriyle tanışmak bana zulüm gibi gelirdi. Soğukkanlıydım kabul ediyorum fakat insanları hayatıma almak istememek de ne bir çeşit davranıştı onu idrak etmekte zorlanır olmuştum.

“Ben de Hüma.” dedim kafamı ona doğru çevirerek.

Naif, sade bir yüzü vardı. Kumraldı, saçları dağınıktı. İri gözleri vardı. Detaylı bakmam hataydı. Utanıp kafamı eğdim. Kolumdaki fularla oynamaya başladım.

“Nerelisin?”

Başımı kaldırdım. “Buralıyım.” Gözlerim yine fularıma gitti. Kendime güvenen sesle “Peki ya sen?”

“İstanbul’dan geliyorum ben.”

Şu anki durum o kadar komikti ki sanki evlilik programına zorla çıkartılmış iki yaşlı insan gibiydik. Birazdan, daha önce kaç evlilik yaptığımızdan, evimizin tapusunun üstümüze olup olmadığından muhabbet açılacak gibiydi.

Acaba neden İstanbul’dan buraya gelmişti? Eğer zenginse İstanbul’da dünya kadar üniversite vardı. Belki kendisi istemişti veya arkadaşı için buradaydı. Belki de burs kazanmıştı. Bu soruyu sormam mantıksız olurdu, biraz daha özel bir bilgi olurdu bu.

Minderimi düzeltip başımı çemberin hizasına çevirdim. Sınıfta kahkahalar eksik olmuyordu. Sanki yıllar öncesinden tanışmış gibiydiler. Bu kadar soruyu nereden bulmuşlardı?

İlteber de ben gibi sessiz, soğukkanlı gibi duruyordu. Grup arkadaşım başka biri olsaydı beni soru yağmuruna tutabilirdi. Böyle olması daha iyiydi benim için.

Bengü Hoca çemberin ortasına geçti. “Sırayla alalım sizi ortaya.” Eliyle karşıdaki iki kişiyi işaret etti “Siz gelin bakalım.”

İki kız çemberin ortasına geldi. Bir tanesinin kısa mor rengi saçları vardı. Biraz gotik insanları anımsatmıştı bana. Diğeri ise kahverengi uzun dalgalı saçlara sahipti. Esmerdi. Buralı olabilirdi. Antalya güneşi insanı yakıp kavururdu.

“Arkadaşımın adı Dilara. Buralı.” dedi kısa saçlı kız. Turuncu rengi severmiş. Fast food yemeyi, boş zamanlarında voleybol ve basketbol oynamayı severmiş.” Biraz düşündü konuşmasına devam etti. “Bilimkurgu ve aksiyon filmlerine bayılırmış. Çileğe alerjisi varmış. Babasının ayakkabı firması varmış. Annesi modacıymış. Kardeşi yokmuş.”

Kahverengi, dalgalı saçlı, isminin Dilara olduğunu öğrendiğimiz arkadaşımız konuşmaya başladı “Arkadaşımın adı Gül, o da buralı. Aslında Manavgatlı. Babası turizmci. İki kardeşler, kendisinden küçük erkek kardeşi var, liseye gidiyor. En sevdiği yemek beyti. Siyah rengi severmiş. Boş zamanlarında gitar çalarmış. Yılandan korkarmış çünkü küçükken yılan ısırmış.”

“Teşekkürler arkadaşlar.” dedi Bengü Hoca. Yerlerine oturmalarını işaret edince Dilara ve Gül minderlerine geri döndüler.

Ne kadar çok şey öğrenmişlerdi birbirleri hakkında. Biz mi yanlış yapmıştık yoksa millet fazla mı abartmıştı?

Bir saat kadar diğer arkadaşlarımızı da dinledik. Hemen hemen hepsi Dilara ve Gül gibi detaylıca tanıttılar birbirlerini. Sıranın bize gelmesine çok az kalmıştı.

“Hocam birkaç dakika sonra diğer dersimiz başlayacak.” dedi kırmızı minderin üstünde oturan, az önce ismini öğrendiğimiz Selim.

Bengü Hoca neşesini ve heyecanını kaybetmeden çemberin ortasına geçerek konuşmaya başladı. “Peki arkadaşlar o zaman size iyi dersler, haftaya görüşürüz. Kalan arkadaşlarımızı bir sonraki dersimizde dinleriz.”

Okul kapısından çıktığımda cebimdeki telefondan saate bakmıştım. Saat beş olmuştu. Eve gidene kadar zaten epeyce geç olurdu. Okul çıkışlarıma göre bakkalda çalışma saatlerimi de ayarlamam lazımdı. Nasıl yapacaktım ben? Hem okul hem bakkal hem de evdeki işler… Okulda o kadar yorulmuştum ki sadece eve gidip uyumak istiyordum. Hayat bana bu kadar yoğunluk içerisinde bir güzellik yapacak mıydı acaba?

Aradan bir hafta geçmişti. Biraz zorlansam da Mehmet amcayla konuşup ders saatlerime uygun olacak şekilde bakkalda çalışmaya devam etmiştim. Bakkaldaki süre içerisinde ders çalışabiliyordum. Akşam eve yorgun geliyordum. Yengem de bana yardım etmeye başlamıştı. Bu duruma şaşırsam da Meftun Alican’ın dediklerinin etkili olduğunu düşünüyordum.

Bengü Hoca’nın dersine gidiyordum. Her ne kadar içimde tarif edemediğim ürperti olsa da sakin kalmaya devam ediyordum. Birçok derse girmiştim, hiçbiri Bengü Hoca gibi yaptırmamıştı. Dersimizi dinleyip notumuzu alıp çıkıp gitmiştik.

Bengü Hoca kendi sınıfımızda olacağımızı söyleyince minderlere oturma hayali biraz suya düşmüştü bizim sınıftakiler için.

“Evet devam edelim kimler kalmıştı, onları piste alalım.” dedi Bengü Hoca.

İki sıra arkamda İlteber oturuyordu. Arkama döndüm, çıkalım mı tahtaya gibisinden işaret yaptı. Ben ise hayır işaretiyle kafamı salladım. Fark etmezdi hoca, o kadar derse girmişti bizi mi aklında tutacaktı.

Birkaç grup tahtaya çıkıp birbirlerini tanıttı.

“Çıkmayan kalmadı değil mi?” Bengü Hoca arka sıralara doğru ilerlemeye başladı. “Sen çıktın mı?” kafamı çevirdiğimde bu sorunun sahibinin İlteber olduğunu gördüm. Eyvah! Şimdi yanmıştık işte. “Grup arkadaşını da al tahtaya çık bakalım.”

İlteber yavaşça tahtaya ilerlemeye başlayınca sandalyemden kalkıp ona eşlik ettim. İlk sen anlat dercesine işaret etti İlteber.

“Arkadaşımızın ismi İlteber.” Yutkundum. “İstanbul’dan geliyormuş.” dedim konuşmamın bittiğini belirtircesine.

“Bu kadar mı?” dedi Bengü Hoca, yüzü değişmişti. Biraz sinirli gibi bakmıştı bana.

“Ben tanıtayım arkadaşımızı.” diye söze girdi İlteber. “Arkadaşımızın adı Hüma. Buralı.”

“Şaka yapıyorsunuz galiba siz.” dedi Bengü Hoca, sesini yükseltmişti. “Arkadaşlarınız destan anlattı burada, siz iki dakika muhabbet etmeye tenezzül etmemişsiniz.”

Ne gerek vardı ki? İsmini öğrenmiştim. Birbirimizin sülalesine kadar öğrenince ne değişecekti?

“Bir hafta boyunca birbirinize günaydın demediniz mi?” biz hayır gibisinden başımızı salladık.

“Selam da mı vermediniz?” ben başımı öne eğmiştim turuncu fularımla oynamaya başlamıştım.

“Şimdi çıkın dışarı ve tanışmadan gelmeyin buraya.”

İlteber’le birbirimize bakakalmıştık. Sınıf arkadaşlarımız ise bu saçma duruma hunharca gülüyordu. Kovulmuştuk, sınıftan çıkmaktan başka çaremiz yoktu. Bir süre kapı önünde bekledik belki yaşadıklarımız şakadır diye. Fakat gerçek dünyaya dönünce yaşadıklarımız ikimiz de ağır darbe vurmuştu. Giriş katındaki kantine doğru ilerledik. İlteber cam kenarındaki sandalyeyi çekip oturdu. Ben de karşısındaki sandalyeye oturdum. Keşke bu duruma gelmeden önce biz de sülalemizi öğrenip sayıp dökseydik. Nereden bilebilirdim bu durumda olacağımızı. Ah yine başlamıştım keşke kelimesinin altında ezilmeye.

“Çay ister misin?” dedi İlteber.

“Hayır, teşekkür ederim.” dedim kibarca.

İlteber açıklama yapmaya başladı “Anlaşılan buradan kaçışımız yok. Ben başlayayım ve baştan alıyorum. Adım İlteber. İstanbulluyum. Tam burslu olarak okuyorum. Yurtta kalıyorum. Babam…” gözleri dolmuştu.

“Anlatmak zorunda değilsin.” dedim.

Gülümsedi. “En sevdiğim renk yeşil. Korku filmlerine bayılırım. Yüzmeyi ve spor yapmayı severim. Balık burcuyum. Peynir sevmem.”

Bunları aklımda tutmak zor olacaktı. Sınava bir saat kala ezber yapan öğrencilere benzeyecekti halim. Beynimde kodlamaya başladım. Baba derken birden kötü olmuştu, vefat mı etmişti acaba? Durumu benden farksız olmayabilirdi. Tam burslu olarak girmişti, demek ki hemen hemen aynı kaderi paylaşıyorduk.

Sıranın bana geldiğini anlayınca düşüncelerden sıyrılıp kendimi tanıtmaya başladım. “Ben Hüma, buralıyım. Ben de tam burslu olarak girdim bu okula. Mavi rengi severim. Boş zamanlarımda kitap okurum. Terazi burcuyum. Pek yemek seçmem.”

Biraz daha boş boş oturduktan sonra Dilara yanımıza geldi. “Bengü Hoca sizi sınıfa bekliyor.”

İlteber ve ben, Dilara’nın arkasından sınıfa doğru ilerledik.

Başımı yastığa koyduğumda rahatça uyumam gerekirken ben, bugünkü rezilliği düşünüyordum. Gözümden uyku akmasına rağmen düşüncelerim daha ağır basıyordu. Bütün sınıf haykırarak gülmüştü halimize. Ne vardı acaba gülünecek? Arkadaşlık kuramamak, toplum içinde pasif kalmak suç muydu? Okul başlayalı bir hafta olmuştu ama hiç kimseyle tek sohbetim olmamıştı. Kabul ediyorum, soğukkanlıydım. Bunca zaman böyleydim bu yaştan sonra da değişemezdim.

Bölüm : 30.06.2025 23:02 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...