13. Bölüm

12

tokyo
luvshobie

"Durdur arabayı." Haerim sakin bir ses tonuyla söylediğinde Seungjo birkaç saniyeliğine gözlerini yoldan çekip yanında oturan sevgilisine bakmıştı. "Ne?" Nedenini anlayamayarak sorduğunda Haerim sinirle nefes vermişti. "Sana arabayı durdur dedim." Biraz öncesine göre daha yüksek sesle söylediğinde Seungjo arabayı sakince sağa çekmiş ve Haerim kapıyı sertçe çarparak arabadan inmişti.

Biraz ileride kalan kayalıklara doğru yürürken yarım saat öncesine kadar sevdiği adamın yanında durmaya bile tahammül edemiyor oluşu, onun da yakalamakta güçlük çekeceği kadar hızlı gerçekleşmişti. Sert dalgaların çarptığı kayalıkların kenarında bir yere oturup, yüzünü elleri ile kapatmış ve sakinleşmeye çalışmıştı, çünkü bu öfkeyle Seungjo'yu sert dalgaların kucağına atması kaçınılmazdı.

Fakat sakinleştikçe mantığı devreye giriyor, mantığı devreye girdikçe de olayların aslında birbiriyle ne kadar bağlantılı olduğunu fark ediyordu. Buraya gelmeleri, Jimin'le karşılaşmaları, Jimin'in Seungjo'ya olan tavrı ve sevgilisinin yaptığı onca saçma hareket yavaş yavaş mantıksal bir zemine otururken Haerim hissettiği tüm o ağır hislerin altında nefesinin kesildiğini hissediyordu.

Arkasından doğru ona yaklaşan adım seslerini duyduğunda gözlerini kapatmış ve derin bir nefes almıştı ayağa kalkmadan hemen önce. Çünkü konuşmaya ve konuşabilmek için de sakinleşmeye ihtiyacı vardı. Zihninde kelimeleri toparlayarak art arda sıraladığı kelimeler mantıklı bir anlama kavuştuktan sonra Seungjo ile karşı karşıya geldiklerinde ise biraz önce söylemek için zihninde tasarladığı tüm cümleleri önemini yitirmiş, kelimelerin ağzından çıkmak için gücü kalmamıştı sanki. Söylemek istediği tüm her şey yerine, tek bir kelime çıkmıştı dudakları arasından. "Bitti."

Ve bunu söylemesinin ardından Seungjo'nun yanından geçerek arabaya ulaşmış, bagajdan kendi küçük valizini çıkararak kaldırım boyu yürümeye başlamıştı nereye gideceğini bile bilmeden. "Haerim dur!" Seungjo arkasından seslendiğinde genç kadın durmak yerine daha da hızlanmış fakat Seungjo koşarak yetişmişti. "Seungjo çekil önümden." Seungjo denileni yapmak yerine olduğu yerde durmaya devam ederken Haerim öfkesinin katlanarak arttığını hissedebiliyordu.

"Açıklamama izin ver, n'olursun." Seungjo söylediğinde Haerim histerik bir kahkaha atmıştı. "Neyi açıklayacaksın tam olarak? Beni nasıl aldattığını mı yoksa en yakın arkadaşımla birlikte olduğunu mu?" Biraz duraksamış ve sahte bir gülüşle birlikte kaldığı yerden devam etmişti söyleyeceklerine. "Ah, affedersin gerçekten, beni en yakın arkadaşımla nasıl aldattığını açıklayacaksın." Konuşmasındaki alaycı tona rağmen, hissettiği öfke ve hayal kırıklığı yüzünden sesi titriyordu konuşurken. Parçaları zihninde birleştirdiğinde böylesine büyük bir şok etkisi yaratmamıştı üzerinde fakat kelimelere döküp de tüm her şey somutluğa döküldüğünde, saç diplerine kadar alev aldığını, hissettiği öfkeden gözlerinin karardığını hissetmişti. "Allah belanı versin senin ya. Hâlâ karşıma geçip açıklayabilirim falan diyorsun, bu nasıl bir yüzsüzlük? Siktir git cehennemin dibine kadar yolun var." Bunu söyleyerek Seungjo'nun yanından geçip giderken Seungjo arkasından bakakalmıştı. Ne yapacağını bilemiyor gibiydi ve işlerin bu noktaya geleceğini de daha önce hiç düşünmemişti.

Boşluğa düşmüş gibi hissediyordu kendini. Beklemediği şekilde sonuçlanan bu olayda zararlı çıkanın kendisi olacağını hesaba katmamasına hayret ediyordu. Hırsı gözünü döndürmüş gibiydi ve kilitlendiği nokta dışında etrafını asla göremiyordu. Şimdi hem Jimin'den hem de Haerim'den ağır bir darbe yemiş, fakat hak ettiğini bile kabullenmeyerek Jimin'i suçlamaya başlamıştı. Çünkü Jimin eğer her şeyi masada söylememiş olsaydı Haerim öğrenmemiş olacaktı. Sinirle arabasının lastiğine doğru tekme atmış fakat sinirini alamamıştı yine de.

Arabanın etrafından dolanarak sürücü koltuğuna yerleştikten sonra arabayı çalıştırmış ve kaldırıma yakın bir şekilde yavaşça sürerek Haerim'in yürüme hızına eşitlemişti arabayı. "Tek başına nereye gideceksin elinde valizinle?" Açık pencereden seslendiğinde Haerim sabır dilenerek derin bir nefes vermişti. "Ananın amına gideceğim Seungjo, gelecek misin?" Haerim'in cümlesi valizin tekerlerinden çıkan tıkırtılı sese karışırken Seungjo pes etmemişti. "En azından gideceğin yere bırakayım Haerim." Eski sevgilisinin bu ısrarcı tavrına dayanamayarak durduğunda Seungjo da ani bir frenle arabayı durdurmuştu.

"Ya sen ne kadar yüzsüz bir insansın, hiç mi yüzün kızarmıyor? Hiç mi düşünmüyorsun 'ulan ben nerede hata yapıyorum' diye. Kendini hiç sorgulamıyor musun bile?" Seungjo iç çekmiş ve uzanarak Haerim'in tarafındaki yolcu kapısını açmıştı. "Bin de bunu daha sakin bir zamanda konuşalım. Şu an sinirlisin." Haerim'in ağzından şaşkın bir 'hah?' nidası firar etmiş ve Seungjo'nun araladığı kapıyı sertçe çarparak kapatmıştı. "Konuşacak bir şeyimiz yok, şimdi beni rahat bırakır mısın lütfen? Yoksa polisi arayacağım." Seungjo, Haerim'i ikna edemeyeceğini anlayınca direksiyonu hafif sola çevirerek kaldırımdan uzaklaşmış ve hızını artırarak hızla uzaklaşmıştı oradan. Haerim ise kaldırıma çöküp ağlamak ve hissettiği öfkeyle ortalığı ateşe vermek arasında gidip gelirken, yanından geçen taksiye el ederek durdurmuş ve valizini bagaja koyduktan sonra arka koltuğa yerleşmişti. "Otogara gidebilir miyiz lütfen?"

Taksi şoförü, dikiz aynasından anlayamayarak Haerim'e bakarken, Haerim de aynı bakışlarla karşılık veriyordu taksiciye. "Otogar derken?"

"Bayağı otogar işte, otobüslerin inip kalktığı? Bir şehirden başka bir şehire gitmek için bilet falan satılan?" Haerim, otogarın tanımını yaparken taksici göz devirmişti. "Otogarın ne olduğunu biliyorum bayan, bu köy bozması kasabada otogarın işi ne onu soruyorum." Haerim kaşlarını çatarak bakmıştı öndeki iki koltuğun arasından doğru. "Sensin bayan." Haerim'in bu ani çıkışına karşı taksi şoförü göz devirerek iç çekmişti. "Özür dilerim kadın bayan hanımefendi. Şimdi nereye gideceğinizi öğrenebilir miyim?" Sıcak ağustos ayının kızgın öğlen güneşi altında saatlerdir araba süren ve Haerim gibi kaprisli müşterilerle uğraşmak zorunda kalan Seokjin için de günün kolay geçtiği söylenemezdi. Fakat yıllardır süregelen bir esnaf etiği vardı ve müşteri her zaman haklıydı.

"Benim Seoul'e dönebileceğim bir taşıta binmem gerekiyor ve o taşıt her nereden kalkıyorsa beni oraya götürebilir misiniz rica etsem?" Haerim sabırsız bir şekilde söylerken Seokjin hafif bir baş hareketiyle onaylayarak vitesi değiştirip gaza basarak hareket etmiş ve yaklaşık yirmi dakika içerisinde, ilçe minibüslerinin kalkış durağına gelmişlerdi.

"Ne kadar tuttu?" Seokjin taksimetreyi kontrol ettikten sonra yanıtlamıştı. "Yüz bin won." Haerim ödeme yapmak için cüzdanını çıkarmak üzere çantasına bakındığında, omzunda asılı olması gereken çantanın orada olmadığını görünce paniklemişti. "Sikeyim böyle işi ya, çantam yok." İsyankar bir tonla söylendiğinde Seokjin sabırla parasını almak için bekliyordu. "Bagajı açar mısınız, dalgınlıkla oraya mı koydum acaba?" Seokjin iç çekerek arabadan inmiş ve bagajı açmıştı.

"Hay ben öyle işin geçmişini geçmişini-" küfrü Seokjin yüzünden yarıda kesilmişti. "Sizin gibi güzel bayanlara küfür etmek yakışmıyor yalnız küçük hanım." Haerim, zaten canı burnundayken denk geldiği bu tiplemeyle sabrının sınandığına emin olmuştu. Aldatıldığını öğreneli henüz birkaç saat anca olmuştu, yetmemiş gibi çantasını da posta koyup kıçına tekmeyi bastığı eski sevgilisinin arabasında unutmuştu. "Başlatma bayanına be adam zaten canım burnumda!" Haerim'in bu ani çıkışı, birkaç dakika içinde Seokjin'den telefonunu ödünç almak için rica etmeyecekmiş kadar öz güvenliydi fakat bu öz güvenli tavrı saniyeler içerisinde eriyip yok olmuştu bile.

Bu nedenle, atarlı müşterisiyle daha fazla uğraşmamak için arabanın önüne geçip kaputa yaslanarak kollarını önünde bağlayan Seokjin'in yanına adımıştı. "Şey, telefonunuzu kullanabilir miyim acaba?" Sesini oldukça kibar ve sevecen çıkarmak için çabalayarak sorduğunda Seokjin göz devirerek kollarını çözmüş ve arka cebindeki telefonunu çıkararak uzatmıştı karşısındaki genç kadına.

Haerim tam telefonu alacakken, Seokjin kıvrak bir hareketle telefonu çekmiş ve şüpheci bir şekilde bakmıştı. "Kimi arayacaksın?" Haerim iç çekerek yanıtlamıştı taksiciyi. "Orospço- aman, eski sevgilim diyecektim, dilim sürçmüş." Seokjin daha da üstelemeyerek telefonu uzatmış ve Haerim yuvarlak tuşa basarak ekranın açılmasını sağlamıştı. "Şifre soruyor." Seokjin sanki her gün birilerine şifresini söylüyormuş gibi bir rahatlıkla cevaplamıştı. "Doğum tarihim."

Haerim hafif şaşkınlıkla taksiciye bakarken Seokjin de anlamayan bakışlarla bakıyordu müşterisine. "Ne bakıyorsunuz bayan hanımefendi? Arasanıza kimi arayacaksanız." Seokjin ciddiyete söylerken Haerim hafifçe gülmüştü istemsiz olarak. "Beyefendi sizce sizin doğum tarihinizi bilecek kadar samimi miyiz sizinle? Girer misiniz şifrenizi artık?" Genç kadın sabırsızca söylendiğinde Seokjin telefonu alarak şifreyi girmişti bir çabukta. "Arabanın plakasında yazıyor." Haerim bir adım geriye giderek arabanın plakasına baktığında 04 KSJ 12- kısmını görmüş ve kaputa yaslanan Seokjin yüzünden yarım görünen kısmı net olarak görebilmek için Seokjin'i hafifçe kenara ittiğinde tamamını görmesiyle gülmüştü. "04 KSJ 1292." Plakayı sesli bir şekilde okuduktan sonra bakışlarını Seokjin'in yüzüne çevirmişti. "Bir çeşit megaloman falan mısınız acaba?"

Haerim bir yandan telefonda Seungjo'nun numarasını tuşlarken diğer yandan da gülerek Seokjin'e laf atmıştı. "Araba benim değil mi? Kendi doğum tarihimi yazacaktım tabii, kimin doğum tarihini yazsaydım, Einstein'ın mı?" Haerim yeşil tuşa basarak aramayı gerçekleştirip telefonu kulağına götürürken gülerek yanıtlamıştı. "Einstein'ın konumuzla alakası ne şu an?" Seokjin cevap vermek için ağzını açtığı anda yanıtlanan telefon ile Haerim elini kaldırarak Seokjin'i susturmuş ve telefonla konuşmaya başlamıştı.

"Neredesin?" Soğuk bir sesle sorduğunda, Seungjo tanımadığı bir numaradan gelen bu aramayı yanıtladığında karşısında Haerim'in olacağına ihtimal vermediğinden olsa gerek sesinden tanıyamamış ve bu soruya şaşırmıştı. "Kimsiniz?"

"Haerim ben, neredeysen söyle oraya geleceğim." Seungjo heyecanlanmıştı bu cevap karşısında. "Sonunda konuşmaya mı karar verdin, hemen konum atıyorum sana." Haerim göz devirmişti. "Hayır geri zekalı, konuşmayacağız. Ben çantamı senin arabanda unutmuşum ve onu alacağım. Sonra da hayatımdan def olup gideceksin sonsuza dek." Haerim'in açıklamasından sonra Seungjo'nun bakışları yanındaki koltuğa kaydığında, Haerim'in çantasının orada olduğunu görmüş ve iç çekmişti. "Bu numaraya mı atayım konumu?" Haerim göremeyeceğini bilse de başını sallamıştı hafifçe. "Evet." Ve telefonu aniden Seungjo'nun yüzüne kapatmıştı.

"Bu numaraya gelen konuma gidebilir miyiz lütfen?" Haerim telefonu geri verirken söylediğinde Seokjin gelen mesajdaki konumu açmıştı. "Hayır gidemeyiz." Haerim verilen cevaba şaşırarak bakmıştı. "Ne demek gidemeyiz beyefendi, siz taksici değil misiniz?" Seungjo, bilge bir tavır ve hafif bir egoyla yanıtlamıştı Haerim'i. "Basbayağı gidemeyiz işte. Ben ilçenin taksicisiyim bayan, bu konum ilçe sınırlarının dışında kalıyor." Haerim sabır dilenerek derin bir nefes almıştı. "Bakın beyefendi, çantamı eski sevgilimin arabasında unuttum ve paranı ödeyebilmem için de o çantaya ihtiyacım var. Parası neyse veririm, yeter ki çantamı ve telefonumu alabileyim." Seokjin, Haerim'in çaresizliğini görerek yelkenleri suya indirmişti. "Pekala, gidelim. Yalnız kasabadan birilerine söylemeyin lütfen. Çünkü ben ilçenin taksicisiyim, dışarı çıktığımı duyan olursa herkes ister." Haerim rahatlamış bir şekilde gülümsemişti. "Merak etmeyin bu kasabaya bir daha dönmeyi düşünmüyorum zaten."

***

Taehyung, kaldırım taşlarının çizgilerine basmamaya çalışarak yürürken Jeongguk sıcaktan bunalmış bir şekilde ensesinde biriken saç tutamlarını bileğindeki lastik tokayla bağlamış ve yanında değişik hareketlerle yürüyen esmer olana bakmıştı. "Ne yapıyorsun?" Taehyung'a ithafen sorduğu soruyla esmer olan hafifçe başını çevirerek Jeongguk'a bakmıştı yanıtlamadan hemen önce.

"Pansiyona kadar çizgilere basmadan yürüyebilirsem eğer benim sevgilim olacakmışsın." Büyük bir ciddiyetle söylediği şey karşısında Jeongguk gülmeden edememişti. "Ve buna kaldırım taşlarının aralarındaki çizgiler mi karar veriyormuş?" Gülerek sorduğunda Taehyung, küçük olanın gülüşüne takılı kaldığı için dikkati dağılmış ve yanlışlıkla çizgiye basmıştı. "Hassiktir ya, çizgiye bastım senin yüzünden." Taehyung ciddiyetle söylendiğinde Jeongguk keyifle kahkaha atmıştı. "Ben ne yapmışım pardon? Çizgiye basan sensin." Esmer olan omuz silkmişti. "Dikkatimi dağıttın işte." Jeongguk işaret parmağını kendine doğrultarak söylemişti. "Ben? Senin? Dikkatini dağıttım? Lan ben hiçbir şey yapmadım bile."

Jeongguk söylediğinde Taehyung duraksamış ve hafifçe yönünü küçük olana dönmüştü. "Ne demek hiçbir şey yapmadın? Dalga mı geçiyorsun benimle?" Jeongguk, esmer olanın ciddiyetle konuşması karşısında yavaştan sinirlerinin bozulduğunu hissediyordu. Çünkü Taehyung şu an gerçek anlamda onu çizgiye bastığı için azarlıyordu. "Öyle güzel gülmeseydin dağılmazdı dikkatim işte. Sorumluluk almak zorundasın." Jeongguk hissettiği rahatlamayla hafifçe gülmüştü. "Geri zekalı." Ve Taehyung'u geride bırakarak yürümeye devam etmişti.

"Baştan başlıyorum." Arkasından gelen Taehyung'un sesini, seke seke yanına ulaşan Taehyung takip ettiğinde başını hafifçe sağa sola sallayarak gülmüştü. Esmer olanın gerçekten anlam veremediği bir kafası vardı ve hoşuna gittiğini de inkar edemezdi. Bitmeyen neşesi ve herkesi gıcık etmek için gerçekleştirdiği üstün çabası bile gözüne sevimli geliyordu en başından beri. Taehyung'un uğraştığı kişi olmadığı müddetçe esmer olanın hayatla ve etrafındaki insanlarla mücadelesi kesinlikle izlemekten keyif aldığı nadide şeylerden biriydi son günlerde.

"Buraya gelene kadar hiçbir çizgiye basmadım." Nihayet vardıklarında Taehyung göz kırparak söylemiş ve bahçe çitlerinden geçmişlerdi. "Peki bu durumda benden ne bekliyorsun anlamadım. Sen kaldırım çizgileriyle halletmiştin sanki işini." Jeongguk resepsiyondaki yerini alırken alayla söylediğinde Taehyung iç çekmişti. "Neden böylesin bana karşı?" Esmer olan hafif alınganlıkla sorduğunda, Jeongguk büyük olanın ciddi olup olmadığını anlamak için birkaç saniye yanıtsız bırakmıştı Taehyung'u. "Anlamadım, nasılım?"

"Böyle işte. Soğuksun." Taehyung resepsiyon masasının yüksek kenarına kollarını yaslayarak hafifçe öne eğilmişti söylerken. "Soğuk değilim?" Jeongguk bir kaşını havaya kaldırarak söylediğinde Taehyung iç çekmişti. "Soğuksun işte Jeon, pas vermiyorsun hiç." Küçük olan iç çekmişti bu söylenene karşı. Taehyung'la böyle ciddi bir konuşma yapmayı beklemiyor oluşu yüzünden hazırlıksız yakalanmış ve ne diyeceğini bilememişti. "Hayır, veriyorum." Taehyung'un gözlerinin içine bakarak söylemiş ve esmer olanın aşama aşama yüzüne yerleşen imalı bakışın ardından göz devirerek devam etmişti. "Pas yani. Pas veriyorum."

