15. Bölüm
A. ELA 💫 / KAYIP UYGARLIĞIN KANATLARI / BÖLÜM 15: HAYAL Mİ GERÇEK Mİ?

BÖLÜM 15: HAYAL Mİ GERÇEK Mİ?

A. ELA 💫
albertinekayip

Sabahın serinliği henüz şehri uyandırmamıştı. Toprak yolun tozunu solurken nefesimi derin derin alıyordum. İki gün önce bayıldığım an hâlâ zihnimin en keskin köşesinde çınlıyordu. Broş… parmaklarımın ucuna değdiği o an içimi saran o tuhaf sıcaklık ve geçmişten gelen yankılar…

Acaba gerçekten olmuş muydu, yoksa kafam mı bana oyun oynuyordu? Ellerim hâlâ hafifçe titriyor, ama bu sefer kendimi kaybetmeye niyetim yoktu. Kazıya gitmek, normal rutini sürdürmek, kendimi toparlamanın bir yoluydu.

Yolda ilerlerken ağaçların gölgeleri ve taşların arasından yükselen güneş ışıkları bana o günü hatırlatıyordu. Her adım hem heyecan hem de hafif bir korku yaratıyordu içimde. Broş hâlâ zihnimdeydi; sanki orada, gölgeler arasında beni bekliyordu: “Beni çözmeden geçemezsin,” diyordu. Kendi kendime fısıldadım:

- “Bu kazı… sadece geçmişi gün yüzüne çıkarmakla ilgili değil. Kendimi sınamakla da ilgili.”

Güneş biraz daha yükseldi ve yolun tozu altın rengine boyandı. İçimde bir enerji vardı hem merak hem bilinmezlik hem de bayıldığım anın bıraktığı hafif sarsıntı. Zihnimde broşun kuş, hilal ve ateş motiflerini tekrar tekrar gözden geçiriyordum.

Durakladım ve derin bir nefes aldım. Kazı alanına ulaştığımda her şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordum. Geçmişle bugünü, lanetli buluntuları ve kendi sezgilerimi bir araya getirmek zorundaydım. İçimde tek bir soru yankılanıyordu:

- “Bu kazıda ne bulacağım ve kendimde neyi keşfedeceğim?”

Nefesimi tazeledim ve adımlarımı hızlandırdım. Ufukta hendekler, kazı alanı ve ekibin çalıştığı görüntüler beliriyordu. Hazırdım hem tarihî sırları hem de kendi sınırlarımı çözmek için.

Kazı alanına giden toprak yolda yürürken sabahın serinliği hâlâ üzerimdeydi. Ellerimdeki broş, hafifçe titriyordu. İçimde bir merak vardı ama aynı zamanda tuhaf bir tedirginlik… sanki görünmez bir göz üzerimdeydi. Patikanın köşesinden yaşlı bir teyze çıktı. Sararmış saçlarını başörtüsünün altına sıkıştırmış, bastonuna dayanarak ağır adımlarla ilerliyordu. Ama o sıradan bir teyze değildi; gözlerinde yılların birikimi, yüzünde ise Hatay’ın kadim sırlarından haberdar bir bilgelik vardı.

Beni fark edince durdu, bakışları broşa takıldı. Derin bir nefes aldı ve sesi ciddi bir uyarı gibi titredi:

- “Evladım ne tutuyorsun elinde?”

- “Bir… buluntu. Kazı alanında çıktı,” dedim, broşu sıkıca kavrayarak.

Teyze dudaklarını büzdü, gözleri daha da keskinleşti.

- “Hım… o broş, basit bir süs eşyası değil. Eski zamanlardan kalma, lanetli bir güç taşıyor. Toprağa gömülmüş, yıllarca sessiz kalmış ama sen dokunduğun anda uyanacak. Hatay’ın bu toprakları mistik; bu tür şeyleri hissedebilen insanlar var. Sen… çok dikkat etmelisin.”

Kalbim hızla atmaya başladı. “Lanet mi… ciddi misiniz?”

 

- “Ciddi evladım,” dedi teyze, bastonunu yere hafifçe vurarak. “Bu broş geçmişi ve geleceği açığa çıkarabilir. Yanlış ellerde, aceleyle kullanılırsa… felaket getirir. Kalbinin sesini dinle; acele etme, öfkeye kapılma. Bu, sadece bir eşya değil, uyarı ve sınavdır. Eğer yolun düşerse bir dereye veya göle, bırakma gücü seni yutar.”

Gözlerim broşun üzerindeki kuş, hilal ve ateş motiflerine kaydı. Sanki teyze bana bakarken broş kendi iradesiyle hafifçe titreşti. Korku ve merak birbirine karıştı.

- “Ve bir şey daha,” dedi teyze hafifçe eğilerek, sesi neredeyse bir fısıltıya dönüştü, “Bu broş senin niyetine göre tepki verir. Açgözlülük, sabırsızlık ya da öfke… hepsi seni ve çevrendekileri tehlikeye atar. Hatay toprakları bunu bilmeyenleri affetmez.”

Başımı salladım, broşu daha sıkı tuttum. İçimde hem korku hem de kararlılık vardı. Teyze yoluna devam ederken ben derin bir nefes aldım ve kazı alanına doğru yürümeye devam ettim.

Kendi kendime fısıldadım: Bu kazı sadece geçmişi gün yüzüne çıkarmakla ilgili değil. Aynı zamanda kendi sezgilerimi, cesaretimi ve Hatay’ın kadim sırlarını sınamakla ilgili. Eğer dikkat etmezsem bu broş bana zarar verecek. Broş elimde, ağır bir yük gibi duruyordu. Ama bırakmak mümkün değildi. İçimdeki merak ve sorumluluk, korkumu bastırıyordu. Kazı alanına varmam gerekiyordu; geçmişin ve geleceğin sınavı orada beni bekliyordu.

Kazı alanına vardığımda güneş öğleye doğru yükselmiş, hendeklerin kenarında ekip çalışıyordu. Derin bir nefes aldım, broşu avuçlarımda sıkıca tuttum ve Haluk Hoca ile Karan’a doğru yürüdüm.

- “Hocam… Karan,” dedim, sesim titrek ama ciddiyeti açıktı. “Yolda… bir şey yaşadım. Bu broşla ilgili… uyarılarda bulunan birini gördüm.”

Haluk Hoca kaşlarını kaldırdı, merak ve hafif endişe karışımı bir bakışla bana baktı.

- “Ne oldu Anka? Bir sorun mu çıktı?”

- “Hayır, sorun fiziksel değil,” dedim ve broşu ellerimde hafifçe salladım.

- “Ama tehlikeli olabilir. Yolda bir teyze Hatay’ın eski bilgilerine hâkim biri, broşun lanetli olduğunu söyledi. Dokunduğunda geçmiş ve gelecekle ilgili etkiler yaratabilir, yanlış ellerde felaket doğurabilir. Kalbimin sesini dinlememi ve acele etmememi öğütledi.”

Karan hafifçe öne eğildi, gözleri ciddi ve dikkatliydi. “Lanet… Anka, bunu ciddiye almalıyız. Bu tür uyarılar sadece efsane değildir. Broşun üzerindeki motifler ve dokusu sıradan değil. Senin sezgilerin bu noktada en güvenilir rehberin olacak.”

Haluk Hoca başını salladı, gözlerinde endişe vardı. “Anka… seni uyarıyorum. Kazı alanında bilimsel olarak açıklayamadığımız şeyler olabilir. Ama lanetli bir eşya olduğunu söylüyorsan, davranışını buna göre ayarlamalısın. Sorumluluk tamamen sende olacak.”

İçim bir an ürperdi ama kararlılığımı kaybetmedim. “Biliyorum, hocam. Ama bırakmam mümkün değil. Broşun sırlarını çözmeden geri adım atamam. Eğer acele eder veya korkup kenara bırakırsam… daha tehlikeli olur. Ben buna hazır olmalıyım.”

Karan hafifçe gülümsedi ama gözleri hâlâ ciddi: “Anka… bu broş sana zarar verebilir. Ama sezgilerin ve zekânla onu kontrol edebilir ve doğru şekilde kullanabilirsin. Biz yanındayız, ama sınav tamamen sende.”

Haluk Hoca ellerini beline koydu. “O zaman dikkat et. Kazı sadece toprak ve taşla ilgili değil; aynı zamanda kendi sezgilerini ve cesaretini test etmekle ilgili. Hatay’ın bu toprakları sıradan değil, sen de bunu biliyorsun. Her adımın, her dokunuşun fark yaratacak.”

