6. Bölüm
A. ELA 💫 / KAYIP UYGARLIĞIN KANATLARI / BÖLÜM 6: ÇİÇEKLER VE DUYGULAR

BÖLÜM 6: ÇİÇEKLER VE DUYGULAR

A. ELA 💫
albertinekayip

KARAN'DAN

Kar, İstanbul'u bembeyaz bir örtüyle kaplamıştı; gökyüzünden süzülen her bir kristal tanesi, şehrin yorgun yüzünü bir nebze olsun gizlemeye çalışıyor gibiydi. Oysa gecenin bu sessizliğinde, morallerin dibe vurduğu bir adamın gözünde, kar bile şehre umut taşımıyordu. Üsküdar'dan Boğaz'ın öte yakasına bakan pencerenin önünde, ellerim ceplerimde ağırlaşmış, sokaktan geçen donuk farlara, yavaş adımlarla yürüyen solgun silüetlere dalmıştım. Sokak lambalarının sarı ışığında titreyen kar taneleri, birer birer yere düşerken, içimdeki ağırlığı hafifletmiyor, aksine her biri ayrı bir yalnızlık yükü olarak omuzlarımda birikiyordu.

İstanbul, her zamanki kalabalığından, uğultusundan uzaktı bu gece. Sanki şehir benim içimi okumuş, moralim kadar sessizliğe gömülmüştü. Kaldırımlarda biriken kar, ayak izlerini örterken, bana da geçmişin izlerini silmenin mümkün olup olmadığını düşündürüyordu. Kafamda, bitmek bilmeyen sorular, bir türlü susmak bilmeyen iç sesim, karşımda ise sessiz bir şehir… O an kendimi, Boğaz’ın üzerinde ağır ağır süzülen martılar kadar özgür ama bir o kadar da kaybolmuş, yönsüz hissettim. Ne kadar yorgun olduğumu, moralimin ne denli bozuk olduğunu tarif edemiyordum. Belki de İstanbul gibi ben de üzerime yağan karla kendimi saklamak, acımı gizlemek istiyordum.

Her şey üst üste gelmiş, hayatın yükü ağırlaşmıştı. Günlerdir süren yalnızlık, kelimelere dökemediğim kaygılar, bir türlü geçmeyen o burukluk… İçimde kopan fırtınayı, dışarıda yağan kar bile dindiremiyordu. Belki de insan, en çok böylesi anlarda kendiyle yüzleşiyor. İstanbul’un büyüsünde kaybolmak isterken, kar kütlelerinin ağırlığı altında ezilen bu şehirde, ben de kendi ağırlığımın altında eziliyordum. Bir dostun sesi, bir sevdanın umudu ya da çocukluğumdan kalma bir mutluluk kırıntısı… Hiçbiri şu an bana ulaşamıyordu. Sadece ben, karanlık ve kederli bir pencere önünde, sonsuzmuş gibi gelen bir geceye teslim olmuştum.

Tüm bu olumsuz hislerime karşın içimde doğum günü gecesi yerinde duramayan o çocuğun heyecanı var. Gözlerimi manzaradan ayırıp saatime çevirdiğimde evden çıkma zamanımın geldiğini gördüm. Malum İstanbul trafiği ki buna bir de kar ve yaklaşan yılbaşı koşturmacası eklenince daha da kalabalık ve çekilmez hâle geliyor. Kabanımı alıp hızlıca apartmandan çıkarak otoparka doğru yürüdüm. Arabaya binip navigasyona adresi girip her zaman alıveriş yaptığım çiçekçimin yolunu tuttum. Yol üzerinde turuncu bölgeler olması bana karar verme süresi tanıyacağından çok rahatsız etmemişti. Yılbaşı yaklaştığından herkes kokina alıyor şu an ama kolaya kaçmak istemiyorum. Sonuçta ilk izlenimin önemli olduğu herkes tarafından kabul edilen bir konu. Çok sıradanlaşmamış ama anlamı da olan bir çiçek olmalı. En iyisi bunu çiçekçim ile konuşmak olacak. Karın da getirmiş olduğu kayganlığı dikkate alarak dikkatli bir şekilde ilk adresime ulaştım. Kemal Ağabey güler yüzlü karşıladı beni. Burası onların aile işletmesi. Nesilden nesile bugüne kadar getirmişler. İşini bir işten ziyade aşk olarak görüyor. İçinde bulunduğumuz çağı göze alırsak bu nadir rastlanan bir durum. Kısa bir sarılmanın ardından o babacan sesiyle konuşmaya başladı.

-Hoş geldin evlat. Uzun zamandır görüşememiştik. İyi misin?

-Hoş bulduk Kemal Ağabey. İş güç koşturmaca çok vakit olmuyor. Yeni bir projeye başlayacağım onun koşturmacası kafamı kaşıyacak vaktim yok.

-Allah yardımcın olsun evlat. Hem zor hem de önemli bir görevin var ama bir farklı gördüm seni, bir sorun yoktur umarım?

-Vallahi ne sen sor ne ben anlatayım be ağabey. Her şey o kadar karışık ve zor ki ben bile bilmiyorum nasılım. Çözmem gereken çok mesele var ama aklım çok yerinde değil.

-Genç adamsın halledersin sen. Peki ben bugün sana nasıl yardımcı olabilirim evlat. Artemis’e mi?

-Eyvallah ağabey. Yok bir arkadaşımın ailesine yemeğe gidiyorum da ona göre bir şeyler lazım.

-Aklında bir fikir var mı? Ona göre hazırlayalım.

-İnanır mısın ağabey hiçbir fikrim yok. Klasikleşmiş şeyler istemiyorum ama bir anlamı da olmalı. Sen bilirsin bu işleri sana teslimim.

-Nasıl bir arkadaş?

-Yeni projede beraber çalışacağım ortağım. Ama zor zamanlarımda da yanımda olan çok önemli ve değerli bir arkadaş. Adı Anka.

-Anka Pars mı?

-Evet ağabey. Tanıyor musun?

-Ağabeyi Yankı’yı tanırım. O da buradan alır ama Anka için çok az çiçek aldı.

-Genelde yurt dışındaymış Anka ondandır.

-Yankı genelde lüks aranjmanlar alır ama kardeşlerine özel şeyler seçer. Ama bu kişisel bir buluşma olmadığından asil bir şeyler seçmeliyiz.

-Sen ne dersen o ağabey patron sensin.

Kemal ağabey ayağa kalktı, rafların arasında sessizce yürüdü. Bu sırada dışarıda kar yavaşlıyor, gecenin içinde her şey beyaza gömülüyordu. Bir saksının önünde durdu, eğilip tozunu sildi.

-Ortanca. Kışta bile susmaz bu çiçek. Yağmurla açar ama karı da sever — çünkü her ikisi de suyun gözyaşıdır.

Hafifçe kaşlarım çatıldı. Nasıl yani ya?

-Ortanca mı? Kış ortasında?

Kemal Ağabey başını kaldırdı, gözleri buğuluydu.

-Kışta anlatılır bu hikâye. Liraya’nın hikâyesi.

Üşüyen ellerimi cebimden çıkarıp sobaya doğru yaklaştım.

-Kim o?

Kemal Ağabey parmaklarını toprağa batırdı, konuşurken sesi neredeyse bir dua gibi titriyordu.

-Yağmurun kızıydı Liraya. Göklerin efendisi Aeron’a âşık oldu. Her yağmurda seslendi ona, ama Aeron duymadı. Rüzgârlarıyla oynadı, dağları yerinden oynattı ama bir kadının kalbini duyamadı. Liraya’nın sesi buluta karıştı, gözyaşları toprağa düştü.”

Sustu. Dışarıda biriken karın üzerine bir kuş kondu, hemen ardından uçtu.

-Sonunda dayanamamış Liraya. Topraktan bir çiçek yaratmış ne mavi ne mor, arada bir renk… Aşkın tonu. Her yaprağına bir duygu koymuş: özlem, gurur, affedememek, sevgi. Sonra kendi varlığını yağmura dönüştürüp gökyüzüne yükselmiş. Aeron onu görsün istemiş ama tanıyamamış. Rüzgârıyla savurmuş onu, paramparça etmiş. O parçalar toprağa düşünce, işte o zaman ortanca doğmuş.

Sobadan çıkan çıtırtı, kelimelerin arasında yankılandı. Sessizce dinliyordum Kemal Ağabeyi, gözleri bir noktada, sanki geçmişinde birine bakar gibiydi.

-O yüzden derler ki ortanca yağmurla açar. Çünkü içinde bir tanrıçanın kalbi atar. Ama kar altında açarsa…

Bir an durdu, sesi fısıltıya dönüştü.

-O zaman o çiçek artık özlem değil, bekleyiştir. Kar, Liraya’nın sessiz hâlidir; artık koşmaz, sadece dinler.

Yavaşça başımı kaldırdım. Ne demekti ki bu?

-Yani kar, unutuş mu?

Kemal Ağabey gülümsedi, gözleri nemliydi.

-Hayır evlat. Kar, hatırlamanın en sessiz hâlidir. Yağmur bağırır, kar fısıldar. Liraya da fısıldamayı öğrenmiştir artık.

Bir süre sadece rüzgârın uğultusu duyuldu. Sessizce uzandım, saksının kenarına dokundum. Toprak soğuktu ama parmaklarımın ucunda garip bir sıcaklık hissettim.

-Bunu alayım. Belki o da birini hâlâ bekliyordur.

Kemal Ağabey, ortancayı kâğıda sararken başını eğdi.

-Belki. Ama bil ki, bu çiçek göğe değil, kalbe döner. Çünkü her açan ortanca, hâlâ sevmekten vazgeçemeyen bir tanrıçanın sesidir.

Kapıya yöneldim. Dışarı çıktığımda kar hâlâ yağıyordu. Ama saksının içindeki ortanca, vitrin ışığında belli belirsiz bir maviye dönmüştü — sanki birinin kalbi, karın sessizliğinde yeniden atmaya başlamıştı.

Bir an, rüzgârın arasında bir fısıltı duyduğumu sandım; sanki geçmişin gölgelerinden biri bana sesleniyordu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım, o soğuk hava ciğerlerimi doldururken içimde eski bir şarkının titreşimlerini hissettim. Ortancayı sıkıca kavradım, kalbimde hafif bir umut kıpırtısı belirdi—belki de kar, gerçekten unutuş değil, hatırlamanın en zarif yoluydu.

Anka Pars

Son zamanlarda hayatım o kadar hızlı ve değişken ilerliyor ki gerçek olup olmadığını sorguluyorum. Her şeyin kontrolünün kendi elimde olması, babamın yanımızda olmasıyla gelen o sıcaklık uzun zamandır hissetmediğim duyguları yaşıyordum. Kendi evim kendi düzenim vardı. İstediğim gibi hareket ediyor ve kimseye hesap vermiyordum. Adeta uzun zaman sonra uçmayı öğrenen bir kuş gibiydim. Her köşe, her mobilya, her sessiz detay bana ait; uzun süredir beklediğim nefesimi hatırlatıyor. Pencereden İstanbul’a bakarken gökyüzü gri ve kasvetli olsa da içimde hafif bir rüzgâr esiyor; yıllarca bastırılmış hislerim, kahvemin dumanı gibi yükseliyor.

