

Zaman su misali akıyordu. Önünde durmak ya da tutabilmek mümkün olmuyordu. Zaman akıp giderken ben yani biz sadece izliyorduk onu. Bazen zamanın akışına direnmek isterdim; bir ânı yakalayıp sonsuza dek içinde kalmak, sesleri ve hisleri saklamak… Ama hiçbir şey tutulamıyor ne ellerim ne de kalbim. O sabah, güneş odama ürkek adımlarla dolarken, önce loş bir aydınlık, ardından ince bir serinlik hissettim. Dışarıda martıların uzak çığlığıyla karışan bir yeni gün başlıyordu. Kış tüm şiddetiyle İstanbul’u etkisi altına almıştı. Kar yerden asla kalkmamıştı. Ben bu durumdan hoşnut olsam da benim kadar şanslı olamayan insanları düşündükçe yüreğim sıkışıyordu. Bu durumu ağabeyime anlattığımda beni dikkatle dinlemiş ve neler yapabileceğimiz hakkında fikirler üretmiştik. Elbette herkese yetişemezdik ama elimizden geleni yapmak istiyorduk. Bu işleri kafamıza göre yapamayacağımızdan ağabeyim resmi işleri halledene kadar bende fikir üretecektim.
Biz tüm bunlarla uğraşırken aralık ayı gelmiş ve babam eve adeta bir yıldırım gibi düşmüştü. Babam pamuk kalpli, yumuşak yüzlü bir adamdır. En azından ben onu hep öyle görmüştüm. Eve geldiğinde gördüğüm adam ise çok ama çok farklıydı. Kaşları çatıktı bir kere, gözlerinde öfke ve kırgınlık vardı. Hepimizi kapıda onu beklerken o direkt benim yanıma gelmiş ve sıkıca sarılmıştı. Babaannem bir şey demek için ağzını açmıştı ki babam bakışıyla onu susturdu. Benden sonra da ablam ve ağabeyime sarıldı. Annemi, babaannemi ve dedemi görmezden geldi. Seda’dan Selin’i de yanına alarak bize müsaade etmesini rica etti. Hepimiz salonda oturmuş babamın neler söyleyeceğini merak ediyorduk. Onu büyüten bunca yıl aynı yastığa baş koyduğu karısı bile şaşkındı.
Babam hepimizi görebileceği bir noktaya yürüdü. Anne ve babasına kırgın bir bakış attı. Konuşmaya başlamak istiyor ama söyleyeceklerinin etkisinden korkuyor gibiydi. Yüzünde oluşan çizgiler, hafifçe kırlaşan saçları… Babamın saçına kar misali yapışan aklar şimdi salona düşmek üzereydiler. Derin bir nefes alıp konuşmaya başladı babam.
-Hayatım boyunca sizi mutlu etmek, memnun etmek ve yüzünüzü yere eğmemek için didindim durdum. Kendi hayatımda üstünde en ufak bir hak iddia etmedim. Şu okul dediniz okudum, bu iş dediniz yaptım. Evlen dediniz evlendim. Git dediniz gittim. Karşılığında sizden özellikle senden tek bir şey bekledim anne. Aile olmak.
-O ne demek Kenan? Neler oluyor?
-Kontrolü elinden alıyorum anne. Bu demek oluyor. Küçük bir çocukken de genç bir delikanlıyken de sana hep babamı sorardım. Sende bizim için, kardeşlerim için çalıştığını söylerdin. Babamın eksikliğini deli gibi hissetsem de doğru olanın bu olduğunu düşünürdüm. Büyüdükçe arkadaşlarımın ailelerini gördüm ve bunun doğru olmadığını anladım. Ve kendime babam gibi bir baba olmama sözü verdim. Ama yapamadım. Babamdan bile kötü bir baba oldum. Çünkü çocuklarımı senin insafına bıraktım Umay Hanım.
Salonda yoğun bir sessizlik hâkimdi; herkes birbirinin nefesini duyarcasına susuyordu. Babamın kelimeleri, duvarlara asılı resimlerin arasından yankılandı, geçmişin ağır hatıralarını gün yüzüne çıkardı. Annem, başını hafifçe eğerek gözlerinden damlayan yaşları gizlemeye çalıştı. Babaannem ise ellerini birbirine kenetleyip, vakur duruşundan ödün vermedi. Ablam ve ağabeyim, sanki bir rüzgârla savrulmuş yapraklar gibi birbirlerine yaklaştılar. Dizlerimin üzerinde ellerim terlemişti, ne söyleyeceğimi bilemeden babama baktım.
Babam, biraz daha derinlere çekilmiş gibiydi; konuşmanın her cümlesiyle yıllarca içinde biriktirdiği yükleri hafifletiyor, belki de ilk kez gerçek anlamda kendi benliğiyle yüzleşiyordu. “Beni anlamanızı istemiyorum,” dedi, sesi yorgun ama kararlıydı, “Sadece bilmenizi istiyorum. Herkesin taşıdığı bir suçluluk vardır ama bazı yükler nesiller boyu aktarılıyor. Benim yüküm, annemin ve babamın bana bıraktıklarıyla büyüdü. Şimdi, sizlere başka bir miras bırakmak istemiyorum.”
Babamın dudaklarından dökülen her kelime kalp atışlarımı daha da hızlandırıyordu. Ortam öyle sessizdi ki kendi nabzımı çok net duyuyordum. Babamın sözlerinden sonra dedemin yüzüne adeta bir keder ve pişmanlık oturmuştu. Ama Umay Hanım, evin büyük hanımının yüzünde en ufak bir duygu kırıntı dahi bulunmuyordu. Şu an Pars ailesinin kaderi yön değiştiriyordu bunu fark edebiliyordum. Yankı’nın bahsettiği o rüzgâr artık fırtınaya dönüşmeye başlıyordu.
-Kardeşlerim yani diğer çocukların şirketlerde çalışıp daha çok para kazanmak varken neden senden kilometrelerce ötede yaşıyorlar hiç düşündün mü anne? Senden kaçıyorlar çünkü. Senden uzakta senin sürekli bir lütufmuş gibi başımıza kaktığın şeylere rest çekerek masal gibi bir hayat yaşıyorlar. Paylarına düşen parayla kendilerine bir hayat kurduktan sonra babamın gönderdiği hiçbir paraya dokunmadılar. Kendi kazandıkları parayla geçiniyorlar. Her şeyden önemlisi mutlular ve gerçek bir aileleri var. Biz bu aileye doğmayı seçmedik anne, emin ol seçme şansım olsa seçmezdim. Babamızın varlıklı olması bize cehennem hayatı yaşatmana sebep değildi. Geç oldu ama bende hatalarımın farkındayım ve düzelteceğim.
Babam sustu. Sanki konuşmak için uzun zamandır beklemiş ve şimdi, tüm yükünü bırakmıştı. Salondaki hava ağırlaşmış, zaman adeta duraksamıştı. Bir süre kimse yerinden kıpırdamadı; göz göze gelmekten bile çekindik. Ardından ablam, titrek bir sesle “Baba… Peki şimdi ne olacak?” diye sordu.
Babam, gözlerinin derinliklerinde bir kararlılık ışığıyla ablama döndü. “Artık kendi yolumu çizeceğim,” dedi. “Ama bunu tek başıma değil, sizlerle yapmak istiyorum. Hatalarımın bedelini ödemek ve yeni bir başlangıç yapmak için buradayım.”
Dedem, başını önüne eğmiş, geçmişin yükünü omuzlarında hissederken; Umay Hanım, duvar saatinin tik taklarıyla yarışan bir sessizlik içinde bekledi. O an, geçmişte söylenmemiş ne varsa, geleceğe dair umutlar ve korkularla doldurulmuştu.
-Evin yönetimi babamda gibi görünürken bile sendeydi anne ama artık her şeyi senden alıyorum. Bana ailemden, çocuklarımdan uzakta geçirdiğim yılları. Çocuklarımdan çaldığın onca şeyi asla geri veremezsin. O yüzden itiraz etme hakkın yok. Ben ailemi yıllar sonra baba ocağına getirip sana emanet ederken belki içine biraz olsun sevgi ve merhamet gelir sanmıştım.
-Kenan konuşmana dikkat et, karşında annen var.
-Hayır yok! Anne dediğin sarıp sarmalar. Yaralarını sarar, incinme diye incinir. Sen bunların hiçbirini yapmadın. Kendin yapmadığın gibi Nil’in yapmasına da engel oldun. Ama devran bugün itibariyle değişiyor.
Hüseyin Pars… Dedem az ama öz konuşan bir adamdı. Oğlunun söylediklerinin gerçekliği ile iyice sessizliğe bürünmüştü ama sessizliği yine de o bozdu.
-Ne yapmayı düşünüyorsun evlat?
-Öncelikle bu aynı evde yaşama saçmalığına son veriyorum. Sizinle aynı evde yaşamaya devam etmeyeceğiz. Aynı şekilde Yankı’da bizimle yaşamayacak. Karısı ve kızıyla ayrı bir evi, yuvası olacak. Zira aile olmak demek aynı evin içinde yaşamak demek değilmiş anladım. Zaten ben her şeyi ayarladım. Kahvaltıdan sonra ailesini de alıp yeni evine gidecek ve kendi hayatına başlayacak. Asena, benim güzel kızım. Mesleğini eline aldı, kocaman bir kadın oldu. Bizle yaşamak isterse başımın üstünde yeri var ama kendi evinde olmak isterse eğer o da hazır. Karar senin kızım.
-Senin de iznin var madem ben kendi evimde kendi düzenimi kurmak istiyorum baba. Özgürlüğü hissetmek istiyorum, teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim.
Asena oturduğu sandalyeden hızlıca kalkıp babamın kollarına koştu. Babam kızını sıkıca sarıp sarmaladı. Yankı, ailesinin yanına gidip gitmemekte tereddüt ederken, dedem yeniden söz aldı, sesi bu kez daha yumuşak ve kararlıydı: “Evlatlarım, herkesin yolu kendi tercihidir. Yeter ki birbirinize sırtınızı dönmeyin. Kenan, oğlum haklısın ben iyi bir baba olamadım. Geç de olsa senin yaptığını yapamadım. Bu yaşlı adamı affet, özür dilerim.”
Babam ablama sarılmaya devam ederken gözleri beni buldu. Yüzüne buruk bir gülümseme yerleştirirken gözlerine biriken yaşlar daha belirgin oldu. Herkese baktığından farklı bakıyordu bana. Fatura yine bana mı patlayacaktı yoksa? Ben bir şey yapmamıştım ki ama!
-Anka benim narin kızım. Senin yaşadığın o son olay aklımı başıma getirdi. En zor zamanlarınızda yanınızda olamayacaksam benim varlığım ne işe yarardı ki? Sana sorulmadan girişilen bu projeden ayrılmak, gezmek, gençliğini yaşamak istersen ben arkandayım. Gereken ayarlamaları da yaparım. Ablan gibi senin de evin hazır ama bizimle yaşamak istersen senin de başımın üstünde yerin var. Kendi hayatlarınızı kurup, hatalar yapın. Bunca zaman sizi bir fanusa hapsetmelerine izin verdiğim için de babanızı affedin.
Şu an bende ablam gibi babamın kollarına koşmak istesem de yerimden bir milim kıpırdayamadım. Ayaklarım yere mıhlanmış olabilirdi ama gözyaşlarım son derece özgürdü. Artık özgür olan sadece gözyaşlarımız değildi. Hayatımız da hiç olmadığı kadar özgürdü. Gözlerim babamın gözleriyle buluştuğunda en sevgi dolu gülümsememi armağan ettim ona. Babam farkında değildi belli ki ama çok büyük bir hediye vermişti bize. Babaannemin boynumuza geçirdiği görünmez zincirleri kırmıştı. Annesine, babasına ve bizlere birçok şey söylemiş. Yıllardır içinde tuttuğu ve bir kasaya hapsettiği tüm düşüncelerini serbest bırakmıştı. Bu süreçte sessiz kalan tek kişi annemdi. Babamda ona hiç bakmamıştı, bir cümle bile kurmamıştı. Artık sıra karı kocanın yüzleşmesindeydi. Bu yüzleşme nasıl olacak ve sonuçları neler doğuracaktı cidden merak ediyordum. Bakışlarımı babamdan anneme çevirdiğimde gözlerini sabitlediği duvardan önce bana sonra babama çevirdi. Annemin gözleri buğuluydu. Bu görmeye çok da alışık olduğumuz bir şey değildi.
-Sana herkesten daha çok kırgınım Nil. Beni çok şaşırttın. Ben senin neşeni, sevgi dolu, merhametini sevmiştim. Ama sen annemle bir oldun. Çocuklarımdan ayrıyken senin anneme dönüşeceğini hesaba katmamıştım. İhtimal vermemiştim. Çocuklarımızın anneye ihtiyacı vardı Nil, kurallar kitabı gibi gezinen bir kadına değil.
Annem başını hafifçe eğip derin bir iç çekti, ellerinin titrediğini hissettim. Yıllardır görmediğim bir kırılganlık vardı üzerinde; sanki birazdan dökülecek bir cam parçası gibi duruyordu. O an, aramızdaki tüm kelimeler sustu, yalnızca sessizliğin ağır basan anlamı havada kaldı. Uzun bir an boyunca kimse konuşmadı. Sonra annem, zor da olsa başını kaldırıp babama baktı; gözleriyle affedilmeyi dilendi belki, belki de sadece anlaşılmak istedi.
İçimde, yıllardır biriken öfke ve özlem birbiriyle savaşırken, ailemizin tüm yaraları su yüzüne çıkmışken, belki de ilk defa gerçek bir yüzleşmenin eşiğindeydik. Annemin sesi ince bir perde gibi titreyerek çıktı: “Bazen insan en çok sevdiklerini en derinden incitir. Bunu telafi edemem, ama yeniden başlamaya ve daha iyi olmaya çalışabilirim.” Gözyaşları yanaklarından süzülürken, ilk defa annemi bu kadar savunmasız görmüştüm.
Babaannem gözlerini kaçırmadan oturmaya devam etti; içindeki fırtınalar belli ki henüz dinmemişti. Ancak o an, kimse geçmişin yükünü tek başına taşımıyordu. Herkes sessizce birbirine yakınlaşmaya başlamıştı; kelimeler yerine bakışlar, suçlamalar yerine kabullenişler konuşuyordu.
Birden, sanki görünmez bir el perdeleri araladı ve salona yeni bir ışık düştü. İçimizdeki zincirler birer birer gevşiyor, ağır yükler yerini hafif bir umuda bırakıyordu. Belki hemen affedemeyecektik; belki hiç unutamayacaktık. Ama artık her şey değişmişti. O an, geçmişin gölgesinden çıkıp, yeni bir başlangıç için el ele vermeye hazırdık. Bir anlığına herkes nefesini tuttu; geçmişte yaşanan kırgınlıklar, pişmanlıklar ve özlemler havada asılı kaldı. Sonunda, babamın gözleriyle herkesi tek tek süzüşünde bir affetme ve kabullenme umudu saklıydı. “Bu evin çatısı altından çıkıyoruz belki,” dedi, “Ama birbirimizin hayatında kalmaya devam edeceğiz. Gerçek aile olabilmek için artık dürüstlük ve sevgiyle yol alacağız.”
Kimse hızlıca toparlanmadı, kimse aceleyle bir şey söylemedi. O sabah, eski alışkanlıkların ve kırık dökük rutinlerin arasından yepyeni bir başlangıç filizleniyordu. O sabah, aile üyeleri birbirlerinden ayrılma kararı alırken, aslında ilk kez birbirlerine yaklaşmışlardı. Herkes yeni bir başlangıcın eşiğinde olduğunu biliyordu ama bu kez suçlamalardan ziyade kabullenme ve yüzleşme vardı. Ama artık her şey şeffaftı ve herkes kendi yolunu onurlu bir şekilde çizmekte kararlıydı.
Babam, ağır bir adımla pencerenin önüne yürüdü, dışarıda hâlâ hafifçe yağan karı izledi. “Bazen bir aile olmak, sadece aynı çatı altında yaşamak değildir,” diye mırıldandı. “Birbirimize sırt çevirdiğimizde, asıl yalnızlığı o zaman yaşarız.”
Ağabeyim, babama sessizce yaklaşarak elini omzuna koydu. “Birlikte başarabiliriz,” dedi. “Geçmişi değiştiremeyiz ama geleceğin hikâyesini beraber yazabiliriz.”
O sabah, karın beyazlığıyla aydınlanan salonda hiç olmadığı kadar gerçek bir yüzleşme yaşanmış, Pars ailesi kendi kırık dökük parçalardan yeni bir bütün kurma cesaretini göstermişti. İçimde, zamana direnmenin belki de en doğru yolunun sevdikleriyle yeniden başlamak olduğunu hissettim. O sabah hepimiz yaşananların ağırlığı ile sessiz ama mutlu bir kahvaltı yaptık. Babaannem hariç herkes mutluydu aslında o yıllardır elinde olan gücü kaybetmenin ve oğlunun söylediklerinin etkisiyle darmadumandı. Kahvaltıdan sonra herkes odasına çekilmiş ve en önem arz eden eşyalarını toplamıştı. Hepimiz aynı anda biraz hüzün ve özgürlüğün getirdiği neşeyle arabalarımıza binip kendi hayatlarımıza doğru yol almıştık.
Tüm bu yaşananlar, kendi evimde kendi düzenimi kurma telaşı ve bunca zamandır yapmak isteyip yapamadığım her şeyi sırayla yapmaya başlamam öyle bir tempoya sokmuştu ki aklıma ne işim ne Karan aklıma gelmemişti. Öyle ki son görüşmemizin üzerinden 15 gün geçtiğini bile sabah kahvaltı yaparken fark etmiştim. Bu süreçte hiçbir iletişimimiz olmamıştı. O garip rüyalarım da geçmişti gerçekten stresten oluyordu demek ki. Kendimi o kadar iyi hissediyordum ki resmen aynadaki yüzüm bile ışıl ışıldı. Babam hayatlarımıza nefes getirmişti adeta. Ablam sabah eğer müsaitsem öğlen beraber yemek istediğini söylemişti. Bu daha önce çok yapamadığımız bir şeydi o yüzden düşünmeden kabul ettim. Kahvemi bitirip hazırlanmaya başladım. Mavi bir kazak elbise, siyah çizmelerimle hafif bir makyaj yaparak evimden çıktım. Arabama biner binmez radyoyu açtım arka fonda Barış Manço çalmaya başladı. Şarkıya eşlik ederek yolculuğumu tamamladım. Hastane benim evime de oldukça yakındı. Acil durumlarda hemen gelebilmem adına babamın böyle yaptığına emindim.
Kapıdan içeri girdiğimde herkes selam vermeye başlamıştı. Eh bir nevi patronlardan biri sayılıyordum ama asıl söz sahibi olan babamdı. Asansöre doğru yürürken yanımdan geçerken bana hızla çarpan kadına baktığımda Artemis olduğunu gördüm. Adeta ateş saçıyordu. Ne olmuştu acaba? Bir yanım çok merak ediyor bir yanım ise beni ilgilendirmediğini söylüyordu. Bir süre daha arkasından baktıktan sonra asansöre binerek ablamın odasının olduğu kata çıktım. Odasına doğru yürürken Kuzey Ağabey’in odasının önündeki koltukta bomboş gözlerle oturan Karan’ı görünce bir afalladım. Onu son gördüğüm zamandan çok daha kötü görünüyordu. Kötü bir şey mi olmuştu? Yanına gitmeli miydim? Tabii ki gitmeliydim insanlık ölmemişti sonuçta.
Yavaş adımlarla Karan’a doğru ilerledim. Biraz yanında durdum ama onu bile fark etmedi. Yavaşça yanındaki koltuğa oturdum. Siyah gözleri adeta boşluk gibiydi. Hiçbir duygu okunmuyordu. Kemikli yüzü ise gözlerinin aksine gergindi. Birkaç kere seslendim ama duymadı. En son koluna dokunup seslendiğimde sıçrayarak bana baktı.
-Anka?
-Karan, iyi misin?
-Ben, ben iyi değilim.
-Konuşmak ister misin? İstersen yalnız da bırakabilirim seni?
-Hayır yalnız kalmak istemiyorum. Seninle konuşmaya ihtiyacım var.
Karan’ın bu söyledikleri karşısında şaşırmıştım açıkçası. Ağabeyi, ikizi, arkadaşları hatta nişanlısı varken benimle konuşmak istemesi hoşuma da gitmedi değildi tabii. Ona bu güveni verebilmiş olmam güzel bir şey. Oturduğumuz yer konuşmak için çok doğru bir yer değildi. Daha rahat hissedeceği bir yere ihtiyacımız vardı. Hastaneye yakın bildiğim çok huzurlu bir yer vardı. Oraya gitmeyi teklif ettim zaten yürüme mesafesindeydi. Soğuk hava da yürümek ona biraz daha iyi gelebilirdi. Hastaneden çıkarken ablama gecikeceğime dair bilgi veren bir mesaj attım. Kapıdan çıkar çıkmaz yüzüme vuran soğuk hava hoşuma gitmişti. Kısa bir an durup kara teslim olmuş bu özel şehri inceledim. Kaotik ama insana yaşadığını hissettiren bir havası vardır İstanbul’un. İnsana nefes aldırdığını hissettirir ama bazen yaşamaktan bezdirir. Hayatın en içindendir İstanbul. Karda kaymamaya dikkat ederek gideceğimiz mekâna doğru yürüdük. Karan 10 dakikalık yürüme mesafesinde 3 sigara içmişti. Ama tüm bu işlemleri o kadar robotik yapıyordu ki farkında olduğundan bile emin değildim.
Gideceğimiz yere geldiğimizde kapının önünde durdu ve simsiyah gözlerini gökyüzüne çevirdi. Gözlerinde parıldayan gözyaşlarını fark ettim. Yavaşça gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Sonrasında benim için kapıyı açtı ve arkamdan içeriyi girdi. Çok rahatsız edilmeyeceğimiz bir masaya geçtik. Karan hala boş boş duvarı izliyordu. İki çay ve karışık tost söyledim. Siparişler geldiğinde Karan çayından koca bir yudum aldı, sorun tabii ki bu değildi. Mesela çayın kaynar olması ve onun buna gram tepki vermemesiydi.
-Çocuğum olmayacağını öğrendim Anka.
-Ne? Karan ben çok şaşırdım ama ne biliyim devir değişti tıp çok ilerledi hemen karamsar olmasan.
-Öyle bir şey değil Anka. Dışarıdan bakıldığında yani tetkikler, ultrasonlar olmadan sağlıklıyım. Kendimi o kadar kötü hissediyorum ki bunları kelimelere dökmek bile çok ağır geliyor. Evet bir umut var ama asla kesin çözüm değil. O süreci de kaldırabilir miyim bilmiyorum.
-Karan ben cidden çok üzüldüm. Yani böyle bir durumda ne denir ne yapılır inan bilmiyorum ama tam olarak ne dediler ki?
-Obstrüktif Azospermi. Böyle söyledi doktor. Yani şu an sana bunları anlatırken bile çok utanıyorum ama seninle konuşmak çok iyi geliyor bana.
-Öncelikle utanacağın bir şey yok Karan. İnsanız neler yaşayacağımızı, hayatın bize ne sürprizler hazırladığını bilemeyiz.
-Öyle ama çok ağır bir şey bu Anka. Ağabeyimin bir ailesi var. Huzurlu ve mutlu. Benimse hiç olamayacak.
-“Çok yanlış düşünüyorsun Karan” dedikten sonra tostumdan bir lokma aldım. Çok açtım kusura bakmayacaktı artık. Ağzımdaki lokmayı yuttuktan sonra ise konuşmaya devam ettim.
-Bunlar hep sana toplumsal baskının getirisi. Erkek adam kalıbının. Sürekli güçlü durma çabanız, kırılgan egonuz, kendinize koyduğunuz saçma sınırlar. Aile sadece çocuk sahibi olunca olunmuyor Karan. Şöyle düşün eğer senin değil Artemis’in çocuğu olmasa ona eksik gözüyle mi bakardın?
-Hayır tabii ki. Saçmalama ne alakası var?
-Bak işte bunu diyorum. Başkası söz konusuyken asıl Karan oluyorsun ama kendine gelince toplumsal baskı devreye giriyor.
-Neden ben peki? Genetik olmadığı aşikâr. Neden bende böyle bir sorun var onu anlamıyorum Anka! Rüyamda belli aralıklarla gördüğüm kırık beşik bundan kaynaklıdır belki bu ilahi bir işarettir. Bir ceza.
-Sorgulama Karan. Neyi, neden ve ne için yaşadığımızı yaşamadan anlayamayız. Bir sebebi mutlaka vardır. Sen sadece şu toplumsal baskıdan kurtulmanın yoluna bak. Tamam evlilik yolundasın ve bu noktadan sonra başka şeyler konuşmalısınız. Eğer seni bunun için terk edecekse de inan bana kaybeden o olur.
Bu sözlerimin ardından derin bir nefes aldı. Tostundan kocaman bir ısırık alıp tekrar çayını içti. Sanırım iştahım ona da bulaşmıştı. Sessizce tostlarımızı yiyip çayımızı içtik ama şöyle bir sorun vardı ki ben doymamıştım. Tekrar sipariş vermek için elimi kaldırırken Karan’da anda elini kaldırınca birbirimize kısa bir temasta bulunduk ve tekrar bir şeyler belirdi gözlerimde.
Kocaman bir çınar ağacının gölgesinde, kendilerinden yeterli uzaklıkta bir mesafede duran korumaların çemberinde piknik yapan bir çift gördüm. Kadının siyah saçlarıyla daha da belirginleşen mavi gözlerinde sadece ama sadece aşk vardı. Adam ona bir şeyler anlatıyor kendisi de gülerek ve aynı zamanda bir şeyler yiyerek dinliyordu. Yediği kekler tamamen bittiğinde kedi gibi adama baktı kadın. O an adam önce kocaman bir kahkaha armağan etti ona. Sonrasın da ise şu cümleyi duydum. “İştahına hayranım hazinem. Hiçbir koşulda etkilenmiyor. Şimdi böyleyse hamileliğini merak ediyorum.” Kadının yanakları kızarırken görüntü de gözlerimin önünden kayboldu.
Görüntü gözlerimin önünden kaybolduğunda Karan’ın sipariş verdiğini gördüm, nereden anlamıştı ki? Bir anlığına birbirimize bakakaldık, gözlerimizde anlamını koyamadığımız bir sıcaklık dolandı. Karan’ın yüzünde, üzerine düşündüğü meselelerden çok daha hafif bir ifadeyle, hafif bir gülümseme vardı. Siparişi onayladıktan sonra çayından bir yudum daha aldı. Aramızda bir süre sessizlik oldu; bazen kelimelerin gereksiz kaldığı anlar olurdu, sanırım o da bunlardan biriydi.
Tostlarımızı beklerken, önümde duran çay bardağının buğusuna bakıp kendi kendime gülümsedim. Hayat tuhaf bir şekilde akıp gidiyordu; bir gün kendini en çaresiz hissettiğin anda bile, yanında biri olup sana iki kelimeyle nefes aldırabiliyordu.
Taze tostların kokusu masamıza ulaştığında, Karan’ın gözleri bir an parladı. “Sen doymadın mı hâlâ?” diye sordu, alaycı ama sevecen bir sesle. “Hayat kısa, aç karnına büyük kararlar alınmaz,” dedim. Beraberce gülüştük.
O an kendime söz verdim: Ne olursa olsun, kendi içimde savaşırken yanımda böyle dostlar olduğu sürece, hayatı biraz daha hafif taşıyabilirim. Ve belki de asıl aile, birlikte aynı masada paylaşabildiğin ekmekte, birlikte sessizliği dinleyebildiğin o kısa anlarda saklıydı.
-Seninle konuşunca hafifliyorum Anka. Sanki her şey ne kadar zor olsa da o an hafiflemesine sebep oluyorsun. İki seferdir dertlerimle boğuyorum seni, kusura bakma. Ayrıca çok ama çok teşekkür ederim.
-Fazla teşekkür ediyorsun Karan. Sen benim arkadaşımsın elbette zor zamanlarında yanında olacağım. Konuşmak güzeldir. Daha çenem açılmadığı için şanslısın zira bıkacaksın.
-Sesin şiir gibi huzur verici. Konuşmandan şikâyet edeceğimi hiç sanmıyorum o yüzden.
Karan’ın bu cümlesiyle aramıza tatlı bir sessizlik yayıldı. Göz göze geldiğimizde kelimelerin ötesinde bir yakınlık hissettim; sanki her ikimiz de kaygılarımızın ve maskelerimizin gerisinde, bir anlığına gerçekten olduğu gibi kalabilmiştik. Masanın üzerinde duran çay bardağına bir süre bakıp, içimde dalga dalga yayılan huzuru dinledim.
Bir süre sonra, uzakta esen hafif rüzgârın getirdiği kuş sesleriyle irkildim. Hayatın bütün zorluğu arasında, bir dostun yanında olmasının verdiği güvenle, minnetle gülümsedim. “Bazen insan sadece sessizliği paylaşmak ister,” dedim, usulca. “Ve bazen, en iyi sohbetler kelimesiz yaşanır.”
Karan, hafifçe başını salladı. “Bunu seninle öğrendim,” dedi. “Kimi zaman bir bakış, bir gülümseme, bütün anlatmak istediklerimizden daha fazlasını söyler.”
O an, dışarıdan geçen bir çocuk elinde balonuyla bize doğru baktı ve gülümsedi. Hayatın küçük sürprizleri, masamızın çevresinde dolanıp duruyordu. Ben de o anda, hayatın ağırlığını hafifleten şeyin, paylaşılmış bir ekmekten, içten bir teşekkürden ve sessizce yan yana oturmaktan ibaret olduğuna bir kez daha inandım.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |
