1. Bölüm
A. ELA 💫 / KAYIP UYGARLIĞIN KANATLARI / BÖLÜM 1: BÜYÜK PATLAMA

BÖLÜM 1: BÜYÜK PATLAMA

A. ELA 💫
albertinekayip

İnsanlık var olduğu andan itibaren hep var olma çabası içerisinde oldu. Bilmediği her şeyden önce korktu sonra onu öğrendi, onu alt etmeyi ya da kontrol etmeyi öğrendi ve mutlak kazanan olma yolunda emin adımlarla ilerledi nihayetinde de mutlak kral insanlık oldu. Zaman ilerledi, insanlık bilgilerini sonraki nesillere aktardıkça daha da güçlenen insanlığın korkusu bilmediği şeylerden elde edemediği şeylere kaydı. Elde edemedikçe korktu, korktukça hırçınlaştı ve hırçınlaşınca dünyada kötülük var olmaya başladı. Elde edemediklerinden korktu çünkü elde edemediği için kendisini güçsüz hissetti. Eskiden hayatta kalmak amacıyla yanıp tutuşurken şimdi tek derdi zengin olup lüks evlerde eli sıcak sudan soğuk suya değmeden yaşamak oldu. Böyle yaşamadığında kendisini aciz hissetti… Sanki kendisi değildi asırlar önce ağaç ve mağara kavuklarında yaşayan ama zaman işte, zaman çok şey eksiltiyor doğru ama zaman en çok insanlığın insan tarafını götürüyor. Bunları ben söyleyince komik geliyor belki size ya da içinizden “Sana ahkâm kesmek kolay tabii küçük hanım” diyorsunuz belki ama zengin olmak hiç de öyle sandığınız gibi güzel, eğlenceli ya da kolay değil. Ah! Pardon biz tanışmadık henüz değil mi? Ben Anka Pars, Pars Holdingler zinciri sahibi Hüseyin Pars’ın en büyük oğlu Kenan Pars’ın en küçük kızı. Çocukluğunu istediği gibi yaşayamamış, genç kızlığa adım attıktan sonra cehennemi başlamış olan Anka. 18 Eylül 1996 tarihinde Marsilya’da dünyaya geldim çocukluğum ağabeyim ve ablam ile orada geçti. Babam Pars Holding’in Marsilya’daki mimarlık şubesini kuruyordu çünkü annem ise buranın önde gelen modacılarındandı. Türkiye’ye dönüşümüz ile hayatımız alt üst olmuştu çünkü Marsilya’da sadece annemin bizim üstümüzde kurduğu “Siz Pars ailesi mensubusunuz herkes gibi olamazsınız” baskısı vardı ama dönünce babaannem Umay Hanım’ın da bu konudaki baskıları devam etti. Dönüş yaptığımızda abim 22, ablam 20, ben ise 16 yaşındaydım. Ağabeyim Jeoloji mühendisliğini bitirdiği için hemen bu alanda bir şirket kuruldu ve başına geçirildi, ablam tıp okuyordu tam teşekküllü bir hastane kurma hazırlıkları derhal başlatıldı ama ne ağabeyim ne de ablam kendi istedikleri bölümleri okumamıştı “aile şerefine” yakışacak bölümlerdi okudukları. Ben ise henüz lisede olduğum için sadece özel okulda aldığım eğitime ek her dersten özel dersler, at binme, yüzme ve tenis dersleri alıyordum. Ne olacağım konusunda ise tartışmalar şimdiden başlamıştı ama ben arkeolog olmak istiyordum, bu konuyu abime anlattığımda bana istediğim bölümü okuyacağıma dair söz verdi ve sözünü de tuttu. Dedem ve babaannemi “Madem ailemizin soyu krallıklar dönemine kadar gidiyor o kadar soyluyuz bırakın Anka ortaya çıkarsın hem böylece ülkemize her alanda katkıda bulunmuş oluruz” diyerek onları ikna etmişti ama madem böyle bir bölümde okuyacaktım en iyisinde okumalıydım tabii ki. Üniversite sınavı sonrası kendimi İngiltere’de Oxford Üniversitesinde buldum, İngiltere’de olsam da “Sen bir Parssın hareketlerine dikkat et” baskısı asla gitmedi. Ne bir sosyal hayatım vardı ne de bir ilişkim kampüs ve evim arasında mekik dokuyordum. Son senem de gelen “Yüksek Lisans yapacaksın” emri ile bu sefer de Cambridge Üniversitesinde buldum kendimi. Yüksek Lisansımı da tamamlayıp 2020 yılında ülkeme nihai girişimi yapabilmiştim. Tabii ben gelmeden işim hazırlanmış reklamı bile yapılmaya başlanmıştı. Birileri aile büyüklerime bizlerin birer insan olduğunu söylemesi lazım ama kimse de o yürek yoktu tabii ki. Bu işte bir ortağımız vardı tabii ki çünkü bu alan ailemin deneyimsiz olduğu bir alandı “Pusat Holding” yüzde 45 hisse ile bu işe ortak olmuştu ama ne ben ne de bu iki aile bu anlaşmanın hayatlarımızı baştan aşağı değiştireceğini bilmiyordu, bilemezdi de zaten. Kazısını yapmaya gideceğim alan Hatay’dan başlayacaktı oradan elde ettiğim verilerle ne tarafa ilerleyeceğime pardon ilerleyeceğimize karar verecektik. Ben işin kazı kısmında ortağım ise bulduğum verileri araştırarak tarihle bağıntısını ve önemini ortaya çıkaracaktı. Bu iki aile sosyetede herkesin birbirini tanıdığı kadar tanıyordu birbirini, detaylı bir tanışma gerektiğini ama önce benim gidip ortağım ile tanışmam gerektiğini söylediler kazı çalışmalarına mart ayında başlayacaktık çünkü Hatay’ın kışı çok yağışlı oluyordu bu yüzden en iyi zaman ilkbahar olacaktı.

Hayatımı sil baştan yapacak olayları başlatan güne gözlerimi açtığımda İstanbul’a lapa lapa kar yağıyordu, odamın deniz manzarasıyla kar birleşince resmen yaşayan bir tabloydu gördüğüm. Sabah kahvaltısını kaçırdığım için babaannemden kalaylı bir fırça yiyecektim ama sabaha kadar kazı yapacağım coğrafyayı araştırmak ile meşguldüm. Odamdaki telefondan mutfağı arayarak bir sütlü filtre kahve ve tam buğday ekmeği ile hazırladıkları sandviç istemiştim. Bunlar gelene kadar ise kendimi sıcak suya bırakmıştım, beynim çok karmaşıktı içimde anlamlandıramadığım bir his vardı ne iyi diyebilirdim buna ne kötü. Bir şeyler değişecekti ama bunu çok derinlerimde hissediyordum. Sıcak su beynim dahil vücudumun tüm yerlerini gevşetirken babaannemin sesini duymam ile tekrar gerilmem bir oldu, gelmişti ana kraliçe fırçalamaya sanırsın bir iş adamının karısı değil bir ülkenin kraliçesi ne bu kazulet olma çabası anlamıyorum, hemen bornozumu giyip içeriye geçtim. Baştan aşağı beni süzdükten sonra konuşmaya pardon azarlamaya başladı:

-Sen kim olduğunun farkında değilsin galiba? Bu ailenin kuralları var ve herkes buna uymak zorunda küçük hanım! Ne demek sabah kahvaltısına gelmemek, sen kimsin Anka! Yıllardır yurt dışında yaşadığın için bazı şeyleri unuttuysan ben sana hatırlatmasını çok iyi bilirim! Saat olmuş 11.00 küçük hanım daha yeni uyanıyor edepsiz. Unutma Anka sizinle ilgili her kararı biz veririz, okuyacağınız okulda, işinize hatta ve hatta evleneceğiniz insana kadar! O yüzden ayağını denk al!