Broş elimde ağır bir yük gibi duruyordu, ama aynı zamanda önümde açılan gizemli bir kapının anahtarıydı. İçimde hem korku hem de kararlılık vardı. Kazı alanındaki bugün geçmişin sırlarını ve kendi sınırlarımı test edeceğim ilk günlerden biri olacaktı.

Haluk Hoca ve Karan’a broşla ilgili uyarıyı anlattıktan sonra, kendimi kazının ritmine verdim. Ellerim toprakla doldu, hendeklerdeki buluntuları dikkatle çıkarıyor, her parçayı özenle belgelerken zihnim tamamen işe odaklanmıştı. O sırada Emre yanıma yaklaştı. Üzerinde toz ve toprak lekeleri vardı, ama gözlerinde her zamanki hafif alaycı ifade hâlâ duruyordu.

- “Ne düşünüyorsun Anka? Bugün hangi tabakanın sırlarını çözmeye çalışacağız?” dedi, gülümseyerek.

Ben hafifçe başımı salladım, bir yandan topraktan çıkan küçük bir seramiği temizliyordum. “Sanırım bu sefer biraz derinlere iniyoruz. Toprak yoğun, ama ipuçları var.”

Emre eğildi ve seramik parçalarına baktı. “Senin gözünde her şey daha farklı görünüyor gibi. Sanki toprağın konuşmasını bekliyorsun.”

Gülümsedim, ama alaycı bir cevap vermedim. “Belki de… hem geçmişi hem de detayları görmek için biraz sabır gerek.”

O sırada Karan biraz uzakta duruyor, sessizce bizi izliyordu. Gözlerindeki kıskançlık fark ediliyordu, ama dikkatini kaybetmemeye çalışıyor gibiydi. Emre’nin bana yaklaşması, onun hoşuna gitmemiş olmalıydı. Emre hafifçe kaşlarını kaldırdı, bakışları merak doluydu. “Sana katılmam gerek. Ama dikkat et, çok takıntılı oluyorsun. Sonra ben de ‘Anka’nın sezgileri’ mitine dönüşüyorum.”

Karan, hafif bir homurtu ve kaş çatma ile uzak köşeden beni izlemeye devam etti. İçimde onun varlığını hissettim; bakışlarıyla üzerimdeki küçük enerjiyi çekiyordu sanki. Gülüştük. Bir an için hafif bir sessizlik oldu, sadece kazı aletlerinin sesi ve toprağın hafif çatırdaması vardı. Emre’nin yanımda olması, küçük bir rahatlama hissi verdi, ama Karan’ın varlığı o rahatlamayı dengeliyordu.

- “Ne zaman kendini tamamen toprakla birleştireceksin?” diye sordu Emre, hafif bir şaka ile.

- “Belki bugün başlarım,” dedim, gözlerimi buluntulara dikerek. “Ama işin büyük kısmı sabır ve dikkat.”

Karan hâlâ uzaktan izliyor, gözleriyle Emre ve benim aramda geçen küçük sohbeti takip ediyordu. İçimde, farkında olmadan, bu üçlü dinamiğin getirdiği bir gerginlik vardı. Karan’ın sessiz kıskançlığı, Emre’nin şakacı merakı ve benim odaklanmam hepsi kazı alanında farklı bir enerji yaratıyordu. Gülümseyerek başımı salladım ve kazıya geri döndüm. Toprak arasında kaybolan sır, belki de günün sonunda bir cevabı olacaktı.

Hendeklerin kenarında çalışırken, Emre dikkatini biraz kaybetmişti. Bir taş parçasını hızlıca kaldırdı, ama altındaki kırılgan bir seramik levhayı yanlışlıkla çizdi. O an kalbim bir an duracak gibi oldu.

- “Emre!” diye bağırdım, sesim hem korku hem de öfke karışımıydı.

Emre hemen eğildi, ellerini kaldırarak: “Anka, özür dilerim! Dikkat edecektim ama…”

Karan yanımıza koştu. Gözleri öfke ve kıskançlıkla doluydu.

- “Ne yaptın sen? Dikkatini kaybedersen sadece Anka değil, tüm kazı riske girer!”

Emre başını eğdi, suçlulukla: “Biliyorum, ama bu sadece bir hata, tamir edebiliriz.”

Ben bir an durup, derin bir nefes aldım. İçimde hem Emre’ye kızgınlık hem de Karan’ın üzerimdeki gergin bakışlarının yarattığı baskı vardı. “Tamir edebiliriz ama dikkat etmeye devam etmelisin. Her şey hassas ve önemli.”

Karan hâlâ yakındaydı, bakışları Emre’den bana kaydı. “Anka, böyle tehlikeli bir işte dikkatini kaybetmene izin veremem. Ben yanındayım, ama senin odaklanman gerekiyor.”

Emre hafifçe gülümsedi, ama bakışlarında hâlâ suçluluk vardı. “Peki, söz. Bundan sonra daha dikkatli olacağım.”

Ben ellerimi temizledim, kazıya geri döndüm ama içimde bir sıcaklık ve küçük bir kıskançlık dalgası vardı. Karan’ın bakışlarını hissetmek, Emre’nin hatası ve özrü üçlü bir dinamik yaratmıştı. Hem iş hem de duygular… Hepsi kazı alanında birbirine karışıyordu. O gün, toprağın altında sadece eski uygarlıkların sırları değil, kendi sınırlarımız, sabrımız ve hislerimiz de açığa çıkıyordu.

Odaya girer girmez üzerimdeki tozlu gömleği çıkarıp sandalyeye bıraktım. Kasvetli sarı ışık, günün yorgunluğunu aynaya çarpar gibi yüzüme geri vuruyordu. Saçımı toplamaya yeltenirken kapı tıklandı. Daha kapıyı açmadan tahmin etmiştim.

Selin… Elinde iki kâğıt bardak kahveyle içeri girdi.

- “Kurtar beni,” dedi, bardakları masaya bırakırken. “Aşağıda herkes hâlâ bugün çıkan buluntuyu konuşuyor. Beynim eridi.”

- “Senin beynin erimez, sadece fazla veri alımı yaşarsın.”

Selin gözlerini devirdi, yatağa yan dönüp kendini attı.

- “Yoruldum, Anka. Ama sen… sen farklı yorulmuş gibisin. Suratından belli.”

O an kaçmak istedim, ama Selin’in bakışı ‘kaçmak yok’ diyordu. Yatağın ucuna oturdum, ellerim istemsizce broşun olduğu torbaya kaydı. “Bugün biraz garip şeyler oldu.”

- “Garip şeyler, hmm?” diye mırıldandı. “Kazı alanında ‘garip’ kelimesi beni korkutuyor.”

Derin bir nefes aldım. “Aslında… broşla ilgili. Hani şu dün bulduğumuz. Onunla ilgili… biri beni uyardı.”

Selin doğrulup dizlerinin üzerinde oturdu. “Biri kim?”

- “Sabah yolda bir teyze. Hataylı… Beni durdurdu ve broşa öyle bir baktı ki, içim ürperdi. Ona dokunmamam gerektiğini söyledi. Lanetli dedi.”

Son kelime odanın sıcak havasını yarıp buz gibi düştü. Selin bir an hiçbir şey söylemedi. Sonra ağır ağır:

- “Burası Hatay. İnsanlar böyle şeylere inanır. Büyü, uğur, tılsım… Ama genelde boş konuşmazlar,” dedi. “Sen ne hissettin?”

- “Bilmem,” dedim, boğazım sıkılaşarak. “Ama bir süredir başım dönüyor, rüyalarım karışık. Teyze broşu görünce öyle bir irkildi ki… kendimi kötü hissettim.”

Selin kaşlarını çattı. “Bunu Haluk Hoca’ya söyledin mi?”

“Evet. O da takipte olalım dedi ama bilimsel kalmak gerek falan. Ama Karan?”

Duraksadım. Selin anında yüzüme baktı.

- “Karan ne?”

- “Bilmiyorum. Garip davrandı. Endişelendi mi, kızdı mı, kıskandı mı anlamadım.”

Sesim fark etmeden yumuşadı.

Selin’in dudakları kıvrıldı. “Karan kıskanmıştır. Emre’nin yanında dikildiğini gördü ya, onun yüzünden…”

- “Selin!” dedim, yastığa vurarak. “Ne alakası var?”

- “Her alaka var.” Yastığı benden kaptı. “Karan seni yalnız bırakmayan tek insan burada. Herkes görevine gömülürken o bir adım arkanda duruyor. Sen görmüyorsun ama ben görüyorum.”

Başımı dizlerime yasladım. “Bu işler böyle kolay değil. Kazının ortasında böyle şeylerle uğraşamayız.”

- “Kalp işidir bu,” dedi Selin, daha yumuşak bir tonla. “Zamanı mekânı olmaz.”

Bir süre sessizlik çöktü. Dışarıdan hafif araba sesleri, uzaktan gelen gece esintisinin kapı altından süzülüşü… Sonra Selin elimi tuttu.

- “Bir şey soracağım,” dedi. “Bu broş meselesi gerçekten seni bu kadar ürküttü mü, yoksa başka bir şey mi var?”

Gözlerim istemsizce masadaki torbaya kaydı.

- “Başka bir şey de olabilir,” diye fısıldadım. “Sanki broş beni çağırıyormuş gibi hissediyorum. Teyzenin söylediklerinden sonra daha da kötü oldu.”

Selin’in yüzü ciddileşti. “O zaman dikkat edeceğiz. Bunu birlikte çözeceğiz. İstersen broşa dokunma, incelemeye ben bakarım. Seni tehlikeye atmayız.”

İçimde bir düğüm çözüldü. “Teşekkür ederim.”

Selin gülümsedi. “Ne demek. Hem… bu arada Karan’a da biraz fırsat tanı bence.”

Başımı yastığa gömdüm. “Yeter artık, Selin!”

- “Tamam tamam…” dedi kahkaha atarak. “Ama Emre meselesi de karmaşık olacak, onu söyleyeyim.”

- “Of…”

Selin ayağa kalkıp perdeleri araladı. Hatay’ın gece ışıkları odaya doldu.

“Burası mistik bir şehir,” dedi. “Toprakları sır doludur. Bugün yaşadığın şeyler seni korkutmasın. Hatay’da bazen tesadüf yoktur. Belki broş seni seçmiştir.”

- “Belki de lanetleneceğim?”

Selin dönüp bana baktı. “Belki de hikâyenin tam merkezine düşeceksin.”

Derin bir nefes aldım. Ve nedense içimde hem korku hem de garip bir huzur belirdi.

- “Yarın bizi neler bekliyor bilmiyorum,” dedim.

- “İşte bu yüzden yanındayım.”

O gece, broşun gölgesi odanın köşelerinde dolaşırken, ben Selin’in varlığına tutunarak uykuya sürüklendim.

Ertesi sabah laboratuvar konteynerine girdiğimizde Elvin masasına eğilmişti. Ben broşun bulunduğu kutuyu açtığım anda içerideki hava garip biçimde titreşti. Selin bile fark etti. Elvin broşu eline aldı, ışıklı panelin üzerine bırakırken gözleri büyüdü.

- “Motiflere bakın… Merkezde kuş oyma çizimi… etrafını çevreleyen bir hilal… ve en dışta ateş kıvrımlarını andıran spiral hatlar… Bu çok garip bir kompozisyon.”

Selin bana döndü.

- “Bu kadar farklı sembolün aynı objede birleşmesi… pek sıradan değil.”

Broşa her baktığımda içimdeki o sıcak-soğuk karışımı titreşim yeniden yükseliyordu.

- “Bu sembollerin bir arada olmasının bir anlamı var mı?”

Elvin gözlüğünü düzeltti.

- “Genelde böyle objelerde kuş—ruh rehberi ya da ulak—anlamına gelir. Hilal koruma, dönüşüm ya da kader döngüsünü temsil eder. Ateş ise arınma veya tılsımın aktif gücü. Ama üçünün aynı objede bir araya gelmesi… bir ‘bağ kurma’ niyeti taşır.”

O anda kapı açıldı. Karan içeri girdi cihazlarla dolu kutuyu tutarken bile gözleri önce bana kaydı, yüzümdeki gerginliği okumaya çalışır gibi.

- “Mesaj attınız sandım. Ne buldunuz?”

Selin yanıtladı:

- “Broşun üzerindeki semboller… tılsım veya ritüel objesi olabileceğini düşündürüyor.”

Karan broşa eğildi. Parmakları panelin ışığında hafif titreşti.

- “Kuş—haberci, hilal—döngü, ateş—katalizör. Bu bir takı değil, Anka. Belli ki sahibini bir şeye ya da birine bağlamak için yapılmış.”

İçim ürperdi. Tam o sırada dışarıdan gelen ayak sesleri duyuldu. Kapı açıldı. Emre içeri girip gülümseyerek, farkında olmadan havanın ağırlığını kesti.

- “Sabahınız hayırlı olsun. Ne bu ciddi ifadeler? Anka, hava almaya çıkalım mı biraz?”

Selin’le göz göze geldik. Ve tam o anda Karan’ın omuzlarının gerildiğini gördüm. İfadesi değişti, yumuşak endişe yerini tiz bir kıskançlığa ve açıklayamadığı bir savunma içgüdüsüne bıraktı. Emre benim yanıma bir adım geldiğinde, laboratuvarın içindeki görünmez gerilim hattı bir anda çalıştı.

Laboratuvar kapısından çıkıp güneşe vardığımda hâlâ Karan’ın bakışlarının omzumda olduğunu hissediyordum. Emre yanımdaydı. Tam konuşacaktı ki-

Kapı açıldı.

Karan çıktı.

Adımları kararlıydı.

- “Anka, bir dakika konuşmamız lazım.”

Emre araya girdi.

- “Eğer konu broşla ilgiliyse ben de kalayım. O da benim çalışma alanıma giriyor.”

Karan alaycı bir nefes verdi.

- “Konu… broşla ilgili değil sadece.”

- “Tahmin ettim. O zaman ben daha da kalayım.”

Karan’ın çenesi sıkıldı. Ben ikisine baktım.

- “Amaç ne? Yarış mı yapıyorsunuz?”

Karan bana döndü, gözlerindeki siyah derinlik neredeyse sarsıcıydı.

- “Sadece seni korumaya çalışıyorum. O broşun sembolleri—kuş, hilal, ateş—bunlar sıradan şeyler değil. Dün bayıldın ve bu ‘tesadüf’ değil. Sende farklı bir etki yaratıyor.”

Emre hemen karşı çıktı.

- “Sen mistik yorumlara inanıyor olabilirsin ama bilimsel düşün. Bu sadece eski bir obje. Anka’yı korkutmanın anlamı yok.”

Karan ona bir adım yaklaştı.

- “Ben onu korkutmuyorum. Sen hiçbir şeyin farkında değilsin.”

 

 

- “Peki ya sen? Farkında olduğun şey broştan ziyade Anka’nın yanımda durmasına tahammül edememen olmasın?”

Sessizlik çarptı. Karan Emre’ye baktı, uzun uzun. Sonra çok sakin, ama altı kaynayan bir sesle:

- “Sence?”

Bu soru meydan okumaydı. Emre’nin yüzü kasıldı. Bense nefesimi tuttum.

- “Yeter! İkiniz de! Bu benim üzerimde etkili bir obje ve olay benim başıma geliyor. Ben karar veririm. Kavga etmeyi bırakın.”

İkisi de bana döndü. Karan’ın sesi titrekleşti.

“Anka… seni kaybetmekten korkuyorum. Çünkü o semboller bir bağ kurma ritüelinden geliyor olabilir. Ve eğer doğruysa broş seni bir şeye çekiyor. Ben yanında olmazsam kötü bir şey olmasından korkuyorum.”

Emre kısık bir tonda gülümsedi.

- “Ya da başka birine ‘bağlanmasından’.”

Karan bu kez cevap vermedi. Çünkü cevap zaten gözlerindeydi. Ben ise geri çekildim. Kuş—hilal—ateş sembollerinin zihnimde birleşmesine rağmen kendi duygularım ayrıyordu:

Broşun gölgesi.

Karan’ın korkusu.

Emre’nin meydan okuması.

Ve ortasında sıkışmış ben. Bir rüzgâr esti. Toz kalktı. Ve ben, o anda, bunun artık sadece bir keşif değil, bir kader düğümü olduğunu anladım.

Otele döndüğümüzde yorgunluk bütün bedenimi sarmıştı. Kazı alanı hâlâ zihnimde dönüyordu; broşun güvenli alana kaldırılması bile rahatlamama yetmiyordu. Ayakkabılarımı çıkarıp yatağın kenarına oturduğumda, kapım hafifçe tıklandı.

- “Benim, Selin,” dedi tanıdık sesi.

Kapıyı açtım, gülümsedi ve içeri girdi. Elinde çay bardağı vardı. “Senin için getirdim,” dedi. Otel odasının loş ışığında, gözlerindeki o meraklı, yorgun ifade hemen fark ediliyordu.

- “Gel, otur,” dedim ve yatağın ucuna geçmesini işaret ettim.

Oturduğunda gözleri hemen bana kilitlendi. “Bugünü konuşmamız lazım,” dedi. “Karan ve Emre… seni gördükleri zamanlarda ne hissettiklerini fark ettim.”

Başımı eğdim, ellerimi dizlerime koydum. “Selin… işte… bence ben bile ne hissettiğimi tam çözemedim. Broş, teyze, buluntular… kafam hâlâ karışık. Ama senin hissettiklerini de merak ediyorum.”

Selin derin bir nefes aldı. “Biliyorum. Ama Emre ve Karan… seninle aralarında küçük bir kıskançlık rüzgârı var, farkında mısın?”

Yüzümde istemsiz bir tebessüm belirdi. “Yok artık, Selin. Nasıl fark etmedim?”

- “Gözlemciyim, Anka,” dedi, hafifçe gülerek. “Karan seni izliyor. Emre ise… sen güldüğünde sanki kazanmış gibi mutlu oluyor. Ve sen fark etmiyorsun bile.”

Başımı ellerimin arasına aldım. “Of… ben broşun lanetiyle uğraşırken bir de bu mu?”

Selin hafifçe gülümsedi, ciddileşti. “Evet. Ama dikkat et. Emre’nin sessiz kıskançlığı, Karan’ın içten içe patlayan kıskançlığıyla çarpışıyor. Ve farkında olmasan bile… ortadaki kişi sensin.”

İçimde tuhaf bir ağırlık hissettim. Onların hislerini düşünmek, broşun gizemi ve teyzenin sözleri… hepsi bir araya geliyordu. “Ben kimseyi kırmak istemiyorum,” dedim.

- “Hiçbirini kırmak zorunda değilsin,” dedi Selin. “Ama bir şeyler değişiyor, fark etmesen bile.”

Derin bir nefes aldım. Evet… Karan’ın sessizliği, Emre’nin açıklığı… ikisi de bende yankı bırakıyordu. İçimde hem merak hem endişe vardı. Selin ayağa kalktı, kapıya yöneldi. “Yarın sahada her şey daha da karışacak. Broşun etkisi, teyzenin sözleri, Karan’ın hali… hazır ol.”

Gözlerimi kapattım, tek düşündüğüm şey:

Bu artık sadece bir kazı değil. Bir şeyler daha var ve ben ortasındayım.

Havanın hafif nemi yüzüme dokunuyordu, rüzgârın sesi uzaktan denizin uğultusuyla karışıyordu. Otelin bahçesinde yürüyordum; tek başıma biraz sakinleşmeye ihtiyacım vardı. Ay ışığı çakılların üzerinden hafifçe yansıyor, gölgeler oyunu büyülü hâle getiriyordu. O anda bir hareket hissettim. Başımı kaldırdım ve Karan’ı gördüm. Siyah gözleri tam karşımdaydı. O an kalbim istemsizce hızlandı.

- “Gece yürüyüşü mü?” dedi, hafif bir gülümsemeyle. Sesi gece sessizliğinde farklı bir yankı buluyordu.

- “Evet… biraz hava almak istedim,” dedim, ellerimi cebime sokarken, bakışlarımı ondan kaçırmamaya çalıştım. “Sen de mi?”

- “Sanırım ben de biraz seni izliyordum,” dedi, sanki sözleri biraz oyunbazca, biraz da utangaçlıkla karışmıştı.

Göz göze geldik. Gecenin sessizliği, hafif rüzgâr ve denizin uğultusu hepsi bir anda yoğun bir samimiyet oluşturdu.

- “Biliyor musun, Anka,” dedi, adımlarını bana doğru atarken, “seninle sahada konuşmak kadar, böyle sessizce yan yana durmak da… garip bir çekim yaratıyor.”

Birkaç adım geriye çekildim, gülümseyerek. “Garip mi yoksa eğlenceli mi?”

- “Belki ikisi birden,” dedi, gözlerindeki ışıltıyı saklamaya çalışarak. “Ama itiraf etmeliyim seninle konuşmak biraz bağımlılık yapıyor.”

Kalbim hızlandı. Dudaklarımın kenarında istemsiz bir tebessüm oluştu. “Bağımlılık mı? O kadar ciddi söylüyorsun ki, neredeyse bir tehdit gibi geliyor.”

Karan hafifçe başını yana eğdi ve o siyah gözlerle bana bakarken, “Tehdit mi yoksa fırsat mı, karar vermek sana kalmış,” dedi, hafif flörtöz bir tonda.

Gözlerimle cevap verdim, sessiz ama meydan okuyan bir bakışla. “O zaman fırsatı değerlendirebilirim.”

Kısa bir sessizlik oldu, ama sessizlik konuşuyordu. Ellerim cebimde, onun bakışlarına karşı durmaya çalışıyor, ama farkındaydım: İkimiz de bunu istiyorduk.

- “Anka,” dedi sonra, hafif bir nefesle, “böyle gece yürüyüşlerinde seni yalnız bırakmak… adil değil. Belki bir sonraki sefere, biraz daha yakın yürürüz?”

Gülümseyerek başımı salladım. “Sanırım o zaman, bir tehlike arz edebilirsin.”

Karan da gülümsedi, ama gözlerinde hâlâ o kararlılık vardı. “Tehlike mi yoksa macera mı? Bu da sana kalmış.”

Rüzgâr hafifçe esti, yaprakların hışırtısı ve denizin uzak uğultusu arasında bir sessizlik oluştu. Gözlerimiz hâlâ birbirindeydi. Kalbim hızlı çarpıyor, ellerim istemsizce hafifçe titriyordu. Karan’ın bakışlarındaki ciddiyet ve hafif flörtöz ışıltı, içimde bir karışıklık yaratmıştı.

- “Anka…” dedi, sesi yumuşak ve bir tık daha yakın. “Böyle… sadece sessizce yan yana durmak… yeterince susmadık mı?”

Bir adım geri çekildim, ama ardından içimden bir ses, “Hayır, daha yakın olmalı,” dedi. Kendi isteğimle değil, içimde bir çekimle, adımlarımı ona doğru attım. Karan da bir adım öne geldi.

Göz göze geldik, nefeslerimiz birbirine karışacak kadar yakındı. O anda istemsizce içimde bir güven ve huzur hissettim. Gözlerimi kapattım ve hafifçe eğildim; Karan da bana doğru eğildi.

- “Biliyor musun…” dedi, sesi çok yakındaydı artık. “Seninle birlikte olmak bir şekilde doğal geliyor.”

Sözcükler havada asılı kaldı, ikimiz de bir adım daha yaklaştık. Sonra, içimde bir cesaret patladı. Karan’ın kolları istemsizce açıldı ve ben de ona sarıldım. Hafifçe göğsüne yaslandım; o da beni sıkıca karşıladı. Soğuk gece havası vücudumu sarmıştı ama Karan’ın varlığı… içimi ısıtıyordu. Hafif bir titreme hissettim, ama bu titreme korkudan değil, beklenmedik bir yakınlıktan geliyordu.

- “Sen…” dedi Karan, yüzümü hafifçe kaldırarak gözlerime baktı. “Seninle böyle sarılmak iyi geliyor.”

Ben de gülümsedim, ama bu gülümseme sessiz ve anlamlıydı. “Evet, bana da.”

Orada, gece sessizliğinde, ay ışığının altında, rüzgârın uğultusu eşliğinde, sadece birbirimize sarılmıştık. Tüm dünya bir anlığına durmuş gibiydi. Broşun laneti, kazının yorgunluğu, geçmişteki karmaşalar… hepsi unutulmuştu. Sadece biz vardık. Ve o an, hafifçe kalbimin bir yerinde, Karan’a karşı hissettiklerimin farkına vardım: Bu yalnızca bir çekim değil, bir güven ve belki de bir başlangıçtı.

 

 

Bölüm : 25.05.2026 21:29 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...