5. Bölüm
A. ELA 💫 / KAYIP UYGARLIĞIN KANATLARI / BÖLÜM 5: HAYALET

BÖLÜM 5: HAYALET

A. ELA 💫
albertinekayip

KARAN PUSAT

Hayatın inişli çıkışlı, her zorluğunun ardından güzellikler getiren bir akış olduğuna inandırıldık. Ki ben buna pek inanmıyorum. İnsanların umut etmekten, hayal etmekten ve hayattan vazgeçmemesi için uydurulmuş gibi geliyor. Belki de ben yanılıyorumdur. Her şeye rağmen umut edebilmek kötü bir şey değildir. Belki de her şeye boş tarafından bakmaktan vazgeçmem gerekiyordur. Derin bir nefes al Karan. Dünya’nın tüm yükleri senin sırtında değil. Senden çok daha kötü durumlarda olanlar var. Dünyanın sonu gelmiş gibi davranma. Tamam belki dünyanın sonu değildi ama benim dünyamın sonuydu. Hayatımın hiçbir döneminde tek hayalim evlenip bir yuva kurmak, baba olmak öncelik olmamıştı. Elbette istiyordum ama önceliğim değildi. Ama şimdi hiç yaşayamayacağımı bildiğim bu duygu beni tüketiyordu. Tamam doktorlar imkânsız dememişti ama çok uzun bir tedavi süreci sonrası umut çok azdı. Ve şu an tedaviye vakit ayıramazdım çok daha önemli bir işim vardı. Söz vermiştim. Ve benim için verdiğim sözü tutmak çok önemliydi. Anka’yı yarı yolda bırakamazdım. O gün o en zayıf ve savunmasız anımda tereddüt etmeden yanımda olan, derdimi dert edinen bu kıza çok şey borçluydum. Hayatıma aniden ama oldukça etkili bir şekilde giriş yapmıştı. Anka’nın ağabeyi Yankı’yı tanıyordum bu sebeple aile yapılarını az buçuk biliyordum. Çok sert ve duygunun minimum düzeyde olduğu bir ailelerdi. Ama Anka varlığıyla bile ailenin bu duruşuna karşı isyan ediyordu adeta. Yankı da iyi çocuktu aslında. Yetiştiği şartları ve şu an mecbur bırakıldığı hayatı düşünürsek olabileceğinin en iyisiydi. Yine de Pars ailesine baktığınızda hissettiğiniz tek şey soğukluk oluyordu. Onların tüm bu aile kavramına uzaklığına ters olarak bizde herkes oldukça rahat ama bir o kadar da kopuktur. Birbirimizin hayatına karşı ilgisiz ve mesafeliyizdir. Açıkça konuşmadığımız sürece dahil olmayız. İkizimin olması bile bunu değiştirmiyor. Kalabalık içindeki ayrı dünyalarız. Ağabeyim o gün aramasına ve sesimdeki anormalliğe rağmen hiçbir şey sormadan söyleyeceğini söyledi ve kapattı telefonu. Bu yüzden hep yalnız hissetmişimdir kendimi. Anka’nın ailesi mi daha iyi diye düşünüyorum. Baskıcı, soğuk olsalar da her şeyden haberdarlar. Ama bu Yankı’dan gördüğüm kadarıyla kontrol deliliğinden kaynaklanıyordu. Sevgiden ya da korumak istemelerinden değil.

Ne kadar garip değil mi? En huzurlu ya da sevgiyle dolu olmamız gereken yer ailemizken en ait hissetmediğimiz yer ailemiz. Dünyada her yer yerde anlatılan aile her şeydir yalanına artık kimse inanmıyorsa sebebi bu. Bize yuvadan çok teması farklı hapishaneler oluyorlar. Kimisi sağladığı sözde özgürlükle boş vererek kimisi de nefes aldırmayan baskılarıyla. Sonuç her türlü aile yapısı adı altında yaşatılan psikolojik şiddete dönüşüyor. Belki de bu yüzden, ait olma duygusunu hep yanlış yerlerde aradım. Kendi kendime kurduğum küçük dünyalarda, sessizliğin içinde kendimi avutmaya çalıştım. Ama şimdi fark ediyorum ki, insan bazen kan bağından öte bir yakınlığa ihtiyaç duyuyor; ruhun temasına, samimiyetin sıcaklığına. Anka ile aramızda oluşan bağ da işte tam olarak buydu: aileden öte, dostluktan biraz daha fazlası, yoldaşlık belki de. Onunla birlikteyken, hayatın bütün ağırlığı bir anlığına bile olsa anlamını yitiriyor, yalnızlığımın duvarları inceliyordu.

İçimde çalkalanan düşüncelere rağmen, verilen sözün sorumluluğu bana güç veriyordu. Umut etmekten vazgeçmemeliydim. Belki de hayat, her şeye rağmen bir ışık bulabilmekti; karanlıkta bile yolunu arayanlara gülümseyen küçük bir umut. O umut, bazen bir dostun sessizliğiyle, bazen de paylaşılan bir acının ardından gelen gülümsemeyle hayat buluyordu.

Kendimle yüzleştiğim her an, içimde kırık dökük bir aynanın yansımalarını izler gibi oluyorum; kim olduğumu ve neden bu kadar yalnız hissettiğimi sorguluyorum. Bir yanım, verdiğim sözlerin ağırlığına tutunurken, diğer yanım geçmişin eksik kalan sıcaklığına, aile dediğimiz o karmaşık yapının bana veremediği güvene takılıp kalıyor. Hangi noktada aidiyet duygusunu kaybettim, ya da hiç sahip oldum mu bilmiyorum. Ben hep, dışarıdan güçlü görünen ama içten içe tutunacak dal arayan birisi oldum.

Anka ile kurduğum bağ bana, kan bağı ya da zoraki yakınlıklardan çok daha fazlasını gösterdi; insanın ruhunu ısıtan, ağırlığını hafifleten gerçek dostluğun değerini hatırlattı. Bir yandan hayata dair umutsuzluklarım, çaresizliklerim boy gösterirken; diğer yandan, paylaşılmış bir sessizliğin, bir bakışın, bir tebessümün bile insanı iyileştiren bir yanı olduğunu fark ettim. Belki de hayat, umudu küçük kırıntılarda bulmak ve o kırıntıları büyütebilmekti. Kendime dönüp baktığımda, geçmişin soğukluğuna rağmen yeniden yeşerecek bir umut bulmaya çabalamam, en büyük savaşımdı. Ama bunca düşüncenin arasında, bir an durup kendime soruyorum: Gerçekten böyle mi olmalıydı? Belki de geçmişin gölgeleriyle savaşmak yerine, önümdeki yolu görmeye çalışmalıyım. Herkes kendi yüküyle yürür bu hayatta; kimse bütünüyle başkasının acısını anlayamaz, kimse bütünüyle kendi yalnızlığından kurtulamaz. Ama yine de bir anlığına bile olsa hayatı paylaşmak, acıyı bölüşmek, umutları çoğaltmak mümkün.

Belki de yaşadığım tüm kırgınlıklar, içimde sakladığım huzursuzluklar bir gün anlamını yitirecek. O zaman gerçek huzuru bulabilecek miyim bilmiyorum, ama şunu biliyorum ki, kendime ve başkalarına karşı dürüst olabilmek en büyük özgürlüğüm.

Bazen bir adım geriye çekilip, sessizce nefes almak gerek. Çünkü hayat, ne olursa olsun, devam ediyor ve ben, bu hikâyenin orta yerinde, kendi payıma düşen iyiliği aramaktan vazgeçmemeliyim. Kafamda dönüp duran tüm bu düşüncelerle yüzümü ovuşturduktan sonra pencereden dışarıya baktım. Yine güneş doğmak üzereydi. Fatih’in kadim şehri İstanbul yeni güne yeni bir maceraya daha hazırlanıyordu. Bir geceyi daha uyumadan uğurlamıştım. Üç gün önceki Karan olsa uyumadan kitabını okumuş, duşunu almış ve uyanmak üzere olurdu. Bense üç gündür bambaşka bir hayat yaşıyordum. Gece gözüme asla uyku girmiyor gün doğarken adeta sızıp kalıyordum. Beklenmeyen haberlerin insan üstünde cidden beklenmeyen bir etkisi oluyormuş ve bunu yaşamadan anlayamıyormuş insan, anladım. Bünyemde koltuktan kalkıp odama gidecek gücü bile bulamıyordum. Oturduğum koltuğa uzanıp uyku pozisyonu aldım. Bir şekilde rutinime dönmem gerekiyordu artık. Güneş gözlerimi rahatsız edip uykumdan uyandırmasın diye kumandayla perdeleri kapattım. İçerisi tekrar geceye teslim olmuştu. Evim geceye bense yavaşça uykunun sıcak kollarına teslim oldum.

Uyandığımda, odada hâlâ perdelerin kapattığı o derin karanlık hâkimdi. Bir süre, uykudan yeni çıkmış birinin alışık olduğu o hafif kafa karışıklığıyla etrafı izledim; sanki başka bir dünyadan dönüyormuşum gibi hissettim. Vücudumda hâlâ yorgunluğun ağırlığı vardı, ama yeni bir günün taze başlangıcı, içimde ince bir umut kıpırtısı doğmasına sebep oldu. Yavaşça doğruldum, içimde bir şeylerin değiştiğini hissettim; her ne kadar gecenin gölgeleri hâlâ ruhumda dolaşsa da güneşin ilk ışıklarıyla birlikte bir adım daha atmaya hazırdım. Belki de uyanmak, sadece gözleri açmak değil, geçmişin yüklerini biraz daha hafifletip yeni bir güne umutla bakabilmekti. Uzandığım koltukta gerinip kaslarımı gevşettikten sonra yavaşça telefonuma uzandım ama kapanmıştı. Doğru ya kaç gündür şarja takmamıştım. Hızlıca koltuktan kalkıp odama yürüdüm, telefonumu şarja takıp banyoya yöneldim. Soğuk ve hızlı bir duşun ardından hızlıca fakülteye gitmek için hazırlandım. Telefonum yeterince şarj olana kadar kendime bir sandviç ve kahve hazırladım. Ben onları bitirene kadar yeteri kadar şarj olmuştu zaten. Telefonu alıp hızlıca yola düştüm malum İstanbul trafiği. Hızlıca otoparktan arabamı alıp düştüm yollara. Normalde asla yapmayacağım bir şey olan radyoyu da açtım bu sefer. Arabanın içini hüzünlü bir melodi sardı. Evet Karan en ihtiyacın olan şeydi bu, aferin sana. Çok fazla müzik dinleyen bir adam değildim ama şu an çalan şarkıyı Müslüm Babanın söylediğini anlayabiliyordum. “Dargınım” diyordu Müslüm Baba. “Canım bildiğime dargınım, dargın” içinde bulunduğum durumu belki de en kısa yoldan özetleyen cümle buydu. Böyle bir çıkmazda köşeye sıkışmışken ailemi yanımda görmek istemeliydim belki de içten içe istiyordum da. Ama şarkıda söylediği gibi dargınım içten içe onlara. Kırmızı ışıkta durunca düşüncelerime Anka geliyor. Onunla konuşmak istiyorum sadece. Ama bunu yapmaya cidden yüzüm yok. İş için evime geldiği gün yetmiyormuş gibi hastanede karşılaştığımız günde uzunca bir süre beni dinlemişti. Daha çalışmaya başlamadan bunaltmıştım kızı. Normalde hiç yapmadığım ve yapmayacağım şeyleri onun karşısında yaparken buluyordum kendimi. Ve bu yanlış hissettirmiyordu. Sanki asıl olması gereken şeyler buydu. Halbuki şu an Anka’dan çok Artemis ile konuşmam gerekiyordu. Sonuçta bu ilişkimiz açısından önemli bir konuydu. Arkamdan çalmaya başlayan kornalarla düşüncelerimden ayrıldım ve hemen hareket ettim. Bir süre sonrasında da fakültenin yanında bize ayrılan yere aracımı park ederek odama ilerledim. İlk işim telefonu şarja tekrar takmak olmuştu. Ben derslere girip, çalışırken tamamen şarj olurdu. Tamamen şarj olması önemliydi çünkü bir sürü arama ve mesaj biriktiğine emindim. Hepsine tek tek dönmem gerekecekti. Eh her şeyi bir anda boş bırakırsan sonra bu işlerin arasından nasıl çıkacağını düşünürsün işte Karan Efendi. Odamdan çıkıp sekreterime baktığımda yerinin boş olduğunu gördüm. Normalde hep benden önce gelirdi, enteresan bir durumdu bu. Kendime kantinden bir kahve alıp tekrar odama döndüm ve dersler için materyal oluşturmaya, geçmişte oluşturduklarımı ise düzenlemeye başladım. İlk dersim için odamdan çıkmıştım ki bu da bir daha akşam beş buçuğa kadar sürecek bir maratonu başlatacaktı. Öğle aramda da gitmeden önceki işlerimi tamamen bitirmem gerekiyordu. Toplayıp toplamadığımı bile bilmediğim kafamla bunları ne kadar yapabilirdim inan bende bilmiyorum. Tek bildiğim normale dönmek zorunda olduğum ve özel hayatım sebebiyle işimi daha fazla aksatamayacağım. Sınıfın kapısında derin bir nefes aldım yavaşça içeri süzüldüm. Bu savaş meydanına çıkmadan önceki son nefesimdi.

Ruhumdaki sayısız yaraya ek olarak bedensel olarak da tükenmiş bir şekilde gizli sığınağıma zor attım kendimi. Üstümdeki paltoyu bile rastgele bir yere fırlattım ki bu pek benlik bir olay değildi. Düzen hastası bir manyak değildim lakin her şeyinde bir yeri vardı değil mi? Ama şu an bunu yapmaya bile mecalim yoktu. Paltom yere düşerken son birkaç gündür yatağım olan kanepeme düştüm bende. Ne kadar rahatmışsın iyi tercih yapmışsın oğlum Karan aferin sana. Ellerimle yüzümü ovuşturduktan sonra sabah şarj ettiğim ama ancak elime alabildiğim telefonumun bildirimlerine baktım. Ailemden tek bir arama tek bir mesaj bile yoktu. Onları suçlayamam çok erken yaşlarda kendimi onlardan soyutlamayı başarmıştım ve onlarda buna alışmışlardı. Buna ek olarak Artemis’den de beklediğimin çok altında bildirim vardı. Nasıl desem bu pek onluk bir hareket değildi çünkü her gün her yaşadığı şeyi bana anlatmadan duramazdı. Buna rağmen sadece son olan olaylardan sonra biraz zaman istediğini yazmıştı. Bana gayet uygundu çünkü benim de kendimi bulmam gerekiyordu. Belki de bu yaşımda kendimle yeniden tanışmalıydım. Beni asıl şaşırtan şey Anka’dan gelen mesajlar ve aramalardı. Nasıl olduğumu, konuşmak isteyip istemediğimi soruyordu. Bunlar duymaya pek alışkın olmadığım sorulardı. Ama değer verdiğin birinden değer görmek gerçekten çok güzel bir duyguymuş. Anka hayatıma girdiğinden beri emin olduğum birçok şeyi sorgular olmuştum. Kadınları, biz erkekleri (genelde kendimizi sütten çıkma ak kaşık olarak göstermeyi sevsek de birbirimize karşı dürüst olalım ki öyle değiliz beyler), toplumun bize dayattıklarını ve aşkı. Her şeyi anlıyordum ama Anka’nın bana aşkı sorgulatması çok garipti. Benim işim düşünmekten çok geçmişi ortaya çıkarmak ama şu an yeni doğmuş bir bebek gibi sorgulama aşamasındayım. Kadın ve erkek neydi? Neden birlikte olmak da bazen ayrı olmak kadar zordu?

Kadın ve erkek ilişkileri üzerine düşünmeye başladığımda, içimde karmaşık bir huzursuzluk beliriyor. Bu ilişkilerde çoğu zaman rollerin, beklentilerin ve toplumsal kabullerin bizden istediği şekle bürünüyoruz. Oysa gerçek yakınlık, karşılıklı güven ve samimiyetle mümkün oluyor. Belki de bu yüzden, aşk dediğimiz duygunun özünü sık sık sorgular oldum. Aşk; sadece karşılıklı bir çekim, heyecan ya da bir arada olma arzusu mu? Yoksa tüm yaralarımızı, korkularımızı ve umutlarımızı paylaşabildiğimiz, en zayıf anlarımızda bile birbirimize tutunabildiğimiz o derin bağ mı?

Şimdi kendime soruyorum: Gerçek aşk ne demek? Sadece güzel anları paylaşmak mı, yoksa karanlık taraflarımızı da birbirimize gösterebilmek mi? Belki de aşk, en savunmasız hâlimizle bile kabul görmek, yargılanmadan var olabilmek; karşı tarafın gözlerinde kendimizin en saf ve eksik hâliyle bile değerli olduğumuzu hissedebilmek. Kadın erkek ilişkilerinde aradığım şey, bana öğretilen aşk tanımlarının ötesinde bir yakınlık sanırım. Aşk, bazen birlikte susabilmek, bazen de sadece varlığıyla insanın içini ısıtan bir gülümsemede saklıdır. Bütün bu sorgulamaların arasında, belki de asıl mesele; aşkı, önce kendi iç dünyamda bulmak ve o sevgiyi önce kendime göstermekten geçiyor. Tüm bu düşüncelerimi çalan telefon böldü. Arayan Anka’ydı. Daha fazla bekletmeden aramayı yanıtladım.

-Alo

-Karan iyi akşamlar, rahatsız etmedim umarım?

-Hayır hayır ne rahatsızlığı bende işten gelmiş koltukta hayatı sorguluyordum.

-Nasılsın? Yani o günden beri konuşamadık da merak ettim seni.

-Daha iyiyim sağ ol. Toparlanmaya ve bu bilgiyi hazmetmeye çalışıyorum. Sen nasılsın?

-Daha iyi olmana sevindim. İyi bende yeni hayatıma alışmaya çalışıyorum.

-Sevindim, yeni hayat derken? Bir şeyler kaçırdım değil mi?

Telefonun diğer tarafından gelen gülme sesiyle istemsizce bende gülümsedim. O an fark ettim ki çok daha iyi hissediyordum.

-Bir şeyler değil çok ama çok şey kaçırdın Karan.

-Çok affedersin ya işleri senin üstüne yıktığım yetmiyormuş gibi bir de sadece kendi dertlerimle boğdum seni.

-Hey sorun yok, ben çok iyiyim.

-Özür dilerim Anka cidden çok mahcubum.

-Evet tamam neyse konumuz bunlar değil zaten.

-Konumuz ne?

-Babam seni Hatay’a gitmeden önce yemeğe davet ediyor. Resmiyetten uzak “normal” bir tanışma istiyor. Kabul edersen tabii ki?

-Tabii ki kabul ederim Anka. Onur duyarım.

-O zaman yarın akşam görüşmek üzere ortak, ben sana konum atarım.

-Anlaştık ortak, kendine dikkat et.

-Sen de.

Telefonu kapattıktan sonra sanki tekrar karanlığa gömülmüş gibiydim. Umut tüm benliğimi terk etmişti sanki. Telefon kapandıktan sonra odada yankılanan sessizlikte, Anka’yla aramdaki bağı sorgulamadan edemedim. Onunla geçirdiğimiz her an, kimi zaman bir dostun omzu kadar güvenli, kimi zaman bir yabancının soğuk mesafesi kadar uzaktı. Birbirimize “ortak” dedikçe sanki aramızdaki ilişkiyi sıradanlaştırıyor, duygularımızı saklamanın bir yolunu buluyorduk. Fakat işin aslı, onun varlığının içimde açtığı boşluğun büyüklüğü, yokluğunda daha da belirginleşiyordu. Anka hem en yakın sırdaşım hem de ulaşılmaz bir muamma gibiydi; ne zaman ona yaklaşsam aramızda görünmez duvarlar örülüyor, ne zaman uzaklaşsam içimi tarifsiz bir özlem kaplıyordu. Acaba bu bağ, samimi bir dostluğun ötesinde bir anlam mı taşıyordu, yoksa ben mi yalnız kalmaktan korkup, varlığına gereğinden fazla anlam yüklüyordum? Bir dostun ötesine geçemeyen, ama sıradan bir arkadaşlıktan da fazlasını vadeden bu ilişkiyi çözmek, insanın kendiyle yüzleşmesi kadar zordu. Karanlıkta kalakalmış hislerimle, Anka’nın benim için ne ifade ettiğini sorgulamaya devam ettim. Ama bunların hepsinden daha önemli bir soru vardı? Ben Anka olmadan kim olacaktım bundan sonra? Gözlerimi pencereye çevirdiğimde yağan karı gördüm. Bu beni sebepsiz gülümsetmişti. Kendimi bir kartpostalı izler gibi hissettim. Ve o an aklıma bir soru takıldı. Ben giderken hangi çiçeği alacaktım? Nefesimi yavaşça dışarı verirken gözlerim boş tavanla karşı karşıya geldi. Çok yorgun hissediyordum kendimi. Fazlasıyla hem de. Mental yorgunluğuma eklenen fiziksel yorgunluk ve günlerdir süren düzensiz uyku düzenim sayesinde gözlerim yavaşça kapanmaya başlamıştı. Gözlerim yavaşça kapanırken yine bir görüntü belirdi gözlerimin önünde. Bir kalenin lüks eşyalarla tasarlanmış odası balkona açılıyordu. Odada ilk dikkatimi çeken şey odanın belirli noktalarına yerleştirilmiş ortancalardı. Odanın sertliğine tezat bir uyum getirmişti. Balkona açılan tüller esen rüzgarla aralandığında. Balkonda ay ışığına eşlik eden genç bir adam gördüm. Elinde tuttuğu şeye dikkatle hatta özlemle bakıyordu. Broşu kaldırdığında bunun elmas ve safirden yapılmış bir Anka kuşu broşu olduğunu gördüm. Ben gördüğüm şeyle sarsılırken genç adamın gözünden akan ilk göz yaşı broşun üstüne düştü. Son hatırladığım şey genç adamın dudaklarından dökülen o cümleydi.

“Seni çok özledim sevgilim hem de çok.”

Gördüğüm rüyanın etkisiyle aniden ve derin bir şaşkınlıkla uyandım. Kalbim hızla çarparken nefesim kesik kesikti; bir an için odamın gerçekliğiyle hayal arasındaki sınır kaybolmuş gibiydi. Gözlerimin önünde hâlâ o lüks odanın ve ortanca çiçeklerin silik görüntüsü, balkondaki genç adamın hüzünlü bakışı ve broşun üzerindeki gözyaşı canlanıyordu. İçimi bir boşluk ve tarifsiz bir özlem kaplamıştı; rüyanın bıraktığı duygusal ağırlık, sanki uyanık dünyama da sızmıştı. Elimi ürkekçe göğsüme koyup derin bir nefes aldım; yaşadığım her şeyi, hissettiğim acıyı ve hasreti bir süre daha üzerimden atamayacağımı hissediyordum. Rüyanın anlamını çözmeye çalışırken, geçmişle bugün arasında gidip gelen duygularıma yenik düşmemek için kendimi zor tutuyordum. Bu garip rüyalarda neyin nesiydi? Bu yaşıma kadar birçok rüya görmüştüm ama son zamanlarda gördüğüm bu rüyalar kadar etkili olmamıştı. Önce o kadının sesi, Anka ile ilk temasımızda ve sonrasında olanlar. Bunlar neyin nesiydi? Kafayı mı yiyordum? Büyük ihtimalle çünkü bu kadar kısa zamanda âşık olmuş olamam değil mi? Olmaz yani? Olabilir mi?

Bir insan ne zaman âşık olur? Haftalar mı alır, aylar mı, yoksa bir bakışta mı başlar o derin bağ? Kimileri der ki aşk zamanla olgunlaşır, kimileri ise bir anda, sanki bir yıldırım çarpmış gibi ruhuna işler. Benim içinse, Anka’yı tanıdığım ilk günden beri içimde bir şeyler kıpırdıyor. Zamanın bir önemi yokmuş gibi, sanki kalbim ona aitmiş de bunu yeni fark etmişim gibi. İnsan kısa sürede birine bu kadar bağlanınca kendi aklını sorguluyor ister istemez. Mantığın “Dur!” dese de duygular seni alıp uzaklara götürüyor. Belki de aşk, süresinden çok derinliğinde saklı; bazen bir ömür yetmez, bazen bir an yeter… Bir dosttan fazlası olabilecek bir bağın sınırlarında gezinirken, kendimi hem kaybolmuş hem de yeniden bulunmuş hissediyorum. Fakat içimden geçenleri anlamak, bir düğümü çözmek gibi; her ne kadar korksam da bu derin bağı inkâr etmek artık bana haksızlık gibi geliyor. Gecenin sessizliğiyle baş başa kalınca, aklımda tek bir soru dönüp duruyor: Acaba kalbimin bu kadar hızlı çarpması, geçmişteki yalnızlığımın bir sonucu mu, yoksa Anka gerçekten ruhuma dokunan o kişi mi?

Oturduğum koltuktan hızla kalkıp yatak odama gittim. Aynı hızda üstümü değiştirip yatağıma uzandım. Bir süre sağa sola döndükten sonra gözlerim kapanırken aynı adamı kucağında bir bebekle gördüm ama yanındaki kadın daha önce gördüğüm kadın değildi. Bu da ne demekti şimdi?

 

 

 

 

Bölüm : 10.05.2026 21:03 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...