Jeongguk'un telaşlı hali karşısında Taehyung daha fazla kendini tutamayarak kahkaha atmış ve resepsiyon masasından destek alarak yere çökmüştü gülmeye devam ederek. Jeongguk ise ayağa kalkarak yüksek masanın önünde çömelen Taehyung'a bakmıştı eğilerek. "Adama bak ya, bir de neden pas vermiyorsun diyor. Verilecek adam mısın sank-" Az önceki gafı yeniden yaptığını fark ettiğinde hızla cümlesini yarıda kesmiş ve devamını getirmişti. "Pas. Pas verilecek." Daha sonrasında, Taehyung'un gülüşü yüzünden onun da sinirleri bozulmuş olacak ki, Jeongguk da gülmüştü hafifçe.

Taehyung çömeldiği yerden ayağa kalktığında Jeongguk hâlâ gülmemek için kendini tutmaya çalışıyor fakat kıvrılan dudakları ele veriyordu kendisini. "O zaman oluyor muymuşsun yani manitam?" Taehyung göz kırparak sorduğunda Jeongguk iç çekmiş ve yanıtlamıştı. "Hayır?" Esmer olan ise Jeongguk tarafından son dört günde milyonuncu kez reddedilişi yüzünden oflamıştı.

"Ne zaman yüz vereceksin bana ya, daha ne yapmam lazım, söyle de onu yapayım." Jeongguk arkasındaki sandalyeye oturmuş ve bir bacağını diğerinin üstüne atarak arkasına yaslanmıştı. "Güven vermiyorsun hyung." Taehyung'un ağzı şaşkınlıkla aralanırken küçük olan devam etmişti. "Ayrıca neden bu kadar ısrarcı olduğunu da anlayamıyorum, iki güne gideceksin zaten. Lisede miyiz sanki de iki günlük yaz aşkı yaşayalım?" Küçük olan ciddiyetle söylediğinde Taehyung kaşlarını çatmıştı hafifçe. "Ben enayi miyim de iki günlük heves için günlerce peşinde dolanayım Jeon? Ne sanıyorsun beni? Mizacım yüzünden beni ciddiye almadığının farkındayım. Herkesi ve her şeyi alaya alıyor olabilirim ama tutup da senin duygularınla oynayacak kadar da orospu çocuğu değilim çok şükür." Taehyung insanlara nadiren kırılırdı ve bu an da o nadir anlardan biriydi.

Jeongguk'un ona güvenmediğinin pek tabii farkındaydı ancak duygularını bu kadar hafife almasına da kırılmadan edememişti. Küçük olanın bir şey söylemesine izin vermeden oradan uzaklaşarak boş masaların birine yerleşmiş ve her zaman yaptığı gibi, ne zaman üzüldüğü bir şey olsa kafasını dağıtmak için izlediği Friends bölümlerinden rastgele birini açarak telefonu masanın üzerindeki küçük süs saksısına dayamıştı. Kolunu da masanın üzerine koyarak kafasını yaslamış ve rahat bir pozisyon aldığında ise diziyi başlatmıştı.

Öylece kaç dakika geçtiğini bilmiyordu fakat Jeongguk'un, karşısındaki boş sandalyeye oturduğunu hissetmişti. Fakat tepki vermeye niyeti yok gibiydi. Bunu fark eden Jeongguk, tanıştıkları günden beri ilk kez, iletişim kurmak adına ilk adımı atmıştı. "Ne izliyorsun?" Küçük olan çekingen bir şekilde sorduğunda, Taehyung soğuk bir ses tonuyla yanıtlamıştı. "Friends." Jeongguk ise, büyüğünün kalbini gerçekten kırmış olmasının vicdan azabıyla cebelleşiyor ve gönlünü nasıl alabileceğini düşünüyordu. "Taehyung, bana bakar mısın lütfen?" Esmer olan oralı olmadığında Jeongguk telefonun ekranını masayla buluşturup diziyi izlemesine engel olmuştu. "Ne yapıyorsun Jeon?" Taehyung yorgun bir şekilde sorduğunda Jeongguk iç çekmişti.

"Özür dilerim, ben öyle demek istememiştim." Hızlıca cümlesini tamamladığında Taehyung iç geçirmişti. "Önemli değil, sen de haklısın sonuçta. Sana nasıl göründüğümün farkındayım." Jeongguk iç çekmişti bu sözler karşısında. "Ben gerçekten de öyle demek istememiştim. Hem ben seni böyle seviyorum zaten." Jeongguk'un dalgınlıkla söylediği yarı itirafımsı cümle karşısında Taehyung gözlerini irice açmıştı. "Seviyorsun yani sen de beni?" Şaşkınlıkla sorduğunda Jeongguk kendine gelmiş ve paniklemişti. "Hayır ben öyle bir şey demedim?" Cümlesini hızlı hızlı söylediğinde Taehyung'un dudakları kıvrılmış ve sandalyede arkasına yaslanarak kollarını bağlamıştı. "Hayır dedin, duydum. Sen de beni seviyorsun işte, inkar etme. Kaldırım çizgilerinin yalan söylemeyeceğini biliyordum." Taehyung ciddiyetle söylediğinde, Jeongguk büyük olanın hızla değişen ruh haline anlam vermekte ve yetişmekte güçlük çekiyordu.

"Sen ciddi misin şu an?" Jeongguk algılayamayarak sorduğunda Taehyung gülümsemişti. "Hava depresyona giremeyeceğim kadar sıcak biliyor musun Jeongguk, hazır sen de beni seviyorken niye uğraşayım daha fazla?" Taehyung rahat bir tavırla söylediğinde Jeongguk hâlâ şaşkınlıkla bakıyordu büyük olana. "Şey, tamam o zaman, ben şey yapayım, müşteriler, evet, müşterilerle ilgileneyim." Jeongguk oturduğu yerden kalkarak Taehyung'un yanından uzaklaşmıştı saniyeler içerisinde. Taehyung ise, bir sağa bir sola koşuşturarak müşterilerle ilgilenen Jeongguk'u izlemeye başlamıştı yüzüne yerleşen minik tebessümle birlikte. Zira küçük olanın Friends'ten daha dikkat dağıtıcı oluşu da bir gerçekti.

Yaklaşık yarım saat boyunca, bu defa hiçbir çiftin yanlış anlayacağı hareketler sergilemeyerek, Jeongguk'u dikizlemiş ve kırk dereceye yaklaşan havadan bunalarak pansiyon müşterilerinin kullanımına açık olan mutfaktan kendine ve Jeongguk'a birer bardak limonata ve çilekli meybuz alıp küçük olanın yanına gelmişti. "Teşekkür ederim." Jeongguk esmer olanın uzattığı bardağı alırken gülümseyerek söylemiş ve Taehyung da gülümseyerek karşılık vermişti.

Taehyung paketini açtığı çilekli meybuzun tamamını limonata bardağına boşaltırken Jeongguk, esmer olanın ne yaptığına bakıyordu. "Ne yapıyorsun?" Taehyung meybuz paketini kenardaki çöpe attıktan sonra pipetiyle karıştırmaya başlamış ve sarı sıvının yavaş yavaş kırmızıya boyanmasını izlemişti birkaç saniye. "Ne yapayım, buz bitmiş." Omuz silkerek söylediği şeye Jeongguk gülmüştü. "Ve sen de buz yok diye meybuz mu kullanmaya karar verdin?" Taehyung pipetten bir yudum almış ve memnun şıpırtılar çıkarmıştı ağzından. "Niye uzaylı görmüş gibi bakıyorsun Jeon, çilekli limonata yaptım işte." Ciddiyetle söylediğinde, yaptığı şey Jeongguk'a da mantıklı gelmiş olacak ki, kendi meybuzunu da aynı şekilde kendi limonatasına boşaltmıştı.

"Mmm, e güzel oluyormuş ki tadı bunun." Jeongguk'un onayından geçen karışımla Taehyung kendini beğenmiş bir şekilde gülümsemişti. "Gurme bir damağa sahibim senin de gördüğün üzere." Taehyung'un cümlesi Jeongguk'u güldürmüştü. "Aynen. Meybuz ve limonatayı harmanlayarak füzyon mutfağına yeni bir soluk getiren gastronomi dehasısın. Buralarda harcanıyorsun Taehyung-ssi." Jeongguk alayla söylerken Taehyung da küçük olanın ironisine ortak olmuştu. "Ben diyorum ki, mühendisliği bırakıp gastronomi camiasına mı atılsam acaba?" Taehyung çilekli limonatasından bir yudum aldıktan sonra söylemiş ve Jeongguk başını hafifçe iki yana sallayarak gülmüştü. "Kesinlikle atılmalısın."

Sessizce limonatalarını içtikleri dakikaların ardından Jeongguk aklına gelenle sessizliği bozmuştu. "Bu arada, ben Hoseok hyungu rahatlatmak için bana yardım edeceğini söyledim ama onun da dediği gibi sen hâlâ müşterisin. Yani bu yüzden denize falan girmek istersen gidebilirsin." Jeongguk söylediğinde Taehyung omuz silkmişti. "Jimin de yok ki ne yapayım tek başıma denizde?"

"Yani, genelde insanlar denizde yüzerler aslında ama sen başka bir şey yapıyorsan bilemem." Jeongguk alayla söylediğinde Taehyung göz devirmişti. "Sahi, Jimin nerede?" Taehyung, arkadaşının yokluğunun farkına yeni varmış gibi sorduğunda Jeongguk dudağını kıvırmıştı 'bilmiyorum' der gibi. "Hava almak için çıkmıştı en son. Buraya mı döndü acaba, baksan mı sizin odaya?" Jeongguk söylediğinde Taehyung başını hafifçe sallayarak elindeki kendi bardağını Jeongguk'a vererek hızlı adımlarla kendi kaldıkları odaya doğru ilerlemeye başlamıştı.

Küçük ev gibi olan odalarının anahtarını keten şortunun cebinden çıkararak içeriye adımını atarken seslenmişti. "Jiminie, burada mısın?" Boş odanın içine dağılan sesi karşılıksız kalırken kapıyı ardından kapatarak banyoya yönelmiş ve kapıyı tıklamıştı. "Jimin-ah?" Birkaç saniye ses gelmediğinde kapının kolunu yavaşça indirerek kafasını içeri uzatmış ve küçük banyoda yaşam belirtisi göremeyince odadan çıkıp Jeongguk'un yanına gelmişti tekrardan. "Odada yok, gelmemiş hiç."

Jeongguk saatine bakmış ve ayağa kalkmıştı. "Aramayı denedin mi?" Taehyung başını sallayarak yanıtlamıştı küçük olanı. "Hoseok'un evinden çıkarken aramıştım ama açmadı telefonunu." Esmer olan sıkıntıyla bir nefes verirken söylemiş Jeongguk ise kasayı kilitleyerek Taehyung'u kolundan tutup gölgede kalan masaların birine doğru yönlendirmiş ve oturmuşlardı. "Duymamış olabilir bir daha ara." Taehyung başıyla onaylayarak arka cebinden telefonunu çıkarmış ve yeniden aramıştı arkadaşını. "Hayır, cevap vermiyor. Nereye gitti bu çocuk ya, yol bilmez iz bilmez ya başına bir şey gelirse?"

Taehyung'un söylediği şeye Jeongguk istemeden göz devirmişti. "Küçücük kasabada ne yolu ne izi Taehyung? Zaten yolun bir ucundan diğer ucuna baktığında kasaba sınırlarını görüyor. En fazla ne olabilir yani." Jeongguk bıkkınlıkla söylediğinde Taehyung da hak vermişti küçük olana.

"Hem, telefonunu aessize almış olabilir. Belki de sadece kafasını dinlemek istiyordur?" Jeongguk söylediğinde Taehyung iç çekmişti. "Bilmiyorum Jeongguk, neredeyse dört saat oldu yanımızdan ayrılalı. Telefona da cevap vermiyor. Ortadan kaybolma huyu da yoktur ki hiç." Taehyung sanki evcil hayvanından bahseder gibi konuşuyor olsa dahi, esmer olanın ciddiyete büründüğü nadir anlardan birinde olmaları Jeongguk'u daha da endişelendiriyordu. Büyük olan her zamanki gibi gamsız olsa ve Jimin'in olmayışını alaya alsaydı şayet, endişe edilecek bir şey olmadığına emin olabilirdi ancak bu durumda, Taehyung bile endişeliyken, durum gözüne fazlasıyla ciddi görünüyordu.

"Hoseok hyunga haber vermeli miyiz?" Jeongguk sorduğunda Taehyung başını iki yana sallamıştı. "Şimdi değil, durduk yere onu da endişelendirmeyelim. Birkaç saate dönmezse aramaya çıkarım, bulamazsak söyleriz ona." Jeongguk başını sallamış ve masanın üzerinden uzanarak Taehyung'un omzunu sıvazlamıştı hafifçe. Esmer olan gülümsediğinde o da aynı şekilde karşılık vermişti.

"Jimin gelene kadar böyle, bu halde oturacak mısın peki?" Jeongguk merakla, biraz da Taehyung'un dikkatini dağıtmak amacıyla sorduğunda yanıt gecikmemişti. "Ne varmış halimde?" Taehyung kaşlarını çatarak sorduğunda Jeongguk hafif kıkırtıyla gülmüştü. "Kaos yok, insanları sinir etmek yok, uzaktan uzağa beni dikizlemek yok. Senin en tehlikeli halin yani aslında. Korkmalı mıyım?" Küçük olan muzip bir tonda söylediğinde Taehyung hafifçe gülmüştü. "Biz de bazenleri böyle dertlenebiliyoruz işte Jeongguk-ssi."


***

Güneş giderek batarken ve gökyüzünü hoş bir kızıllığa boyarken Haerim nihayet Seungjo'nun attığı konuma varmayı başarmış ve duran taksiden inerek eski sevgilisinin arabasına doğru adımlamıştı. Sürücü tarafına geçerek kapalı camı tıklatmış ve ani sesle irkilen Seungjo dalgınlıktan sıyrılarak kapıyı açıp arabadan inmişti. "Boşuna indin arabadan, çantamı alıp gideceğim."

"Ama önce beni bir dinleseydin. Kendimi açıklamama bile izin vermiyorsun." Seungjo sesini, pişmanlığını yansıtmaya çalıştığı bir tona bürüyerek söylediğinde Haerim göz devirmiş ve biraz önce Seungjo'nun inerek kapattığı kapıyı açarak yolcu koltuğunun üzerinde duran çantasını almış ve kapıyı kapatmıştı tekrardan. "Bir daha karşılaşmamak dileğiyle." Diyerek Seungjo'nun yanından geçeceği sırada, adam kolundan tutmuş ve gitmesine engel olmuştu. "Ne yapıyorsun? Bıraksana kolumu." Haerim öfkeyle söylediğinde Seungjo, genç kadını iyice kendine çekmiş ve tüm olayı arabasından izleyen Seokjin ise koltuğunda dikleşerek her an yardıma koşabilmek için tetikte bekler vaziyete geçmişti. Bir eli emniyet kemerinin düğmesinde, diğer eli de kapının kolunda duruyor; gözlerini ise bir an olsun karşısında dönen olaydan ayırmıyordu.

"Beni dinlemeden şuradan şuraya gitmene izin vereceğimi mi sanıyorsun?" Seungjo dişlerinin arasından tıslar gibi söylediğinde, Haerim öfkeden gözlerinin anlık olarak birkaç saniyeliğine karardığını hissetmişti. "Senden izin alır gibi bir halim var mı sence? Ne sanıyorsun kendini?" Haerim bir yandan kolunu Seungjo'nun tutuşundan kurtarmaya çalışırken söylemişti.

Seokjin ise dayanamayarak arabadan inmiş ve hızlı adımlarla ikilinin yanına gelmişti. "Bayan hanımefendi, bir sıkıntı mı var? İcabına bakalım hemen." Seokjin son cümlesini Seungjo'nun gözlerinin içine bakarak söylediğinde amacı dosta güven düşmana korku salmaktı lakin Seungjo hafifçe gülmüş ve Haerim'e çevirmişti bakışlarını. "Kim bu lavuk?" Seokjin, Seungjo'nun sorusuna sinirlenmiş ve Haerim'i kolundan tutarak arkasına doğru çektikten sonra Seungjo'nun önüne geçmişti. "Lavuk mavuk ayıp oluyor birader. Söylediklerine dikkat et." Seokjin söylediğinde Seungjo yerinde dikleşmiş ve Seokjin'e iyice yaklaşmıştı. "Etmezsem ne olur ulan, ne yaparsın?"

Seokjin hafifçe geri çekilerek burnunun dibine kadar giren Seungjo'ya hızlı bir kafa atmış ve Seungjo hissettiği acıyla burnunu tutmuştu. "Ne yaptığını sanıyorsun sen?" Seokjin omuz silkmişti rahat bir tavırla. "Kaşınanı kaşıyoruz birader bir sıkıntı mı var?" Haerim ise bugün gözünün önünde Seungjo'nun ne kadar çok şiddete maruz kaldığını düşünüyordu o sırada. Sabah Hoseok, şimdi bu konudan alakasız olan taksici ve günün geri kalanında kim bilir kimler. Ve bu durum sebepsiz yere keyfini yerine getirirken güldüğü anlaşılmasın diye eliyle ağzını kapatmıştı hafifçe.

"Asıl sana sormak lazım kardeşim sana ne oluyor da durduk yere aramıza giriyorsun. Haerim bir şey söylesene." Seungjo, Seokjin'in gerisinde duran kıza seslendiğinde Haerim omuz silkmekte yetinmişti yalnızca. "Ne yapmamı bekliyorsun Seungjo? Ben de mi adama kafa atayım?" Alayla söylemesi Seungjo'yu daha da sinirlendirmişti. "Sadece konuşalım dedim ama sen elin adamını üstüme saldın Haerim. Bu burada bitmedi." Seungjo burnunu tutarak arabaya binmek için kapısını açmaya çalışırken Seokjin'in kapıya yasladığı eli engel olmuştu.

"Bayan hanımefendi, izin vereyim mi gitmesine?" Haerim, kendini mafya babası gibi hissetmesine engel olamamış ve istemsizce gülmüştü içinde bulundukları bu duruma. Birkaç adımla aradaki mesafeyi kapatarak Seokjin'in yanında durmuş ve eski sevgilisine bakmıştı tiksintiyle. "Hâlâ yüzsüzce kendini açıklamak için çabalıyorsun Seungjo. Hatanın farkında bile değilsin, farkında olsan utancından kıta değiştirirdin ama sen hâlâ pişkin pişkin yüzüme bakabiliyorsun. Sen. Beni. Aldattın." Son cümlesini üstüne basa basa söylemiş ve devam etmişti. "Bunun daha ötesi yok. Beni her anlamda kandırdın ve bizi Jimin'le korkunç bir durumun içine sürükledin. Azıcık haysiyetin varsa bir daha çıkmazsın karşıma ama sende o da yok. Kuyruğunu kıstırıp hayatımdan siktir olup gitmen gereken yerde hâlâ üste çıkmaya çalışıyorsun. Bu sen değilsin, benim tanıdığım Seungjo bu kadar aşağılık bir adam değildi." Cümlesinin sonuna doğru sesi kısılırken Seungjo da dalgası durulmuş deniz gibi sakinleşmişti artık. Sesi çıkmıyor, konuşmak için ağzını bile açmıyordu.

"Ya sen benden özür bile dilemeye çalışmadın ki, hoş, dilesen de affetmezdim ama en azından hatasının farkında derdim. Sen gurur duyuyorsun hâlâ kendinle. O kadar iğrenç birisin ki, seninle geçirdiğim her saniye için kendimden nefret etmeme sebep oluyorsun." Küçük bir adım geriye gitmiş ve devam etmişti. "Umarım bundan sonra bir daha hiçbir yerde karşıma çıkmazsın. Çünkü seni affetme gibi bir ihtimalim uzayın içinde yok bile, sana öyle söyleyim. Ve umuyorum ki bundan sonra seni seven biri çıkmaz hayatın boyunca. Sen çünkü değil sevilmeyi, sevmeyi bile hak etmiyorsun." Konuşmasını bitirdiğinde bakışlarını Seokjin'e çevirmiş ve saniyelik bakışma ile Seokjin anlayarak elini kapıdan çekmişti.

Haerim derin bir nefes alarak taksiye doğru ilerlerken kendini inanılmaz hafiflemiş hissediyordu.

Bitmişti işte. Buraya kadardı.

Taksiye bindiğinde, Seokjin de sürücü koltuğuna yerleşmiş ve arabayı çalıştırmıştı. "Otogara." Bu defa ne Seokjin üstelemişti, bu kasabada otogar yok diye ne de Haerim düzeltmişti. İlçe otobüslerinin kalktığı durağa gelene kadar arabanın içinde sessizlik hakimiyetini sürdürmüş, Haerim sessiz gözyaşlarını akıtırken Seokjin de ara ara dikiz aynasından genç kadını kontrol etmişti yolculuk boyunca.

Bazen insanlar sadece kaybettiklerine üzüldükleri için değil, kaybettiklerine sevindikleri için de ağlarlardı. Haerim ise yıllardır bir yalan üzerine kurulu ilişkisinin son bulmasının verdiği buruk eksiklik ve rahatlama hissinin verdiği hafifliğe ağlıyordu. En çok da, arkadaşının böyle bir şeyi ondan gizlemesine ve böyle bir yalan ilişkiye göz yummasının hayal kırıklığıyla ağlıyordu.

***

Hayat bazen yaz yağmuru gibiydi. Gri bulutlar güneşi kapatır, birkaç dakikalığına yeryüzünü ılık damlalarla sular ve geçer, ardında da rengarenk bir gökkuşağı bırakırdı. Mutluyuz sandığımız, her şey yolunda gibi gördüğümüz anlarda, bir anda hayatımız gri bulutlar tarafından ele geçirilebilir ve sağanak yağış her tarafımızı ıslatabilirdi. Bazen gök gürler, sıcacık yazın ortasında serin rüzgarlar esip bizi üşütebilirdi. Bazen güzel gidiyor sandığımız şeyler son bulur ve o gri bulutların altındaki kasvette boğulabilirdik. Önemli olan ise, yağmurun ardından gelecek olan gökkuşağını bekleme sabrını gösterebilmekti.

Güzel giden ya da güzel gidiyor sandığımız ilişkimiz son bulabilir, sevdiğimiz işimizden olabilir ya da hayatımızda alışageldiğimiz pek çok şey değişebilirdi. Hayatımızdaki boşlukları yanlış kişilerle doldurmaya çalışırken doğru kişileri es geçebilir ve yanlışlar silsilesinin sonsuz sayıdaki halkasının başlangıcını oluşturabilirdik. Tıpkı Jimin'in hayatındaki Seungjo gibi.

Seungjo'nun Jimin'in hayatından çıkması, o zincirin kırılması demekti ve bu süreç her ne kadar Jimin için sancılı bir süreç olsa dahi, gökkuşağını bulmakta gecikmemişti. Seungjo güneşi üzerini örten yaz yağmuru gibi kısa bir anlığına Jimin'in hayatında iklim değişikliğine sebep olurken, Hoseok yağmurun ardından gelen gökkuşağı gibi girmişti Jimin'in hayatına. Bazen bizim için zahiren kötü görünen olaylar, bizim bile tahayyül edemeyeceğimiz mucizelere gebe olabiliyordu, tıpkı Jimin'in Hoseok'u bulması gibi.

Jimin, batmakta olan güneşi seyrederken aniden bastıran yağmurla birlikte bunları düşünmeye başlamıştı. Üzerindeki Hoseok'tan ödünç aldığı bol tişört, ince yağmur damlaları ile yer yer ıslanırken başını gökyüzüne çevirmiş ve güneşin önüne geçen bulutlara bakmıştı bir süre.

Kızgın güneşin altında oturduğu saatlerin ardından bu gölge ve yağmur ferahlamasına yardımcı olurken, duyumsadığı toprak kokusunu iyice içine çekmiş ve gülümsemişti. Hafiflemiş hissediyordu kendini.

Ortada yalan kalmamış, kırk yılda bir yaptığı tatilindeki Seungjo baskısından kurtulmuş ve en önemlisi de Hoseok'a yük olmayı bırakmıştı artık. Büyük olan her ne kadar bunu inkar etse de, bu saçma sapan sevgililik oyununun onu da fazlaca yorduğunu Jimin anlayabiliyordu. Çünkü kendisi bile yorulup bıkmışken, olayla uzaktan yakından alakası olmayan birinin bu oyunun içine ansızın çekilmesinin ne kadar rahatsız edici ve can sıkıcı olabileceğini tahmin edebiliyordu.

Fakat tüm oyun sona erdiğinde ve perde kapandığında, Jimin gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalmıştı. Gerçek Jimin, gerçek Hoseok ve gerçek kendisinin gerçek Hoseok'a karşı olan gerçek hislerinin ayırdına varmaya başladığı ilk ayık anıydı şu dakikalar. Sarhoşken bir şeyleri düşünmek de söylemek de daha kolay oluyordu. Fakat ayık kafayla, bu düşünceler bünyesine epeyce ağır gelmiş olmalıydı ki, saatlerdir ne otele ne de Hoseok'un yanına dönememişti. Çünkü her şey son bulduktan sonra ve sabahki diyaloglarından sonra Hoseok'la yüzleşmeye kendini hazır hissetmiyordu.

Öte yandan işler Hoseok'un tarafında da pek iç açıcı değildi. Herkes dağıldıktan sonra eve çöken derin sessizlik, esmer olanın bir süredir alışık olmadığı bir durum olmasından sebep, kendini yalnız hissetmişti. Sanki yıllardır yalnız yaşamıyormuş gibi ve Mickey'nin yalnızlığına eşlik edip ona arkadaş olduğu son birkaç yıl dışında evi hep böyle derin bir sessizliğe ev sahipliği yapmıyormuş gibi yalnız hissetmişti kendini. Evindeki Jimin'in varlığına bu denli çabuk alışması onun için de beklenmedik bir sürprizden ibaretti. Küçük olanın neşeli kıkırtılarının yankılanmadığı duvarlar, her ne kadar çeşitli tablolarla süslenerek doldurulmuş olsa dahi bomboş hissettiriyordu.

Akşama doğru bastıran yağmurla birlikte dolaptan bir kutu bira alarak odasına gelmişti Hoseok. Kapıyı açtığı anda onu karşılayan dağınık yatağı, komodinin üzerindeki kendine ait olmayan cep telefonu ve berjerin üzerine öylece bırakılmış tişörtü ile yüzüne hafif bir tebessüm yerleşmişti. Jimin'in dağınık bıraktığı odası, hayat var gibi hissettirmişti o an için. Odasına her girdiğinde sanki hiç kullanılmıyormuş gibi düzgün bir şekilde örtülü olan yatak örtüsünün kullanılmışlığı belli eden dağınıklığı, sessiz evine ses katmıştı sanki. Odanın içine adımlayarak elindeki bira kutusunu komodine bırakmış ve yatağa uzanarak örtüyü üzerine çekmişti.

Son birkaç gündür yatağını paylaştığı Jimin'in kokusunun sindiği yatakta, sırtını yatak başlığına yaslamış ve yatağın tam karşısındaki boydan boya olan cama çarpan yağmur damlalarını izlerken birasını yudumlamaya başlamıştı.

Hoseok'un otuz dört yıllık hayatında, hayatını sorguladığı pek fazla an yoktu fakat son zamanlarda, belki de ilerleyen yaşının getirisiyle bunu sık sık yapar olmuştu. Sevdiği yalnızlığın onu boğduğu, yıllarca çabaladığı işinin onu tatmin etmediği ve aramadığı aşkın o farkında bile olmadan bir anda hayatına girmesi gibi ardı ardına sıralanan pek çok olay, Hoseok'u son zamanlarda fazla meşgul etmeye başlamıştı. Hızına yetişemediği gelişmelere ayak uydurma konusunda zorluk yaşamasa dahi, duygusal anlamda bocaladığı da bir gerçekti.

Onun bu düşüncelerinden sıyrılmasını sağlayan şey ise, odanın içinde yankılanan kısık telefon titreşim sesi olmuş, sesin kaynağının cebinden çıkardığı telefonu olmadığını anladığında ise komodinde titreyen Jimin'in telefonunu almıştı eline.

Ekranda yazan 'Başımın Belası' yazısını görünce gülümsemiş ve Taehyung olduğunu anlayarak aramayı yanıtlamıştı. "Alo Jimin? Oh, çok şükür sonunda açtın telefonunu. Neredesin sen saatlerdir?" Hoseok'un yüzüne yerleşen gülümseme Taehyung'un endişeli sesiyle yavaşça solarken nihayet yanıtlamayı akıl edebilmişti. "Taehyung, Hoseok ben." Karşı hatta birkaç saniyeliğine sessizlik olmuş ve Taehyung rahat bir nefes verip kendini toparlayarak lafa girmişti yeniden. "Enişte, Jimin senin yanında mıydı ya? Ben de diyorum bu çocuk niye açmıyor bu telefonları. Meğersem seninle berabermiş." Ses tonundaki hafif ima, o an Hoseok'un algılarından geçmiyordu bile. Sadece duyuyor ve Taehyung'un cümlesini bitirmesini bekliyordu. "Yemin ederim sabahtan beri telaştan on yaş yaşlandım. Yanındaysa telefonu versene ona." Hoseok, duyduklarıyla endişelenmesine engel olamamıştı. "Jimin telefonunu burada unutmuş, eve gelmedi hiç. Senin yanında değil miydi?"

Taehyung, Hoseok'un bu şekilde öğrenmesi yüzünden gözlerini kapatıp derin bir nefes vermişti. Büyük olanı daha fazla telaşlandırmamak istese dahi, Hoseok'un cevap beklediğinin de farkındaydı. "Ben bugün hiç haber alamadım Jimin'den." Taehyung gergince dudağını ısırırken Hoseok ayaklanmıştı hemen. "Ne demek haber alamadın? Ve bunu bana şimdi mi söylüyorsun Taehyung?" Hoseok'un sesi istemsiz olarak yükselirken, gardrobuna doğru ilerlemiş ve tişörtünün üzerine ince bir hırka giydikten sonra, sabah Jimin'in sadece ince bir tişörtle çıktığını hatırlayarak bir tane de Jimin için almıştı yanına. "Hyung, endişelenme. Koca adam, kaybolacak değil ya." Taehyung telkin etmek istercesine söylediğinde, küçük olanın söyledikleri kulağına ulaşmıyordu bile.

"Ben aramaya çıkıyorum." Bunu diyerek telefonu kapatıp cebine koymuş ve odadan çıkarak kapının önüne kadar gelmişti. Hızla ayakkabılarını giyip vestiyerden evin ve arabasının anahtarını alıp cebine koymuş ve çıkmak için kapıyı açtığında ise karşısında yağmurda sırılsıklam olmuş bir Park Jimin görmeyi beklemiyordu.

 

 


___
02.52
07.09.2023

 

 

artık biraz biraz olayların içine girelim

 

 

bi de seungjoyu tamamen def etmemiz lazımdı artık o da olduğuna göre kılçıksız romantizm era başlayabilir diye düşünüyorum

 

 

 

hoseok'un instagramda "bu neden hep benim odamda" notuyla "yatağındaki" jimin'in şapkasını paylaştığı anı aklımdan çıkaramıyorum.

 

 

gerçek hayatta da hoseok çok tertipli ve düzenli biri ve bu fotoğraf bana biraz önce okuduğunuz satırlardaki bir yaz gecesi hopemin'ini hatırlatıyor. ya da belki de sadece direkt onlardan ilham almışımdır :')

 

 

 

 

Bölüm : 03.10.2024 11:43 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
tokyo / bir yaz gecesi rüyası | jihope / 12
tokyo
bir yaz gecesi rüyası | jihope

84 Okunma

21 Oy

0 Takip
17
Bölümlü Kitap
Hikayeyi Paylaş
Loading...