6. Bölüm
Fatmanur Kaymaz / İNCİ / BÖLÜM-6

BÖLÜM-6

Fatmanur Kaymaz
kitaphayatsiir

“Bunlar nasıl iyi mi?” Deniz elinde mavi kot pantolon ve beyaz tişört tutuyordu. “Şurada kot ceketim var onu da üstüne alırsın.”

“Ne önemi var, ver bir şeyler giyeyim.” Aynı anda ıslak saçlarımı kurutmaya çalışıyordum. “Sonuçta düğüne gitmiyorum alt tarafı Latin amcalara.”

“Kızım senin yerinde Çiğdem olsa şimdi kuaförden çıkmış hangi abiyeyi giysem diye düşünüyor olurdu.” Eliyle ağzını kapatarak gülmemeye çalışıyordu. “Sonuçta Aka da orada olacak değil mi?”

Çiğdem ve platonik takıntıları... Herhangi bir ünlü veya yaşça büyük bir erkek görünce saatlerce dilinden düşürmezdi. Aka da bunlardan bir tanesiydi. Tabi saymakla bitmeyen ünlü isimler haricinde.

Kıyafetleri elinden aldım “Teşekkür ederim Denizcim.” Aynanın karşısına geçmiş dağınık saçlarıma şekil veriyordum. “Müsaade edersen giyineceğim.” dedim.

Deniz odanın kapısına doğru adım attı. “Şuna bak ya kendi odamdan kovuluyorum.” dedi gülümseyerek “Şaka yapıyorum keyfine bak.”

Deniz’in verdiği kıyafetleri giydikten sonra kapısını nazikçe kapatarak çıkış kapısına doğru yöneldim. Kimseyi rahatsız etmeden habersizce gitmek niyetindeydim. Tabi istediğim gibi olmadı. Mehtap teyze arkamdan seslendi “İncicim yemek yiyip öyle gitseydin keşke.”

Uzun koridordan arkamı dönmekle yetindim. Giriş kapısının yanında küçük bir ayna ve saksıda menekşeler vardı. Menekşelerin yanındaki küçük kutuda anahtarların olduğundan emindim. Aynada saçlarıma tekrardan baktım. Kavgadan dönmüş bir halim vardı. Açıkçası umurumda değildi. Her türlüsü modaydı kızlar için.

“Teşekkür ederim Mehtap teyzecim.” Elimle yüzümü ovuşturdum. “Fakat bizimkiler beni Latin amcalara bekliyor. Bu akşam oraya davetliymişiz. Başka bir akşam söz yemek yemeğe geleceğim.” dedim acele ederek.

Mutfak kapısından Yücel amca beliriverdi. “Bizim şoförlerden birine söyleyeyim bıraksın seni.” dedi. Aslında çok güzel olurdu. Daha fazla geç kalmamış olurdum. Bu reddedemeyeceğim bir teklifti.

“Teşekkür ederim.” dedim gülümseyerek. Kapıyı açtım ve şoförlerinin açtığı kapıya doğru adım attım. Koltuğa oturunca elime telefonumu aldım. Mesajlar kısmına girdim ve Deniz e şunu yazdım: Dünyanın en iyi anne ve babasına sahipsin kıymetini bil J

Mehtap teyze ve Yücel amca şu hayatta gösterilebilecek en iyi ebeveynlerdendi. Deniz’i çok iyi yetiştirmişlerdi. Deniz’in bu kadar güzel bir insan olmasında onların payı çok büyüktü. Deniz’e arkadaş gibi yaklaşırlardı hep. Deniz asla onlardan bir şey saklamaz, onları kızdıracak bir şey -araba kaçırma olayını saymazsak- yapmazdı. Çiğdem ve beni her zaman el üstünde tutmuşlardı. Onlara her gittiğimizde bize misafir gibi değil aksine kendi öz kızları gibi yaklaşırlardı. Bu yüzden ben anneme anlatamadığım bazı durumları çekinmeden anlatırdım.