Hatay… Henüz gitmemiş olmama rağmen zihnimde canlı. Taşların ve kalıntıların sessiz hikâyeleri, geçmişin yankıları, önümde bir yol gibi uzanıyor. İstanbul’un gürültüsü, kafamda Hatay’ın sıcak taşlarının ritmiyle karışıyor; kendi zamanımı, kendi adımlarımı belirlemenin hem tatlı hem ürkütücü heyecanı içimde dönüp duruyor.

Zincirler kırıldı ve ben, kanatlarımı açmış bir kuş gibi hem burada hem orada hem gerçek hem hayal arasında kendi dünyamı keşfetmenin tadını çıkarıyorum. Her nefesimde özgürlüğün hem korkutucu hem büyüleyici tadı var; geçmişin gölgeleri hâlâ orada ama artık sadece hatırlatıcı, bir pusula gibi. Önümde İstanbul’un soğuk Aralık günleri, zihnimde Hatay’ın sıcak taşları… Ve ben, kendi ritmimle, kendi hikâyemin adımlarını atıyorum.

Yalnızlığın ve özgürlüğün birbirine karıştığı bu yeni hayatımda, geçmişin izleri bazen ansızın karşıma çıkıyordu. Evimin sessizliğine alışmaya çalışırken, sanki duvarların arasında babamın sesi yankılanıyor, eski bir hikâyeyi yeniden anlatıyordu. Bazen yağmur pencereye vurduğunda, çocukluğumdaki o huzurlu akşamları hatırlıyor, bir fincan çayın buharında eski günlerin kokusunu buluyordum.

Her yeni sabah, kendimle baş başa uyanmanın verdiği hafif tedirginlik ve tatlı umut arasında gidip geliyordum. Hayat bana, hatırlamanın ve yeniden başlamanın aslında ne kadar değerli olduğunu fısıldıyordu. Belki de gerçekten, kar gibi sessiz ve usulca, kendimi yeniden inşa etmenin tam zamanıydı.

Tüm bunlara ek olarak şu düşünce kafamda yankılandı. “Akşam yemeği için Karan da geliyor,” dedim kendi kendime ve aniden içimde tuhaf bir kıpırtı hissettim. Tanışalı daha kısa bir süre olmasına rağmen, hâlâ neden bu kadar kafamı karıştırdığını çözebilmiş değildim. Babamın bakışları, her zaman olduğu gibi ölçülü, meraklı ve dikkatli, masada olacak; Karan ise gelmek üzere. Yemeği haber veren ben olmama rağmen, sanki her şey elimden kayıp gidiyordu.

Hangi bakışlar birbirine değecek? Karan sessizce otururken ben hangi duygularımı fark edecektim? Masadaki sessizlik bir anlığına uzun bir koridor gibi uzayacak, belki de babamın merakı ve Karan’ın varlığı bu koridoru daha da daraltacak… İçimde hem bir gülümseme hem de sessiz bir fırtına vardı. Basit bir akşam yemeği, onun varlığıyla bir merak ve karmaşa sahnesine dönüşüyordu.

Babamın varlığı her şeyi biraz daha ölçülü, biraz daha dikkatli kılarken, Karan’ın sessiz duruşu, tahmin edilemezliği ve o beklenmedik gülümsemeleri kafamın içinde ritimsiz bir melodiyi çaldırıyordu. Ona karşı hissettiğim karmaşa, tek başına düşünülünce basit bir merak gibi görünse de babamın masadaki varlığıyla birleşince bir tuhaflık hem heyecan hem de hafif bir endişe yaratıyordu.

Düşüncelerim kendi içinde dönüp duruyordu: Karan ne düşünecek, babamın bakışları altında kendini nasıl gösterecek? Ben ne söyleyeceğim, hangi mimik veya sessizlik bana ait olacak? Ve tüm bunlar, yemeğin başlamasını beklerken içimde tatlı bir telaş hâline bürünüyordu. Bir yandan gülümseyip hafifçe rahatlıyor, diğer yandan kalbimin hızlandığını fark ediyordum; her nefeste, her bakış ve her hayal, masadaki sessizliğin içinde bir ritim yakalamaya çalışıyordu.

Ve o anda fark ettim ki, yemeğin kendisi değil, yemeğe dair tüm beklentiler, Karan’ın varlığı ve babamın gözleri, kısa sürede bile içimde küçük bir fırtına yaratıyor. Bir an için sadece oturup izleyecekmişim gibi geldi, ama yine de kendi tepkilerimi, kendi hislerimi kontrol etme çabasıyla hem gülümseyip hem geriliyordum. Her şey, akşamın başlamasını beklerken hem tatlı hem ürkütücü hem heyecan verici hem kafa karıştırıcı bir karmaşaya dönüşüyordu ve ben, bu karmaşanın ortasında kendimi hem hazır hem de hazırlıksız hissediyordum.

Kapı zili hafif bir melodiyle çaldığında, kalbim sanki yerinden fırlayacak gibi oldu. Kapıyı açtığımda karşıma çıkan manzara, gri İstanbul akşamını bir anda renklendirdi: Karan, narin parmaklarının arasında mor-mavi ortancalardan oluşan zarif bir demet tutuyordu. Gülümsemesi mahcup ama gözlerinde belli belirsiz bir ışık; “Bunlar senin için,” derken çiçeklerin taze kokusu eve yayıldı. Sıradan bir akşam yemeği bir anda bir film sahnesine dönüşmüş, odanın havası tatlı bir heyecanla dolmuştu.

Babam, masanın başında her zamanki gibi sakin ve ölçülü, Karan’ı dikkatlice süzerken bakışlarının ardındaki sıcaklığı gizlemiyordu. Karan, babamın hafızasından dökülen eski İstanbul anılarına ilgiyle kulak verirken, aramızdaki buzlar hızla eriyor; kahkahalar ve ince şakalar ortamı yumuşatıyordu. Yavaşça açılan sohbet, masaya yayılan yemek kokusuyla adeta bir armoni oluşturdu. Her lokmada, her cümlede, her tebessümde evin duvarları biraz daha ısındı.

Karan’ın zaman zaman içine çekilen bakışları, bir anda yakaladığı babamın gözleriyle birleşince, görünmeyen kıvılcımlar masanın üzerinde dans ediyordu. Ben ise, bu huzur ve heyecanın arasında, adım adım yeni bir hikâyenin başlangıcına tanıklık ediyordum. O gece, ortancaların serinliğiyle, samimi sohbetlerin sıcaklığı iç içe geçti; geçmişin gölgeleri arka planda usulca çekilirken, evin içinde taze bir umut filizleniyordu. Gece ilerledikçe, masada paylaşılan her an, hayatıma yeni bir ritim ve renk katıyordu. Uzun zamandır hissetmediğim bir huzur ve ait olma hissiyle beraber adeta bulutların içerisinde dans ediyordum. Aile olmak böyle bir şey miydi? Beraber bir şeyler paylaşmak, gülmek… Ne kadar da güçlü hissettiriyordu. Annem tam olarak bu duruma alışamasa da eskisi gibi bizi sıkboğaz etmiyordu. Bunda babamın etkisinin de büyük olduğunu düşünüyorum. Sadece bizim hayatlarımız değil annem ve babamın aşkı da bir sınavdan geçiyordu. Herkes kendi sınavını en iyi şekilde verecektir eminim.

Babamla Karan’ın ilk defa aynı sofrada buluştuğu bu akşam, alışılmışın dışında bir samimiyet taşıyordu. Herkes kendi hikâyesini küçücük detaylarla masaya getiriyor, kimi zaman bir tebessümle, kimi zaman dalgın bir sessizlikle birbirimize yaklaşıyorduk. O an, küçük mutlulukların ve paylaşılan anların aslında ne kadar kıymetli olduğunu anladım. Geçmişin ağırlığı bir nebze hafifliyor, geleceğe dair umutlar sessizce aramıza sızıyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde önce ağabeyimler sonra da ablam kalktı. Ben biraz alkol aldığım için Karan beni evime bırakmayı teklif etti. Babam da minnettar bir şekilde ona teşekkür ederek bizleri uğurladı.

Gece serinliğinde yürürken, Karan’ın yanımda olması hem bir güven duygusu hem de hafif bir heyecan yaratıyordu. Sessizliğimizin içinde her adım, sanki geçmişi geride bırakıp yeni bir sayfa açmanın işaretiydi. Yol boyunca konuşmaya pek gerek duymadık; bazen kelimelerden daha çok bakışlar, küçük gülümsemeler birbirimize daha fazla şey anlatıyordu. Eve yaklaşırken, içimde tarifi zor bir mutluluk ve teşekkür hissi vardı. Karan’a döndüm ve “Bu gece için teşekkür ederim,” dedim. O da bana bakarak sıcak bir tebessümle, “Benim için de çok güzeldi,” diye cevapladı. O an anladım ki, bazı anlar sadece yaşanır, sözcüklerle ifade edilemez; bu gece de onlardan biriydi.

-Evin burası mı?

-Evet gelmek ister misin? İlk misafirim sen olursun?

-Böyle bir hanımefendinin teklifini geri çevirmek büyük kabalık olur.

-Zaten karda hızlanıyor trafik felç olur biraz beklemiş olursun.

Karan hafifçe başını salladı, tebessümüyle içimdeki son tereddütleri de eritiyordu. Birlikte apartmanın girişine yönelirken, havadaki sessiz kar taneleri etrafımızda dönmeye başladı. Asansöre binerken göz göze geldik; o an, her şeyin yolunda gideceğine dair içimde garip bir huzur belirdi. Kaderin ince bir oyunu gibi, bu gece hayatımızda yeni bir kapı aralanıyordu.

-Evin baya güzelmiş, kış bahçesi konseptli balkon tasarımında baya güzel.

-Teşekkür ederim. Bu tarz alanları seviyorum bana huzur ve ilham veriyor.

-Baya zevkli bir konsept.

-Sağ ol pekâlâ söyle bakalım şarap mı viski mi?

-Varsa kırmızı şaraba hayır demem.

-Hemen geliyor bu arada balkona çıkabilirsin. Keyfine bak.

-Tamam ama şu an çok mahcup hissettim kendimi.

-Neden?

-Elim boş geldim.

-Saçmalama Karan duymamış olayım. Hadi geç balkona geliyorum hemen.

-Misafir eli boş gelmez diye bir laf var ya, insan ister istemez düşünüyor.

-Önemli olan burada olman, sen geldin ya gönlüm şenlendi. Hem dost meclisinde böyle şeyler düşünülmez, yeter ki muhabbet olsun.

Karan’ı balkona gönderdikten sonra yavaşça mutfağın yolunu tuttum. Önce kadehleri ve peynir tabağını hazırladım. Sonrasında da düşünceler eşliğinde dikkatlice şarabı açtım. Kırmızı şarabın o kendine has kokusu, mutfağın serinliğinde kısa bir anlığına havaya karıştı. Mutfağın küçük ışığında elimdeki şişeyi incelerken, eski bir dostun sözleri aklıma geldi: "Şarabın güzeli, paylaşınca güzelleşir." Belki de en değerli anlar, bir araya gelişimizin kendisiydi; sofraya ne koyduğumuzdan çok, paylaştığımız kelimeler, bakışlar ve samimiyet daha önemliydi. Bu düşüncelerle yüzüme hafif bir tebessüm yerleşti, kadehleri doldurmaya başladım.

Balkona doğru yürürken içimde tarifsiz bir huzur vardı. Şarabın yanında, dost sohbetinin sıcaklığı insanın içini ısıtıyordu. Belki de hayatın telaşında en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, böylesi sade ve samimi anlarda saklıydı. Sessizce balkon kapısını araladım ve Karan’a gülümseyerek kadehleri uzattım. Kar taneleri camın kenarına yavaşça konarken, terasta sessizlik neredeyse bir ritim kazanmıştı. Hafif rüzgâr camları titretiyor, kar taneleri teras zeminine düşerken küçük sesler çıkarıyordu. Karan, ellerini korkuluğa dayayarak bana döndü; gözlerindeki gülümseme artık daha açık, hafif bir sıcaklık ve merak taşıyordu.

“Biliyor musun,” dedi, sesi alçak ve dikkatli, “kar… her şeyi yavaşlatıyor. Ama seninle buradayken, zaman farklı akıyor gibi.”

İçimde tuhaf bir kıpırtı hissettim. “Zaman mı? Sanırım ben de bunu hissediyorum,” dedim, sesim hafif titredi ama gülümsemem vardı. “Biraz kafa karıştırıcı…”

“İşte bu yüzden hoşuma gidiyor,” dedi Karan ve hafifçe yana kayarak bana daha yakın durdu. Gözlerimdeki karışıklığı fark etmiş olmalıydı; bakışlarıyla hem kışkırtıyor hem de merak ettiriyordu. “Senin tepkilerini tahmin edemiyorum. Ve itiraf etmeliyim… bundan keyif alıyorum.”

Kar taneleri üzerimize düşerken, ben adımımı biraz yana attım ama mesafeyi tamamen korumadım. Karan fark etti ve hafifçe gülümsedi, elini korkuluğun kenarından yavaşça bana doğru uzattı. Parmak uçlarımız neredeyse değecek kadar yakınlaştı; bu küçük yakınlık, sessiz bir elektrik yaratmıştı aramızda.

“Bazen birinin düşündüklerini çözmeye çalışmak,” dedi, sesi samimi ve dikkatle, “hem zor hem eğlenceli oluyor. Ama sen… sen daha karmaşık bir tablo yaratıyorsun. Ve buna bayılıyorum.”

“Gerçekten mi?” dedim, alaycı ama hafif heyecanlı bir tonla. “Sanırım ben de… biraz şaşkınım.”

Karan dudaklarının kenarını kaldırdı, gözlerindeki karışıklıkla hafif bir kahkaha karıştı. “Şaşkınlık… güzel bir his. Ama bir yandan seni daha fazla tanımak istiyorum. Bu… karmaşayı çözmeye çalışmak bir oyun gibi.”

Ben sessizce bakarken, Karan elini hafifçe yana kaydırıp parmağıyla benim elimi dokundu. Dokunuşu hafif ama anlamlıydı; kar tanelerinin soğuğu yüzüme değerken, onun dokunuşu içimi ısıttı.

“Bir oyun mu?” dedim, hafif alaycı bir tonla.

“Belki… ama oyunda kazanan yok,” dedi Karan, dudaklarının kenarındaki gülümsemeyle. “Sadece… birlikte olan anın tadını çıkarıyoruz.”

Kar taneleri terasta yavaşça artarken, göz göze geldiğimiz o an hem kafa karışıklığımız hem de flörtümüz, sessiz bir elektrikle birleşti. Karan ve benim aramızda bir adım, bir bakış, küçük bir dokunuş… Hepsi bir araya gelince ne çok yakın ne çok uzak, tam doğru bir denge oluştu. Karın soğuğu ve terasın sıcaklığı kontrast yaratırken, içimde hem heyecan hem sıcaklık hem tatlı gerilim hem de merak dolu bir his yayıldı. Ve ben, sessizce gülümseyerek, onun gözlerindeki aynı karışıklığı ve ilgiyi fark ettim; kışın soğukluğunda bile, terasta küçük bir dünya bizim için ısınmış gibiydi.

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 13.05.2026 16:18 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...