

Günün ağırlığı hâlâ üzerimdeydi. Ama yorgunluk değil bu daha çok doluluk. İçimde, saatlerdir biriken bir sessizlik var. Sabah Arkeoloji Müzesi’nde başladık güne. O kadar çok katman, o kadar çok medeniyet… Bir noktadan sonra zaman birbirine karışıyor. Karan, mozaiklere bakarken sustuğum her anı fark etti sanki. Bazen sessizliğiyle konuştu. Bazen sadece bir cümleyle. Habib-i Neccar’ da dua edenleri izlerken, ellerini cebine sokmuştu. “İnanç böyle bir şey işte,” demişti kısık bir sesle. “Bir yerden sonra tanrıyı değil, kendini arıyor insan.”
Ben sadece başımı sallayabilmiştim. Çünkü haklıydı. Öğleden sonra Titus Tüneli’ne gittik. Antik taşların arasında yürürken zamanın nefesini duymak mümkündü. Güneş kayaların üzerinden vuruyor, gözlerimizi kısıyorduk. Karan önümden yürüyordu, arada dönüp bana bakıyor, “Yetişebiliyor musun, arkeolog hanım?” diyordu alaycı bir tebessümle.
Ben de her seferinde aynı cevabı veriyordum:
-Yalnızca izini kaybetmemek için…
Şimdi, oteldeyiz. Günün tozu üzerimizden silinmiş, yerini o garip rahatlama almış. Otelin restoranı sade ama zarif. Pencereden dışarı baktığımda şehir, sıcak bir yorgunlukla uykuya hazırlanıyor. Uzaktan ezan sesiyle rüzgâr birbirine karışıyor. Karan, masanın karşısında oturuyor. Beyaz gömleğinin kol düğmeleri çözülmüş, yorgun ama rahat görünüyor. Menüye göz gezdirirken ben onu izliyorum fark ettirmeden.
-Ne düşünüyorsun?
-Bugünü. Müzedeki mozaikleri, tüneldeki sessizliği ve seni.
Son kelime ağzımdan çıkarken fark ediyorum. Ama geri alamıyorum. Karan duraksıyor. Kaşlarının arasındaki çizgi beliriyor, sonra gülümsüyor.
-Beni mi?
-Yani… seni değil, senin söylediklerini.
-Hangisini? Tanrıyı mı, zamanı mı, yoksa kendini arayan insanı mı?
-Belki üçünü de.
Bir süre sessizlik oluyor. Garson gelip mezeleri getiriyor. Nar ekşisinin kokusu masaya yayılıyor. Karan kaşığını tabağa daldırırken, ben göz ucuyla onu izliyorum. O da bana bakıyor. Ve tam o anda, bir şey oluyor içimde. Sanki bu şehirdeki bütün tarih, bütün katmanlar, bütün hikâyeler bir noktada birleşiyor gözlerimizin kesiştiği o anda. Karan sessizce nefes alıyor.
-Bugün bana garip bir şey oldu. Sanki her yerde seni görüyordum. Mozaiklerde, taşlarda, ışıkta. Bir tür yankı gibi. İçim ürperiyor.
-Belki de aynı hikâyenin iki parçasıyızdır.
-Ya da henüz başlamamış bir hikâyenin.
Bir an birbirimize bakıyoruz. Ben gülümsüyorum.
-Seninle her şey sanki biraz fazla gerçek.
Karan başını yana eğiyor. “Gerçek olmaktan korkuyor musun, Anka?”
-Bazen. Çünkü gerçekler, hayalleri bozar.
-Belki de bazı gerçekler hayal gibi hissedildiği için güzeldir.
O an konuşamıyorum. Sadece bakıyorum. Hatay gecesi sessiz. Masada iki tabak, iki kadeh ve söylenmeyen cümleler… Ama içimden bir ses diyor ki: Bu, bir başlangıç. Belki yanlış zamanda, belki doğru kişiyle.
Yemekten sonra odaya dönmek istemedim. İçimde bir şey hâlâ uyanıktı belki Hatay’ın gecesinden, belki Karan’ın bakışlarından kalan bir yankıydı. Otelin terasına çıktım. Şehrin ışıkları uzakta, Asi Nehri’nin kıyısında ağır ağır titriyordu. Hava serindi ama keskin değil; sanki dokunduğu her şeyi biraz daha yavaşlatan bir serinlikti. Kahvemi alıp bir köşeye oturdum. Kupanın içinden yükselen buhar, rüzgârla birlikte dans ederken, gökyüzünde birkaç yıldız kendini göstermeye çalışıyordu. Günün yorgunluğu, sesler ve görüntüler birer birer geride kalırken, sadece o anın çıplak sessizliği kalmıştı. Tam o sırada teras kapısı aralandı. Karan çıktı. Elinde kendi kahvesiyle, sessiz adımlarla yanıma geldi.
-Uyuyamadın mı? diye sordu, sesi yumuşaktı ama içinde tanıdık bir yorgunluk vardı.
-Henüz denemedim, dedim. “Gecenin bu halini seviyorum. Her şey sustuğunda, insanın kendi sesi kalıyor.”
O da sandalyeyi çekip yanıma oturdu. Bir süre konuşmadık. Sadece kahve kokusu, gece rüzgârı ve uzaktan bir köpek havlaması... Şehrin bile uykuya çekildiği bir saatti. Karan kahvesinden bir yudum aldı, bakışlarını şehrin siluetine çevirdi.
-Hatay geceleri garip bir dinginliğe sahip.
-Sanki yüzyıllar boyunca anlatılan her hikâye burada hâlâ dolaşıyor.
-Belki de. Biz sadece onları duyamayacak kadar gürültülüyüz.
-Senin sessizliğin bile cümle gibi.
Bu cümle kalbimde bir yere dokundu ama belli etmedim. Kahvemi karıştırır gibi yaptım, aslında ellerimi saklıyordum.
-Peki ya senin sessizliğin? O ne anlatıyor?
Bir an bana döndü, gözlerinde yorgun bir derinlik vardı.
-Benim sessizliğim biraz karmaşık. Bazen hiçbir şey söylememek daha güvenli geliyor. Sözler fazla şey anlatabiliyor.
-Ya duygular? diye sordum, farkında olmadan sesimi kısmıştım.
-Duygular onlar da arkeolojik katmanlar gibi. Üzerlerini örteriz, kazmayı göze almadıkça da ulaşamayız.
Bir an göz göze geldik. Kelimelerden daha güçlü bir şey vardı o bakışta. Karan hemen gözlerini kaçırdı, kahvesine döndü. Ben ise başımı kaldırıp gökyüzüne baktım belki kaçış, belki korunma içgüdüsüydü.
-Sen hep böyle misin? Duygularını gizleyen, mesafesini koruyan?
-Belki de. Ama bu mesafe, bir şeyleri korumak için. Kimi zaman kendini, kimi zaman karşındakini.
-Peki ya ben? Beni de koruyor musun, yoksa kendinden mi saklıyorsun?
Karan bana baktı, uzun bir sessizlik oldu. Ne söyledi ne sustu ama o anki bakışı, her sözcükten daha çok şey anlattı. Kahvesinden son bir yudum aldı, sonra fısıltıya yakın bir sesle söyledi:
-Belki ikisi de.
Rüzgâr biraz daha sert esti, saçlarım yüzüme düştü. O, refleksle elini uzatıp bir tutamını kulağımın arkasına yerleştirdi. Dokunuşu çok hafifti ama kalbim o kadar hızlı attı ki, sanki bütün şehir duymuş olmalıydı. Sonra o el yavaşça geri çekildi. İkimiz de hiçbir şey söylemedik. Zaman, kahvenin soğuduğu, sessizliğin derinleştiği o anın içinde durdu. Gecenin ortasında, Hatay’ın sessizliğiyle baş başa kalmıştık. Birbirimize ne kadar yakındık, ama hâlâ söyleyemeyecek kadar uzaktık. Ve o an, içimden tek bir cümle geçti: Bazı hikâyeler sessizlikte başlar.
Zaman yavaşlamış gibiydi. Kahve çoktan soğumuştu, ama kimsenin umursadığı yoktu. Hatay gecesi, rüzgârla birlikte üzerimize yumuşak bir sessizlik örttü. Işıklar, Asi Nehri’nin öte yakasında parlayan birer hatıra gibiydi; uzak ama gözden kaybolmayan. Karan hâlâ yanımdaydı. Bir kelime etmeden, kollarını sandalyenin arkalığında birleştirmiş, düşüncelere dalmış görünüyordu. Yüzü yarı karanlıkta, yarı ışıkta kalmıştı; gözleri, bir şeyleri ölçüp biçer gibi derindi. Ona bakarken, bir an aklımdan şu geçti: Belki de onun sessizliği, benim iç sesimle aynı ritimde atıyordu.
-Yarın erken kalkacağız. dedi sonunda, sesi alçak ama sıcak bir tondaydı.
Başımı salladım ama cevap vermedim. Söyleyecek bir şey bulamıyordum. Kelimeler, kahve gibi… yavaşça soğuyordu. Bir süre sonra, gözlerim kendi ağırlığına yenik düştü. Yorgunluk, günün yürüyüşlerinden değil; bastıramadığım hislerden geliyordu. Karan’ın sesi, giderek daha uzak bir yankıya dönüştü zihnimde.
-Anka? dediğini duydum, ama başımı çevirecek gücü bulamadım.
Sadece hafifçe mırıldandım, “Dinliyorum…”
Ama dinlemiyordum. Daha doğrusu, artık hiçbir şeyi dinlemeyecek kadar huzurluydum. Başım, farkında olmadan onun omzuna yaslandı. O an, içimden geçen tek şey şuydu: Uzun zamandır bir omzun bu kadar güvenli geldiğini hatırlamıyorum. Karan hiç kıpırdamadı. Sadece bir an, nefesini tuttuğunu hissettim. Sonra yavaşça rahatladı, başımı düşürmeden omzunu biraz daha sabitledi. İkimiz de sessiz kaldık. O, hareket etmeye cesaret edemedi; ben, uykuya direnemedim. Gözlerim kapanırken, kahve kokusu yerini tuhaf bir sıcaklığa bıraktı. Bir an, parmak uçlarımın yanındaki titrek temas hissettim; Karan’ın eli, fincanı elimden alırken bana dokunmuştu.
Sonrasını çok net hatırlamıyorum. Yalnızca kollarının altına alındığımda başımı göğsüne yaslamışım gibi bir his. O sırada kalbinin ritmini duydum; sabit, sessiz, ama gerçekti. Otelin koridorları sessizdi. Adımlarının yankısı bile yumuşak bir özenle atılmış gibiydi. Karan, beni odama kadar taşıdı; kolları güçlü ama temkinliydi. Kapıyı omzuyla itip, ışığı açmadan içeri girdi. Yatağın kenarına yaklaşıp, beni usulca bıraktı. Yastığa başım değerken, gözlerim yarı açık bir halde ona baktım. Gözlerinde bir kararsızlık vardı hem kalmak ister gibiydi hem de gitmesi gerektiğini biliyor gibiydi. Elini yorganın kenarına uzattı, düzeltir gibi yaptı sadece.
-İyi geceler, Anka, dedi fısıltıyla.
Sesi neredeyse rüzgâr kadar yumuşaktı. Belki de sadece rüyamda duydum. Kapı sessizce kapandı. Geride onun kokusu, sıcaklığı ve o güvenli omzun anısı kaldı. Ve ben, Hatay gecesinin karanlığında ilk kez bu kadar derin bir uykunun içine düştüm. Kafamda bir cümle yankılanarak: Bazı insanlar, sessizliğiyle bile seni uyutabilir.

Karan PUSAT
Kapı kapanır kapanmaz sessizlik bastı odayı. Sanki bütün otel bir anda nefesini tutmuştu.
Avuçlarımda hâlâ onun sıcaklığı… O kadar hafifti ki, sanki onu değil de bir anıyı taşımışım gibi hissediyorum. Yavaşça elimi yüzüme sürdüm.
Gözlerimi kapattım. Anka’nın başı omzuma yaslandığında kalbim o kadar belirgin atmıştı ki, eminim o da duymuştur. Yine de kıpırdamadım. Korktum çünkü. Kımıldarsam büyü bozulur sandım. Sadece uzun zamandır kimsenin omzumda uyuyacak kadar bana güvendiğini hatırlamıyorum.
Masaya oturdum. Odada loş bir ışık var, lambanın sarısı duvara uzun bir gölge bırakıyor. O gölgenin içinde kendi yüzümü görüyorum. Yorgun, ama tuhaf bir şekilde huzurlu.
-Ne yapıyorsun Karan? diye söylendim kendi kendime. “Bu senin bildiğin oyun değil.”
Evet, değil. Çünkü o diğerlerinden farklı. Anka… fazla saf değil, ama fazla dürüst.
O sakinliğin altında bir dünya taşıyor, bir kısmını gösterip bir kısmını saklayan biri. Belki bu yüzden merak ediyorum. Belki de kendimi yıllardır ilk kez birine bu kadar merakla bakarken yakalıyorum. Ama… Bir yanım hâlâ frene basıyor. O geçmişim — dört sevgili, bir nişan, bir sürü yanlış zamanlama. Hepsinde bir şey eksikti. Bazen ben, bazen karşımdaki. Ve şimdi, o eksikliğin yerini dolduracak biri karşıma çıkmış gibi. Ama ya bu da o anlardan biriyse? Ya yine yanlış zamanda, yanlış hislere yakalanıyorsam? Kahve masasında bana bakarken gözlerinde bir huzur vardı. O kadar sessizdi ki… O sessizlikte bir tür güven vardı. Belki de o yüzden hiçbir şey söyleyemedim. Çünkü bazı anlar sözcükleri kirletiyor.
Elimi saçlarımın arasından geçirip derin bir nefes aldım. Kafam karışık, ama içim garip biçimde hafif. Uyuyamayacağımı biliyorum. Zihnim hâlâ terasta, o anın içinde. Başının ağırlığı hâlâ omzumda gibi.
“Buz çiçeği…” dedim fısıltıyla. Ne garip. O lakabı dalga geçer gibi söylemiştim ilk başta. Ama şimdi o kelime ağzımdan çıkarken sanki bir dua gibi duruyor. Kırılgan ama güçlü. Uzak ama yakıcı. Aynı Anka gibi. Bir an, ayağa kalkıp koridora çıkmayı düşündüm. Kapısını çalıp, “İyi misin?” demeyi.
Ama yapmadım.
Yapamazdım.
Çünkü bu geceyi bozmaya hakkım yoktu.
Bazı anlar, yaşanırken dokunulmadan kalmalı.
Yatağa uzandım, ama gözlerimi kapatınca onu gördüm. Kahvesini karıştırırken, gözleri gülümserken, sonra sessizce başını bana yasladığı o an… Ve fark ettim: Ben bu yolculuğa “birkaç gün kaçamak” diye çıkmıştım. Ama belki de çok daha uzun bir yola girmiştim. Onunla konuşmadığım, ama içimde başladığını bildiğim bir yol. Uykuyla uyanıklık arasında, kendi kendime mırıldandım:
-Anka… belki de seninle susmak, konuşmaktan daha tehlikeli.
Sonra sessizlik yeniden odayı doldurdu. Ama bu kez sessizlik bile güzel kokuyordu. Kahve gibi, gece gibi, Anka gibi.
Ne kadar zamandır tavana baktığımı bilmiyorum. Saatin tik takları, odanın sessizliğine inat, kalbimin ritmini taklit eder gibi. Bir türlü susmuyorlar. Her saniye, içimdeki karmaşayı ölçüyor sanki. Uyumam gerek, biliyorum. Ama zihnim, kapanmayan bir dosya gibi açık kalıyor. Her düşünce, yeni bir cümlenin sonunu arıyor. Anka’nın omzumda uyuyakaldığı an, zihnimde tekrar tekrar dönüyor. Başını hafifçe yana eğişi, nefesinin ritmi… Ve saçlarından gelen o hafif vanilya kokusu. Tatlı, sade, ama bir şekilde sarsıcı. O kadar yakındı ki o an, zamanın durduğuna yemin edebilirim. Kendime kızıyorum. Daha birkaç gün önce Artemis’le ilişkim resmen bitti. Yıllardır süren bir bağ, bir anda sustu. Ama sustuğu anda, içimde bir sessizlik değil… bir boşluk yankılandı. Ve o boşluğu şimdi kim dolduruyor biliyorum, Anka.
Belki de bu yüzden ondan kaçmıyorum. Belki de ilk defa birine yaklaşmaktan korkmuyorum. Çünkü onda sakin bir dürüstlük var. Seni zorlamadan, yavaşça içine alan bir sıcaklık. Elimi yüzüme kapadım.
-Ne yapıyorsun sen, Karan?
Bir yanım mantıklı, diğer yanım çoktan teslim olmuş. Mantık diyor ki: “Henüz hiçbir şey başlamadı.” Kalbimse fısıldıyor: “Belki de çoktan başladı, sadece fark etmedin”. Gözlerim ağırlaşıyor. Bir anlık karanlık, sonra bulanık bir ışık…
“Yine Hatay’dayız. Ama bu kez gündüz değil gün batımı. Gökyüzü mor ve kızılın arasında bir yerde duruyor. Hava, yeni yağan yağmurun ardından mis gibi toprak kokuyor. Anka karşımda.
Saçları rüzgârla savruluyor, güneşin son ışıkları gözlerindeki maviliği daha da belirgin kılıyor. Bir şey söylemek istiyorum ama kelimeler boğazımda düğümleniyor. O da susuyor. Sadece gülümsüyor. O hafif, içinde bin anlam saklayan gülümsemeyle.
Bir adım atıyorum. Sonra bir tane daha. Ve aramızdaki hava kalınlaşıyor, sessizlik yoğunlaşıyor. Elini uzatıyor. Parmak uçlarımız değdiği anda, zaman yok oluyor.
O an… Dokunduğum şey sadece teni değil, geçmişin tüm ağırlığından arınmış bir hafiflik.
Bir anda, aramızdaki mesafe kalmıyor. Nefesleri duyuyorum. Sonra dudakları tenime dokunuyor. Yavaş, yumuşak, acele etmeden. Her şey bir anda çözülüyor: Mantık, geçmiş, korkular. Sadece sıcaklık kalıyor. Ve o tatlı vanilya kokusu… Rüyada bile tanıyabiliyorum onu. Bir fısıltı duyuyorum ardından, sanki çok uzaklardan geliyor:
“Bazen geçmişi unutmak gerekmez sadece ona yeni bir anlam vermek yeter.”
Rüzgâr esiyor. Anka’nın yüzü silikleşiyor. Uzanıyorum ama ellerim bomboş kalıyor. Karanlık. Ve bir ses: alarm.”
Gözlerimi açtığımda sabahın ilk ışığı perde aralığından içeri süzülüyor. Kalbim sanki hâlâ o rüyadaki ritimde atıyor. Yavaşça doğruluyorum yatakta. Ellerimle saçımı geriye itiyorum, hâlâ sıcakmışım gibi. Rüyaydı, diyorum kendi kendime. Ama dudaklarımda hâlâ o temasın yankısı var. Ve havada hâlâ bir iz; o vanilya kokusunun hayali bile o kadar gerçek ki. Gülümsememek elde değil.
-Eğer bu sadece bir rüyaysa, uyumaya değmiş.
Aynaya bakıyorum. Yorgun ama canlı bir yüz bana geri bakıyor. Ve ilk kez uzun süredir, içimde bir merak var. Belki de bu gezi, sadece bir kaçış değil. Belki de Anka, yeniden başlamanın adıydı ben fark etmeden.

Uyandığımda odanın içi hâlâ griydi. Gecenin serinliği çekilmemişti perdelerin arasından, sanki sabah bile uyanmaya isteksizdi. Bir süre öylece yattım; tavandaki gölgeleri izledim, rüyayla gerçeğin birbirine karıştığı o ince çizgide durdum. Garip bir huzur vardı içimde. Ne tam mutluluk ne de tam dinginlik ama sessiz bir denge. Gözlerimi kapattım yeniden, burnuma hâlâ kahvenin ve Hatay’ın o tuzlu, toprak kokusu karışmış havası geldi. Dün gece terasta konuşurken zaman durmuş gibiydi. O kadar uzun bir gündü ki; müze, tünel, taşlar, hikâyeler… Ama en çok aklımda kalan, Karan’ın sesi oldu. Sakin, derin, bazen mesafeli ama bir şekilde hep orada. Yanımda.
Elimi yastığın kenarına koydum, parmak uçlarımda hâlâ o sıcaklık vardı. Omzuna yaslandığım anı hatırladım. Uyuyakaldığımı fark ettiğimde çoktan her şey olmuştu. Birinin yanında bu kadar güvende hissetmeyeli ne kadar zaman geçmişti? Belki hiç böyle hissetmemiştim. Gözlerimi açtım, saate baktım: 08.30. Güneş perdelerin arasından yavaşça sızıyor, duvarlara ince sarı çizgiler bırakıyordu. Kendimi yatağın kenarına bıraktım, ayaklarım soğuk zemine değdiğinde ürperdim. Aynadaki halime baktım, saçlarım dağılmış, yüzüm uykudan hâlâ yumuşak. Bir an, aynadaki kıza baktım ve fısıldadım:
-Bu sensin işte olduğun halinle.
Duşa girdim. Sıcak su yüzüme vurdukça dünün ağırlığı akıp gitti sanki. Ama kalbimin tam ortasında, bir titreşim kaldı. Karan’ın gözleri. O sabırla bakan, ama içinde fırtına taşıyan kahverengi gözleri. Ne zaman aklıma gelse, istemsizce nefesimi tutuyorum. Vanilya kokulu parfümümü sıktım, her zamanki gibi. Aynaya son bir kez baktım. Ne çok şey değişmişti, sadece birkaç gün içinde. Ama nedense korkmuyordum. Sanki uzun zamandır beklediğim bir hikâyenin sayfaları sonunda açılıyordu. Elimi kapının koluna koymadan önce bir an durdum.
-Bugün hiçbir şey düşünme. Ne dün geceyi ne de yarını. Sadece bugünü yaşa.
Sonra gülümsedim. Sessizce çıktım odadan, koridorun loş ışığında adımlarım yankılandı. Asansör kapısı açılırken kalbim, kahvaltı salonunda onu görecek olmanın garip telaşıyla hızlandı. Kendime itiraf etmesem de merak ediyordum. Karan nasıl bir sabah insanıdır acaba? Kahvesini nasıl içer? Ve… beni görünce o da dün geceyi hatırlayacak mı? Asansör ding diye durdu. Kapı açıldı. Derin bir nefes aldım. “Tamam Anka,” dedim içimden, Sadece kahvaltı. O kadar. Ama kalbim o kadarına inanmıyordu.
Sabahın ilk ışıkları, otelin geniş camlarından odama süzülüyordu. Kahvaltı salonuna indiğimde, Karan çoktan masayı seçmiş, güneşin hafif doğu ışığıyla birlikte kahvelerimizi koymuştu. Yanında durduğu sandalyeye otururken gözleri bir an bana takıldı; sessiz, derin, ama içten bir sıcaklık vardı bakışlarında.
“Hazır mısın?” dedi, hafifçe gülümseyerek. “Bugün Hıdırbey Köyü, uzun çarşı ve Asi Nehri var sırada.”
Başımı salladım, heyecanım kalbimde hızlı bir ritim bırakıyordu. “Hazırım… hem tarihçi hem de rehber olarak seninle çalışmak eğlenceli olacak,” dedim, alaycı ama sıcak bir tonla.
Masaya oturduk, kahvaltıdan minik bir parça börek aldım ve not defterimi açtım. Karan, kahvesinden bir yudum alırken hafifçe eğildi:
“Önce Hıdırbey Köyü, sonra çarşı ve nehir. Ama nasıl başlamak istiyorsun? Arkeolojik açıdan mı yoksa önce keyif alarak mı gezelim?”
Gözlerim parladı, mesleki merakım hemen öne çıktı. “Hıdırbey’de taş evlerin yapım tekniklerini ve duvar örneklerini inceleyelim. Bu köyün geçmişini anlamak için gözlerimiz ve notlarımız aktif olmalı. Ama tabii… gezmek ve kahve molaları da önemli.”
Karan hafifçe gülümsedi, gözlerinin kenarlarında o sıcak çizgiler belirdi.
-Bence o zaman stratejik bir plan yapalım: Sabah köy, öğleye doğru çarşı, öğleden sonra Asi Nehri. Hem tarih hem keyif dengeli olur.
“Kesinlikle,” dedim, kalemimi masaya hafifçe vurup not almaya başlarken. “Köydeki taşların dizilişinden, duvar örneklerinden fotoğraf çekeceğiz. Çarşıda yerel tatları deneyip kültürel gözlemler yapacağız. Nehirde ise suyun taşkın tarihini, eski köprülerin yapısını ve çevresindeki tabakaları inceleyebiliriz.”
Karan başını hafifçe eğip beni dinlerken, masanın ucundaki kahve fincanını tuttu.
-Sen her zaman böyle planlı mısın? Tüm ayrıntıları göz önünde bulundurup, her anı hesaplayacak şekilde mi?
-Arkeolog olunca böyle oluyor. Ama sen tarihçi olarak stratejik düşünmeyi seviyorsun, değil mi?
Kısa bir sessizlik oldu. Masadaki sessizlik, kahvelerin kokusu ve sabah ışığıyla birleşince sanki sadece biz varmışız gibi hissettirdi. Karan bir yudum kahve aldı, sonra hafifçe alaycı bir tonla:
-Beni de unutmamalısın. Planın tarih kısmını ben yönetirim. Hem birlikte gezip hem de tartışmak da eğlenceli olur.
Gözlerimi ona çevirdim, hafifçe omuz silktim. “Peki tarihçi, söz konusu tartışmalarda kaybetmeye hazır ol.”
Gülümsemesi, sabahın serinliğini bir anda ısıttı. “Göreceğiz,” dedi, sesi sıcak ama oyunbaz.
Masada kahvaltı eşliğinde yaptığımız bu kısa planlama, sadece geziyi değil, aynı zamanda aramızdaki sessiz gerilimi de pekiştiriyordu. Arkeoloji ve tarih konuşmaları arasında kayboluyor, kendi küçük şakalarımızla günü daha hafif ve samimi kılıyorduk. Kısa bir süre sonra masayı toparladık, valizleri arabaya yükledik ve Hıdırbey’e doğru yola çıkmak üzere hazırlandık. İçimde hem profesyonel bir merak hem de bu gizli flörtöz gerilim vardı; Hatay’ın taşları ve suları kadar, Karan’la paylaştığım bu anlar da benim için bir keşif gibiydi.