Ağzımı açıp tek kelime edemeden arkasını dönüp gitti, kadının abarttığı saate bak ya sanırsın akşam üstü uyandım bu nedir böyle ya! Kraliçe Elizabeth bundan daha insaflıdır yeminle sanırsın biz kraliyet ailesiyiz. Evleneceğim adama da sen ne hakla karar veriyorsun acaba sana tamam der gider sevdiğim adamla gizlice evlenirim ya da düğün de hayır der kurtulurum, o kadar da uzun boylu değil yani anakonda Umay. Gerçi ağabeyimi evlendirdiler ama onun kafası böyle şeylere basmaz, kendi için sesini çıkarmaz ama ne ablamı ne de beni istemediğimiz bir şey yaptırmalarına izin vermez. Ah babam, ne çok özledim seni, sen olsan böyle olmazdı. Allah bilir şimdi Kanada’da ne yapıyordur, bizi bıraktı daha doğrusu bırakmak zorunda kaldı bu iki anakondaya, masamın üzerindeki fotoğrafa gözüm takıldı da babam ailesinden çok farklıydı bizi özgür yetiştirmek istese de bunu yapamıyordu çünkü yanımızda asla uzun süre kalamıyordu. Kapımın çalmasıyla baba hasretini ve anakonda düşmanlığımı bir kenara bıraktım, kahvem ve sandviçim gelmişti nihayet, elindekileri bırakır bırakmaz odadan kaçar gibi gitti kız, eh kim bilir babaannemden neler duyuyorlar. Kahvem ve sandviçimi elime alıp camımın önüne oturup yağmaya devam eden karı izlemeye başladım. Kasım ayı için biraz fazla mı bu yağış? Ama olsun kar yağmasından da şikâyet edecek değildim yani en azından kazı üzerinde değilsem öyle bir durumda yakalanmam felaket olur çünkü. Kahvaltımı yapıp hazırlanmaya başladım, dolabıma göz gezdirirken en risksiz şeyin pantolon giymek olduğuna karar verdim şimdi kırk saat de etek boyu için laf yiyemem, siyah deri pantolonum, kırmızı kazağım ve uzun çizmelerime de bir şey demezler herhalde, daha sonra sarıyla kahverengi arasında değişik bir tonda olan saçlarıma bakıp “ne yapacağım ben bunları” diye düşündüm. Gür ve uzundular sanırım en iyisi balık sırtı örüp geri kalanı topuz yapmaktı, saçımı yapmayı tam bitirmiştim ki bu sefer ikinci anakonda geldi yani annem Nil, kapıyı da çalmamıştı ve bu artık canıma tak etmişti.

-Anne bak bu kapı, kapı bu da annem. Birinin yaşadığı yere girerken çalınsın diye var bu. Hani sürekli görgü kuralı, nezaket falan diyorsunuz ya bu da baya önemli bir şey!

- Yine formundasın Anka ama beni sinirlendirmeden sus istersen. Babaannenden senin yüzünden dünya laf yedim zaten!

-Anne o nefes alsak laf söylüyor zaten, zaten yıl olmuş 2020 kayınbaba ve kaynana ile aynı evde yaşamak nedir ya? Hiç tasvip etmiyorum.

-Zevzeklik etmeyi bırak da beni iyi dinle, bugün beraber çalışacağın tarihçi ile tanışacaksın. Önce siz ikiniz tanışın ki aileler de ondan sonra tanışsınlar. Oraya gittiğin zaman kim olduğunu unutma sakın ama sakın lakayt tavırlar sergileyeyim deme anlaşıldı mı?

Gözlerimi devirmekle yetindim sanki aksini yapmam mümkünmüş gibi, hiç mümkün olmadı ki. Ne dilediğimce koşup oynadım ne eğlendim çünkü ben Anka Pars’dım bunları yapmaya hakkım yoktu, asilzade olmak bunu gerektirir. Sözlerine tepki vermediğimi görünce yanıma geldi ve beni baştan aşağı süzdü, kıyafetimi ve saçımı değerlendiriyordu, incelemesi bittikten sonra hiçbir şey demeden odadan çıkmak için hareket etti ama son anda dönüp

-İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümünden Karan Pusat ile görüşeceksin, seni bekliyor.

İşte hayatımın, hayatımızın dönüm noktası olacak o ismi ilk defa o an duymuştum, Karan Pusat o an benim için hiçbir şey ifade etmeyen bu ismin aslında varoluş sebebim olduğunu nereden bilebilirdim ki, kalan kahvemi içmek için bardağı elime aldığımda buz gibi olduğunu fark ettim. Tamam sakinim, bugün yıllardır emek döktüğüm işin ilk aşamasını gerçekleştireceğim. Yalıdan çıkıp garaja doğru yürürken şoför koşarak peşimden geldi ve onunla gitmem gerektiğini, babaannemin böyle talimat verdiğini söyledi. Ya biz araba kullanmayacaksak neden ehliyet alıyoruz be kadın, bu hareketin amacını çok iyi biliyordum da neyse. Evet, tabii ki güç gösterisi yapmaktı. Araba da arka koltuğa kurulup, tabletimden kazı alanı ile ilgili bilgi toplamaya devam ettim. Kardan dolayı trafik iyice felç olmuştu, acaba deniz üzerinden gidilebilecek bir nokta mı? Öyleyse keşke tekne ile gitseydim, trafikte sıkışık kalmaktan iyi olurdu, tableti koltuğa fırlatıp dışarıyı seyretmeye başladım ve seyrederken hayatın ne kadar acımasız olduğunu bir kez daha gördüm. Ben pamuklar içinde yaşarken üstümdeki baskıya söylenirken, bu soğukta ekmeğinin peşinde olan küçük çocukları görünce büyük bir vicdan azabı çektim. Büyük bir haksızlık var dünyada sebepsiz yere sürekli birilerini ezip, hiç etmekle meşgulüz ama niye? Sanırım bu sorunun cevabı bulunsaydı her şey bambaşka olurdu, düşüncelerimden araba durunca sıyrıldım, işte gelmiştim. Binadan içeri girdiğimde yanıma gelen güvenliğe “Karan Pusat” ile görüşeceğimi söylediğimde beni hemen odasına doğru yönlendirdi, yürürken aklımda adam hakkında bir şeyler kurmaya çalışıyordum ama asla kuramıyordum, güvenlik görevlisi asistanına haber verip içeri girebileceğimi söyledi ama görünürde kimse yoktu. Orada bulunan koltuklara oturdum önce çünkü derste olabilirlerdi ama aradan yarım saat geçince “Kimse yok mu?” diye seslendim ve “Karan Pusat” yazan kapı açıldı ve gördüğüm adam karşısında donup kaldım. Yüzü aşırı derecede tanıdık geliyordu defalarca kez görmüşüm gibi hatta, uzun bir süre sessizce birbirimizi süzdükten sonra sessizliği bozan taraf o oldu:

-Buyurun kime bakmıştınız küçük hanım?

-İyi günler ben Anka Pars, Hatay’daki kazı projesinde beraber çalışacağız, tanışmak için gelmiştim.

-Ah! Çok pardon çok yoğun bir zamandan geçiyorum da kafam karışmış, ben de sizi bekliyordum, buyurun lütfen.

Teşekkür edip odaya geçtiğimde gözüm takvime takıldı 25 Kasım 2020, bugünün bir önemi vardı ama ne? Hatırlayamıyordum masanın önündeki koltuğa oturmadan önce ellerimi uzatarak resmî tanışmayı gerçekleştirmek üzere bir adım attım.

-Resmî olarak da tanışalım o zaman ben Anka Pars.

- Ben de Karan Pusat, çok memnun oldum hanımefendi. Pars ailesinden biriyle tanışmak büyük bir onur.

-Teşekkür ederim Karan Bey, sizinle tanışmakta öyle.

Ellerimiz birbirine değdiği anda bir şey oldu gözümün önünde gerçek olduğuna yemin edebileceğim bir kare gördüm. Simsiyah saçlı masmavi gözlü biz kız, kumral saçlı, simsiyah gözlü bir adam bir göl kenarında kılıç ile savaşıyordu. Bana çok uzun bir süre görmüşüm gibi gelse de saniye sürmüştü ve sanırım bu bir vizyondu. İkimiz de elektrik çarpmış gibi ellerimizi hızlıca çektik ama gözlerimiz kenetlenmişti adeta, onun kömür karası gözleri benim mavi gözlerime üstünlük kurma çabası gösterse de bunda başarılı olamadı ve gözlerini ilk kaçıran o oldu.

-Lütfen Anka Hanım, oturun, bir şey içer misiniz?

-Bir kahvenizi alabilirim zahmet olmazsa.

Cevabıma gülümsemekle yetindi ve gülümsediğinde ortaya çıkan gamzeleri beni resmen büyüledi, ellerimi o gamzelerin üzerinde gezdirmek istiyordum ama bunu asla yapmayacaktım kafamda hala o gördüğüm görüntü vardı, neydi bu, neden böyle bir şey görmüştüm. Karan’ın yüzüne baktığımda onda da bir farklılık olduğunu gördüm acaba o da mı görmüştü ya da asıl soru ben gerçekten bir şey görmüş müydüm? Gözlerimi zorla Karan’dan ayırmış olsam da bu adamın bu kadar çok benliğimi karıştırmasının sebebini bulamıyordum sanki ilk defa görmüyordum sanki doğduğum andan beri onu tanıyormuşum gibi. Belki de daha fazlası ruhlar aleminden beri yanımda o varmış gibi, onu geçtim takvimdeki bu tarih önemliydi ama sebebini bilmiyordum içimde bir şey beni dürtükleyip duruyordu, “dön ve ona bak” diyordu ve benim bu sese daha fazla dayanacak sabrım yoktu çünkü merak ediyordum. Pes edip gözlerimi ondan tarafa çevirdiğimde gözlerimiz tekrar birbirine kitlenmişti bu sefer demin gördüğüm görüntünün biraz daha başka halini gördüm, konuşuyorlardı ama ne dediklerini anlamıyordum, ikimizde sanki bir nevi trans halindeydik ve bu durumu bozan Karan’ın odaya giren asistanı oldu.

-Hocam kusura bakmayın yeni çalışma ile ilgili istediğiniz dosyaları getirmiştim, bölmedim umarım toplantınızı,

- Tamamdır Ahsen, çıkabilirsin, görüşmeden sonra ben de gideceğim.

-Teşekkürler hocam, iyi günler.

-Sana da bu arada Anka Hanım kahvenizi nasıl alırdınız?

-Sade alırım ama lütfen “hanım” demeyin kendimi yaşlı hissediyorum.

-Tabii ki nasıl istersen Anka, bize iki tane sade kahve getirebilir misiniz? Teşekkürler. Ailenizin namını bilmeyen yok ama sizin adınız çok bilinmiyor.

-Evet çünkü ben hayatımın büyük bir kısmını yurt dışında geçirdim. Liseden sonra ailemin yanında hiç olmadım zaten, eğitimimi tamamlar tamamlamaz geri döndüm.

-Bu çalışma ilk işin olacak değil mi?

-Evet, bildiğiniz üzere bizim sektörde çok kolay imkân oluşmuyor elimizde bir veri ya da bir nesne çıkmadan kazı başlatamıyoruz, o yüzden işimi çok seviyorum ve bu işin sonucunda neler çıkacak ben de çok merak ediyorum. Peki ya siz?

-Öncelikle şunu belirtmeliyim ki okuduğun okullar ve başarı puanların insanı hayran bırakıyor, ikinci olarak da sen de bana Karan de lütfen çünkü ben de senin gibi kendimi yaşlı hissediyorum. Ben tüm eğitim hayatımı Türkiye’de tamamladım yani tarih okurken ülkende kalmak en iyisi oluyor yurt dışındaki eğitime bu açıdan güvenemedim.

-Tabii nasıl istersen Karan, sen de haklısın tarih çok hassas bir konu ve bence de kendi tarihimizi yerinde öğrenmen sana daha çok şey katmıştır. Çalışma yapacağımız coğrafya da daha önce çalıştın mı peki?

-Hayır çalışmadım, Hatay birçok medeniyete ev sahipliği yapsa da yapılan kazılar ve bu kazılardan çıkan araştırmalar genellikle tesadüfen oluyor ama oranın çok mistik bir havası olduğunu biliyorum ve senin bulacağın parçaları araştırmak için de sabırsızlanıyorum açıkçası.

Tam cevap verecekken içeri kızıl saçlı, siyah gözlü şuh bir kadın kahvelerle daldı. Kadını baştan ayağa süzdüm bir öğrencisi ya da asistanlarından biri olamazdı çünkü ailesi dışında kimse odaya kapıyı bile çalmadan çat diye girecek lükste değil, daha sonra da elindeki kahveler dikkatimi çekti. Kahvelerden gözlerimi ayırdığımda kızın da beni incelediğini fark ettim ve hafif tebessüm ettim çünkü nezaket. Kızın konuşması ile kulaklarım kanamaya başladı, o nasıl cırtlak bir ses Allah aşkına.

-Aşkım, odana kahve getiriyorlardı ben de ben getireyim beraber içeriz demiştim ama misafirin olduğunu bilmiyordum.

-Hoş geldin hayatım, şu Hatay’daki çalışma için ortağım ile görüşüyordum. Biliyorsun kısa bir süre sonra gideceğim pardon gideceğiz.

-Ah bebeğim, hatırlatma lütfen üzülüyorum, neyse ortağının yanında daha fazla şey yapmayayım. Kim bu cici kız tanıştırmayacak mısın beni?

-Anka Pars, bireysel olarak tanımasan da ailesini tanıyorsundur hayatım, Anka bu hanımefendi de nişanlım Artemis Işık.

-Hani şu bildiğimiz Pars ailesi mi?

-Evet, Artemis Hanım bildiğimiz Pars ailesi, tanıştığıma memnum oldum.

-Ben sizin ailenizin ve Nil Pars’ın büyük hayranıyım kendisi moda sektöründe inanılmaz bir figür.

-Annem adına teşekkürü ben etmiş olayım, anladığım kadarıyla bugün konuşmak için pek uygun bir gün değil Karan, müsait olduğunuz bir akşam ailenizle birlikte sizi yemekte ağırlamak isteriz, sonrasında bizde işin detaylarını konuşup hazırlıkları kontrol ederiz.

-Kusura bakma lütfen ülkeye dönüşün ani olunca tanışmak için acele ettim ama karışıklar oldu, ailemle birlikte şeref duyarız bu durumdan.

-İletişim adreslerimi asistanına iletirim, ikinizle de tanıştığıma memnun oldum. Görüşmek üzere.

Dışarı çıkmak üzere hareketlendiğimde tam odadan çıkmak üzereyken Karan bileğimden tutarak durdu, ona döndüğüm an gözlerimiz birbirine kitlendiğinde başka bir şey gördüm “Kraliçem, gitme açıklamama izin ver”, “Açıklayacağın hiçbir şey yok” ikimizde elektrik çarpmış gibi ellerimiz çektik ve yüzüne baktığımda onun da gördüğüne ikna oldum ama bunlar neydi, neden görüyordum ya da görüyorduk. Kendini ilk toplayan Karan oldu ve

-Tanıştığıma çok memnun oldum Anka, seninle çalışmak büyük bir zevk olacak.

-Teşekkür ederim, seninle çalışmak da öyle.

Başka bir şey söylemesine fırsat vermeden hemen odasından da fakülteden çıkarak aracıma bindim ve dolaşarak eve gitmesini söyledim çünkü kafamı toplamam gerekiyordu. Bu gördüğüm şeyler ne demek oluyor, deliriyor muyum? İkincisi de Artemis’e neden sinir oluyorum, kız resmen baba parası ile modacı olmuş, tamam ben de baba parasıyla okudum hepimiz baba parasıyla okuyoruz da bu bildiğin” Moda, Cihangir” tarafında gezen tayfadan, aşırı gıcık kaptım kıza, haydi hayırlısı bakalım. Karan, ona gelecek olursak hiçbir şey düşünemiyorum onun hakkında, yüzünü görünce çok tuhaf bir his kaplıyor içimi daha önce hissetmediğim ne olduğunu bilmediğim bir duygu. Pencereyi açarak deniz havasını içime çektim, her ne kadar havanın soğukluğu yüzümü acıtsa da deniz havasıyla birleşince iyi gelmişti. Artık tek bir soru var kimsin sen KARAN PUSAT?

O gün Karan’ın yanından geldikten sonra kendimi çok bitkin hissediyordum. Vücudumun içi bomboştu sanki ve başım ağrıdan çatlamak üzereydi. Tüm bu hissettiklerim dışarıdan nasıl görünüyordu bilmiyorum. Ama eve geldiğimde beni gören babaannem bile paniklemiş ve akşam yemeğine kadar uyumamı söylemişti. Hayatımda birçok zorlukla mücadele etmiştim. Ne yaşarsam yaşayayım hiçbir zaman böyle hissetmemiştim kendimi. Bir şeyler değişiyordu sanki. Ve bu değişim sadece bedenimde değildi. Sanki evrenin bir ucunda da bir şeyler harekete geçmişti. Bırakın bir erkeği hiçbir insan bugüne kadar beni böyle darmaduman etmemişti. Karan’ın yanında kendimi çok değişik hissetmiştim. Onun yanından ayrılır ayrılmaz da tüm enerjim sömürülmüş gibiydi. Ne oluyordu bana? Ofisinde gördüklerim, duyduklarım neydi? Gerçek miydi? Yoksa bunca baskı sonunda delirmiş miydim? Odamda panjurlarımı kapattıktan sonra perdelerimi de çektim. Ne kadar karanlık olursa o kadar iyiydi benim için. Belki de sadece sıradan migren atağımdı. O yüzden böyleydim. Tüm bunların Karan ile bir ilgisi yoktu. E tabii ki migrendi gelirken de camdan kafamı çıkarmış tüm İstanbul ayazını yemiştim. Pijamalarımı da giydikten sonra uyku bandımı da takıp yatağımın yumuşaklığına teslim oldum.

Gözlerimi ablamın sesiyle araladığımda odamda tüm ailemi görmeyi beklemiyordum. Ağabeyim, annem, babaannem yanı başımda da ablam. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Bir arada hem de odamda olmaları çok da normal bir durum değildi. Hele ki babaannem. Gözlerimi defalarca açıp kapayarak gördüğüm tablonun gerçek olup olmadığını anlamaya çalıştım. Neden ağabeyim dahil herkes odamdaydı ve gözlerinde endişe vardı.

 

- Çok sevgili ailem bu ilgiyi ve sevgiyi neye borçluyum?

- Ablacım saatlerdir ateşler içinde yanıyorsun. Ne yaptıysam ateşini düşüremedim. Sayıkladın durdun sürekli ama ne söylediğini de anlamadık. Son bir saatte yavaş yavaş düşmeye başladı. Tekrar yükselseydi eğer ağabeyim hastaneye götürecekti.

- Bizi çok korkuttun annecim. Uzun zamandır böyle hasta olmamıştın.

- Gittiğin yerde ne yedin ya da ne içtin Anka?

-Sade Türk kahvesi babaanne ki bitirmedim bile.

-Babaanne bu bir anda olacak bir durum değil zaten. Sinirsel gibi geldi bana. Herhangi bir soğuk algınlığı söz konusu olsa verdiğim ilaçlar saatler önce düşürmüştü ateşini.

- Gelir gelmez dinlenme fırsatı vermeden bir ton yük yüklediniz üstüne babaanne! Kıza yıllardır bir soluk aldırmadınız. Yarış atı gibi oradan oraya koştu normal böyle olması. Bir izin verin de gençliğini yaşasın. Kraliyet ailesi değiliz biz sıradan bir iş insanı dedem. Yeter artık kardeşimi rahat bırakın. Asena ve ben yaşayamadık ama Anka istediği gibi yaşayacak artık! Daha fazlası yok! Bir babaanne olarak fazla her şeyin içindesin. Onun bir annesi, babası, ağabeyi ve ablası var. Size ihtiyaç duyarsak geliriz. Şimdi lütfen odadan çıkar mısınız? Sen de anne! Bir robot değil de anne olduğunu hatırladığında gel! Çünkü bizim maldan mülkten çok anne sevgisine ihtiyacımız var!

- Yankı haddini bil!

- Ben haddimi biliyorum ama sen bir babaanne olarak yerini bilmiyorsun! Önce git kendi çocuklarını düzene sok! Şimdi beni kardeşlerimle yalnız bırakın, lütfen.

Babaannem ve annem dışarı çıktığında ablamda bende dolu gözlerle ağabeyime bakıyorduk. İlk defa bu kadar sert çıkmıştı. Oldukça sert hem de. Bu kadar büyük bir patlamanın sebebi sadece benim bu halde olmam olamazdı. Başka bir şey vardı ağabeyimde. Ben ablama ablam bana bakıyordu. Siniri gözlerinden okunan ağabeyimize baktık sonra. O da bize bakıyordu öfkeli gözlerinin ardında birçok şey saklıydı. Birçok duygu barındırıyordu sadece öfke en baskın olanıydı. Sanırım herkesin bir sınırı vardı ve Yankı o sınırı doldurmuştu. Ben yatağımda doğrulmaya çalışırken Asena ağabeyimizin yanına giderek ellerini tuttu. Bende ayağa kalkıp yanlarına gitmeyi çok istiyordum lakin buna gücüm yoktu. Sanki tüm gücüm hatta ruhum bedenimden çekilmiş gibiydi. Çabamı gören ağabeyim ve ablam yanıma oturdular. Asena dayanamayıp söze girdi.

- Ağabey iyi misin?

- Evet güzelim, iyiyim. Neden sordun?

- Ağabey az önce anakonda Umay'a ve annemize neler söyledin farkında mısın?

- Ne söyledim Asena? Olmayan ya da üçümüzün de hissetmediği şeyleri mi söyledim sanki!

- Ağabeycim sen sonuna kadar haklısın ama biz bu patlamanın sebebini merak ettik açıkçası. Bir anda olunca

- Bir anda değil güzelim aksine çok geç kalınmış bir tepkiydi bu.

- Selin ile bir şey olmuş.

Bir anda ikisi de dönüp bana baktılar. Ağabeyim bizi her zaman korumaya çalışırdı ama kızı söz konusu olunca bu kadar tahmin edilemez oluyordu. Eşi Seda ile isteyerek evlenmemişlerdi ama huzurlu bir evlilikleri vardı. Bir bağ bir sevgi vardı elbette aralarında ama bu bağ evlenen çiftlerin arasında olmasını beklediği o bağ değildi. İkisi de bu evliliğe zorlanmışlardı ve bunun ışığında huzurlu bir hayat kurabilmişlerdi. İkisinin de tek bir isteği vardı kızları Selin’in mutlu olması. Ağabeyimi bu noktaya ancak Selin getirebilirdi. Ablam ile gözlerimizi ağabeyime bakıyorduk.

-Bugün Seda ile konuşurken duydum. Kızım korkuyor. Benim kızım benimle vakit geçirmek istiyor babaannem kızacak diye gelemiyor. Benle uyumak, parka gitmek, tatile gitmek istiyor. Bahçede koşturmak istiyor ama söyleyemiyormuş. Bazı şeyleri farkındaydım ama elimden bir şey gelmez sanıyordum. Gelirmiş kızlar. Geliyormuş. Babamla da konuştum. Artık susmayacağım kızlar. Sizde susmayın siz sussanız da ben susmayacağım.

Ağabeyime baktığımda gözlerinden akan yaşları saklamaya tenezzül bile etmiyordu. Ağabeyim hayatının önemli bir dönüm noktasındaydı. Asena ağabeyime sıkıca sarıldı. Bense yataktan kalkamadığım için kedi misali onlara bakıyordum. Asena’nın üstünden gülerek bana baktı Yankı. Önce ablamı sonra beni saçımdan öpüp akşam yemeğini odama söyledi ve tıpkı çocukluğumuzdaki gibi film izlerken konuşa konuşa yemeğimizi yedik. Gecenin en güzel anı ise şüphesiz yıllar sonra üç kardeşin birbirine sarılarak uyumasıydı. Tabii uykuya dalmadan önce gördüğüm o kısa görüntüye kadar.

“Bir tahtın önünde iki kız ve bir erkek çocuğu oyun oynuyordu. Tahtta oturan adam ise yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bu çocukları izliyordu.”

 

Bölüm : 08.05.2026 18:20 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...