
bölümler arası nereden bakarsanız bakın bir yarım asır falan olduğu için en son hopemin'in arasında neler yaşandığını unuttuğunuzu varsayarak 10. bölüme ufak da olsa bir göz gezdirmenizi tavsiye ediyorum.
okuyup geldikten sonra başlayın bölüme, bana teşekkür edeceksiniz çünkü yazar ben olmama rağmen ben bile neredeyse unutmuşum her şeyi :'(
Derlerdi ki; dönüp dolaşıp en nihayetinde ayaklarımızın bizi getirdiği yer, bizim ait olduğumuz yer olurmuş. Ve insan bazen bir yerde ama en çok da birilerinin kalbinde tadarmış aitlik duygusunu. Bazı insanların gözleri bizim için ev olur, bakışlarındaki sıcaklıkta hayat bulurmuşuz. Bazen, bazı insanların kollarında tadarmışız ait olma hissini. Bazense, hiç tanımadığımız ancak en iyi tanıdığımızı sandığımız insanlardan bile daha çok güvende hissedermişiz kendimizi, bir yabancının evinde.
Jimin, bütün gün düşüncelerinde bile kaçtığı adamın kapısının önündeydi son birkaç dakikadır. Bu defa alkol almamış fakat bünyesi düşünceleriyle çoktan sarhoş olmuştu bile. Zaten başka türlü de açıklayamıyordu kendine içinde bulunduğu durumu. Neden her şey bittikten sonra bile soluğu Hoseok'un yanında aldığının açıklaması yoktu. Jimin kendine bile itiraf etmekten kaçıyor, düşünmezse gerçek olmayacağına olan inancını diri tutuyordu günlerdir. Söylemezse, yokmuş gibi davranırsa gerçek olmazdı. Kendinden bile kaçarsa eğer, yakalanmaktan korktuğu kişiye yakalanmaz sanıyordu. Fakat yakalanmaktan korktuğu kişinin Hoseok değil de kendisi olduğunu bilmiyordu henüz.
Bu kaçışın sonunda kendini yine kaçtığı yerde bulsa dahi, inkar etmek her zaman en kolay seçenekti. Şimdi ise, çoktan gelmiş olmasına rağmen kapıyı çalmaya çekiniyordu. Sanki burada olmaması gerekiyormuş gibi hissetmekten kendini alamıyor, nihayet Hoseok'un tüm bu saçma oyunlardan kurtulup da rahat bir nefes aldığını düşündüğü günün akşamında yine ona gidişini anlamlandıramıyordu. Tamamdı işte. Bu kadardı. Birkaç günlük oyunlarının sonuydu. Artık rol yapmalarına gerek olacak ve onları birbirlerine bağlayacak hiçbir şey kalmamıştı ancak Jimin, bu bitişin kalbine ektiği ince sızıya yenik düşmüş, soluğu Hoseok'un yanında almıştı.
Kapı, Jimin'in beklemediği bir anda hızla açıldığında ve Hoseok'un telaşlı yüzüyle burun buruna geldiğinde, hem o hem de Hoseok neye uğradığını şaşırmıştı çünkü esmer olan kesinlikle kapıyı açarken Jimin'i karşısında görmeyi, Jimin ise çalmadığı kapının aniden açılmasını beklemiyordu.
Hoseok bir adım geriye çekilerek biraz önce burun buruna geldiği bedene dikkatle baktığında, aramak için çıktığı adamı kapısında bulmasının şaşkınlığını yaşıyordu. Fakat bu şaşkınlığı uzun sürmemiş ve kollarını hızla Jimin'e sarmıştı. "Çok endişelendim senin için." Jimin bu endişenin sebebini anlayamasa da Hoseok'un sarılışına karşılık vermekten de geri durmamıştı. Islak kollarını Hoseok'a sardığında, Jimin'in ıslak ve soğuk bedeni Hoseok'un sıcaklığında ısınmış ve esmer olan yüzünü Jimin'in boynuna gömerek küçük olanın yağmur suyuna karışan kokusunu solumuştu hafifçe.
Nihayet içeri geçmeyi akıl edebildiklerinde Hoseok yavaşça kollarını Jimin'den ayırmış ve küçük olanın elinden tutarak içeri çekmişti onu. Ve kapıyı kapatmıştı. Jimin, buraya gelirken kesinlikle böyle bir karşılamayı beklemiyordu ancak tüm gün zihnini kurcalayan can sıkıcı düşüncelerin birkaçı, bu sarılmayla çoktan buhar olup uçmuştu bile.
