

“Denizcim bunu yapmana gerek yoktu, biliyorsun değil mi?” dedim Deniz’in sürdüğü arabada önüme bakarak.
“Bir şey yaptığım yok ki sadece sınav sınav sınav yorulduk, birazcık kafamızı dağıtmaya ihtiyacımız var değil mi?” dedi Deniz, sürdüğü arabanın direksiyonuna iyice sarılarak.
Kendisi için ya da arkada oturan canım arkadaşımız Çiğdem için değil, benim için yapıyordu bunu. Ehliyeti yokken gizlice annesinin arabasını almış, şimdi ise nerede olduğumuzu bilmediğimiz ormanlık alanlara doğru ilerliyorduk.
Deniz’in kulağına doğru fısıldayarak “Anlattıklarımdan sonra sırf benim kafam dağılsın diye getirdin bizi buraya” dedim Çiğdem’in duymaması için.
Deniz dediklerimi geçiştirircesine “Şişt bak Çiğdem duyarsa anlatmak zorunda kalırsın, bugünlük gözyaşı kotamızı doldurduk.”
İyi dost kara günde belli olur derlerdi. Geçmişte neler yaşadıysa atalarımız doğru noktaya parmak basmışlar. Bundan emindim artık. Deniz’in gerçek dostluğunu bugün iyice pekiştirmiştim.
“Hey siz neler konuşuyorsunuz orada fısır fısır?” arka koltukta oturan Çiğdem atağa geçmişti.
“Hiiiiç” aynı anda cevap verince Deniz’le birlikte kahkahalarımız eşlik etmişti ortamın havasına.
Belki bir gün anlatacaktım Çiğdem’e ama şimdi değildi. Ne onu üzmek istiyordum ne de bu güzel doğa gezisini mahvetmek istiyordum. Çiğdem de benim kara gün dostumdu bundan emindim. Bunu teyit etmeme asla gerek yoktu, tüm kalbimle inanıyordum.
Çiğdem’le aynı okuldaydık. Aynı kolej desek de olur tabi. Ben ve ben gibiler baba parasıyla okurken Çiğdem okula burs kazanarak girmişti. Çok zeki bir kızdı Çiğdem. Her şeyi bir duyuşta kavrardı. Bir kere dinlediği dersi ikinci kere çalışmasına gerek kalmazdı. Bizim kolejin bursluluk sınavları çok zor olurdu. Bunu kazanmasıyla anlamış olmamız gerekirdi tabi ama zamanla kavrayınca daha da çörekleniyor insanın kafasına en yakın arkadaşı.
Çiğdem okuduğu kitaptan başını kaldırdı ve bizden cevap beklercesine kafasıyla işaret etti. “Her şey yolunda, merak etme” dedim Çiğdem’i ikna etmek için. Şimdilik kafasına yatmadığına emindim bu cevabın. Biliyordu bir şeyler sakladığımı, hissediyordu ve benim söylememi bekliyordu ilk dostluk kavramını aramıza koyduğumuzdan beri. Biraz daha sabretmesi gerekiyordu. Deniz’e anlatmam bile emrivaki olmuştu. Yoksa ikisine birlikte anlatacaktım. Çiğdemcim, canım arkadaşımdan sakladığım sır için pişmandım. Hele ilk Deniz’e söylediğimi öğrendiği an haftalarca söylenecekti bana, bundan emindim.
Okula ilk başladığım zaman diğer okulumu bırakmanın acısını hissetmemiştim bile. Aile dertlerinin yanında okulda neydi ki? Ne arkadaşlık kurmak ne ders dinlemek aklımın ucundan bile geçmiyordu. Beynimi kurcalayan sorunlar olunca tabi. Yanı boş olduğu için yanına oturmuştum Deniz’in. Orta sıranın ikincisiydi. Sanki ders dinlemekten zevk alan inek öğrenciler gibi ama aslında bir zamanlar öyleydim. Yiğidi öldür hakkını yeme demişler.
Deniz de sessiz sakin bir kızdı. İlk haftalar sadece isimlerimizi bilmekle yetindik. Nerelidir? Babası ne iş yapar? Neleri sever? Nasıl bir tip? Bu soruları cevaplamak aklımda değildi. Deniz, canım arkadaşım, can dostum… Sanki yaşadıklarımı sırtımdan bir nebze olsun hafifletmek için beni sessiz, sakin, masmavi, berrak bir denizin içine çekmişti. Belki de o an anlamıştım gerçek dostluğu.
Tarih öğretmenimiz Nebahat hocamız ders sırasında benim dersi dinlemediğimi fark etmiş olacak ki beni daldığım engin sulardan çıkararak soru sormuştu: “Söyle bakalım İnci, uçak ilk kez hangi savaşta kullanılmıştır?”
“Ne savaşı ne uçağı, neredeyim ben?” dercesine sınıfa bakmıştım. Bilmiyordum sorunun cevabını bu durum her halimden belliydi.
En arka sırada oturan Dilan, her zamanki yalakalığına başlayarak Nebahat hocamızın gözüne girmekten kendini alamıyordu tabi. “Aa bu kadar kolay soruyu nasıl bilemezsin İnciciğim? Ben cevaplayabilir miyim hocam?” ağzını yaya yaya konuşmuştu yine Dilan.
Deniz atağa geçmiş: “Hoca sana sormadı farkındaysan, beklersen cevabı verecek zaten İnci” demişti aynı zamanda deftere yazdığı kelimeyi bana işaret ediyordu.
Bir savaşta olduğumuzu düşünelim. Her yerde bombalar tüfekler silahlar. Ve sizin için biri kendini feda ediyor. Tarih dersinin ortasında benim hayatımı böyle kurtarmıştı Deniz. O Trablusgarp Savaşı tarihçiler için ayrı bir anlam, benim için çok farklı bir anlam taşıyordu.
O günden sonra hayata gözlerini yeni açmış bebek gibi dostluğun tatlı kokusunu hissetmiştim. Çiğdem ise birkaç hafta sonra gelmişti sınıfımıza. Diğerlerinin de Çiğdem’e yükleneceğini bildiği için Deniz, aramıza almıştı. Tatlı sohbetlerimizle, gülüşmelerimizle hayatımız daha anlamlı olmuştu. Gerçek dostluğun altını işte o zamanlar sıkı sıkı çizmiştim.
Çiğdem, kendini tanıtmasından itibaren ağzından eksilmeyen cümlelerden biri “Ben savcı olmak istiyorum” idi. Deniz’le telefon rehberimize Çiğdem’i ismiyle değil Savcı lakabıyla kaydetmiştik. Biliyorduk ki ileride istediği mesleği elde edecek ve bu mesleği layıkıyla yapacaktı. Ülkemize, vatandaşlarımıza ömrü boyunca faydası dokunacaktı.
Deniz arabayı durdurduktan sonra “İşte geldik” dedi. Arabanın anahtarının şıngırtısı beni kendime getirmeye yetmişti ve devam etti Deniz konuşmasına “Ne zaman canım sıkkın olsa, biriyle atışsam veya kafa dağıtmaya ihtiyacım olsa hep buraya gelirim.”
“Tek başına mı?” diye ekledi savcı hanım. Deniz arabadan inerken “Çok mu ürktün ormanlık alandan?” diye dalga geçiyordu.
Cesaretliydi bizim kız, bunu adım gibi biliyordum. “Sadece bize hiç bahsetmedin böyle bir yerden” dedi Çiğdem arabanın kapısını hafifçe kapatarak.
Deniz cebine koyduğu anahtarı çıkarmış, tuşa dokunarak kilitlemişti. Kilit sesi geldiğinde artık arabanın güvende olabileceğinden emin bir şekilde yürürken “Herkesin sırları olabilir Çiğdemcim” dedi aynı anda bana göz kırparak. İması hoşuma gitmese de umursamaz bir şekilde ağaçların arasına daldım. Nereye gittiğimizi bilmiyordum. Ormanda kurtlara yem olmak en son isteyeceğim şeyler arasındaydı. O yüzden ürkek ürkek Deniz’in arkasından yürümeye başladım.
Her taraf yemyeşildi. Ağaçlar o kadar uzun ve yaprakları o kadar çoktu ki gökyüzünü görmek imkânsız hale geliyordu. İyi ki Deniz, nereye gideceğimizi söylemese de “Rahat bir şeyler giyin!” demişti. Yoksa sandaletlerle yürünmezdi burada. Çok farklı türden ağaçlar vardı. Yaşasın coğrafya bilgisi diye bağırmak istiyordum. Fakat kime ne faydası vardı ki. Sanki coğrafya öğretmenim bunu duyarak benim notlarımı en iyi şekilde girecekti okul sistemine. Hayal kurmayı bırakıp ağaçları detaylıca incelemeye başladım. Meşe, çınar, kestane, kayın, gürgen ve adı aklıma gelmeyen birçok ağaç bana bakıyordu hınzırca.
Gürgen ağacı dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Zayıf insan misali çok az gövdesi görünüyordu. Yeşillik kısmı oldukça fazlaydı. Gövde kısmı çok geniş bir yeşillik kaplarken gökyüzüne doğru azalıyordu. Üçgeni anımsatmıştı bana. Ağaca iyice yaklaştım. Kahverengi kısacık gövdesine elimi uzatayım derken ayağımın yanında duran çalı topağını fark etmemiştim ki bileklerimi çizmesiyle “Eyvah!” diye bağırmıştım.
Birkaç adım uzağımda olan Deniz ve Çiğdem koşarak bana doğru geldiler. “İyi misin?” diye atıldı Çiğdem. Deniz ise bileğimdeki çiziğe dikkatlice bakıyordu.
“İyiyim sadece ufak bir çizik” diyerek ayağa kalkmaya çalıştım. Deniz ise kolumdan tutarak bana yardım ediyordu.
“Ayak bileğin kanıyor İnci, istersen enfeksiyon kapmadan geri dönelim, hastaneye gideriz” bir yandan da geri dönmeye hazırlanıyordu Deniz. Tam konuşacaktım ki su sesi geldi kulağıma. Narin narin akıyordu. Göl müydü, ırmak mıydı neydi bu sesin kaynağı? İnsanı dinlendiren bir havası vardı.
“Sizde sesi duyuyor musunuz?” dedim sessiz olmalarını işaret ederek. Çiğdem ürkek bir şekilde yanıma iyice sokuldu. Korkmaya başlamıştı belli ki. Ürkütmek için söylememiştim. Sadece bu sesin kaynağını merak ediyordum.
“Kurt ulumaya falan mı başladı?” Çiğdem ayak bileğimdeki yarayı unutmuştu. Kendi canının derdindeydi anlaşılan.
“Korku filmi havasını bozmak istemem ama sadece su sesi duydum.” dedim gözlerimi devirerek.
“Aslında” dedi Deniz, “Sizi tam da bu muhteşem görüntüyü göstermek için getirmiştim.” Koluma sıkıca sarıldı bir yandan ayak bileğime bakıyordu. İyi olup olmadığından emin olmak istiyordu. “Ama başka zaman geliriz senin bileğin iyi gözükmüyor.”
Deniz ve Çiğdem’in ellerini kollarımdan ayırarak “Hayır tatlım o kadar önemli bir şeyim yok ufak bir sıyrık” bileğimden süzülen damla damla kanı görmezden geliyordum. “Şu göstereceğin şeyi çok merak ediyorum” biraz canım yanıyordu ama merakıma yenik düşmüştüm. Hemen buradan gidersek günlerce buraya gelmenin hayalini kurardım ve gözüme uyku girmezdi.
“Emin misin?” dedi Deniz bir kaşını kaldırarak. Evet dercesine başımı salladım. Deniz tekrardan koluma girdi. Yürümeye başladık. Ses iyice yaklaşıyordu. Ses yaklaştıkça çok rahatlıyordum. Sanki gökyüzünde amansızca uçan bir kuş misali. Birkaç dakika yürüdük. O sırada çantamdaki peçeteyle ara sıra bileğimdeki kanı siliyordum. Evhamlı biri değildim ama bu ormanlık yerde daha kötü olmasından korkmadığım söylenemezdi.
Deniz bir an durdu. Geldik mi dercesine iki gözümü birden kırptım. Ağacın dalındaki yapraklar yere kadar uzanıyordu. Kaç metre olduğunu düşünemiyordum bile. Yapraklar o kadar uzun ve genişti ki karşıda ne olduğunu görmek imkansızdı. Deniz, yavaşça çalılığa benzer ağaç yapraklarını kaldırdı. Biraz eğimli bir yerdeydik. Aşağı doğru baktığımda karşımda amansızca akan Marmara’nın suları vardı. Sahile benzeyen havası vardı ama sahilden daha güzeldi. Kumsalda kum olurdu ama burada denizden, eğimin başlangıcına kadar çakıl taşları vardı. Sanki biri burayı özellikle yapmıştı. Günlerce haftalarca hatta yıllarca emek sarf etmişti buraya. Rabbimin yaptığı bu güzellikler karşısında dilimin tutulmaması imkansızdı.
Kenarlarında mağara duvarı gibi uzun dağlar vardı. Oradan inemezdik. Bizim ineceğimiz yol dik değildi. Eğimli olması işimize gelmişti. Su berraktı. Hafif dalgalar eşliğinde gelip gidiyordu. Sanki küçük bir bebeği beşiğe koymuşlar da uyutmak için sallıyorlarmış gibi narin narin sular gidip geliyordu.
Deniz, önden adım attı. Ağaca sıkıca tutundu. Elini uzattı. Arkamda Çiğdem vardı. O zaten çoktan elimi tutmuştu bile. Elimi Deniz’e doğru uzattım. Dikkatli adımlarla inmeye başladık. Deniz önde, ben arkasında, benim arkamda Çiğdem yavaş yavaş indik. Tek yanlış hatamızda aşağı doğru yuvarlanabilirdik. Buralarda cesedimizi bulan da olmazdı.
Ayakkabılarımı çıkardım, sakin adımlarla suyunun geldiği yöne doğru ilerledim. Deniz ve Çiğdem, benim sevicimi görüp daha da mutlu olarak bana eşlik ettiler. Elime aldığım suyu bir Deniz’e, bir Çiğdem’e attım. Deniz, “Yandın sen!” dercesine bakış fırlattıktan sonra o da beni ıslatmaya başladı. Neredeyse yarı belimize kadar sudaydık. Suyun üstünde kalan kısmımızı da birbirimize attığımız sularla ıslamıştık.
O kadar eğleniyordum ki bileğimin acısını hissetmiyordum bile. Şunu öğretmişti hayat bana: mutluluk ne kadar fazla olursa acılar yanında su damlası gibi kalıyordu.
Saatlerce eğlendikten sonra güneş batmaya başlamıştı. Gitme vaktimiz gelmişti ve güneş bize bunu fısıldıyordu sessizce. Sırtımı kocamanca olan dağa yasladım. Bacaklarımı kendime doğru çektim. Uzatırsam deniz suyu narin narin dalgalanırken beni tekrardan ıslatacaktı.
Kenarda çantasını karıştıran Deniz yanıma geldi. “Bilseydim kıyafet, havlu getirirdim.” dedi çantasını kenara koyarak.
“Peçete ister misin?” dedim kenardaki çantamı işaret ederek.
Deniz gözlerini devirerek “Sen banyodan çıktıktan sonra peçeteyle mi kurulanıyorsun İncicim? Görmüyor musun sırılsıklam olduk.” dedi.
Çiğdem yanımıza geldi. Mutluydu. Sınav, stres her şey kafasından uçup gitmişti. Onun ve benim mutlu olmamız tabi ki de Deniz’in marifetiydi. Yanımıza çömeldi Çiğdem “Kızlar malum bizimkileri biliyorsunuz böyle akşam karanlığında eve gelmeme alışık değiller o yüzden bir an önce yola çıksak ne dersiniz?” dedi yüzünü buruşturarak.
“Haklısın” dedim kalmaya hazırlanıyordum ki elim sırtımı dayadığım dağın köşe kısmına taştan ziyade farklı bir nesneye temas etti. Başımı çevirdim, dağın altına doğru sıkışan kısmını elimle narince kendime çekerek asıldım. Bu bir kolyeydi. Ufak tefek narin bir kolyeydi. Altın rengi gibi zinciri olan ortasında küçücük kar tanesi vardı. Çok muhteşem bir şeydi. Kolye, bileklik, saat gibi aksesuarlar hiç kullanmazdım. Bu kolye benim o kadar ilgimi çekmişti ki içinden büyülü bir dünya çıkacakmış gibi geliyordu.
Ayağa kalkan Çiğdem kolyeyi incelediğimi fark edince “Aa o da neymiş?” dedi yavaşça yanıma gelerek. Kolyeyi uzattım bakması için. Deniz’in de ilgisini çekmiş olacaktı ki hemen geri adımlarla bizim yanımıza geldi.
“Gerçekten çok güzel kolyeymiş.” dedi şaşkınlığını gizlemeyerek.
“Sen bulduğuna göre artık senindir gel takayım boyuna.” dedi Çiğdem kolyeyi boynuma doğru uzatarak.
Başkasının kolyesiydi elbette bu. Biri düşürmüş veya unutmuş olabilirdi. Belki sonra bu kolyeyi aramaya gelebilirdi buraya. Kendiminmiş gibi takmam doğru olur muydu? Emin değildim. Deniz kararsızlığımı anlamış olacak ki “Eğer biri unutmuş veya düşürmüş olsaydı şimdiye kadar gelip bulurdu. Ayrıca buraya kimsenin geldiğini zannetmiyorum. Çok ıssız yerler burası. Yani bu kolyeyi takmalısın. Belki bir hikayesi bile vardır. Mesela bir adam sevdiği kıza açılmak isteyip buraya getirmiştir. Kolyeyi hediye etmek istemiştir. Kızdan hayır cevabını alınca buraya bırakıp gitmiştir. Hadi tak bunu İnci belki sana şans getirir.”
Hikâyeyi şimdi uydurmuş olsa da doğruluk payı olabilirdi tabi. Böyle hikayeleri daha çok filmlerde izlemiştik. Çok kitaplar okumuştuk böylesine imkânsız aşkı anlatan. Aşk deyince aklıma Arkın gelmişti. Acaba neler yapıyordu şimdi. Sabahtan beri konuşmamıştık. Telefonum arabada kalmıştı. Belki o sırada aramıştı. Acaba ben gerçekten Arkın’a aşık mıydım yoksa sadece bir hoşlanma mıydı? Cevabını zaman gösterecekti. Zaman her şeyin ilacı derken aşkın ilacı olduğunu da vurgulamışlardı bu sözle.
Arkın benden birkaç yaş büyüktü. İlk ve ortaokulu aynı okulda okumuştuk. Ben onun ismini elbette biliyordum ama benimkini bildiğinden emin değildim. Başkalarını bilemem ama benim gözümde Arkın okulun popüler çocuğuydu. Beni fark etmesini isterdim elbette fakat bu iş zordu. Ben ise olayı akışına bıraktım. Zaten bu düşüncelerimden birkaç sene sonra mezun olup gitmişti. Ben ise okulda yalnız kaldığımı hissetmiştim hatta zamanla yokluğuna alışmıştım bile. Ta ki o karşılaşmaya kadar.
Ben yaşadıklarım yüzünden ne cici anneme ne cici babama tahammül edemezken son çareyi kendimi sokaklara atmakta bulmuştum. İstanbul’un kalabalığı bazen içimi ferahlatıyordu. En azından evdeki kasvetli hava yoktu sokaklarda.
O sokaktan o sokağa dalmıştım. Ayaklarımın nereye götürdüğünden haberim bile yoktu. İstemsizce yürüyordum. Çünkü kafam kendi sorunlarımla meşguldü. Dik bir yokuşa gelmiştim. Yavaş adımlara inmeye başladım. İstanbul’un hiçbir sokağında böylesine bir yokuşla karşılaşmamıştım. Düşüncelerimden sıyrılmış tamamen yokuşa odaklanmıştım ki karşımda aniden Arkın’ı gördüm. Değişmişti ama tanımıştım. O çocukken olan ifade vardı yüzünde. Şaşırmıştım. Ne desem ne yapsam diye düşünürken aniden Arkın’ın “Nasılsın?’ sorusuyla irkildim. Demek ki o da beni biliyordu. Hiç değilse sima olarak tanıdık gelmiştim.
“İyiyim teşekkür ederim sen nasılsın Arkın?” dedim gözlerimi kaçırarak. Heyecandan küçük dilimi yutmaktan korkuyordum. Çocukluğumda hep Arkın’ın bana merhaba demesinin hayalini kurmuştum. Şimdi ise gerçek olmuştu. Belki aradan beş altı yıl geçmişti ama aynı duygular yeniden heyecanlanmıştı.
“Ben de iyiyim” dedi tebessüm ederek. Yanındaki fitness salonunu gösterdi “Burada çalışıyorum” diye ekledi.
“Güzelmiş.” dedim sakince. Soracağım o kadar çok soru vardı ki nerden başlasam bilemiyordum ya da en iyisi başlamamaktı. Bunca zaman bildiğim doğrunun yalan olmasıyla yıkılmıştı hayatım şimdi ise kurduğum hayallerin gerçek olup tekrardan yıkılmasından korkuyordum. En mantıklısı kendine iyi bak deyip dostça ayrılmak olmalıydı.
Tam kendine iyi bak diyecektim ki “İstersen bir kahve içebiliriz tabi eğer müsaitsen.” dedi Arkın. Karşımda koskocaman bir soru vardı. Cevabım ne olacaktı acaba? Bilinmeze doğru sürükleniyordum şu iki saniye içerisinde. Sınavda en çok iki şık arasında kalmak beni ürkütmüştü. Şimdi ise fazlasıyla ikilemde kalmıştım. Keşke sınavda olsaydım da boş bırakabilme şansım olsaydı. Ama cevap vermekten başka kaçış noktam yoktu.
Belki de Arkın beni kurtaracaktı bu çıkmazdan. Belki sorunlarla dolu hayatıma tüm cevapları o getirecekti. Kim bilebilirdi ki? Yaşamadan göremezdim elbette. Ama abartıyor da olabilirdim. Dostça yaklaşıyor da olabilirdi. Ah bu çıkmaz sokaklar beni yine ele geçirmişti. Hem gerçeği hem mecazı yaşamak yine beni zor durumda bırakmıştı.
“Olur, tabi.” dedim gülümseyerek. Yaşamaktan başka çare olmayan bu dünya da yine yaşayarak öğrenmekten başka çaresi yoktu insanın. Bunu kabullenmek epeyce zaman alsa da yavaş yavaş öğreniyordum işte.
O gün çok uzun zamandan beri gülümsemediğimin farkına varmıştım. Yıllar sonra ilk defa böyle içten gülmüştüm ve bunu Arkın başarmıştı.
Geçmişten bahsetmiştik. Birbirimizi anlamıştık. Yaşadıklarımızı, neler yaptığımızı, kimlerle arkadaşlık kurduğumuzu, neleri sevdiğimizi, neleri sevmediğimizi… İyice öğrenmiştik, iyice tanımıştık birbirimizi. Tek kahve eşlik etmemişti bize. İki kahve, üç çay, bir meyve suyu ve sınırsız suyla birlikte konuşmalarımız daha heyecanlı hale gelmişti. Bir ara Arkın meyve suyunu masasına dökmüştü. Buna bile nefes almadan gülmüştük dakikalarca.
Aile meselemi anlatmasam da bana ait tüm cevaplar Arkın’daydı artık. Tabi onun cevapları da bendeydi. Liseden sonra okumamıştı. Ailesiyle anlaşamadığı için soluğu İstanbul’da almıştı. Tanıdık bir arkadaş sayesinde ufak bir iş ve kalacak bir yer bulmuş, zamanla parasını biriktirerek fitness salonuna ortak olmuş. İyi para kazandıkları belliydi. Baya kalabalıktı. Gelen giden bitmiyordu. Formuna dikkat ettiği belliydi. Kasları belli oluyordu. Küçükken öyle değildi. Hatta kilolu desem yalan bile olmazdı ama şimdi kaslı, yakışıklı genç bir adam olmuştu.
En sevdiği yemek mantıymış. “Annemin en çok mantısını özledim” dediğinde gözleri dolmuştu. Bu sefer sıra bendeydi. Deminden beri ortamı neşelendiren Arkın’dı. Ufacık bir espriyle hüzünlü ortam yerini mutluluğa bırakmıştı. En sevdiği renk turkuazmış. Ben de mavi rengi severdim zaten. Benzer renklerdi sadece tonları farklıydı. İkizler burcuymuş. Tahmin etmem gerekirdi. Eğlenceli kişiliğe sahip olduğunu okumuştum ikizlerin. Boş zamanlarında ise kitap okumayı sevdiğini söyledi. Tam da bu nokta kilit noktasıydı benim için. Kitap okumayı sevmesi ona olan hayranlığımı iyice arttırmıştı çünkü bu devirde kitap okumayı seven kitaplarla ilgilenen erkek bulmak parmak hesabı yapmak gibiydi. Masasının altından çıkardığı birkaç kitapla konuşmasını teyit etmişti. Yanı kısaca adını koyamasak da Arkın’la aramızda güzel bir ilişki vardı. Biraz dostluk biraz arkadaşlık gibi şeylerdi. Memnumdum halimden. Aşık değildim veya öyleydim. Kafam karmakarışıktı. Şu ailevi durumu kafama takmasam daha olumlu düşünebilirdim. Ama zamanla hallolmayacak şey yoktu. O zamana kadar Arkın’ın beklemesi gerekecekti.
“Haklısın.” dedim Deniz’e. Kolyeyi takması için saçlarımı topladım. Deniz nazikçe kolyeyi taktı. Elleriyle mükemmel oldu gibisinden işaret yaptı.
Yavaş yavaş birbirimize tutunarak eğimli araziyi ve ormanlık alanı geçtik. Acele etmeye başlamıştık. Hava kararmadan Çiğdem’i evine yetiştirmemiz gerekiyordu. Deniz arabanın kilidini açınca hızlıca arabaya bindik. Koltuğumdaki telefona uzandım. Cevapsız aramalar vardı. Arkın ve Selma abla aramıştı. Bir kere olsun annemin veya babamın aradığını görmek, ölmeden gözlerimin açık gitmemesi demekti. İmkansızdı sonuçta. İhtimali olmayan şeylerin hayalini kurmak yakışık almazdı.
Arkın’la sonra konuşurdum. İlk önce Selma ablayı aramam gerekiyordu. Belki evde bir sorun olmuştu veya bir durum anlatması gerekecekti. Evhamlı halimi bir köşeye bırakıp Selma ablayı aradım. Deniz o arada arabayı çalıştırmış ormanlık alandan çıkmak için cebelleşiyordu. Telefon iki kere çaldı üçüncüsünde Selma abla açtı.
“İnci Hanım nerelerdesiniz siz. Demet Hanım sizi merak etti.” yutkundu. “Sizi akşam yemeği için Latin Beylere bekliyorlar”
Nereden çıkmıştı şimdi bu. Sabah evden çıkarken söyleselerdi daha güzel olurdu. Ama bu düşüncem yine imkansıza koşar adım gidiyordu. Koskoca Uz ailesinin emrivakisiz günü olur muydu? Tabi ki de hayır. Koskocaman bir hayır.
Selma abla cevap bekliyordu. Evet diyecektim elbette. “Tabi Selma ablacım Demet Hanım emreder biz yaparız değil mi!” sesimdeki titrekliği fark ettiğini umuyordum. “Eve gelip üstümü değiştirip giderim.’ diye ekledim.
“Ben akşam evde kimse olmadığı için fırsattan istifade annemleri göreyim diye düşünmüştüm. Demet Hanım, Mirat Bey ve dedeniz, Latin Beylerde olacak umarım anahtarınız yanınızdadır.” dedi sesi gergin bir şekilde. Anneme evden gittiğini söylememden korkuyordu anlaşılan ama bundan ziyade daha önemli bir sorunum vardı. Evden anahtarımı almadan çıkmıştım. Buna kaygılanmamanın vakti değildi belki ama kıyafetlerim ıslaktı. Bu halimle gidemezdim Latin amcalara. Oraya gidip Latin amcanın eşi yani Nihal teyzenin kıyafetlerinden giysem. Ah olmazdı, böyle ortamlarda uygun karşılanan bir durum değildi. Önceden olsa komşu kızının kıyafetlerini tereddütsüz giyerdim. Ne buralar eski ortam gibiydi, ne de eski ortamların burada havası vardı.
Selma ablayı üzmek istemiyordum. Annesini iş yoğunluğundan zor görüyordu. Sonuçta koca bir holding yönetmiyordu belki ama Demet Hanım’ın hizmetçisi olmak o kadar kolay değildi.
“Eve uğramadan direkt geçerim öyleyse” dedim nazikçe. Selma ablanın yüzündeki gülümsemeyi hissedebiliyordum. “Teşekkür ederim” dedi Selma abla telefonu kapatmadan önce.
Deniz, yüzümdeki gerginliği fark etmiş olacak ki “Ne oldu?” dercesine yüzündeki mimikleri harekete geçirdi.
“Sadece kıyafetlere ihtiyacım var.” dedim telefonumu çantama yerleştirerek “Kuru kıyafetlere.’
“Çiğdem’i evine yetiştirelim gerisini hallederiz merak etme.” dedi Deniz direksiyona iyice sarılarak. Emniyet kemerini takmadığını fark edince uzanıp emniyet kemerini taktım. Teşekkür ederim dercesine tebessüm etti ve vitesi artırarak biraz daha hızlanmaya başladı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |