14. Bölüm
Fatmanur Kaymaz / İNCİ / BÖLÜM-14

BÖLÜM-14

Fatmanur Kaymaz
kitaphayatsiir

Bol güneşli bir salı günüydü. Okulumuz balo sebebiyle tatil edilmişti. Ben ise tatili fırsat bilerek birkaç saat daha uyumuştum. Ah ne yapacaktım ben bu uykucu halimle? Rakiplerim dörtnala, doludizgin atlar gibi koşarken ben, bolca dram ve uyku işleriyle uğraşıyordum.

Deniz, güne enerjik uyanmış olacak ki sabahın erken saatinde günaydın mesajlarına boğmuştu beni. Kuaförden saat ikiye randevu almıştı. Deniz’i uzun zamandır bu kadar heyecanlı görmemiştim. Üstelik baloya Çiğdem’le ben de gitmiyorduk. Onun mutluluğu Semih’le birlikte gidecek olmasındandı. Deniz’le Semih arasında ciddi anlamda elektrik mi oluşmuştu acaba? Çıkardı yakında kokusu.

En son Aka’yla balo konusunu konuştuğumuzda bana kavalyem olabileceğini söylemişti. Bu konuda şaka yaptığını düşünüyordum çünkü günlerdir Aka’yla değil bu konu hakkında konuşmak farklı konulardan bile konuşamıyorduk. Çok yoğun olsa gerek mesajlarıma saatler sonra dönüyordu.

Kapımın tıklamasıyla düşüncelerimden sıyrıldım. “Günaydın Selma abla. Bugün okul tatil.”

“Biliyorum İnci.” Elinde kocaman kutu vardı. “Sana kargo geldi.”

“Bana mı?” dedim şaşkınca. Gözlerimi ovuşturmaya başladım. “Ama ben bir şey sipariş etmedim ki.”

“Bak bakalım.” dedi Selma abla. “Benim mutfakta işlerim var. Bir şey olursa seslenirsin.” diye ekleyerek beni kutuyla baş başa bıraktı.

Düşünmeye başlamıştım. Acaba kitap mı sipariş etmiştim? Bir kitap için fazla süslü bir kutu değil miydi bu? Üzeri kırmızı kurdele ile bağlanmıştı. Alıcı, gönderici hiçbir isim yazmıyordu ki. Belki de yanlış gelmişti. Merakıma yenik düşüp açtım.

İçinden kırmızı bir elbise çıkmıştı. İnanamıyordum, bu çok güzeldi. Kollarında inci detayı vardı. Upuzun çok zarifti. Elbisenin altından gümüş renkli, inci detaylı bir topuklu ayakkabı çıkmıştı. Gözlerim kamaşmıştı.

“Ama bu nasıl olur?” diye kendi kendime soru sorarken. Minicik, çok tatlı bir not kağıdıyla karşılaştım.

Saat ikide senin için kuaför randevusu aldım. Şoför seni almaya gelecek. Eminim bunlar sana çok yakışacak. Kar tanesi kolyeni takmayı unutma. Akşam 19:00’da seni almaya geleceğim.

Kavalyen AKA EROZON

 

Bu ne kadar tatlı bir jestti. Aka’nın unuttuğunu düşünmüştüm. Ah ne kadar bencil bir insanım. Her şeyi ayarlamıştı. Heyecanla elbiseyi üzerime tuttum, aynanın karşısına geçtim. Tam bedenime göreydi. Deniz’i aramak için telefonumu elime aldım sonrasında vazgeçtim. Sürpriz yapmalıydım.

Saat 18.59 olmuştu. Heyecanla salonda bir o yana bir bu yana dolanıyordum. Kafamdan geçen düşüncelerin hızına yetişemiyorum.

“Çok güzel olmuşsun kızım.” dedi annem sıkıca sarılarak.

“Gerçekten mi?” dedim gözlerimin içi gülerek.

“Harikasın!” Bu sefer alnımdan minicik öpücük kondurdu. “Aka bayılacak.” dedi kulağıma fısıldayarak.

Yanaklarım kızarmaya başlamıştı, gözlerimi kaçırdım. Anneme ne diyeceğimi bilemez haldeyken imdadıma kapının zili yetişti.

“Dur ben bakarım.” dedi annem heyecanla. Adeta koşuyordu, uzun zamandır bu kadar mutlu görmemiştim. Galiba benim mutluluğumu, mutluluğu biliyordu. Annelik böyle bir duygu olsa gerek.

Aka daha beni görmemişti. Annemle kapı önü sohbetlerini dinliyordum.

“Hoş geldin Akacım.”

“Hoş buldum Demet teyze.”

“Çok karizmatik olmuşsun. Baloda kızlar gözlerini senden alamayacak.” dedi annem gülerek.

Ne demek gözlerini Aka’dan alamayacaklardı? Gerçekten çok mu karizmatik hale gelmişti? Kızlar bayılacaklar mıydı? Buna asla müsaade edemezdim. Kimse benim kavalyeme sulanamazdı. Acaba yol yakınken gitmekten vazgeçse miydim?

“Estağfurullah.” dedi Aka sonrasında devam etti. “İnci nerede? Hazır değil mi?”

Annem heyecanlı heyecanlı konuşmaya başladı. “Hazır hazır. Salonda seni bekliyor. Ben Selma’ya bakayım yemekler hazır mı diye. İnci salonda, geçebilirsin.”

Annem bizi baş başa bırakmaya çalışıyordu anlaşılan. Aka’nın ayak seslerini duyuyordum. Yavaş yavaş salona doğru geliyordu. Kalbim çarpmaya başladı ve sesi Avrupa yakasından duyulacak güce sahipti.

Aka salona girdi. Gözleri üzerimdeydi, bana odaklanmıştı. Hiçbir tepki vermiyordu. Çok mu kötü olmuştum? Beğenmemiş miydi? Hiçbir şey demiyordu. Sonra dudakları kıpırdamaya başladı.

“Ben İnci’ye bakmıştım ama yanlış geldim galiba.” Sonrasında salondan çıkarcasına adım attı.

“Çok mu kötü olmuşum? İstersen gitmeyebiliriz. Ben alışkın değilim zaten böyle kıyafetlere, değişik ortamlara.”

Yutkundu “Efsane görünüyorsun.”

“Şaka yapıyorsun Aka Erozon.”

Yavaş yavaş yanıma geldi. Kaçırdığım gözlerimi kendine bakmasını sağladı. “Çok güzelsin.”

“Sen de çok şeysin…” dedim. Edebiyatı katletmiştim adeta.

“Neyim?” dedi gamzesini belli ederek.

Kalp atışlarımı duymamalıydı. Yanından uzaklaşıp koridora doğru yöneldim. “Fikrim değişmeden gitsek mi?” dedim.

“Tabi.” Mimiklerini hareket ettiremiyordu Aka. Donup kalmasındaki asıl sebep gerçekten beni güzel mi bulmasıydı? Yoksa bir çocuğun başını okşarcasına dalga mı geçiyordu? İlk ihtimal daha ağır basıyordu sanki. İlk ihtimale yön vererek mutluluğumu katlamayı tercih ettim.

Bu kadar kısa mesafeyi uzun zamanda gelebilmemiz gerçekten taktire şayandı. Normalde yolların kralı olan Aka, kağnı gibi kullanmıştı arabayı. Göz ucuyla bana bakıp sonrasında tebessüm ediyordu. Galiba bu güzel bir şey demekti. Ben Aka’ya başka duygular hissederken, onun bana sadece kardeşçe bakması içten içe kalbimin kırılmasına sebep oluyordu.

Arabadan indiğimizde, hayallerimin ötesinde bir mekanla karşı karşıyaydım. Ben küçük, sade bir yer hayal etmiştim ama saray gibi bir yerdi burası. Özel okulda okumanın avantajlarından biri de buydu galiba.

Çok kalabalıktı. Loş ışıkta kimse birbirini tanımayacaktı. Kapının girişindeki on kişilik masa etrafında Sema, Dilan, Ayça gibi sınıf arkadaşlarımı partnerleriyle gördüm. Gözüm Deniz ve Semih çiftini arıyordu. Aka’yı kaptırmamak için hızlıca koluna girdim. Balo salonunda tanıdık yüz ararken Aka’nın gözünün bende olduğunu fark etmem çok yeni olmuştu. Benim baktığımı fark ederek gözünü kaçırdı. Masa arıyormuşçasına göz gezdirmeye başladı.

“Amma da kalabalıkmış. Güzel mekân seçmişler. Her yer parıl parıl. Nereye oturalım?” dedi.

Gözlerim Deniz’i aramaya devam ediyordu. Ben Deniz’i ararken Deniz beni buldu. Karşıdan masmavi elbisesiyle heyecanlı bir şekilde el sallıyordu. Heyecanı bir o kadar fazlaydı ki Semih’i bıraktığı gibi insanları itekleyerek yanıma geldi, kocaman sarıldı.

“Beni kırmayacağını biliyordum.”

“İnsan sevdiğini kırar mı Denizcim?”

İnsan sevdiğini kırmazdı. Bilerek veya bilmeyerek, hiçbir şekilde kırmamalıydı çünkü seven insan, karşısındakinin gözyaşı dökülmesin diye bütün üzücü olaylara engel olurdu.

“Hadi gelin yanımıza.” dedi Deniz. Semih’e doğru işaret etti. “Masamız dört kişilik.”

Aka, Semih’le küstü. Bir arada oturur muydu acaba? Şansımı deneyecektim. Beni üzmek istemezdi bence.

Aka’ya döndüm “Bu gece için, benim hatırım için oturalım yanlarına. Sorununuz ne bilmiyorum ama halledebileceğinizi düşünüyorum çünkü en yakın dostlar asla küs kalmaz.”

Deniz ve ben merakla Aka’dan gelecek cevabı bekliyorduk. Hayır olmaz derse ne yapacaktım? Bu gece Deniz’den ayrı kalmak istemiyordum.

“Sadece senin güzel hatırın için.” dedi Aka ciddileşerek. Neredeyse müzik eşliğinde dans edecektim.

“Teşekkür ederim.” dedim sarılarak. Sonrasında kendimi hızlıca Aka’dan çektim. Çok utanmıştım, kıpkırmızı oldum. Sanki tüm gözler bizim üzerimizde gibi hissetmiştim. Aka da şaşırmış olacak ki elini ayağını nereye koyacağını bilememişti.

Deniz’i takip etmeye başladık. Etraf kalabalık olduğunu için yavaş ilerliyorduk. Aka’nın elimi tuttuğunu fark ettim. Gerçek miydi bu? Belki de kalabalık içinde kaybolmamak için yapmıştı, kardeşçe, dostça tutmuştu elimi. Ben neler geçiriyordum aklımdan? ‘Boşuna umutlanıyorsun İnci!’ dedim kendi kendime. Semih’in bulunduğu masaya geldiğimizde Aka nazikçe elimi bıraktı.

Semih ayağa kalktı “Hoş geldiniz.” dedi.

Cevap bekliyordu bizden. Ben ise Aka’nın “Hoş bulduk” demesini bekliyordum. Yaklaşık on saniye cevap vermediğini görünce sessizliği bozdum.

“Hoş bulduk Semih, nasılsın?”

“İyi diyelim iyi olsun. Sen nasılsın?”

“Teşekkür ederim iyiyim. Aka Bey’le koşuşturmaca. Sen şirketten gidince işler bize kaldı.” dedim gülerek. Deniz ise benim esprime eşlik edip gülümsemişti fakat Aka ve Semih tarafında soğuk rüzgarlar esiyordu. Sizi bu hale getiren neydi? Koskoca dostluğu yıkabilecek sorun neydi? Sorununuz neydi? Öğrenecektim fakat şimdi vakti değildi, bu güzel ortamın tadını kaçıramazdım. Gerçi bizim açımızdan güzeldi de Aka ve Semih açısından değildi.

İkramlar sunulmaya başlamıştı. Tabaklarımızda çeşit çeşit mezeler vardı. Sadece birkaçını tanıyordum diğerlerini yememiştim isimlerini de bilmiyordum. Çatalımın ucuyla tatmaya başladım. Kırmızılı olanın tadı hafif acılıydı ama güzeldi hoşuma gitmişti.

Aka kulağıma eğildi “Sizin okul ne kadar cimri, bunlarla doymamızı bekliyorlar. Çıkışta güzelce yemek yemeye gidelim.” dedi hafif gülerek. Neşesi biraz da olsa yerine gelmişti.

“Ciddi misin sen?” dedim hızlıca Aka’ya dönerek.

Bizim fısıldaşmalarımızı fark etmiş olacaklar ki Deniz ve Semih bize bakmaya başladılar. İkisine de minikçe gülümseyerek mezelerimi tatmaya devam ettim.

Gece tüm hızıyla devam ediyordu. Mezunlara ufak çaplı ödüller veriliyordu. Kareoke yapılıyordu. Bence gecenin en heyecanlı kısmı dans olacaktı. Çiftler pisti dolduracaktı. Birbirlerine kenetlenip biraz olsun acılarını unutacaklar, karşılarındaki kişiye odaklanacaklardı. Gözlerini karşılarındaki kişinin gözlerinden alamayacaklardı. Aslına bakarsak bu tam olarak benim hayalimdi. Farklı düşüncelere sahip olanlar olabilirdi. Ben Aka’yla dans etmek istiyordum. Tek bir sorum vardı: Aka beni dansa kaldıracak mıydı?

“Bu kadar macera yeter” deyip eve gitmek isteyebilirlerdi. Zaten Semih’le birbirlerine azılı düşman gibi bakıyorlardı.

Pist benim arkama düşüyordu. Bu yüzden bakmak istediğimde kafamı çeviriyordum. Karşımda canım kavalyem varken pek çevirmeme gerek kalmıyordu. Saatlerce baksam doyulamayacak yüzü vardı. Müsaadenle sana bir ömür bakabilir miyim Aka Erozon?

Gitar sesi duyulmaya başladı. Şarkı çok güzel slow bir parçaydı. Tam Aka’nın gözlerine dalmak üzereydim ki… Bu ses… Aka şaşkınlıkla pistteki şarkı söyleyene bakıyordu. Bu Arkın’dı. Evet evet gerçekten bu Arkın’ın sesiydi. Emin olmak adına yavaşça kafamı çevirdim. Arkın’la göz göze geldim. Bir yandan şarkı söylüyor bir yandan bana bakıyordu. Gözlerini benden ayırmıyordu.

Sadece sen varsın kalbimde

Kapılar sana açık gönlümde

Affet beni küçücük yüreğinle

Bırakma beni sensiz ellere

 

Sensiz ben yokum

Darmadağın bir adam

Yolunu bekler bunca zaman

Bırakma beni sensiz ellere

 

Aşkın kör kuyu

Gidemem sensiz bu yolu

Sıkıca tut elimden

Bırakma beni sensiz ellere

 

Affet ne olur affet

Paramparçayım bak bana

Sıkıca tut elimden

Bırakma beni sensiz ellere…

 

Arkın’ın bu hareketi şaşırtmıştı beni. Böyle bir şey yapacağı aklımın ucundan geçmezdi. Arkın’a karşı en ufak kıpırtı, sevgi, heyecan, nefret hiçbir şey kalmamıştı. Arkın benim için önemsiz biriydi. Kafamı Aka’ya çevirdim, sadece bana bakıyordu. Şarkı devam ediyordu. Deniz şaşkınlıkla bir bana bir Arkın’a bakıyordu. Semih ise bakışmalardan habersizdi. Şarkı bitmişti ve burada sonlanacağını düşünmüştüm. Öyle olmadı.

“Seni seviyorum İnci. Beni affet.” diye bağırdı Arkın.

“Ooo” diye sesler yükseldi salondan.

Tüm salon bana bakıyordu. Aka gözlerini gözlerimden ayırmadı, bir saniyeliğine de olsa kaymadı gözlerimiz. Sanki benden cevap bekliyordu Aka. Aslına bakarsak cevap bekleyen tüm salondu. “Evet!” .iye haykırmamı bekliyorlardı anlaşılan.

Aka elini uzattı bana. Ne demekti bu? Kaçıp gidelim buralardan anlamına mı geliyordu, galiba öyleydi. Elini tuttum sıkıca, sıcacıktı.

“Gidelim.” dedim duyabileceği şekilde.

Tüm gözler üzerimizdeydi. Biz ise Aka’yla el ele tutuşmuş koskoca salonun ortasında masaların arasında sağa sola dönerek ilerliyorduk. Temiz hava yüzüme hafiften çarpmaya başlamıştı. Sona doğru yaklaşıyorduk. Çıkış kapısından geçtikten sonra merdivenlerden inmeye başladık. Aka elimi bırakmıyordu. Hiçbir şey de söylemiyordu, sadece ilerliyorduk. Arkamızdan ayak sesleri geldi. Dönemedim çünkü çok hızlı ilerliyorduk. Deniz’in olabileceğini düşündüm, beni yalnız bırakmazdı. Arabaya gitmek yerine balo salonunun karşısında bulunan sahile doğru ilerlemeye başladık. Balodaki müzik değişmişti. Sesler gelmeye devam ediyordu.

“İnciii!” Bu Arkın’ın sesiydi.

Aka’yla birlikte aynı anda arkamızda bulunan Arkın’a döndük.

“İnci, lütfen affet beni. Sensiz yapamıyorum. Sırf kendimi affettirebilmek için buralara kadar geldim. Sana şiir yazmıştım, defterinin en arkasına. Karşına çıkmaya, aramaya yüzüm yoktu. Biliyorum çok hatalıyım ama belki o şiiri görüp, beni ararsın diye çok bekledim.” Sonra Aka’ya döndü “Hatırlasana Aka. Bana hediyeleri vermeye geldiğinde ne kadar kötüydüm, darmadağın olmuştum. Onu çok sevdiğimi, pişman olduğumu söyledim. Ne olur bana yardım et!”

Aka gayet ciddiydi, ikimizin elini havaya kaldırdı “İnci istemediği sürece bu eli bırakmaya niyetim yok.” dedi.

Bu sefer şaşkınlığıma hâkim olamayıp kenetlenmiş ellerimize baktım. Ciddi miydi? Ne anlama geliyordu bu? Beni seviyor muydu Aka? Bana karşı bir şeyler mi hissediyordu? Kardeşçe el ele tutuşma değildi galiba bu.

Söz sırası bendeydi. Aka ve Arkın benden cevap bekliyorlardı. Arkın, onu affetmemi istiyordu. Aka ise bu eli sonsuza dek tutacağımı duymak istiyordu.

Arkın’a döndüm “Biliyor musun? Sana karşı içimde en ufak nefret yok. Sana karşı içimde en ufak umut kırıntısı, sevgi, kıpırtı hiçbiri kalmadı. Sen benim için herhangi birisin. Yoldan geçen sıradan biri. Ben seni sildim demiyorum çünkü ben seni hiç yazmamıştım.”

Arkın şoktaydı, onu affedeceğimi düşünmüştü anlaşılan. Benim kalbim başkasına aitti. Onu çok seviyordum. Aka’yla kenetlenmiş olan ellerimizi bu sefer ben havaya kaldırdım. Son sözlerimi ekledim “Ve benim de bu eli bırakmaya hiç niyetim yok.”

Aka yanağıma minik bir öpücük kondurdu. Ben de ona daha çok sokuldum. Arkın’a elveda deme vaktiydi. Bu kitap içinde onu son görüşümüzdü. Başrol olarak başladığımız hikâyede, beni yarı yolda bırakarak hata yapmıştı ve şimdi o hatanın bedelini ödemeliydi. Ben kendi kavalyemi bulmuştum. Varsın başrol olmasak da olur…

Balo salonunda duyulan dans müzikleriyle saatlerce dans ettik sıkıca sarılarak. Tam burada, mutlu sonla bitti demeliydim fakat kapanmayan meseleler vardı. Keşke bitmiş olsaydı…

Mutluluktan uyuyamıyorum. Çok tatlı bir gündü. Aka seviyordu beni. Sevgime karşılık almıştım. Var mıydı daha ötesi? Eee neydik biz? Sevgiliydik bence. Eve bıraktığında kulağıma “Sana yarın sürprizim var.” demişti. Çok merak ediyordum. Uyuyamıyordum. Elimi kalbime götürdüm. “Aka” diyordu. İçim kıpır kıpırdı. Yarın Aka’yı görmek için sabırsızlanıyordum. Bu sefer çok daha sıkıca sarılacaktım. Kokusunu içine çekecektim. Uyuyamayacağımı anlayınca, kar tanesi kitabının son sayfalarını okumak üzere elime aldım. Hüma da mutlu olacak mıydı? Bence İlteber çok mutlu edecekti Hüma’yı.

Aradan uzun zaman geçti derler. Bazen kitaplarda bazen filmlerde. Ve masallarda bahsedilen 40 gün 40 gece düğün… Peki neler yaşandı o mutlu uzun günlerde, bahsedilir mi? Ben denk gelmedim. Anlatılsa bile insanlar anlayamaz ki. Anlamak için yaşamak gerekir. Ben yaşamıştım. Lakin anlatmak pek yeterli kavram değildi, hissetmek gerekirdi. Biz hissetmiştik, kâfiydi. İlteber ve ben, yaşadık hissettik. Yüreklerimizin kıpırtısı eşlik etti bize. İlk günkü heyecanımız daim oldu. Güzel anılar biriktirdik sadece kalplerimizde saklı kalan.

Ve her şeyin sonu vardı. Heyecanla etrafıma bakındım. İnanılmaz manzaraydı. Usulca kafamı İlteber’e çevirdim “Gerçek mi bu?”

Özlemişti anlaşılan buraları. Yüreğindeki hasretlik kokusu ciğerlerime kadar gelmişti.

“İstanbul’dayız sevdiğim.”

Cevabı kendime gelmeme yetmişti. İstanbul’daydık. Sevdiğim adamın ailesinin yanında gelmiştik. Nasıl karşılayacaklardı bizi? Affederler miydi birbirlerini? Aileydi onlar. Aile olmak bunu gerektirmez miydi? Kafamdaki soru yine dürtüklemişti beni. Aile olmayı İlteber’le beraber öğrenmiştim. Evliydik, her şeyimiz olmuştuk. Sevgiliydik, arkadaştık, dosttuk, kardeştik… Hayatımızın en anlamlısıydık.

İlteber araba kiralamıştı rahat bir yolculuk yapalım diye. Yolculuk sırasında istediğimiz noktada durup el ele gezmemiz, birlikte vakit geçirmemiz için. Bir kere daha baktım gözlerine. Hayatımda hiç bu kadar parlak gözlere şahit olmamıştım. İçi gülüyordu. Ailesinin onu affedeceğinden emin gibiydi. Ben de emindim artık. Bu gözlere kim hayır diyebilirdi ki? İlteber avucunun içi gibi biliyordu yolları, hiç sıkıntı çıkmadan ilerliyordu. İstanbul trafiğini görmedim demezdim, saatlerdir sadece evine gitmek için uğraşıyorduk. Anlaşılan sevdiğim adam da bu durumdan hoşnut değildi ki direksiyonu kırdı ve trafikten uzaklaşıp başka yola doğru saptık. Nereye dercesine meraklı bakış attım.

“Seni çok güzel bir yoldan götüreceğim.” Göz kırptı.

Tebessüm ederek etrafımı gözlemlemeye koyuldum. Ormanlık yoldan ilerliyorduk. Aniden karşımızda elinde top olan bir çocuk belirdi.

“İlteber!” diye çığlık attım.

Benim çığlığımla iyice telaşlanan İlteber panik yapıp aniden direksiyonu sola kırdı fakat kıvrımlı yolda karşımıza çıkacak olan tırdan habersizdik. Tırın bize çarpmasıyla savrulduk. İlteber’in elimi tuttuğunu ve karşımdaki mavi denizi hatırlıyordum sonrası karanlıktı.

Gözlerimi açtığımda hastane odasındaydım. İlk önce anlam veremedim. Şaşkınlıkta etrafıma bakındım. Hemşire yanımda notlar alıyordu beyaz bir kâğıda. Gözlerim İlteber’i aradı. Oda tek kişilikti, başka odaya almış olmalıydılar. Hareket etmeye çalıştım, hemşire engel oldu.

“Bu şekilde ayağa kalkamazsınız.” Hemşirenin yüz ifadesi ciddileşmişti.

Kendime baktım. Kollarım sargı bezlerinden görünmüyordu. Bir bacağım ise alçılıydı. Hemşireye yalvarırcasına baktım “İlteber, eşim vardı. Nasıl iyi mi durumu? Başka odada mı, görebilir miyim? Lütfen gösterin!”

“Önce iyileşmelisiniz.” dedi hemşire gözlerini kaçırarak.

Ne demek oluyordu bu. Sadece soru sormuştum. İyi demesi gerekmez miydi? Hemşirenin bu cevabıyla endişelendim. Ben yataktan kalkmak için cebelleşirken her defasında hemşire beni yatağa doğru yatırmaya çalışıyordu. Çok fazla enerjim kalmamıştı fakat İlteber’i görmek pahasına savaşıyordum.

Aniden koridordan çığlık yükseldi. Gözyaşları eşlik ediyordu haykırışa. Sesleri daha net duyar olmuştum.

“Hayır olmaz, oğlum ölemez.” Kadının çığlığıyla kendimden güç toplayıp kapıya doğru bir alçılı bacağıma fırsat vermeden ilerledim.

Tam kapıyı açacaktım ki duyduğum kelimeye dayanamayıp gözlerimin karamasına eşlik etmiştim.

“İlteber oğlum beni bırakma. Annen geldi yavrum. Ölme İlteber ölmee!”

 

Bölüm : 30.06.2025 23:04 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...