Peki ya Figen Sultan? Onun da hakkını yiyemezdim. Beni bunca zaman çok iyi bir şekilde yetiştirmişti. Anne kelimesi buram buram kokuyordu Figen sultanda. Ya ne oldu? Kocaman bir sıfır. Düşünüyorum da neden bu haldeyim. İnsan en çok korktuğu şeyden neden sınav olur ki? İnsan kaybetme korkusunu kaybedince anlarmış. Yaşayarak öğrendim. Şimdi gelse Figen sultan “Sen benim gerçek kızımsın, sana şaka yaptık” dese iki senemin annemsiz geçmesine aldırış etmeden gözyaşlarımla koşar boynuna sarılırım. Belki biraz kırılırım ama olsun yine geçer. Annem yanımda olsun da her şey geçerdi. Acaba Figen sultan da beni düşünüyor mudur veya akıllarına bile gelmiyor olabilirim.

Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır misali. Sırf yıkılmasın diye of çekmiyorum. Kimse üzülmesin kırılmasın diye. Belki de türküyü benim için yazmışlardır. Benim gibi yaşayanlar için. Of çekemeyenler için…

Şoför arabayı durdurunca düşüncelerimden sıyrıldım. Gözlerim yaşlar içinde kalmıştı. Bu yaşlar nasıl kuruyup gidecekse belki bir gün tüm sıkıntılarım da kuruyup gidecekti. Sadece kocaman bir belki…

“Teşekkür ederim.” dedim arabadan inince. Şoför tek kelime etmeden başını rica ederim gibisinden sallayarak arabayı çalıştırmaya başladı.

Arkamı dönünce Latin amcanın devasa villasıyla karşılaştım. Giriş yerinden ev kapısında kadar yürüyüş yolunun kenarlarında güller vardı. Bahçe her gün özel incelikle kontrol ediliyordu. Asıl bahçe, evin arkasındaydı. Kocaman bir havuz vardı. Kenarında her türlü çiçek vardı. Menekşe, lale, sümbül… İnsan hiç sıkılmadan saatlerce bakabilirdi bu güzelliklere.

Akşam karanlığında yavaş yavaş ilerlerken Latin amcaların hizmetçisi karşıladı beni bahçenin orta yerinde. İki haftada bir en az burada akşam yemeği yememize rağmen hizmetçinin adını hatırlayamamıştım. Biraz beynimi zorlamaya çalışsam da çıkartamamıştım. İki sene önce değil de on sekiz sene önce burada olsaydım her şeyi adım gibi bilirdim. Şartlar böyleydi ne yapalım?

“Hoş geldiniz” diyerek yüzüne gülümsemesini ekleyerek kapıyı açtı. İsmini hatırlamaya çalışıyordum. Şükriye miydi? Evet böyle olmalıydı.

Kapıdan içeri girerken “Teşekkür ederim şu…” diye yutkundum.

Gülümsedi. “Şukufe.” Kapıdan girince kapıyı nazikçe kapattı. Çantamı uzattım. Ailemin yanına ilerlemeden önce bu durumu düzeltmem gerekiyordu.

“Kusura bakma Şukufe abla.” Dedim saçımı düzelterek. “Bu aralar çok dalgınım. Dersler de çok yoğun malum baş belası üniversite sınavı.”

Şukufe abla gülümsemekle yetindi. Sonra eliyle yemek odasını işaret ederek “Buyurun burada sizi bekliyorlar.”

Birkaç adım atıp ikili basamaktan inince açlıktan ölmek üzere olan ailemle ve ev sahipleriyle karşılaştım.

“Ah be kızım nerelerdesin?” diye sitemli hareketini belli etti annem. Anneme bir şey söylemeden hemen Aka’nın karşısındaki sandalyeyi çektim.

“Affedersiniz biraz geciktim.” Dedim Latin amca ve babama bakarak.

Latin amca tebessüm etti. Bana kızmadığının, kırılmadığının farkındaydım. “Afiyet olsun.” diyerek elini kaşığına doğru götürdü. Çorbalar çoktan koyulmuştu tabaklara. Demek ki bekletmiştim masada oturan insanları. Annemin böyle bakmasındansa yemiş olmalarını tercih ederdim. Ben mutfakta atıştırırdım bir şeyler.

“Neyse” diye geçirdim içimden. En iyisi yemek yemekti. Zaten acıkmıştım. Şukufe ablanın yaptığı mercimek çorbası karşımda “Beni ye!” dercesine çırpınıyordu. Daha fazla bekletmemek gerekiyordu. Bu mis gibi kokuya dayanmak imkansızdı.

Karşımdaki Aka’ya baktım. Lacivert tişört giymişti. İştahla yemeğini yiyordu. Acıkmıştı anlaşılan. Aka benim abim gibiydi. Ki zaten aramızda dört yaş vardı. Abi desem daha makul olurdu belki ama ilk zamanlar kendi derdimden düşünememiştim bu durumu. Aka şöyle, Aka böyle derken abi demek aklıma gelmemişti. Sonuçta abi demesem bile ağabeyimdi. Mercan yoktu hayatımda lakin Aka kardeşlik görevini getiriyordu. Bana ufaklık derdi Aka. İnci kelimesini hiç kullanmazdı. İyi de anlaşırdık. Daha Arkın’dan aileme bahsetmemiştim ama birine bahsedecek olursam o kişi Aka olurdu.

Latin amca babamla ortaktı. Mirat Uz ve Latin Erozon isimlerini duyuyorsanız iyi bir ortaklık, iyi arkadaşlık, iyi para, iyi avukatlık gibi kelimeler uzayıp giderdi. Latin amca ve babam ikisi de çok ciddi insanlardı. Belki de meslekleri gereği öyle olmak zorundaydılar. Eve gelince babam işi eve taşıyanlar misali ciddiliğini devam ettirirdi. Latin amca ise babama göre bir tık daha eğlenceliydi. Hafta sonları golf oynamaya gider, arkadaşlarıyla vakit geçirirdi. Babamda o yoktu. Hafta sonu bile işiyle meşgul olurdu. Oysaki ben onlar için sonradan verilmiş bir lütuftum. Benle daha sık ilgilenmeleri gerekirdi ama aksine yalnızlığımla tek başıma oyun oynamaya devam ederdim.

Nihal teyze yani Latin amcanın eşi moda sektörüne adını kazıtmış biriydi. Eminim Nihal teyzenin kızı olsaydı modellik yapması için çok zorlardı. Bu yüzden Aka şanslıydı. Annem ise Nihal teyzeme gelip giderken kendini birden moda sektöründe buluverdi. Beklediği bir şey miydi, yoksa denk mi gelmişti emin değildim. Annem moda konusunda bana asla karışmazdı. Tabi bazen şu kıyafeti giysen daha güzel olur söylemlerini saymazsak. Fakat babam için aynı şeyi söylemek zor olurdu. Keşke babam da annem gibi yapsaydı. Kararlarıma saygı duysaydı. Sonuna kadar direneceğimden şüpheleri olmasın çünkü ben babamın istediği o avukat olmayacağım.

Aka ise Latin Erozon’un tek varisiydi yani oğullarıydı. Eğer Aka kız olsaydı Nihal teyzenin mirasçısı olurdu. Kendi açımdan Aka’nın şanslı olduğunu düşünüyorum çünkü Aka gerçekten sevdiği mesleği yapmakta. Daha önce yaşananları bilemem ama Latin amcanın baskı yapmadığından emindim. Aka kendi kararları ve seçimleriyle avukat olmaya adaydı yani daha okuyor desek makul bir cevap olur. Seve seve yaptığından asla şüphem yok.

Babamı görmek için bazen şirketlerine ziyaretlerine gittiğimde Aka’nın işiyle evli, mutlu, çocuklu olduğuna çok kez şahit olmuştum. Kısaca çok seviyordu işini. Ama asla özel hayatını sorgulamadım. Zaten sorgulanacak bir noktası olduğunu da zannetmiyordum. Neredeyse 25 yaşına girdi sayılırdı fakat bir güne bir gün ben şu kıza âşık oldum seviyorum, ölüyorum, bitiyorum cümlelerini asla duymadım ve görmedim de. Ki zaten sevgilisi olsa kesin bilirdim. Anlaşılırdı yüz ifadesinden. Belli ederdi kendini. Belki de karşısına âşık olacak bir kız çıkmamıştı. Kapısında kuyruk olan bir sürü kız vardı fakat umursamazdı onları. Çok da yakışıklıydı Aka bence. Hatta bizce desem de olur. Sınıfımdaki kızlar bile kaç kere yalvarmıştı bana Aka’yla randevu ayarlamam için. Ben yapamazdım bunu. Ne yani izdivaç programındaki sunucular gibi olmamı filan mı bekliyorlardı acaba. Tabi ki de olamazdım ama şundan emindim ki Aka hayallerinin prensesiyle kavuşacaktı. Gerçi böyle bir hayali var mı orası da muallaktı.

İlk başlarda yani ilk gerçek ailemi bulduğumda destekçim olmuştu Aka. Ne kadar teşekkür etsem azdır ona. Okula bile günlerce onun sayesinde gitmiştim. Kapıya kadar bırakmıştı beni özel şoförümmüş gibi. Bir keresinde okula girmek istemeyince ikna ederek sınıfın içine kadar sokmuştu. Ben okul formalarımla o ise takım elbisesiyle çok iyi bir çift olmuştuk. Yılın çifti seçildik desem yalan olmaz. Tabi Aka beni öyle sınıfın içine paldır küldür sokunca milletin dedikodularını bitirmek biraz zaman almıştı. Hâlâ aklıma geldikçe gülmemek için zor tutarım kendimi. Aka’yla beni sevgili zannetmişler. Tabi karşıda Aka Erozon ve kızların ağzı santimlerce açılmıştı. Kıskançlıktan ne yapacaklarını bilemez hale gelmişlerdi ve yine günü kurtaran Deniz olmuştu. Beni bu yanlış anlaşılmadan kurtarmış, yanlış anlaşılmanın üzerine beyaz çarşaf sermişti. Aka’yla çift olmadığımızı öğrenen ponpon kızlar sürekli yanıma gelerek Aka’yla onlara konuşma şansını vermem konusunda rica eder olmuşlardı. Bu sefer olayı Deniz’e bırakmadan tüm ponpon kızlara hayır cevabını vermiştim. Aka ise zamanla beni bırakma davranışını şoföre bırakınca kızlar soru sormayı bırakmışlardı. Düşünüyorum da ne kadar ergence hareketler. Ben ailemin derdindeyim onlar erkek derinde. Akıl alır şey değil.

Aka beyaz tenli, kahverengi saçlıydı. Saçları ne çok uzun ne çok kısaydı tam ortaydı. Uğraşmazdı saçlarıyla, dağınık kalırdı ve hafif dalgalı olması saçlarını kuaförde yapılmışçasına çok hoş görüntü ortaya çıkmasına neden olurdu. Koyu kahverengi gözleri, hafif sakalı vardı. Hem ciddi görünmesine hem sportif görünmesine neden olurdu sakalları. Genelde takım elbiseyle görürdüm. Bazen akşam yemeklerine buraya geldiğimizde çok az sportiflik katardı giydiklerine. Sportiflikten kastım ise gömleğine kravat takmamış olmasıydı. Tek düğmesini açardı. Gözümde canlanan tek sportif görüntüsü buydu Aka Erozon için.

Yemekleri yedikten sonra yemek masasından kalkmaya başladık. Latin amca ve babam en önden pencereye doğru olan karşılıklı tekli koltuğa doğru yürüdüler. Annem ve Nihal teyze televizyonun karşısındaki üçlü koltuğa oturmuşlardı bile.

Şukufe abla “Bir isteğiniz var mı?” diye sordu yemekten kalkan ev ahalisine ve misafirlerine.

Latin amca “Kahve yapıver kızım.” dedi gülümseyerek. Şukufe abla nasıl içeceklerini öğrenmek için bekliyordu salonun ortasında.

Nihal teyze “Bizimkiler şekerli olsun.” dedi bir yandan annemle kahkaha atıyorlardı. Acaba neydi bu kadar komik olan? Biri mankenlik yaparken ayağını mı burkmuştu veya giydiği kıyafetin üzerine bir şey mi dökülmüştü? Onlar için tam da dedikodu saatiydi. Onlarla sohbet havasında değildim.

Aka annemlerin oraya doğru ilerlerken kulağına doğru eğilerek “Sana anlatmam gereken bir şey var.” dedim

“Peki, benim odama çıkalım orada anlat.” dedi

Şukufe abla çoktan mutfağa gitmişti. Biraz sonra bize de sormaya gelirdi “Kahvenizi nasıl içersiniz?” diye

Biz Aka’yla beraber merdivenlerden çıktık. Odasının kapısını nazikçe açtı ve ilk benim girmemi işaret etti. Tekli koltuğun yanına tabure çekti. “Anlat bakalım ufaklık dinliyorum.”

Benim gözüme takılan şeyler her zamanki gibi kitaplardı. Aka gittikçe büyütüyordu kütüphanesini.

“Aslında şey… yani… Arkın var… benim… arkadaş.” diye kekelemeye başladım. O sırada kapıyı tıklattı birisi. Şukufe abla olduğundan emindim. Kahve meselesi… Anlatsam da kurtulsam diyordum. Arkın’dan bahsedecektim. O da bana ne yapıp yapmamam konusunda yardımcı olacaktı.

Şukufe abla yavaşça içeri girdi. Başını öne eğdi. Sanki idam cezası verilmiş mahkûm gibi. “Kahvenizi nasıl alırsınız?”

Aka kapıya doğru başını çevirdi. “İki tane sade olsun ama bir tanesi köpüksüz.” dedi aynı zamanda bana bakarak “Köpüksüz içiyordun değil mi?” diye soru yöneltti. Evet dercesine başımı salladım. Nasıl da öğrenmişti köpüksüz kahve içtiğimi. Tabi bunun kadar doğal bir şey yoktu. Babalarımızın ortak olmasının meyvesiydi bu. Ama Arkın’a sorsam bilemezdi. Bunun için Arkın’la biraz daha fazla zaman geçirmem gerekirdi.

Şukufe abla kapıyı kapatınca Aka bana dikkatlice baktı. Anlatmamı bekliyordu. Birden gözü boynuma kaydı. İlk önce nereye baktığını anlamasam da elimi boynuma götürünce kolyeme baktığını fark ettim. “Kolyen çok güzelmiş.” Dedi. “Bakabilir miyim?”

“Tabi” dedim kolyemi boynumdan çıkartırken. Kolyemi eline verdim. İncelmeye başladı. Aka anlardı böyle değerli mücevherlerden. Belki de çok değerliydi. Dikkatlice evirip çevirmeye başladı. Sonra gözleri ayak bileğime kaydı “Bileğin kanıyor.”

“Çok önemli bir şey değil” desem de ikna olmuşa benzemiyordu.

“Ben pansuman yapacak bir şeyler getireyim.” dedi kapıdan çıkarken. Birkaç dakika sonra annemler paldır küldür Aka’nın odasına girdiler.

“Ah kızım!” dedi annem “İyi misin, biz nasıl fark edemedik?” Elleriyle ayak bileğimi kontrol ediyordu. “Nasıl oldu bu?”

Mirat Uz bu konuda sessiz kalamadı. “Hastaneye gidiyoruz.”

 

Şukufe abla yavaşça içeri girdi. Başını öne eğdi. Sanki idam cezası verilmiş mahkûm gibi. “Kahvenizi nasıl alırsınız?”

Aka kapıya doğru başını çevirdi. “İki tane sade olsun ama bir tanesi köpüksüz.” dedi aynı zamanda bana bakarak “Köpüksüz içiyordun değil mi?” diye soru yöneltti. Evet dercesine başımı salladım. Nasıl da öğrenmişti köpüksüz kahve içtiğimi. Tabi bunun kadar doğal bir şey yoktu. Babalarımızın ortak olmasının meyvesiydi bu. Ama Arkın’a sorsam bilemezdi. Bunun için Arkın’la biraz daha fazla zaman geçirmem gerekirdi.

Şukufe abla kapıyı kapatınca Aka bana dikkatlice baktı. Anlatmamı bekliyordu. Birden gözü boynuma kaydı. İlk önce nereye baktığını anlamasam da elimi boynuma götürünce kolyeme baktığını fark ettim. “Kolyen çok güzelmiş.” Dedi. “Bakabilir miyim?”

“Tabi” dedim kolyemi boynumdan çıkartırken. Kolyemi eline verdim. İncelmeye başladı. Aka anlardı böyle değerli mücevherlerden. Belki de çok değerliydi. Dikkatlice evirip çevirmeye başladı. Sonra gözleri ayak bileğime kaydı “Bileğin kanıyor.”

“Çok önemli bir şey değil” desem de ikna olmuşa benzemiyordu.

“Ben pansuman yapacak bir şeyler getireyim.” dedi kapıdan çıkarken. Birkaç dakika sonra annemler paldır küldür Aka’nın odasına girdiler.

“Ah kızım!” dedi annem “İyi misin, biz nasıl fark edemedik?” Elleriyle ayak bileğimi kontrol ediyordu. “Nasıl oldu bu?”

Mirat Uz bu konuda sessiz kalamadı. “Hastaneye gidiyoruz.”

 

Bölüm : 30.06.2025 22:53 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...