"Sana kuru giysiler vereyim." Birkaç saniyelik bakışmanın ardından Hoseok sessizliği bozarak söylediğinde, Jimin belli belirsiz başını sallayarak onaylamış ve önden ilerleyerek odasına giren Hoseok'u takip etmişti. Odaya girdiklerinde büyük olan gardırobunun önünde Jimin'e uyacak kıyafetleri seçerken küçük olan birkaç gününü geçirdiği odaya göz gezdirmişti kısaca. Yatağın yanındaki komodinin üzerindeki bira kutusu, dağınık yatak örtüsü, berjerin üzerinde katlanmadan bıraktığı kıyafetler... Jimin Hoseok'un hayatını darmaduman ettiğini bu odaya bakarak bile kesin bir dille söyleyebilirdi. Her şeyi nizamlı, intizamlı ve düzenli olan Hoseok'un odasının birkaç gün sonraki hâli, her şeyin özeti gibiydi o an için. Jimin, bir süredir boğazına yerleşmiş olan yumruyu yok edebilmek adına hafifçe yutkunmuş ve titrek bir nefes vermişti. Göz pınarlarında akmak için bekleyen damlayı ise göz kapaklarının ardına hapsetmiş ve başını yere eğmişti, büyük olan tarafından fark edilmemek için. Hoseok ise, ondaki bu durgunluğu fark etmemek için elinden geldiğince çabalıyordu zaten. Bakışlarını Jimin'e değdirmemek için her şeyi yapıyordu. "Sen üzerini değiştirirken ben de bize sıcak bir şeyler hazırlayım. Üşümüşsündür."
Jimin, 'hyung yaz mevsimindeyiz, nasıl üşüyebilirim' demeyi istese de susmayı tercih etmişti o an için ve minik bir mırıltıyla onaylamıştı büyüğünü. Hoseok odadan çıktığında ise yatağa oturup ellerini yatağa yaslamıştı, bakışlarını beyaz tavana çevirmeden hemen önce. Taehyung ile tatil planı yapmaya karar verdiklerinde, böyle şeyler yaşanacağı aklının ucundan dahi geçmezdi ancak Jimin, dinlenmek için geldiği tatilde daha fazla yorulduğunu hissedebiliyordu. 'Keşke' dedi içinden, 'keşke Seungjo hiç var olmamış olsaydı hayatımda.'
Bu arzusunun temelinde yatan düşüncelerin sebebini ise Hoseok'a bağlayan zihnini bir türlü susturamıyor, susmayan düşünceleri ise her şeyi daha da zorluyordu. İç çekerek ayağa kalktı ve Hoseok'un kendisi için bıraktığı temiz ve kuru giysileri aldı eline. Buraya gelirken hazırladığı valizin ne kadar işlevsiz olduğunu düşünerek güldü kendi kendine. Geldiğinden beri Hoseok'un giysilerini giyiyor, Hoseok'un odasında, Hoseok'un yatağında uyuyordu.
Büyük olanın kokusu artık ciğerlerinin ezbere bildiği, yokluğunda eksikliğini hissettiği bir şey oluvermişti mesela bu birkaç günde. Her sarılmalarında, her yakınlaşmalarında ya da Hoseok'un odasına her girdiğinde odaya sinen kokuyu solurdu çaktırmadan. Belki eşsiz değildi fakat Hoseok'tu işte. Hoseok gibiydi. Sert değil; dingin, temiz ve ferah. Tıpkı Hoseok'un Jimin'de uyandırdığı hisler gibiydi.
Jimin üzerindeki ıslak giysileri temiz ve kuru giysilerle değiştirdikten sonra odadan çıkmış ve mutfakta, biraz önce söylediği gibi çay demleyen Hoseok'un yanına gelmiş, içeri girmeden duvara yaslanarak büyük olanı izlemeye başlamıştı. Hoseok, kurumuş bitki yapraklarını, içinde sıcak su bulunan demliğin içerisine atarken Jimin saydam demliğin içerisindeki suyun renginin yavaş yavaş değiştiğini görebiliyordu fakat Hoseok, küçük olanın geldiğini henüz fark etmemişti. Bu sebepten de hafifçe şarkı mırıldanmaya devam ediyordu.
Jimin, Hoseok'un dudaklarından dökülen, adını bilmediği şarkıyı dinlerken, büyük olanın sesinin bu kadar güzel olabileceğini düşünmemesine şaşırıyordu. Hoseok'un görece kalın ve derin bir sesi vardı fakat şarkı söylerken yumuşacık bir tona bürünüyordu.
"Devam etsene." Hoseok şarkı söylemeyi bıraktığında Jimin söylemiş ve esmer olan beklenmedik sesle istemeden irkilmişti. "Ne zaman geldin sen?" Elindeki fincanları tezgaha koyarken Jimin'e bakarak sormuştu. "Biraz önce." Hoseok başını sallamıştı usulca. "Fark etmemişim geldiğini hiç." Jimin gülümsemiş, Hoseok ise demlenen çayı fincanlara doldurmaya başlamıştı.
"Yağmur dinmiş." Jimin mutfak camına yaklaşarak söylediğinde Hoseok onaylamıştı. "Evet, sen geldikten sonra dindi hemen. Seni bekliyormuş anlaşılan." Hafifçe gülerek söylediğinde Jimin de gülmüş ve esmer olanın uzattığı fincanı almıştı. "Dikkat et, elin yanmasın." Hoseok elini çekerken söylemiş ve kendi fincanını da almıştı eline. "Bahçede içelim mi? Yağmur dinmiş nasıl olsa." Jimin sorduğunda Hoseok, küçük olan ne isterse istesin zaten kabul edeceğini biliyordu. "Olur, bana uyar."
Jimin önden bahçeye çıkmış, onu takip eden Hoseok da evden aldığı hırkayı Jimin'in sırtına bıraktıktan sonra salıncağa oturarak çay dolu kupaları salıncağın iki yanında bulunan sehpaların birine bırakmış ve eliyle yanındaki boşluğa vurmuştu hafifçe. "Gelsene yanıma." Jimin de Hoseok'u bekletmeden salıncaktaki yerini almış ve oturduğu yerde bağdaş kurarak arkasına yaslanmıştı. Yağmur artık tamamen durmuş fakat gri yağmur bulutları henüz dağılmamıştı. Bu da gökyüzünün görünümünü kısıtlıyor ancak yine de görülmeye değer bir görüntü sunuyordu gözlere. "Sen üşümüyor musun?" Hoseok gülümsemişti yanıtlamadan önce. "Şimdilik hayır."
Bu diyalog, aralarında dakikalarca sürecek olan sessizliğin başlangıcı olduğunda, uzaklardan gelen dalgaların ve dalga seslerine eşlik eden ağustos böceklerinin şarkısından başka ses yoktu Hoseok'un evinin küçük bahçesinde. Biraz önce yağan yağmurun ardından gökyüzü adeta temizlenmiş gibi yavaş yavaş berraklaşırken ve gri yağmur bulutları yerini ışıltılı yıldızlara bırakırken şehir ışıklarından uzakta olmalarının avantajıyla yıldızlar uçsuz bucaksız gökyüzünde parlıyordu. Jimin, hayatı boyunca bu kadar yıldızı daha önce hiç bir arada görmediğine emindi. Bu yüzden, oturduğu salıncakta iyice arkasına yaslanmış, kupayı da eliyle destek vererek karnının üzerinde sabitlemiş bir şekilde gökyüzünü izliyordu.
Bazen birileriyle susmanın bile dünyalara bedel olduğu anlar olurdu. Bazı insanların suskunlukları bile en süslü cümlelere bedel olur, o kişiyle sessizliği paylaşmak bile tarifi mümkün olmayan huzuru aşılardı bünyemize. Jimin tam olarak bunu hissediyordu şu dakikalarda. Hoseok yanındayken susmak bile, konuşmayı çok seven Jimin için fazla keyifli oluyordu. Büyük olan ile birlikte geçirdiği her vaktin, her şeyden daha anlamlı ve değerli olduğunun bilinciyle ve birkaç gün sonra son bulacağının farkındalığıyla tadını çıkarıyordu.
Hoseok ise, yanında oturan Jimin'in sessiz varlığının bile biraz önce gri olan evini renklere boyadığının fark etmişti. Sessiz duvarlar, Jimin'in varlığı ile hayat bulmuştu adeta. Jimin, Hoseok'un gri bulutlarını aralayan gökkuşağı gibiydi ve daha dakikalar önce eve hakim olan kasvetli sessizlik, Jimin'in sessizliğiyle seslenmişti. Hoseok bunun ne anlama geldiğini tam olarak bilmiyor fakat aşk dedikleri olgunun böyle bir şey olup olmadığını düşünüyordu dakikalardır. Düşünmekten çayını bile içmeyi unutmuş, elinde soğuyan çayından buharlar uçmaz olmuştu.
"Yıldızlar çok güzel." Jimin, sessizlik perdesini kısık sesiyle araladığında, Hoseok bakışlarını küçük olana çevirmişti. Jimin'in bakışları gökyüzünde, dudaklarında ise hoş bir tebessüm vardı. Sanki tüm yüklerinden kurtulmuş gibi bir hafiflik vardı ruhunda. Kalbi adeta esaretten kurtulmuş bir kuş gibi heyecanla kanat çırpıyor, bu da Jimin'in yüzüne yansıyordu. "Evet, çok güzel." Hoseok, bunu yıldızlara değil de Jimin'e bakarak söylediğinde, küçük olanın hâlâ gökyüzünde olan bakışları sayesinde, fark etmemişti. Hoseok ise, ciddiydi. Jimin'i daha önce hiç böyle dikkatli incelemediğine emindi çünkü daha önce gözleri kaçıp kaçıp soluğu Jimin'de almaya çalışmıyordu. Fakat şimdi, Hoseok bakışlarını Jimin'den kaçırmak için üstün bir çaba sarf etmesi gerekiyordu. Sanki gözleri yıllarca görmeye hasret kaldığı bir manzaraya nihayet kavuşmuş gibiydi. Heyecanla ve biraz da merakla, küçük olanın her bir detayını sanat eseriymişçesine incelemek için ölüp bitiyordu. Bakışlarına yansıyan çocuksu pırıltılar, ilk defa tadına vardığı renklerin heyecanıyla, sadece Jimin'in etrafındayken ortaya çıkıyordu.
"Sormayacak mısın?" Jimin başını hafifçe sol tarafına çevirerek kendisine bakmayan Hoseok'a hitaben sorduğunda Hoseok da bakışlarını sağ tarafa çevirip Jimin'le göz göze gelmişti. "Anlatmak isteseydin kaçmazdın Jimin-ah." Sesindeki dingin tını, Hoseok'a bilge bir hava katıyordu. Sanki Jimin anlatmasa bile büyük olan her şeyin farkındaymış gibi hissetmesine engel olamamıştı.
Oysa Jimin Hoseok'un hiçbir şey sormamasına minnettardı. Sorgulamaması, hatta endişesini bile saniyeler içerisinde silip küçük olana hissettirmemeye çalışmaması onu memnun etmişti. Çünkü onu baskı altında tutabileceği bir durum değildi ve Jimin isterse anlatırdı. Ancak Jimin, bu memnuniyetin de ötesinde, sorgulanmak istediğini fark etmişti. Hoseok tarafından sorgulanmak ve merak edilmek istemişti, belki de anlatmaya olan ihtiyacı ona bunu hissettirmişti. Jimin anlatmak ve anlaşılmak istiyordu belki de ve sırf bu yüzden, Hoseok'a kapı aralamıştı. Hoseok ise aralanan kapının farkında olarak, yine de izinsiz girmemek adına temkinle yaklaşıyordu Jimin'e.
"Ama sonuç olarak," biraz duraksamış ve bakışlarını Hoseok'a çevirerek devam etmişti. "günün sonunda yine buradayım." Jimin söylediğinde Hoseok'un yerde sabitlenen ayaklarının hafif hareketleri ile sallanan salıncak durmuş ve esmer olan bakışlarını Jimin'e çevirmişti. Jimin'in bakışlarındaki yoğunluk Hoseok'un yutkunmasana sebep olduğunda, Jimin bakışlarını elinde tuttuğu kupaya çevirerek göz kontaklarını kesmiş ve Hoseok derin bir nefes almıştı. Tek bir bakışma bile kalbinin hızlandığını hissetmesine fazlasıyla yetip artarken bünyesine henüz yeni nüfuz eden bu hislerle nasıl baş etmesi gerektiğini bilemiyordu.
Jimin'in içinde kelimelere dökemediği tonla duygu ve düşünce birbirine dolanıp yumak haline gelmişken, içlerinden net bir şey çıkarıp kelimelere dökmekte zorlanıyordu. Bu nedenle de suskunlukları yeni kelimeleri oluyor, birbirlerinin sessizliklerinde hayat buluyorlardı.
"Kafamı dağıtmak istemiştim." Jimin dakikalarca sürüp gelen sessizliği kısık sesiyle dağıtarak söylediğinde Hoseok gülümsemiş ve salıncakta hafif yan dönerek ayağını altına almıştı. Şimdi doğrudan Jimin'e bakıyor, koltuğun sırt kısmına yaslanarak başını yumruk yaptığı eline yaslamış bir şekilde küçük olanın yan profilini izliyordu. "Sen nereye gidersen git bu kafa da seninle gelecek Jimin-ah. Kafanı, kaçarak dağıtamazsın." Hoseok'un her şeyden habersiz söylediği cümle Jimin'i gülümsetmişti.
"Düşüncelerinden kurtulmanın en ideal yolu onlarla yüzleşmektir." Hoseok bunu söylerken Jimin'in gözlerinin içine bakıyordu ve Jimin, sanki biraz daha göz teması kursalar Hoseok aklından geçen tüm düşünceleri okuyabilecekmiş gibi hissettiği için gözlerini kaçırma ihtiyacı hissetmiş, fakat yapamamıştı.
"Ya yüzleşmek istemiyorsam?" Jimin sorduğunda Hoseok iç çekmişti konuşmaya başlamadan önce. "Yüzleşilmemiş her his, her duygu ya da düşünce insanın içini kemirmeye devam eder. Yüzleşmeden o düşüncelerden kurtulamazsın." Hoseok hayatının her anında felsefik derin sohbetler yapan biri değildi ancak yaşam tarzı ve kişiliği onu her zaman rasyonelliğe itmişti. Rasyonellik ise her zaman biraz felsefeyi beraberinde getirirdi.
Hoseok'un cümlesi aralarındaki suskunluğun başlangıcı olduğunda, kıyıya vuran dalgaların sesleri eşlik ediyordu sözsüz sohbetlerine. Jimin bakışlarını üzerinden buhar tüten kahvesine dikmiş, bardağının üzerinden uçuşan buharları seyrediyordu sessizce. "Hyung," demişti, devam etmeden önce yutkunmuş ve bakışlarını yeniden yanında oturan Hoseok'a çevirmişti. "Sormayacak mısın?"
Hoseok Jimin'in ikinci kez yinelediği sorusuyla bakışlarını küçük olana çevirmiş ve kendisine beklenti dolu bakan bakışlarla karşılaşmıştı. Fakat Jimin'in ne beklediğini anlayamıyordu. Hoş, Jimin de büyük olandan ne beklediğini bilmiyordu. "Ne sormamı istiyorsun Jimin?" Hoseok sakin bir tınıda sorduğunda Jimin hafifçe tebessüm etmişti istemeden.
"Neden burada olduğumu sormayacak mısın?" Biraz sonra Jimin beklenti dolu bir şekilde sormuş, bu soruyla Hoseok'un yüzünde Jimin'in çözümleyemediği ama büyük olanın kendisine hep böyle bakması için her şeyi yapabileceğini bildiği bir bakış meydana gelmişti. "Sen biliyor musun ki cevabı?" Hoseok'un yanıtı afallamasına sebep olduğunda Jimin yutkunmuş ve gözlerini kaçırarak bakışlarını yeniden gökyüzüne dikmişti.
"Daha önce bu kadar çok yıldızı bir arada görmemiştim hiç." Dakikalar sonra Jimin konuyu değiştirerek söylemiş ve Hoseok'a dönmüştü. Bakışlarını esmer olana çevirdiğinde ise, anında göz göze gelmeyi beklememesinin şaşkınlığıyla söyleyeceklerini unutmuş, nefesi kesilmiş ve yutkunmuştu hafifçe. Ne Hoseok bakışlarını çekiyordu ne de Jimin. Öylece, birkaç dakika kadar, belki de birkaç saniye, gökyüzündekilerden daha parlak olan birbirlerinin gözlerindeki yıldızları izlediler.
"Hyung," demişti Jimin yutkunmadan önce, ne diyeceğini bilmese dahi. Sadece, bir şeyler söylemek istemiş, bu yoğun bakışmanın altında ezilmemek ve dünyayla bağını tamamen koparmamak için yine Hoseok'a tutunmuştu sanki. Hoseok ise cevap vermek yerine Jimin'e iyice yaklaşmış ve hafifçe eğilerek dudaklarını Jimin'in dolgun dudaklarına değdirmişti hafifçe. İkisi de dudaklarını hareket ettirmeden öylece duruyor, Jimin'in çay kokulu nefesi Hoseok'un dudaklarına çarpıyordu. Esmer olan dudaklarını hafifçe hareket ettirdiğinde Jimin de dudaklarını aralamış ve Hoseok, Jimin'in alt dudağını kendi dudakları arasına alarak hafifçe emip geri çekilmiş, çıkan ıslak sesin ardından dudakları yeniden bulmuştu birbirlerini.
Jimin, dudaklarını ayırmadan elindeki kupayı salıncağın yanındaki sehpaya bırakarak hafifçe doğrulmuş ve elini Hoseok'un ensesine çıkarmıştı. Parmakları Hoseok'un saçları arasında kaybolurken, esmer olan da Jimin'in belinden tutup hafifçe kendine çekmiş, bu hareket dizlerinin temas etmesine sebep olmuştu. Hissettikleri yoğun haz ve heyecan kulaklarının uğuldamasına sebep olurken, dalgaların ve ağustos böceklerinin sesleri tamamen duyulmaz hale gelmişti.
Hoseok'un eli Jimin'in ince belinde keşfe çıktığında, Jimin'in beli hafifçe içe doğru bükülmüş ve Hoseok'un kemikli eli, küçük olanın kavisli beline yerleşmişti. Bu temasla, yapbozun birbirine uygun iki parçası gibi tamamlanmışlardı adeta.
Nefes ihtiyacıyla dudaklarını ayırdıklarında, sanki aradıkları oksijen havada değil de birbirlerindeymiş gibi, bu defa daha büyük bir şevkle sarılmışlardı birbirlerine. Jimin, kolunu tamamen Hoseok'un boynuna sarmış ve bedenleri arasındaki boşluğu sıfıra indirerek esmer olanın kucağındaki yerini almıştı çoktan. İki gün öncesinin gecesinin tekrarı gibiydi her şey fakat tek fark, Jimin sarhoş değildi ve bu defa öpüşmeyi başlatan taraf Hoseok'tu.
İkisi de tamamen bilinci yerinde olarak ve bu defa herhangi bir duygusal boşluğun sebebiyet verdiği bir şekilde değil, gerçekten isteyerek, gerçekten arzulayarak tadıyorlardı birbirlerini. Hoseok'un dudakları önce Jimin'in çenesine, ardından da Jimin'in boynuna kaydığında, hissettiği ince sızı yüzünden dudaklarından tıslamaya benzer bir ses çıkmış ve başını hafif sola eğerek Hoseok'a biraz daha alan açmış, birkaç saniye sonrasında da esmer olanın ıslak dudaklarını köprücük kemiklerinin biraz üstünde hissetmişti.
Hoseok'un ıslak bıraktığı teninin üzerinden ılık rüzgarlar eserken ve büyük olanın kemikli elleri tişörtünün içinden Jimin'in pürüzsüz tenini okşarken, ikisi de büyülü bir anın içine hapsolmuş gibi hissetmekten kendilerini alamıyorlardı. Dudakları yeniden buluştuğunda, bu defa daha sakindi öpüşmeleri. Öyle ki, biraz sonra Hoseok kesik öpücüklerle dudaklarını ayırmış ve alınlarını yaslamıştı. Jimin yavaşça gözlerini açtığında, Hoseok'un gülümseyen yüzüyle karşılaşmış ve büyük olanın tebessümü onun da dudaklarına yansımıştı. Öpüşmekten şişen dudaklarına.
"Geçen gece beni öptüğünde eğer sarhoş olmasaydın yapmak istediklerim bunlardı." Hoseok'un pürüzlü sesiyle söylediği cümle, Jimin'in aklında o geceye dair yer edinmiş olan soruların uçmasına sebep olduğunda alnını Hoseok'un alnına yaslamış ve gözlerini kapamıştı.
"Bu sabah neden konuşmama izin vermedin?" Jimin hâlâ Hoseok'un kucağında, Hoseok'un elleri ise hâlâ Jimin'in belindeydi. On dakikada evi oluvermişti büyük olanın kucağı. "Söyleyeceklerini duymamak için." Jimin kaşlarını çatmış ve Hoseok'un kucağından kayarak salıncağa oturmuştu. "Sarhoştum hyung, hataydı hyung, olmamış gibi yapalım hyung..." Hoseok iç çekmişti. "Bunları duymak istemedim, Jimin. Her ne olursa olsun o ânı pişmanlıkla anmanı istemedim." Bakışlarını Jimin'e çevirdiğinde küçük olanın dikkatle kendisine baktığını görerek gülümsemişti.
Hoseok haklıydı, böyle söyleyecekti. "Ve pişman olup aramızdaki bu şeyi," doğru kelimeyi bulamadığı için vurgu yaparak söylemiş ve devam etmişti, "bu tuhaf oyunu bitirmeni istemedim." Cümlesini Jimin'in gözlerinin ta en içine bakarak bitirdiğinde, Jimin tüm vücudunun titrediğini hissetmişti. "Her şeyin gerçek olmasını diledim Jimin. Seungjo olmadan da sevgilin olabilmeyi istedim. Elini gerçekten tutabilmeyi, gözlerine gerçekten bakabilmeyi, seni gerçekten öpebilmeyi diledim." Hoseok, kendinden bile beklemediği itirafıyla, yüreğindeki ağırlığın hafiflediğini hissetmişti. Kendine bile itiraf etmekten çekindiği gerçekler nihayet muhatabıyla buluştuğunda, Hoseok rahatlamıştı.
Jimin ise, beklenmedik itiraf karşısında heyecanlanmasına engel olamamıştı. "Seninle tanıştığım ilk günden beri," diye başlamıştı cümlesine. "Hyung o günden beri, başka bir şekilde, başka şartlar altında tanışmış olsaydık nasıl olurduk diye düşünüyorum. Seungjo hiç var olmasaydı ve normal insanlar olarak normal bir şekilde tanısaydık birbirimizi mesela." Jimin bunu sarhoşken de söylemişti Hoseok'a ve bu yüzden de bu konuşma Hoseok'un bildiği bir konuşmaydı.
"Belki de, başka bir şekilde değil de tam olarak bu şekilde tanışmamız gerekiyordu Jimin. Belki de bizim hikayemiz çocuksu bir sevgililik oyunuyla başlıyordur." Hoseok söylediğinde Jimin gülümsemişti. "Bizim hikayemiz..." İki kelimelik cümleyi dudaklarına yerleşen tebessümle yinelediğinde, Hoseok da gülümsemişti. "Sence var mı böyle bir şey? Bizim hikayemiz yani? Sen burada kalacaksın ve ben iki gün sonra Seoul'e döneceğim. Hyung sence bizim bir hikayemiz olacak mı?"
Bu soru, ikisinin de üzerine ağır bir kasvetin çökmesine sebep olduğunda, ikisi de daha duygularının karşılık buluyor olmasına bile sevinemeden ayrılık gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalmışlardı.
"Hyung, senden hoşlanıyorum." Jimin mırıltıya yakın söylediğinde Hoseok gerçekten duyup duymadığından bile emin olamamıştı neredeyse. "Senden deli gibi hoşlanıyorum. Yanındayken hissettiğim mutluluğu tarif edecek hiçbir kelime yok." İç çekmiş ve Hoseok'a dönmüştü yine. Büyük olan dikkatle dinliyordu onu ve bu bile Jimin'in ağlamak istemesine sebep oluyordu. "Bugünüm berbat geçti, düşünceler beynimi kemirip durdu, farkında olmadan ayaklarım beni senin yanına getirdi ve sen bana sarılır sarılmaz her şey anlamını yitirdi. Tek gerçek sen oluverdin bir anda." Birkaç saniye kadar duraksamış ve devam etmişti.
"Bugün sen Seungjo'yu düşündüğümü sandığın zamanlarda bile aklımda sadece sen vardın. Beni o kadar çabuk etkin altına aldın ki, hyung seni sevmek o kadar kolaydı ki... Anlamıyorsun." Jimin nihayet pes ederek günlerdir söylemek istediklerini söylerken Hoseok sadece şaşkındı. Beklemiyordu, aklına bile gelmemişti hatta Jimin'in ondan hoşlanma ihtimali.
"Bizim için başka bir hayatın hayalini bile kurdum, hyung daha kaç gün oldu ki tanışalı? Ama seni sevmek o kadar kolaydı ki, başka şartlar altında tanışan başka insanlar olsaydık hayatımız nasıl olurdu diye düşünmekten alıkoyamadım kendimi." İç çekmişti devam etmeden önce. "Gitmemenin, burada kalmanın yollarını düşünür oldum. Siktiğimin Seungjo'su köşeden bizi izleyip açığımızı ararken bile aklımda sadece sen oluyordun. Belimi tutan ellerin, saçıma dokunan parmakların, bakışların, davranışların..." Jimin ağlayacak gibi hissediyordu sadece. Hoseok'a bu kadar kısa sürede bu kadar çok kapılması onu zorluyordu. "Hyung o ilk gün bile, yemek yediğimiz o gün bile eski sevgilim karşımda otururken sen benim zihnimi ele geçirmiştin bile çoktan." Jimin'in söylediği her yeni beklenmedik cümle onu daha da şaşırtırken ne cevap vermesi gerektiğini kestiremiyor, biraz önce netleşti sandığı düşünceleri yeniden karışıyordu.
"Ama baksana, geldim ve hayatını darmadağın ettim. Sen benim hayatımı güzelleştirirken ben senin hayatında pürüz gibiyim." Bu son söylediği Hoseok'un daldığı yerden çıkmasına sebep olmuştu. "Ne?" Jimin sessizliğini sürdürürken Hoseok bakışlarını yerden kaldırmış ve küçük olana bakmıştı. "Benim," demişti ve devam etmeden önce ve sağına dönerek Jimin'e daha da yaklaşmıştı. "Benim kelimelerle aram o kadar da iyi değil ama beni sevmenin kolay olduğunu söylerken seni sevmenin ne kadar kolay olduğunu unutuyorsun Jimin." demişti. Sesi durgun ve düşünceliydi. Sanki bir şeyleri zihninde toparlamaya çalışıyor fakat zorlanıyor gibiydi.
"Evimdeki varlığına alışmanın ne kadar kolay olduğunu ve sen yokken evin tüm renklerinin çekildiğini, her şeyin siyah beyaz olduğunu bilmiyorsun. Otuz dört yaşındayım ama sadece son birkaç gündür yaşadığımı hissediyorum. Yaşamanın nefes alıp vermek olmadığını seninle öğrendim ben. Birkaç günde öğrendim hatta." Jimin bunları duymayı beklemiyordu işte. Hoseok'un hayatına yük olduğu konusunda kendini öyle ikna etmişti ki aksi herhangi bir itirafı kabullenmesi zaman alıyordu. "Sen yokken her şey eskisi gibi anlamsız görünüyor. Ben bunu sana nasıl anlatabilirim bilmiyorum." Hoseok cümlesini tamamladığında Jimin ne söyleyeceğini bilememişti. Fakat kaçmak istediğinden emindi.
Kaçmak istiyordu çünkü bir şeyler yanlış gibiydi. Hoseok değil, Hoseok'a karşı hissettiği bu duygular çok aniydi. Ani ve beklenmedikti ve Jimin hazırlıksız yakalanmış, farkında olmadan bocalamıştı. "Ben gitsem iyi olacak."
Jimin sessizliği bozarak söylediğinde Jimin'den yanıt bekleyen Hoseok hayal kırıklığıyla karışık hislerle çevrelenirken bir şeyler söylemek için ağzını açmış fakat 'gitme' demenin neden bu kadar zor olduğunu anlayamayarak susmuştu. "Seni geçireyim." Bunu demesiyle ikisi de ayaklanmış ve evin içinden geçerek dış kapıya doğru adımlamışlardı.
"Ah şey," Jimin bir şey hatırlayarak söylemiş ve devam etmişti. "Telefonum. Telefonumu odada unuttum sanırım." Hoseok hafif bir baş sallamasıyla onayladığında Jimin hızla odaya adımlayarak komodinin üzerindeki telefonu almış ve yandaki kilit tuşuna basarak ekranın aydınlanmasını sağlamıştı. Taehyung'tan gelen tonla mesaj ve cevapsız çağrı bildirimlerini kaydırırken beline sarılan kollar ile duraksamış ve kalp ritmindeki değişim nefesini tutmasına sebep olmuştu. "Gitme." diye mırıldanmıştı Hoseok çenesini Jimin'in omzuna yaslarken. "Bu gece burada kal Jimin, gitme." Hoseok biraz önce dile getiremediği teklifi sunarken Jimin Hoseok'un bu ani yakınlığı yüzünden hızlanan kalbini sakinleştirmeye çalışıyor fakat boynunda hissettiği sıcak nefes ve ardından temas eden nemli dudaklar tüm çabasını boşa çıkarıyordu. Jimin'in dudaklarından kesik bir nefes firar etmişti.
"Bir hikayemiz olacak mı diye sormuştun ya hani, bizim zaten bir hikayemiz var seninle. Yaşadığımız her şey oyundan ibaret olamaz Jimin, her şey rol değildi." Hoseok söylerken ılık nefesi Jimin'in boynuna temas ediyor ve bu nefes mesafesindeki yakınlık ise Jimin'in düşünmesi önüne dev bir set çekiyordu.
"Ne olacak peki sonra? Ben gittiğimde ne olacak? Hyung iki gün mü sürecek her şey? Sonra ne yapacağız? Liseliler gibi yazlık aşkı olarak günlüğümüze mi yazacağız?" Jimin zihnindeki dev karmaşayı mantıklı birkaç cümle ile açıkladığında Hoseok Jimin'e sardığı kollarını çözüp küçük olanın etrafından dolanarak karşısına geçmiş ve Jimin'in boşlukta sallanan elini tutmuştu. "Peki bu hissettiklerimiz ne olacak Jimin? İki gün de olsa elimizin tersiyle ittiğimiz için pişman olmayacak mıyız?"
___
02.20
08.11.2023
YARABBİ ŞÜKÜR
otuz beş bin senedir bölüm yazmadığım için (haklı gerekçelerim vardı) aslında burada size söyleyecek çok şeyimin olması lazım ama uykum geldi. bölümü bir an önce yayınlamak istediğim için de not yazmayı beklemicem tabi. bi yorum yaparsınız konuşuruz :3
umarım beğenmişsinizdir bölümü çünkü inanın yazmak çok zordu. sizin bu okuduğunuz bölüm altı farklı alternatif 13. bölümün harmanlanmasıyla oluştu. yazım aşamasını görseniz halime ağlardınız 😭
neyse
hayal edin
hoseok'un kucağındaki jimin ve hoseokun kemikli elleri jiminin ince belini sarmış aynı bu şekilde, bi eli nevermind dövmesinin üzerindeyken diğer eli sıralı ay dövmelerinin üzerinde geziniyor.
hayal ettiniz mi?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |