9. Bölüm
Fatmanur Kaymaz / İNCİ / BÖLÜM-9

BÖLÜM-9

Fatmanur Kaymaz
kitaphayatsiir

Bugün benim doğum günümdü. 18 yaşıma girmiştim. Evde afili bir kutlamaya şahit olacaktım. Doğum günleri sevdiklerimiz yanımızda olunca anlamlaşıyor. Tek başına 18 olmuşsun veya 48 olmuşsun ne önemi var ki? Keşke Figen sultan ve Aydın kral da yanımda olsalardı. Her doğum günümde yaptıkları sıkıca kucaklaşmaları unutamıyordum. Kendi aramızda yaptığımız bol kahkahalı günler ve annemin yaptığı enfes çikolatalı pasta. Nerede yersem yiyeyim asla o pastanın tadını vermiyordu.

Aklıma Hümeyra geldi, yani Hüma. Kitabın içindeki karakter. Onun ailesi yoktu. Doğum günlerini nasıl kutluyordu acaba? Belki ailesi olacak biri girmişti hayatına veya amcaları gereken sevgiyi aşılamışlardı. Kendimi kıyaslayacak olursam çok şanslıydım. Hangi durumun içinde olduğunu bilmesem de ailem var. Beni seven sıkıca sarılan ailem… Bu bilmeceyi çözecektim. Tüm taşları oturtacaktım. Fakat bunu tek başıma yapamazdım. Yardıma ihtiyacım vardı.

Okul çıkışı yönümü Arkın’ın çalıştığı fitness salonuna çevirdim. Son iki ders kala “Çıkışta yanıma gelir misin?” diye mesaj atmıştı. Merakım ayaklarıma etki ederek adımlarımı sıklaştırdım. Doğum günüm olduğunu hatırlıyor olmalıydı. Bu konunun muhabbeti aramızda epeyce geçmişti. Onun doğum gününe vakit vardı. Şimdiden düşünmeye başlamıştım nasıl bir hediye alsam diye. Fakat şimdi Arkın’ın gelecek doğum gününden ziyade Arkın’ın bana yapacağı sürprizi düşünmeliydim. Kafamdaki sorular eşliğinde fitnes salonunun kapısına gelmiştim. Usulca kapıyı açtım. Normalde buralar dolup taşarken aksine karanlık manzarayla karşılaştım. Yere doğru ışıltının geldiğini fark ettim. Birçok gül ve mum benden yolu takip etmemi istiyordu. Adımlarımı yavaşlattım. Her adımımda yerdeki güllere ve ışıltılı mumlara dalıyordum. Gözlerim kamaşmıştı. Yavaşça merdivenlerden çıktım. Üst katta beni bekleyen harika bir manzara vardı. Mumlar çoğalmıştı ve Arkın’ı çok net görebiliyordum. Elinde pastayla ayakta beni bekliyordu.

“Ama bunlar.” dedim kekelemeye başladım. “Harika görünüyor.”

Arkın, pastayı incelemem için bana doğru pastayı uzattı. “Doğum günün kutlu olsun.”

“Teşekkür ederim.” Gözümden yaş geldi.

Arkın gülmeye başladı. “Ağlaman için değil mutlu olman için yapmıştım.”

“Mutluluk gözyaşları.” Dedim kocaman sırıtarak. Uzun zamandır bu kadar mutlu olduğumu hatırlamıyordum. Seneler sonra bir beni gülümsetebilmişti. İleride hiç unutamayacağım anılar yaşatmıştı bana Arkın. Kim bilir daha neler yapacaktı?

Evin kapısına geldiğimde bir an için duraksadım. Keşke zaman dursaydı dedim. Hiç ayrılmak istemedim yanından. İçimde kelebekler uçuyordu. Anlamsız sırıtıyordum. Yol boyunca Arkın’nın bana hediye ettiği kalpli yastığa sarılıp gelmiştim. Sokaktan geçenlerin arkamdan gülüştüklerini duysam da umursamadım. Sadece yastığa sarıldım ve sadece hayallerime…

Zile basmadım. Anahtarımla kapıyı açıp sessizce odama çekilip bugün yaşadıklarımı saatlerce düşünmek istiyordum. Fakat bu duruma ailem izin verecek miydi? Tabi ki hayır…

Kapıyı açmamla patlayan konfetiler, sıkıca sarılmalar beni karşılamıştı. Herkes buradaydı. Annem, babam, Latin amca, Nihal teyze, Deniz, Çiğdem ve benim en harika dostum Aka. Gözlerim dedemi aradı. Rahatsız olduğu için odasında olduğunu öğrendim.

Gün harika gidiyordu pastalar limonatalar eşliğinde… Bir sürü hediyem olmuştu. Şimdi bu mutluluk büyüsünü bozamazdım. Herkes gittiğinde odama çekilip hediyelerimi açmalıydım.

Biraz daha limonata almak için mutfağa yöneldim. Selma abla bugün fazlasıyla yorulmuştu. Ben de yormak istemiyordum. Bana kalsa aramızda olmalıydı Selma abla. Bizim aileden biriydi ve benim en mutlu günümdü. Fakat klasik Demet Uz kuralları asla değişmezdi.

“Hediyeni burada vermek istedim.” Dedi Aka arkamdan gelerek.

Limonatayı işaret ettim. “Limonata?”

“Olur.” dedi sonra elindekini bana uzattı. “Bu senin, doğum günün kutlu olsun.”

“Teşekkür ederim.” Büyük bir gülümseme yerleştirdim dudaklarıma. Limonatayı bardaklara dolduruyordum.

“Açmayacak mısın?”

“Aslında gece açmayı düşünüyorum hepsini.” Güldüm “Detaylıca incelemek için kocaman bir geceye ihtiyacım var.”

“Haklısın ama benimkini şimdi açmanı istiyorum.” Şu hayatta kıramayacağım insanlardan biriydi Aka. Ayrıca çok da merak ediyordum hediyesini. Koskoca Aka Erozon ihtişamlı bir hediye almış olmalıydı. Çok zevkli biriydi. Kesinlikle beğeneceğime emindim.

Çiçekli naif hediye kutusunu nazikçe açmaya başladım. İlk önce gözüme mücevher kutusu ilişti. Açtığımda onda kalan kolyemi gördüm.

Büyük kahkaha attım. “Bu zaten benim kolyemdi.”

“Sana çok yakışıyor.”

Paketi açmaya devam ettim. İçinden kitap çıktı. Roman olmalıydı veya bir şiir kitabı. Aklıma çokça merak edilen Zemheri’nin, Kar Tanesi kitabı gelmişti. Onu almamış olmasını umuyordum çünkü masamın üstünde okunmayı bekliyordu. Kitabın yüzünü çevirdim. Sanat Tarihi yazıyordu. Anlamsız bakışlarıma cevap vermeye hazırdı.

“Doğum günün kutlu olsun İnci. Nice mutlu seneler.” Kitabı işaret etti “Eminim bir gün çok işine yarayacak.”

Ortam dağılmış, pijamalarımı üstüme çekmiş saatin 02.00 olmasına aldırış etmeden tüm hediyelerimi açıyordum. Kıyafetler, oyuncaklar, süs eşyaları, kitaplar odamı doldurmuştu. Çiğdem’in aldığı müzik kutusunu masamın en güzel rafına koymuştum. Deniz’in hediyesini açmaya başladım. Kare bir kutuydu. Acaba o da Çiğdem gibi müzik kutusu mu almıştı? Kutunun kapağını açtığımda Deniz’in yazdığı notla karşılaştım.

“İncicimmm,

Sözlerime nasıl başlasam bilemedim. Benim senin gibi yazma yeteneğim yok biliyorsun. Derler ya “Her şerde bir hayır vardır.” diye. Benim için tam olarak o oldu. Arkadaşımla küstüğüm için o sınıfa geldim ama senin gibi bir dost kazandım. Allah’a sürekli şükrediyorum seninle arkadaş olduğumuz için. Ailemden sonra en büyük destekçim sen oldun. İyi günde köyü günde de… Birine güvenmek benim çok başıma gelmeyen bir olaydı. Senin gibi insanlar oldukça hayatta her zaman iyilik kazanacak. Gelecekte seni çok güzel günler bekliyor. Ben olsam da olmasam da… Ölümlü dünya başımıza ne geleceği hiç belli değil. Benim sende hakkım varsa helal olsun süper kız. Ben seni tanıdığıma çok mutluyum. İyi ki doğmuşsun yoksa ne yapardım ben. İyi ki varsın, seni çok seviyorum…

Deniz”

 

Keşke hep mutlu olsak. Hiç ağlamasak, hep gülsek. Var mı böyle hayat yaşayan? İnanmıyorum. Güldükten sonra ağlarsın. Mutluysan üzülürsün. Seviyorsan kırılırsın. Keşke insan sevmeden önce kırılıp döküleceğini bilse. Yine de sever mi insan? Rüzgârın yönüne bağlı. Ritim ne tarafa işaret ediyorsa bırakın sürüklesin sizi. İnsan doğarken de ağlıyor. Hayatında ağlatması kadar doğal ne var ki?

Doğum günü anılarımı düşünüyordum. Coğrafya dersi eşliğinde. Anılarıma dalmış kaybolmanın eşiğine doğru emin adımlarla ilerlerken Deniz’in dürtmesiyle kendime geldim. Hoca bana soru sormuş benden cevap bekliyordu. Hocanın kızgın bakışları altında ezilirken zil çaldı. Bir oh çektim içimden. “Teneffüs bitince soruyu sen cevaplıyorsun İnci.” dedi okulumuzun nadide öğretmenlerinden olan Serap hocamız. Onayladığımı belli edercesine gülümsedim.

Deniz sırıtarak döndü. “Anlat bakalım dalgın âşık, dün neler oldu?”

“Ne aşkı ya ben sadece şeyim.”

Gülmeye başladı Deniz. “Neysin?”

Çiğdem de sırıtmaya başlamıştı. Uzun zaman idare edecek mutluluk malzemesi çıkmıştı ikisine de.

“İnci biraz konuşabilir miyiz?” Karşımda dikilen Dilan’dı. Önce şaşırdım tepki vermeme gerek kalmadan Deniz atıldı “Tadımızı kaçırmaya geldiysen şu an müsait değiliz hadi başka zaman.”

Deniz’e aldırmadı Dilan. “Önemli bir konu.” diye üsteledi sonrasında sınıf kapısına doğru ilerlemeye başladı benim geleceğimden emin bir şekilde. Kızlara sorun yok dercesine başımı salladım ve Dilan’ın arkasından ilerlemeye başladım.

Koridorun sonuna geldiğimizde merakıma yenik düştüm. “Ee ne konuşacağız?”

Dilan önce gözlerini kaçırdı sonra kendinden emin bir şekilde konuşmaya başladı “Biliyorum beni sevmiyorsun. Anlaşamadığımız doğru fakat gördüklerimi senden saklayacak kadar insafsız değilim.”

Şaşkın gözlerle Dilan’a baktım “Gördüklerim derken. Ne gördün?”

“Geçenlerde kafede oturuyordunuz. Sen, Aka ve yanında biri vardı. Önce Aka’nın arkadaşı zannettim sonrasında birbirinize bakışlarınızı fark ettim. Yani sadece arkadaş değildiniz.”

Lafını böldüm “Bundan mı bahsedeceksin? Yanımdaki kişinin kim olduğunu soracaksın. Aka’ya sulandığın yetmedi ona da mı öyle davranacaksın?”

“Hayır.” dedi. Söylediklerime biraz kızmıştı. “Öyle bir şey değil. Ben sadece sizin birbirinize olan bakışlarınızı aranızda olan çekimi fark ettim. Belki inanmayacaksın ama birbirinize ne kadar yakıştığınızı düşündüm ama keşke düşünmez olsaydım.”

“Ne demek bu?” durdum. Anlamaya çalıştım ama idrak edemedim. “Nereye varmak istediğini anlayamıyorum. Biraz daha açık konuşur musun?”

“Tabi.” Gözlerime bakarak ciddi konuşmaya başladı. Sanki yalan söylemiyorum dercesine. “Ben dün onu bir kızla el ele gördüm.”

“Dün benimleydi.” dedim inanmadığımı belli ederek.

“Akşam.” Duraksadı. “Hatta gece olmak üzereydi. Şimdi bana soracaksın nasıl gördün gece vakti diye. Benim kedim var ismi Saman. Aksam üzeri bahçeye hava alsın diye çıkartmıştım. Bahçeye baktığımda bulamadım. Bütün ev seferber olduk. Yakınlardaki parklarda, bahçelerde aramaya başladık. Neredeyse gece oluyordu ve hâlâ bulamamıştık kedimi. Aramaya devam ederken bir park vardı oraya bakınıyorduk. Bankın üzerinde bir çift vardı. El ele tutuşmuşlardı. Kafamı çevirip Saman’ı aramaya devam ederken, erkeğin simasının tanıdık geldiğini fark ettim. Hatta kedimi arıyormuşçasına yaklaştım yanlarına. Kedimi aradığımdan bahsettim. Sırf gördüğümün yanılsama olması için. Görüntü netleştikçe senin yanındaki kişiyle o kişinin aynı olduğunu fark ettim. Gece sonrasında ne yaptılar bunu bilemem ama onları gördüğüm pozisyon hiç hoş değildi. İçimden geçirdim umarım senin sevgilin değildir diye tüm gece dua ettim desem yalan olmaz.”

Gözlerimden yaşlar akıyordu. Bu doğru olmazdı. İnanmak istemiyordum. Arkın beni aldatamazdı. Bana böylesine alçakça bir şey yapamazdı. Adımlarımı hızlandırıp sınıfa girdim. Sıramdaki kitapları hızlıca toplamaya başladım. Deniz ve Çiğdem bulunduğum duruma şaşkınlıkla bakıyorlardı.

Deniz şaşkınlıkla baktı sonra ayağa kaktı. Koluma dokundu. “İnci ne oluyor? İyi misin? Ne dedi Dilan sana? Ya saçmalamıştır yine o kız. Niye aldırış ediyorsun?”

Cevap vermedim. Kalan kitaplarımı da çantama yerleştirince kapıya ilerledim. Bu sefer Çiğdem de ayağa kalktı. Elimin biriyle gözyaşlarımı silmeye çalıştım. Gülümsemeye çalıştım ama olmadı. “Merak etmeyin beni. Gerçekleri öğrenip geri geleceğim.” dedim ve çıktım sınıftan.

Okul kapısına doğru ilerleyince telefonu elime alıp Aka’yı aradım. Telefon birkaç kere çaldıktan sonra hemen açıldı. Neşeli sesiyle Aka cevap verdi “İnci, nasılsın bakalım?”

Sesim titremeye başladı. Hıçkırarak ağlamaya başladım. “Aka çok kötüyüm beni almaya gelir misin? Okulun kapısındayım.”

“Ne oldu?” dedi endişeli ses tonuyla. Cevap verecek konuşacak halim kalmamıştı. Telefonu kapattım ve kaldırıma oturdum.

Aka beni almaya gelince arabaya zor bindim çünkü ayakta duracak halim yoktu. Dilan’ın bana anlattıklarını anlatmaya başladım. Hıçkırıklarım sözlerimin arasına sıkışıyordu. Anlatmakta zorlanıyordum. Biraz daha gayret edince tüm duyduklarımı anlattım. Arkın’la konuşmam gerekiyordu. Onun bu duyduklarımı reddetmesi gerekiyordu. “Ben değildim. Yalan bunlar demesi gerekiyordu.” Aka beni Arkın’a götürmek yerine evime getirdi. İtiraz etmeye mecalim yoktu. Arabanın kapısını bile açmaktan acizdim. Aka bunu fark etmiş olacaktı ki kapımı açtı ve beni kucağına aldı. Bahçe kapısı açtı sonrasında kapımıza doğru ilerledi. Kapının ziline bastı. Kapıyı Selma abla açtı. Beni Aka’nın kucağında görünce biraz şaşırsa da gözlerimdeki yaşı fark edince endişelendi.

“Selma Abla sen İnci’ye ıhlamur yapar mısın?” Başıyla onaylayıp mutfağa yöneldi. Aka ise merdivenlere yöneldi. Odamın kapısını açtı ve usulca yatağıma bıraktı beni.

“Dinlenmen lazım.” Sehpanın üzerinde duran sürahiye uzandım ama ellerim titriyordu. Aka yardımcı oldu.

Suyu birkaç yudum içtikten sonra Aka’ya döndüm “Arkınla konuşmalıyım.”

“Konuşacaksın ama şimdi değil. Önce dinlenmen gerek.”

Kapı açıldı. Selma abla elinde ıhlamur demlediği bardağıyla odaya girdi. Ihlamuru Aka aldı, sehpaya bıraktı.

“İyi misin İnci?” Selma abla endişeli bakışıyla sormuştu bu soruyu.

“Daha iyi olacak.” dedi Aka.

Selma abla kapıyı kapatıp odadan çıktı. Aka sevecen bakışıyla baktı. “Ihlamuru iç güzelce dinlen kalkma bugün.” dedi.

“Nereye?”

“Geri geleceğim.” dedi, çıktı ve kapıyı kapattı.

Dalıp dalıp uyanıyordum. Her uykudan uyanışımda kalbimin acısı içime işliyordu. Uyumamayı diliyordum. Arkın’ın ben yapmadım deyişini hayal ediyordum. Ne düşüneceğimi bilemiyordum. Ne doğru ne yanlıştı? Kime inanacaktım? Gerçekten aldatılmış mıydım? Peki ama neden? Ben sevmekten başka ne yapmıştım? Dün mutluyken bugün üzülmek hayatın bir kuralı mıydı?

Düşüncelerim arasında hayal ve gerçeklik kavramını idrak edemiyordum. Odama birkaç kere annem girip çıkmıştı. Başımı okşaması bile o kadar iyi gelmişti ki… Selma abla hazırladığı enfes yemekleri masamın üzerine bırakıp gitmişti fakat yemek yiyecek durumda değildim. Gece olduğunda düşüncelerimle kafayı yemek üzereydim. Gram uyku kalmamıştı gözümde çünkü tüm gün uykuyla uyanıklık arası seyahat etmiştim. Sehpanın üzerindeki kitaba elim uzandı. Kaldığım yerden okumaya devam ettim.

Günlerdir elimde tuttuğum küçük bir kartvizit acaba diyorum bu aradığım şans mı? Düşünmeden edemiyorum. Geçen haftalarda elimde şans olsa giderim diye böbürlenirken şimdi ne yapacağım konusunda emin değilim.

Mehmet amcanın bana emanet ettiği bakkalda çalışıyordum her zamanki gibi. Orta yollu bir bakkaldı. Süper marketlerin açılması bu tür küçük esnafların işini zorlaştırsa da yine de iyi kazanıyordu Mehmet amca. Belki de cadde üzerinde olmasının avantajlarından bir tanesiydi. Yaz ayı olduğu için haftanın her günü çalışıyordum. Okul zamanlarındaki gibi part time olmadığı için verdiği parayı arttırmıştı Mehmet amca. Ama durum öyle gösteriyordu ki ben artık kalıcı olacaktım bu işte. Belki de başka bir iş bulmanın vakti gelmişti. Kafamda bin bir türlü soru vardı. Üniversite sınavına girip çıkmıştım. Sonuçlar bile açıklanmıştı. Tüm arkadaşlarım arayıp sormuşlardı. Hepsine bakmadığımı söylemiştim. Çünkü barajı geçeceğim bile muallaktı. Sınıfımızdan çok güzel sonuçlar çıkmıştı. Beş-altı kişinin puanı tıpa tutuyordu. Birkaç tane diş hekimi ve ondan fazla mühendis vardı. Çok çalışmışlardı. Emeklerinin karşılıklarını almışlardı. Kendi adıma sevinemesem de onlar adına çok mutlu olmuştum. Kendim kazanmış kadar sevinmiştim. Sonuçta doktor arkadaşlarım, mühendis dostlarım olacaktı.

Çok merak etmesem de birkaç arkadaşımın ısrarıyla sonucuma bakmıştım ve beklediğim sonuç gelmişti. Yani aslında bir tık daha iyisi desek de olabilir. Barajı birkaç puanla geçmiştim. Ayrıca geçsem ne olacak ki? Hatta tıp puanı bile kazansam yine ne değişir ki? Okuyamazdım. Ama buralardan gitme düşüncemi rayına oturtabilirsem belki gittiğim yerde hem çalışır hem okurdum, belki hayal kurardım, belki güzel bir mesleğim olurdu. Ah yine başlamıştım hayal kurmaya.

Bu düşünceler içinde boğulurken. Bende bir yandan elime toz bezini almış rafların tozunu almaya başlamıştım. Kapı tarafındaki rafın tozunu alırken. Birkaç adamın bağırma sesini duydum. Gürültü şiddetlenmişti. Kafamı kapıdan dışarı yavaşça çıkarttım. Bulunduğum bakkalın yan tarafındaki tenha sokakta iki kişi elinde tabancasıyla adamı soymaya çalışıyordu.

Adamlardan biri elindeki tabancayı diğer adamın kafasına dayayarak ‘Zorluk çıkarmadan ver şu cüzdanını yoksa kolay yoldan kafana sıkarak da alabiliriz seçim senin.’ dedi.

Acele etmem gerekiyordu yoksa göz göre göre adamı vuracaklardı. Dünya nasıl bir yer haline gelmişti? Zorbalıklardan ne zaman kurtulabilecektik?

Vakit kaybetmeden cebimdeki telefona sarıldım. Ellerim titriyordu fakat bir dakikam bile yoktu çünkü bu adamlar çelimsiz adamın kafasına sıkıp gidebilirdi. 155’i aradım. Adresi tarif ettim. Polisler gelmeden adam ölürse? Gözümün önünde bir kişi can verecekti ve ben buna sessiz kalacaktım. Sessiz kalmamalıydım. Bir şeyler yapmam gerekirdi. Kalkıp silahın önüne atlayamazdım. Bakkalın deposunda işime yarar bir şeyler olmalıydı. Hızlıca depoya vardım. Mehmet amcanın bastonu ve eski gözlüğü vardı. Mehmet amcanın eşi Nuran teyzenin askıda duran uzun eski bir hırkası gözüme çarptı. Üzerime geçirdim hırkayı. Bastonu elime aldı. Gözüme gözlüğü taktım. Çantamda eski model bir fular vardı onu da kafama güzelce bağladım. Biraz da belimi yaşlı insanlar gibi büktüm. Şimdi tam da yaşlı insanlara benzemiştim. Özellikle de Nuran teyzeye çok benzemiştim. Şükür ki tabanca sesi duyulmamıştı. Hızlı adımlarla kapıdan çıktım. Sokağa dönünce belimi iyice büktüm ve bastonumu yere vura vura olay mahalline doğru ilerledim. Çelimsiz adam duvar tarafına doğru büzülmüş alnından gelen kandan haberi bile yoktu. Anlaşılan epeyce dayak yemişti ve bu benim de yemeyeceğim anlamına gelmiyordu. Sadece biraz zaman kazandırmam lazımdı. Ayrıca beni öldürseler ne olacak ki? Arkamdan ağlayanım bile olmazdı. En azından birine faydam dokunurdu. Ölmeden önce bir şey yapmadım demezdim.

Bastonumun sesi silahlı adamların bana doğru bakmasına sebep olmuştu. Uzaktan silahlı adamlardan bir tanesi hızlı adımlarla yanıma geldi. ‘Teyze buradan toz ol yoksa öbür tarafa biraz daha erken gitmek zorunda kalırsın.’ dedi silahını sağa sola sallayarak.

Konuşursam sesimden yaşlı olmadığımı anlarlardı. Sonuçta yeteneğim filan yoktu. Nasıl yaşlı sesi çıkartılırdı ki?

Yapacak tek bir çare kalıyordu. Okuduğum sayılı kitaplardan bir tanesinde şunu öğrenmiştim. Orman da ayıyla karşılaşırsanız ölü taklidi yap. Ben de baygın numarası yapacaktım. Ben cevap vermeyince adam bir az daha yaklaştı ‘Teyze toz ol buradan!’ ağzının pis kokusunu içime çekmiştim adeta.

Mantıklı olan bastonumla kafalarını kırmaktı. Fakat ben onlarınkini kırmadan onlar benimkini çok büyük bir ihtimalle kırarlardı.

Bunları düşünürken hemen yere yıkılıverdim. Silahlı adamlar yaşlı olmadığımı anlamasınlar diye kafamı biraz yere doğru çevirmiştim.

Diğer silahlı adam benim yanımdaki adama bağırdı “Coşkun ne yaptın oğlum sen, kadını mı öldürdün?” dedi ayağının birini duvara vurarak.

Yüzünü göremesem de şaşkın halde olduğunu anlayabiliyordum yanımdaki maganda kılıklı adamın. Sesi gür çıkmıştı ‘Abi valla ben bir şey yapmadım. Silah sesi bile çıkmadı duymadın mı? Nasıl öldüreyim kadını?” dedi yanımdan uzaklaşarak.

O sırada mahallenin giriş ve çıkışını polisler sarmıştı. Seslerini duymuştum. Yerde yatarken gülümsemeye başladım ve içimden kocaman bir oh çektim.

Adının Coşkun olduğunu öğrendiğimiz şehir magandasının sesi titremeye başladı “Abi polisler!”

Tam kaçmaya yeltenirlerken. Bakkalın o taraftan ve çelimsiz dayak yemiş adamın oradan bir sürü polis geldi. “At silahları polis!”

Şehir magandaları kaçacak yerleri olmadığını anlayınca silahları yere bıraktı. Polisler magandaları tutuklayınca bende güvenli bir şekilde ayağa kalktım. Duvar dibinde dayak yemiş olan adam baygındı. Yaşadığı şey için çok üzgündüm fakat bir hayat kurtarmak beni çok mutlu etmişti. Oysaki fazla şey yapmamıştım.

Polisler ifademi alınca kocaman bir aferinlerle uğurladılar beni. Ne amcama ne yengeme ne de başka birine bu olaydan bahsetmemiştim.

Ertesi gün her zamanki olduğu gibi bakkaldaydım. Dünkü yoğun stresli günün ardından gerçek hayata geri dönmüştüm. Belki bir pelerinim yoktu ama bende hayat kurtarmıştım. Aklıma geldikçe kendi kendime gülümsüyordum. Yarım kalan işimi tamamlamak için raf silmeye koyulmuştum. Gelen giden kimse yoktu, sandalyeye oturmuş dinleniyordum. Bir elimde telefon diğer elimde bisküvi vardı. Bisküvi yerken yanında çay olsa diye içerlenirdim hep. Telefona daldığım sırada kapının açılmasıyla kendime geldim. Rahat oturuşumdan ödün verip ayağa kalktım.

“Hoş geldiniz ne bakmıştı…” Cümlemi tamamlayamadan dünkü darp edilen adamın suretini görmem bir oldu. Belli ki teşekkür etmeye gelmişti. En azından unutulmamak güzeldi.

Yüzünde morluklar vardı. Alnına dikiş atıldığı belli oluyordu. Dün yediği dayaktan sonra dinlenmesi gereken adamın apar topar gelmesi buraya gelmesi insanlıktan nasibini almış biri olduğu anlamına geliyordu. Adam bir adım attı “Şey.” dedi boğazını temizleyerek “Burada çalışan yaşlı bir teyze varmış galiba dün bana yardım etmişti ona teşekkür etmek için geldim.”

Gülmemek için zor tutuyordum kendimi. Demek ki maskeli kahramanlar bu yüzden tanınmıyordu. Şu an bulunduğum durum Hollywood sahnelerini aratmayacak türdendi. Ne diyecektim ki adama evet o benim diye haykıracak mıydım? Bilmiyorum deyip geçiştirsem adam, o yaşlı teyzeyi bulmaya niyetli gibi görünüyordu. En iyisi itiraf edip teşekkürümü alıp mevzuyu kapatmaktı.

Düşüncelerimle baş başa kalmışken adam meraklı gözlerle bana bakıyordu. “Öncelikle ben yaşlı değilim.” diye tebessüm ettim adama.

Adam konuşmama fırsat vermeden araya girdi “Eminim yaşlı bir teyze vardı.” Kafasını kaşıdı. “Polislerin geldiğini hatırlamıyorum. Gözlerimi açtığımda hastanedeydim ve biraz araştırınca beni buraya yönlendirdiler.”

Sırıtmamam en mantıklısıydı. Gülümsemek ise yapılacak en son hata. Yüzümü ciddileştirdim. “Beyefendi anlıyorum ama o yaşlı teyze rolünü oynayan bendim.” Tezgâhın üzerinde bulunan bozuk paralarla oynamaya başladım. “Gerçi kendimi ne kadar riskli bir duruma attığımın farkına yavaş yavaş varıyorum.” Gözlerimi adamdan kaçırdım. “Şimdi olsa yapar mıydım emin olun bilmiyorum.”

Adam depo tarafında bulunan sandalyeyi çekti. “Oturabilir miyim?”

“Tabi buyurun.” dedim biraz nazik olmaya çalışarak.

“Bak.” dedi adam yüzünü ciddileştirerek. “Sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Yaptıkların için minnettarım.” Adam bu sefer alnındaki yarayı kaşımaya başladı. “Eğer yanlış anlamazsanız teşekkür mahiyetinde bir şeyler yapmak istiyorum. Elim boş geri dönemem. Ben de anca böyle rahat edebilirim.”

Yüzümü ciddileştirdim. “Teşekkür ettiniz. Bu yeterli.” dedim sözcüklerimi bastıra bastıra. Anlaşılan adam para teklif edecekti veya bakkal için bir şeyler yapacaktı. Ama buna asla gerek yoktu. Ben bu davranışımı insanlık için yapmıştım ödül için değil.

“Lütfen yanlış anlamayın.” Diye tekrar etti sözcüklerini. “Yapabileceğim bir şey var mı?” diye ekledi.

Sandalyemden kalktım. “Hayır yok.” dedim.

Hayatını kurtardığım bu adamın adını bile bilmiyordum ama ne önemi vardı ki. Sonuçta hayattaydı. Evine dönecek mutlu ailesine çocuklarına sımsıkı sarılabilecek. Bu düşünceler aklıma geldikçe iyi ki kurtarmışım bu adamı diye geçirdim içimden.

Ben kalkınca adam da kalktı. Kapıya doğru yürümeye başladı ve arkasına aniden döndü. “Pardon acaba siz hangi okula gidiyorsunuz?” dedi.

Tebessüm ettim. Gerçekleri anlatmak acıtmayacaktı. Sonuçta kime açıklarsam açıklayayım bu durumu herkes unutacaktı. Kendimi yakan yine kendim olacaktım. “Üniversite sınavına girdim ama zaten sonuç pek iç açıcı değil.” Yüzümü buruşturdum. “Barajı birkaç puanla geçmişim.” Adamın yaralı yüzüne dik duruşumla baktım. “Zaten iyi puan alsam da okuyabileceğim muallak. Hatta muallak bile değil, okuyamam.” Dedim.

Ben öyle söyleyince birden pişman olmuştum. Sanki ajitasyon yapmışım gibiydi. Aman, söylesem söylemesem ne değişecekti ki?

Adam dükkâna dikkatlice baktı. Baştan aşağı inceledi. Her detayını ezberlediğinden emindim. Bana doğru biraz yaklaştı.

“Hayatın nasıldır ne tür zorluklarla karşılaştın bilmiyorum ama bildiğim tek şey evlatlarımı babasız, eşimi kocasız bırakmadığın. Bunun için sana tekrardan teşekkür ederim. Ben Akev Üniversitesinde öğretim görevlisiyim. Aynı zamanda dekan yardımcısıyım. Eğer sende istersen seni üniversitede tam burslu olarak okutabilirim.” dedi ve ekledi “Radyo, televizyon ve sinema bölümünde.”

Adam konuşurken şaşkınlık içerisindeydim. Üniversite okumak nasıl bir duyguydu acaba? Güzel olduğuna emindim. Hem de sinema televizyon bölümü. Eğlenceli olacaktı. Ayrıca üniversite bulunduğumuz konuma yakın sayılırdı. 25-30 dakika yürüyüş mesafesindeydi ama olmazdı. Nasıl hayaller kuruyordum ben? Hiç mantıklı mıydı bunlar?

Ben tam cevap vermek için hazırlanırken adam konuşmasına devam etti “Biraz düşün istersen hemen cevap vermek zorunda değilsin.” dedi cebindeki kartviziti bana uzatırken.

Sonra nazikçe gülümseyerek bakkaldan ayrıldı.”

“Nasılsın bakalım?” Aka kapı arasından gülümsüyordu. Kitabı kapatıp çekmeceye koydum. Yüzümü buruşturdum.

“Eh işte.” Yatağımda doğruldum. “Gerçekleri öğrencince belki daha iyi olurum.”

“Gerçekler acı olsa da mı?”

“Nasıl yani?” dedim.

Aka çalışma masamın yanında bulunan sandalyeyi çekti ve oturdu. “Ne olursa olsun hayat devam ediyor İnci. Hayattasın. Kalbin atıyor. Nefes alabiliyorsun. Bunları düşün.” Yutkundu. “Önce Dilan’la konuştum. Sonrasında Arkın’la en son yanındaki kızı buldum onunla da konuştum. Bunu söylemek hiç istemezdim. Hatta bu sonucun olmaması için hayatımdan çok fazla şey verebilirdim.” durdu. “Dilan doğru söylüyor.”

“Bana şaka yaptığını söyle Aka.” Gözlerimden yaşlar akmaya başladı.

Aka sıkıca sarıldı. “Atlatacağız inan bana, her şey geçecek.” Dedi

Gözyaşlarım Aka’nın omzunla bütünleşiyordu. Aka yanımda olmasa bağırarak, çığlık atarak ağlayabilirdim. Aka sıcacık yüreğiyle engel oluyordu. “Geçecek mi Aka?”

“Geçecek güzelim. Hepsi geçecek.”

 

Bölüm : 30.06.2025 22:58 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...