Antakya’nın taş sokaklarında hafif bir serinlik hissediliyordum. İstanbul’un yoğun temposundan sonra buradaki sessizlik ve tarih kokusu, adeta içime işliyordu. Karan yanımda sessizce oturuyordu; gözlerimi şehre çevirdiğimi fark etmiş olmalıydı. Virajlı yolda ilerlerken, taş evler, asma ve incir ağaçlarıyla birleşmiş bir manzara gözüme çarpıyor, geçmişin izlerini adım adım hissediyordum. Arabayı Hıdırbey Köyü’ne doğru sürdük. Yol virajlı ve uzun olmasına rağmen, Karan yol boyunca Araştırmalar ve tarihi gözlemler hakkında sessizce notlar alıyordu.
“Biliyor musun,” dedi, gözlerini yoldan ayırmadan, “Musa Ağacı sadece bir bitki değil; burası tarihî ve kültürel hafızanın bir parçası. Belki de buradaki efsaneler, kazıda karşılaşacağımız küçük ipuçlarını bile etkileyebilir.”
Gülümseyerek cevap verdim: “Efsaneler bazen taşlardan daha çok bilgi taşır. Bir arkeolog için gözle görünmeyeni görmek kadar değerli.”
Hıdırbey Köyü’ne vardığımızda, Musa Ağacı karşımıza çıktı. Devasa gövdesi ve dalları gökyüzüne uzanıyordu. Bir köylü yanımıza gelerek ağacın efsanesini anlattı:
“Rivayete göre, Hazreti Musa buraya geldiğinde asasını toprağa saplar ve bir fidan filizlenir. O fidan, zamanla bu dev çınara dönüşür. Yüzyıllar boyunca dualara tanıklık etmiştir.”
Karan hafifçe eğildi, ağacın gövdesine dokundu: “Sence gerçekten de o kadar eski olabilir mi?”
-Efsane gerçek mi değil mi bilmem ama bir arkeolog olarak tarihî değeri gözlemlemek yeterli. Kökler ve gövde yapısı, tahminimizden farklı bir teknikle büyümüş olabilir. Her bir çatlak, geçmişin izlerini taşır.
Ağacın etrafında dolaşırken, sessiz bir uyum oluştu aramızda. Karanın defterine notlar alması, benim gözlem yapmam, mesleki bir ciddiyetin yanı sıra içimde hafif bir heyecan da uyandırıyordu. Ardından arabayla Antakya merkeze döndük ve Uzun Çarşı’ya yöneldik. Çarşı, dar sokakları, taş yapıları ve kalabalığı ile tam bir tarih ve kültür hazinesi gibiydi. İlk olarak dükkanlara göz attık, Karan eski haritalar ve taş işçiliğine yöneldi; ben ise çarşının sosyal dokusunu ve eski taş yapıları inceliyordum.
“Biliyor musun,” dedi Karan, bir dükkânın önünde durup bana baktı, “bazen en iyi arkeolojik keşifler, küçük sokaklarda ve eski tezgâhlarda gizlidir.”
-Öyleyse hadi biraz da sokak lezzetlerini keşfedelim. Biliyorum, Hatay’ın meşhur kâğıt kebabı ve künefesi bizi bekliyor.
Çarşının ortasında bir lokantaya oturduk. Önce kâğıt kebabı sipariş ettik, ardından sıcak künefe ve biberli ekmek masaya geldi. Karan kâğıt kebabından bir parça alırken, gözlerimi bana dikti:
-Bunu yerken bile tarih konuşuyoruz.
-Profesyonel refleks. Ama kabul et, bu biberli ekmek de oldukça lezzetli. Tarihi tatlarla buluşmak, profesyonel bir gözlem kadar keyifli.
Küçük bir sessizlik oldu, sonra Karan dudaklarının kenarını kaldırdı:
-İçimde bir his var… Bu geziler sadece tarih ve yemek değil, aynı zamanda bizi birbirimize yaklaştırıyor.
-Belki de… Ama unutma, benim gözüm her zaman ayrıntılarda.
Yemek sonrası çarşıda yürümeye devam ettik. Dükkanlardan taş objelere ve el sanatlarına bakarken, Karan eski bir taş sütunun üzerine eğildi: “Bu işçilik, Roma ve Bizans dönemlerinin birleşiminden izler taşıyor. Ama bazı detaylar, bilinmeyen bir ustalığın ipuçlarını veriyor.”
-Belki de Pars uygarlığına ait bir iz bile olabilir, kim bilir?
Son olarak Asi Nehri kıyısına doğru yürüdük. Nehrin sesi, hafif esen rüzgâr ve akıntının ritmi, günün yorgunluğunu alıyordu. Karan taşlara eğildi ve suyun kenarındaki eski taş izlerini inceledi. Ben ise çevredeki bitki örtüsü ve suyun taşıdığı sedimentleri gözlemliyordum hem doğal hem de kültürel ekosistemi anlamaya çalışıyordum.
-Nehrin tarihi ve önemi, buradaki uygarlıkların su yönetim stratejilerini anlamamız için kritik.
-Ve her taş, her su akıntısı, geçmişin izlerini taşıyor. Sadece görmek yetmez; anlamak lazım.
Nehrin kenarında oturup manzarayı izlerken hem profesyonel bir tatmin hem de duygusal bir yoğunluk hissettim. Aramızdaki sessizlik, bir anlayış ve hafif gerilim taşıyor, geçmişin izlerini ve aramızdaki bağı aynı anda hissettiriyordu.
Akşam güneşinin alçaldığı saatlerde, Hatay’ın taş sokakları daha bir sıcak ve canlı görünüyordu. Karan ve ben, uzun bir günün ardından yemeğe gideceğimiz mekâna doğru yürüyorduk. Rüzgâr hafifçe yüzüme çarptığında, güneşin son ışıkları taş duvarlara yumuşak bir altın tonuyla vuruyor, günün telaşını biraz olsun unutturuyordu. Restoranın kapısından içeri girdiğimizde, masamız hazırlanmıştı. Ahşap sandalyeler, yöresel motiflerle işlenmiş masa örtüleri ve hafif mum ışığıyla ortam samimi ve sıcak bir havaya bürünmüştü. Karan başını hafifçe eğip, garsona siparişlerimizi verirken ben de menüyü inceledim.
-Kahvaltıda konuştuklarımızın devamı gibi olacak, dedi Karan, alaycı ama yumuşak bir tonla. “Ama şimdi sadece tatlar ve hikâyeler. Hatay mutfağı hakkında bir ders vereceğim sana.”
Gülümsedim. “Hazırım, öğretmenim,” dedim, hafifçe göz kırparak.
Yemekler geldi; humus, lahmacun, kızarmış patlıcan dolması ve irmik helvası masada dizilmişti. İlk lokmalarımızı aldığımızda, günün yorgunluğu bir nebze olsun dağıldı. Karan, tatları överken aramızda sessiz bir anlaşma gibi geçen bakışmalar oldu; sanki sadece biz vardık, sadece bu akşam ve Hatay’ın taşları. Bir süre sohbetimiz, gezi sırasında gördüğümüz yerlerin hikâyelerini ve Hatay’ın kültürel zenginliğini anlatmamla devam etti. Karan sorular soruyor, ben cevaplıyordum hem mesleki hem de kişisel meraklarımız birbirine karışıyordu. Aramızdaki sessiz gerilim, konuşmalar arasında hafif tebessümlere ve kısa bakışlara dönüşüyordu. Yemeklerin sonuna gelirken, Karan cebinden küçük bir paketi çıkardı. Önce bir süre sakladı, sonra masaya doğru uzattı.
-Bu senin için, dedi, hafifçe gülümseyerek. “Uzun Çarşı’dan aldım. Sadece bir süs değil; bir hikâyesi var.”
Paketi açtığımda içinden çıkan kolye, ince işlenmiş bir gümüş zincire asılmış minik bir taş parçasıydı. Taşın içinde minik, el yapımı bir motif vardı; kuş, hilal ve güneşin birleşimi gibi görünüyordu.
-Bu ne? diye sordum, parmağımla taşın üzerindeki motifi izlerken.
-Uzun Çarşı’da yaşlı bir takı ustası anlattı. Bu motif, ‘yolculuk ve dönüş’ anlamına geliyor. Kuş, özgürlüğü ve keşfi simgeliyor, hilal geçişi, güneş de yeni başlangıcı. Sadece takı değil, aynı zamanda Hatay’ın tarihindeki yolculukların bir sembolü.
Kalbim bir an hızlıca çarptı. Sesi hem anlatımındaki ciddiyet hem de araya serpiştirdiği hafif tebessümlerle beni etkiliyordu.
-Sen bunu benim için mi aldın?
Karan gözlerime bakarak hafifçe başını salladı.
-Evet ve belki de seninle bizim küçük keşiflerimizin, gezimizin ve şimdiki anımızın sembolü olarak. Hatay’da ikinci günün anısı.
Kolyeyi nazikçe boynuma taktıktan sonra, Karan bir süre sessiz kaldı. Masadaki mum ışığı, taş duvarlara vururken gözlerimiz bir an birbirine kilitlendi. Konuşmasak da aramızdaki hislerin sıcaklığı hissediliyordu; gizli ama güçlü bir bağ anlamlı bir sessizlikle doldurmuştu masayı. O akşam, Hatay’ın taş sokaklarının sessizliği ve yemeğin kokusu, kolyenin taşıdığı anlamla birleşmişti. İçimde hem mesleki merak hem de Karan’la paylaştığım küçük, ama derin bir bağın sıcaklığı vardı. Ve ben biliyordum ki, bu tat, bu an, Hatay’a ve birbirimize yaptığımız bu yolculuğun sadece ilk adımıydı. Yemeğin ardından, dışarı çıktığımızda Hatay’ın taş sokakları artık gecenin serinliğiyle örtülmüştü. Hava hafifçe serinlemiş, günün sıcaklığı geride kalmıştı. Karan bana bakarak hafifçe gülümsedi ve “Süvari Kahvesi’ne gitmek ister misin?” dedi.
-Tabii.
Yürüyerek kısa bir mesafe vardı ve gece yürüyüşü her zaman keyifliydi. Kahvehaneye vardığımızda, içeride eski taş duvarlar, ahşap tezgâhlar ve hafif müzik vardı. Kahvenin o kendine özgü aroması, ağır ve tatlı bir karışım, odanın her köşesine sinmişti. Karan hemen garsona siparişimizi verdi: bana klasik Türk kahvesi, kendisine ise bir fincan Süvari Kahvesi. Kahveler geldiğinde, ilk yudumu aldığımda aromanın ağızda bıraktığı sıcaklık ve kokusu, günün yorgunluğunu bir anda silip götürdü. Karan, fincanını eline alıp bana bakarken gözlerinin içinde o tanıdık karışık ifade vardı; hafif bir gülümseme, ama aynı zamanda bir soru işareti.
-Bu kahveyi ilk kez Hatay’da deniyorum. Ama sanki yıllardır buradaymışım gibi hissettiriyor.
Ben gülümsedim, gözlerim kahve fincanımın buğusuyla dans ederken:
-Belki de bu şehirdeki her taş, her sokak o kadar tarih taşıyor ki, insan kendini ait hissediyor.
-Sen hep böyle mi düşünürsün? Gezdikçe her yerde tarihin izini mi ararsın?
-Evet, dedim, kahvemi yudumlarken. “Ama sadece tarihte değil; bazen insanlar da birer taş gibi. Her birinin hikâyesi var, bazen göremediğimiz ama hissedebileceğimiz bir iz bırakıyorlar.”
Kısa bir sessizlik oldu; sadece kahvelerimizden çıkan buharın ve hafif bir rüzgârın sesi vardı. Ardından Karan, fincanını masaya bırakırken, bakışlarını bana çevirdi.
-Belki de seninle paylaştığım her an, kendi izini bırakıyor. Ama bazen bunu fark etmek biraz zaman alıyor.
İçimde garip bir sıcaklık hissettim. Gözlerimi ona dikmişken, aklımdan geçenleri ve hissettiklerimi saklamak istemiyordum ama kelimeler yerine sadece bakışlar konuşuyordu. Kısa bir süre daha oturduk, kahvelerimizi bitirirken sokaktaki sessizlik, Hatay’ın gece karanlığı ve taşların arasından gelen hafif rüzgâr, içimizde hem huzur hem de gerilim bırakıyordu. Ben fark etmeden omzumu hafifçe Karan’a yasladım; belki o fark etmedi, belki de farkındaydı, ama hiçbirimiz bunu bozmadan sessizliğin tadını çıkardık. Ve o an, Hatay’ın tarih dolu taş sokaklarında, kahvenin sıcak aromasıyla karışan sessizlik içinde hem birbirimize hem de bu geceye dair küçük ama derin bir bağ hissettik.
Kahveyi bitirdikten sonra otelin terasına doğru yürüdük. Gece serinliği içimi ürpertti ama Karan’ın yanında hissettiğim sıcaklık her şeyi dengeliyordu. Sessiz bir yürüyüştü; sadece ara ara birbirimize bakıyor, gülümseyerek hafif alaycı bakışlar atıyorduk. Bir an ayağım burkuldu ve Karan hemen beni belimden yakalayarak düşmeme engel oldu. Ama o an gözleri telaşa teslim oldu, kaşları çatıldı.
- Anka, biraz ateşin var gibi.
-Öyle mi?
Cümlemi bitirir bitirmez bir baş dönmesiyle tekrar sendeleyince Karan bir an bile tereddüt etmeden dikkatle kucağına aldı. Şu an kendimi öyle güçsüz hissediyordum ki anlatamam. Oysaki Karan sanki beni taşımıyormuş gibi çok rahatça otele yürüdü. Karan beni odama taşırken, omzunda hissedilen ağırlık tuhaf bir güven veriyordu. Adımlarımız sessiz koridorda yankılanıyor, her biri içimde hem rahatlama hem de hafif bir gerilim uyandırıyordu. Yavaş ve dikkatli hareket ediyordu; bir an bile beni düşürecekmiş gibi bir hata yapmadı. Kapıya vardığımızda göz göze geldik. Gözlerinde endişe vardı, artık emindi: hafif ateşim vardı. Kendi kendime utanarak gülümsedim, ama onun sessiz, dikkatli bakışı tüm utancımı eritti.
-Burada kalabilirim, dedi, sesi sakin ama koruyucuydu. Başımı hafifçe salladım, kelimeler boğazımda düğümlendi. Yatağa oturdum, saçlarım omuzlarımdan yayıldı ve o hafif vanilya kokusu yine fark edildiğini hissettirdi. Karan sessizce odanın ortasında duruyordu, nefesini kontrol ediyordu, ama hareketlerinden huzur ve güven yayılıyordu. Bir süre sessizce birbirimize baktık. Onun varlığı, gece sessizliğinin içinde bir sıcaklık olarak odama yayıldı. Hafif ateşim, onun farkında olduğu bir sıcaklıkla birleşmişti; tedirginliğimden çok rahatlamamı sağladı.
Karan, sessizce köşeye çekildi, bana eşlik edercesine bekledi. Kendi hislerimle baş başa kalırken, yorgunluk ve karmaşık düşünceler yavaş yavaş yumuşamaya başladı. Hatay’da geçirdiğimiz günün yorgunluğu, akşam yemeğindeki kahve kokusu ve onun yanında hissettiğim güvenli sıcaklık bir anda birleşti. Gözlerimi kapattım ve bu geceyi, Karan’ın sessiz varlığıyla, odamdaki güven ve sıcaklık içinde geçirebileceğim için içten bir huzur duydum. Sessizliğiyle bile bana her şeyi anlatıyor gibiydi; koruyor, dikkat ediyor ve burada, bu odada, yalnızca benim için kalıyordu.
“Gözlerimi kapattığım anda, rüya öylesine canlıydı ki gerçek ve hayal birbirine karıştı. Önümde gökyüzünde süzülen bir Anka kuşu belirdi; kanatları alevden, tüyleri kıvılcım saçıyordu. Her çırpışında sıcaklık yayıyor, havayı kırmızı ve altın tonlarla dolduruyordu. Kalbim hızla atıyor, nefesim kesiliyordu; tüylerin arasında alevin sıcaklığıyla bir tür çağrı hissediyordum.
Tam o anda, kuşun önünde tahtta oturan bir kadın belirdi. Siyah saçları omuzlarından dökülüyor, mavi gözleri derin bir sessizlikle bana bakıyordu. Gözlerinde hem güç hem de gizem vardı; hafif bir tebessümle dudaklarını araladı ve söyledi:
“Vakit geldi.”
Sözcükler, rüyanın sıcak alevleri kadar gerçekti. Göğsüm sıkıştı, sanki rüya ve gerçek arasında bir köprü kuruyordum ama bir anlığına dengesiz hissediyordum. Sıçrayarak yataktan doğruldum; odadaki sessizlik bir anda yumuşak bir boşluk gibi hissettirdi. Kalbim hâlâ hızlı hızlı çarpıyor, rüyanın kıvılcımları gözlerimin önünden gitmiyordu. O anda Karan sessizce balkon kapısını açtı ve yanıma geldi. Adımının sessizliği bile güven veriyordu. Yanıma geldi, omzuma hafifçe dokundu ve sakinleştirici bir sesle fısıldadı:
-Hey… sakin ol, Anka. Nefes al.
Kendimi onun elinde bulmak garip ama rahatlatıcıydı. Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım. Karan’ın yanında olmak, rüyanın bıraktığı ateşin ve kadının bakışının yarattığı sarsıntıyı biraz olsun yatıştırdı. Omuzumun hafifçe ona yaslanmasıyla, titreyen bedenim güç buldu.
-Ne… ne olduğunu bilmiyorum, dedim fısıldar gibi, hâlâ rüyanın etkisi altındaydım.
-Önemli değil, dedi Karan, sesi hem kararlı hem sakin. “Sadece buradayım. Rahatla. Kimseye anlatmana gerek yok.”
Odada yalnızca nefeslerimiz ve hafif saat tıklamaları vardı. Ben hâlâ rüyadaki görüntüleri zihnimde canlandırıyordum: Alev kuşu kanat çırpıyor, tahtta oturan kadın bana bakıyor ve “Vakit geldi” sözü bir yankı gibi zihnimde dönüyordu. Ama Karan’ın sessiz varlığı, bir köprü gibi beni gerçekliğe bağladı; o olmadan hâlâ rüyanın içinde kaybolacak gibi hissederdim. Yavaşça gözlerimi açtım ve odanın loş ışığında, yanımda Karan’ı gördüm. Bir an için sadece onun sessizliğine bakarak, rüyanın gerçekliğe dönüşmüş hallerini düşündüm. Kalbim hâlâ çarpıyordu ama bu çarpış artık korkuyla değil, bir tür merak ve huzurla doluydu. Kendi kendime fısıldadım: “Bu rüya bir uyarı mı, bir çağrı mı, yoksa sadece içimdeki bir korkuyu mu gösteriyor?” Ama yanımda Karan olduğu sürece, bu soruları yanıtlamaya hazırdım. Belki de rüya, sadece geçmişin ve geleceğin iç içe geçtiği bir köprüyü gösteriyordu ve ben artık bu köprüden korkmadan geçebilirdim. Başımı yastığa yasladım, Karan hâlâ yanımdaydı. Gözlerimi kapatırken rüyanın kıvılcımları gözlerimin önünde dans etmeye devam etti ama bu sefer korku değil, merak ve biraz da güvenle karışmış bir his vardı.
Karan yanımda oturuyordu; omuzum hafifçe ona yaslanmış, başımı onun koluna dayamıştım. Başta sadece yorgunluktan ve rüyanın bıraktığı sarsıntıdan ötürü böyle hissettiğimi düşündüm. Ama nefesini, hafif kalp atışlarını ve kolunun bana verdiği o istemsiz sıcaklığı hissettiğim an, kafamda bir karışıklık belirdi. Sarılmamın mantıklı bir açıklaması olmalıydı—yorgundum, belki biraz hastayım, biraz da rüya beni alt üst etti. Ama içimdeki hisler, mantığımın çok ötesindeydi. Koluna daha sıkı sarıldım ve hafifçe kıpırdadım; Karan, nefesini tutar gibi sessiz kaldı, hareket etmedi, sadece bana izin verdi. Bu sessizlik o kadar sıcak, o kadar güven vericiydi ki, kafam hâlâ mantık çerçevesinde açıklama yapmaya çalışırken kalbim başka türlü tepkiler veriyordu. Bir an için nedenini çözemeden gözlerimi kapattım. O kolun altındaki sıcaklık, rüyadaki alev Anka kuşunu, tahttaki kadını ve “Vakit geldi” sözünü anımsattı bana. Anlam vermeye çalıştıkça daha da karmaşık hale geliyordu. Kendi içimde bir çekim hissettiğimi fark ettim; nedenini anlamak istemiyor, ama bir yandan da bırakmak istiyordum.
-Bu… neden bu kadar rahat hissettiriyor? diye fısıldadım kendi kendime, sesi neredeyse duyulmayacak kadar hafifti. Mantığım, iş ve mesleklerimiz, geçmişim ve hatta Hatay’a olan gezimizin heyecanı hepsi bir kenara itilmişti. Tek gerçek, Karan’ın kolunun altında bulduğum o güven ve sıcaklıktı. Zaman yavaşladı, nefeslerimiz ve sessizlik birbirine karıştı. Kendi kendime itiraf ettim: anlam veremiyorum ama… bu anı bırakmak istemiyordum. Ve öylece, koluna sarılmış, kafamda belirsizliklerle, yorgunluğun ve rüyanın etkisiyle uykuya daldım. Kalbim hızlı hızlı atıyor, ama bu sefer korku değil, gizemli bir huzurla karışmış bir çekim vardı.

Karan PUSAT
Anka’yı odasına götürürken onun hafif ateşi olduğundan emin oldum. Hafif bir titreme, yanaklarındaki sıcaklık… Sadece rüya ve yorgunluk değil, bedeni de bana cevap veriyordu. Kolumun altında onu taşırken, nefesini hissetmek garip bir ağırlık ve hafif bir huzur veriyordu. Mantığım “sadece hasta, dikkat et” diyordu, ama kalbim bambaşka bir şeyi söylüyordu.
Odanın kapısını açtığımda ışığı biraz kısarak içeri girdim. Anka’nın gözleri bana baktı, ama konuşmadı; sadece kolumu sımsıkı tuttu ve başını omzuma dayadı. İçimde ani bir huzur ve hafif bir gerilim bir arada vardı. Mantığımı dinleyip geri çekilmek istedim ama onun o güven dolu duruşu bana sessiz bir izin veriyordu. Kendi kendime düşündüm: “Bu… ne oluyor?” Bir arkeolog gibi her detayı gözlemliyordum; nefesinin ritmi, teninin sıcaklığı, saçlarının vanilya gibi kokusu… Ama bu sadece gözlem değildi, hislerin karmaşasıydı. Koluna daha sıkı sarılması, istemsiz şekilde bana yakın durması, mantığımla çatışan bir çekim yaratıyordu.
Onu yatağına yatırırken, kendi içimde tartışmalar oldu: “Geri çekilmeliyim,” dedim. Ama Anka’nın bana verdiği güven hissi, bu geri çekilmeyi imkânsız kılıyordu. Onun kolunun altında uyurken, kendi kalbim de hızla atıyor, mantığım sessizleşiyordu. Bir an, bu huzurun bir rüyadan ibaret olmasını istedim; ama hisler gerçekti.
Kapıyı sessizce kapattım, ama hâlâ yanımda gibi hissediyordum. Odadan çıkıp koridora geçtiğimde, aklım hâlâ Anka’nın sıcaklığı ve rüyanın etkisiyle doluydu. Düşüncelerim birbirine karıştı: mesleklerimiz, Hatay’daki gezi, onun mavi gözleri ve saçlarının vanilya kokusu… Hepsi, mantığımın izin vermeyeceği bir karmaşa yaratıyordu. Kendi kendime fısıldadım: “Bu… sadece koruma içgüdüsü mü, yoksa hislerim de karışıyor mu?” Sakinleşmeye çalıştım, ama yorgunluğun ve gecenin sessizliğinin arasında bu soruya cevap bulmak imkânsızdı. Tek bildiğim, Anka’nın yanındaki anlarda kendimi hem huzurlu hem de kaybolmuş hissettiğimdi. Bir süre öyle durdum, sonra odama geri döndüm. Yastığıma başımı koyduğumda, zihnim hâlâ Anka’nın kolunun altında geçirdiğim birkaç dakikayı tekrar tekrar oynatıyordu. Uyku, sonunda beni sararken rüyalarımda onun yüzüne dair sahneler belirdi; gülümseyişleri, gözlerinin derin mavisi ve hafif bir dokunuş… Gerçek ve rüya arasındaki çizgi bulanık, ama duygularım kesindi. Rüyadan ter içinde fırladım, kalbim göğsümü yırtacak gibi atıyordu. Alevlerden oluşan dev Anka kuşu hâlâ gözümün önünde parlıyordu; devasa kanatlarıyla gökyüzünü yakıyor, ama bir tür koruyucu ışık yayıyordu. Ve o siyah saçlı, keskin bakışlı adam… daha önceki rüyalarımda yüzünü görmüştüm. Bu kez sadece bir cümle söyledi: “Kraliçeni koru.”
Korkuyla yatağımdan doğruldum. Ne demek istemişti? Hangi kraliçe? Mantığım bir yandan bunu rüyaların saçmalığı olarak açıklamaya çalışıyordu ama içimde başka bir his, göğsümde kıvılcım gibi patlayan bir huzursuzluk vardı. Gözlerim istemsizce yan odaya kaydı. Anka hâlâ sessizce uyuyordu; hafifçe yükselen nefesi ve saçlarının vanilya kokusu, rüyanın sıcak alevleriyle birleşip zihnimi sarıyordu. Neden ilk düşündüğüm onun huzuru oldu? Neden doğruca ona bakmak istedim? Mantığım bunu sorguluyordu: “Neden böyle hissediyorsun? Neden odaya gidip kontrol etmek istiyorsun?” Ama aklımın sorguları, kalbimin sessiz talebini bastıramıyordu. Yavaşça yatağımdan kalktım ve adım adım Anka’nın odasına yaklaştım. Kapının önünde durdum; ışık sadece koridordan sızıyordu. Derin bir nefes aldım, ama ellerim hâlâ titriyordu. Gözlerim onu taradı; huzurlu uyuyan Anka’yı görmek, rüyanın verdiği korku ve karmaşayı bir anda yumuşatıyordu.
Kendi kendime düşündüm: belki de rüya bana bir mesaj vermişti. Belki de bu hisler, gözlerimin onu aramasını sağlıyor. Ama bir yandan da sorguluyordum: “Neden doğrudan ona bakmak istedim? Neden sadece yanında olmak istemek, rahatlatmak istiyorum?” Odada durup birkaç saniye nefesimi topladım. Rüya bitmişti, ama etkisi hâlâ üzerimdeydi. Anka yan odada hâlâ uyuyordu; onun huzuru, benim korku ve merakımı dengeliyordu. Sessizce geri çekildim, yatağıma döndüm ve düşündüm: belki de bu, kalbimin ne kadar kırılgan ve karmaşık olduğunu bana hatırlatıyordu. Ama bir şey kesindi: Anka, artık düşüncelerimin merkezindeydi ve rüya ya da değil, onu koruma içgüdüsü sarsılmazdı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |
