
Her insanın bu dünyaya bir geliş amacı olduğu söylenir. Ve her şeyinde bir zamanı olduğu tüm sırrında sabretmekte olduğu ama bu ne kadar doğrudur bilen yok sanırım. Bu konuya birçok bakış açısıyla yaklaşabilirsiniz. Sınanmak, öğrenmek vb. ama asıl soruyu herkes es geçiyor. Daha kimsenin kendisine bu soruyu sorduğuna şahit olmadım. Bu zamana kadar kaç insan gerçek anlamıyla dünyaya geliş amacını buldu? Etrafınıza iyice bakarsanız herkes hayatını bıraktığını ve sürüklenip gittiğini söyler size, her şeyden yorulduğunu akışına bıraktığını, gücü kalmadığını. Bir düşünsenize gerçekten kaç kişiden “Ben bu hayatı tam olarak yaşadım be!” sözünü duydunuz? Öyle ya da böyle herkesin kendince içinde yarım kalanları vardır. Hiçbir zaman hiçbir koşulda tamamlanmış hissedemeyiz. Son nefesini vermek üzere olan birine sorun bakalım size ne söyleyecek?
Eğer bana şu an biri bu soruyu sorsa anlatacaklarım destan olabilir sanırım çünkü hayatım hiçbir zaman bana ait olmadı. İstediğim mesleği yapıyor gibi görünsem de onda bile başkalarının imzası var. Her zaman her şeyin en doğru olması için çabalamaktan yoruldum mesela. Gülerken, ağlarken, hastayken uymam gereken kurallar olmasından bıktım. O an içimden geldiği gibi yaşayamamaktan, yediğim yemekten içtiğim suya kadar hesap veriyor olmaktan çok sıkıldım. Yaşıtlarım gibi olmak istiyorum. Arkadaşlarımla dışarı çıkıp dilediğim gibi eğlenmeyi, tatile gitmeyi hatta aşk acısı çekmeyi. Bana kendimi robot gibi hissettirmekten ziyade insan olduğumu hatırlatacak şeyler yaşamak istiyorum. Çünkü bir evden ziyade robot fabrikasında yaşıyor gibiyim. Bu evde ben hariç kimsenin yüzünden duygularını okuyamazsınız. Ağabeyim ve ablamın sadece patlama noktasındaysa gözlerinden belli olur. Onun dışında ne yüzlerinden ne bakışlarından hiçbir şey anlayamazsınız. 3 gün önce ağabeyimin babaannem ve anneme karşı çektiği isyan bayrağı konuşmasında dahi iki kadının da yüzleri duvar gibiydi. Kızgın mı kırgın mı anlayamıyordunuz. Ağabeyimin ise sadece gözleri parlıyordu, biriken gözyaşlarından dolayı. Annem ve babaannem ise buzdağı gibi duruyorlardı. Bir insan nasıl bu kadar duygusuz olabilir benim aklım almıyor. 3 gündür odamdan dışarı çıkmamıştım. İlk gün yataktan çıkacak mecalim bile yoktu orası ayrı. Babaannem bu duruma bir şey söylemek için odama gelse de hemen ardından ağabeyim peşinden gelmiş ve odamdan çıkarmıştı. Yankı bu sefer çok kararlıydı. Ki bu sefer tek kararlı olan o değildi. Bugün sabah babam, dedemi arayıp aralık ayının başında temelli dönüş yapacağını söylemiş ve dedem itiraz dahi edemeden telefonu kapatmıştı.
Ruhumun en derinlerinde bir şeyler hissediyorum. Çok yakında büyük olaylar olacak gibi hissediyorum. Her şey öyle bir değişecek ki bugünleri mumla arayacaksın Anka diyor. Dört bir tarafımda esen değişim rüzgarları ruhumu titretiyor. Penceremin önünde oturmuş yağan karı ve karanlıkta parıldayan köprüyü izliyorum. O gün onu gördüğümden beri hayatım allak bullak olmuş durumda. Uykularım kabuslarla dolu. Hep aynı şeyi görüyorum. Alevlerden oluşmuş bir Anka kuşu gözlerini dikmiş bana bakıyor. Ruhumun en derinine. Kan ter içinde açıyorum sonra gözlerimi. Bu yaşıma kadar hiç böyle şeyler yaşamamıştım. Sanki içimde bir yerlerde bir şeyler yanmaya başladı ama ben ne olduğunu bile bilmiyorum. Sadece içimle beraber beni de kavuruyor onu biliyorum. Gözlerimi kar yağışıyla daha da tablolaşan İstanbul manzarasından ayırıp tabletimden kazı planlarını yapmaya başladım. Biliyorum çok erken, oraya gidene kadar ayrı gidince ayrı bin kere değişecek ama yapmam lazım. Eğer bir şeylerle uğraşmazsam kafamın içindeki sesler ve düşünceler beni delirtecek. Önümdeki dosyalara, kazı yapacağım bölgeye ayrı bilmem kaçıncı kez bakıp birçok alternatifi olan bir plan hazırladım. Sonrasında ekibime alınmak için yapılan başvuruları inceledim. Başvuruları yapanların hepsi benden çok çok daha deneyimliydi. Kaçıncı projeleri olacaktı. O sırada yüksek lisans diplomamla ilk işinden onların şefleri olan ben. Çoğu iyi yerlerden mezun olmuş ve iyi projelerde çalışmışlardı. Bir asli bir yedek olmak üzere iki liste oluşturdum ve şirketin insan kaynaklarına gönderdim. Dikkat edilmesi gereken noktaları da belirttim ve sonuçlardan ilk benim haberimin olmasını da belirttim. Aslında rica ettim ama o emir olarak algılayacaktı. En azından birileri beni önemsiyordu. Gerçi bunu bana duyduğu saygıdan değil dedemden korkusundan yapıyordu ama kısa bir anda olsa kendinizi iyi hissediyorsunuz.
Arkeolog Anka olarak işlerimi halledip sosyal medya hesabımda gezinirken onu gördüm. Haber olmuşlardı. Karan ve Artemis’i. Bir mekân çıkışı yakalanmışlardı. Kız halinden memnun görünürken Karan oldukça gergin görünüyordu. Ya da ben öyle görmek istiyordum. Kıskanmıştım belki de. Karan’da benim gibi önemli bir ailenin üyesiydi ama bak gör ki gayet sıradan bir hayat yaşayabiliyordu. Bir de bana bak. Deniz kenarında bir kaleye kapatılmıştım. Ama asıl soru şuydu. Ben Karan’ın yaşadığı hayatı mı kıskanmıştım yoksa Karan’ı mı? Bu adamdan neden düşüncelerimi alamıyorum. Yeni tanıştığım bir adamın nişanlısı neden beni sinir ediyor? İçimdeki bu karmaşa neden? Cidden sinirsel anlamda bir sorunum mu var? Üff halt ettin de sosyal medyaya baktın Anka! Kaçmak için uğraştığın tüm düşüncelerin kollarına düştün vallahi bravo sana. Kendime de sinir oluyorum. Ne oluyoruz yani ne bu hâller tavırlar. Oda da bastı iyice en iyisi bir bahçeye çıkayım.
Odamdan çıktığımda duyduğum sessizlik herkesin yattığını gösteriyordu ki bu iyi bir şeydi. Kimsenin ahiret sorularını çekecek modum yoktu. Kapının oradaki odadan kabanımı ve botlarımı giyip bahçeye çıktım. Soğuk hava tokat gibi suratıma çarpsa da içime bir huzur doldurdu. Yavaşça deniz kenarına doğru yürüdüm. Kar, İstanbul’a çok yakışıyordu. Gözlerimi kapatıp hayatı dinledim. Gözlerimi açtığımda içim daha huzurluydu. Ki bu manzarayı görüp rahatlamamak imkansızdı. Telefonumu çıkarıp manzaranın fotoğrafını çektim. Birkaç düzenleme yapıp hikayeme eklemek üzere platforma girdiğimde gördüğüm bildirim ile ağzım açık kaldı. Karan beni takip etmeye başlamıştı. Saniyesinde geri dönüş yapamayacağım için beklemek zorundaydım. Hâl böyleyken tabii ki hikâyede atamadım ve memnuniyetsizlik yüzüme oturdu. Ta ki boynuma dolanan şeyle çığlık atmak üzereyken ağabeyimin sesini duyana kadar.
-ŞŞ! Sessiz ol herkes uyuyor.
-Ağabey ödümü kopardın ama ya! Niye sessiz sessiz geliyorsun?
-Kraliyet bando takımı ile mi gelseydim kardeşim?
-Hayır da seslenebilirdin.
-Pardon küçük hanım kardeşimize sıcak çikolata ile sürpriz yapmak istemiştim.
-NE! Sıcak çikolata mı? Canım ağabeyim benim!
-Bazı şeyler değişmiyor işte.
Ağabeyimin elinden sıcak çikolata olan termosu alıp hemen kedi gibi sırnaşmaya başladım. Küçükken de ne zaman bir şey isteyecek olsam ya da beni mutlu edecek bir şey yapsa böyle yapardım. Tüm zorluklara karşı ağabeyim hayatımdaki en büyük şanstı. Bir gün olsun beni kırmamış, incitmemişti. Şartların elverdiği ölçüde mutlu olmam için çabalamıştı. Yine yüzünde kocaman bir gülümsemeyle sımsıkı sarıldı bana. Bende yanağına sıcacık bir buse kondurdum. Gülümsemesi daha da büyüdü. Bir süre birbirimize sarılmış boğazı izledik. Çikolatamı içmek için kafamı kaldırdığımda ise ağabeyimin beni izlediğini gördüm. Yüzünde endişe vardı.
-Yankı iyi misin? Bir şey mi oldu?
-O görüşmeden eve döndüğünden beri aynı şeyi düşünüyorum Anka.
-Ne olduğunu sorma. Sorsan da sana verecek bir cevabım yok ağabey. O günün akşamını da sayarsak dört gündür bende bunu çözmeye çalışıyorum.
-Hissedemiyorum Anka. O günden beri ruhun uçmuş gibi. Gözlerindeki ışıklar sönmüş gibi. İçinden taşan, her şeye rağmen duran o çocuksu neşeni hissedemiyorum. Bu da beni korkutuyor.
- Dışardan o kadar belli oluyor mu?
-Annem ya da babaannemi soruyorsan eğer anladıklarını sanmam. Asena da şüpheleniyor ama unutma ki ağabeyler her şeyi daha iyi görür.
Buruk bir tebessüm ettim. Haklıydı. Annem hiçbir zaman bizim nasıl olduğumuzu anlamazdı. O sadece bizim dışarıya nasıl göründüğümüzle ilgilenirdi. Ruh halimiz babam ve ağabeyimin endişesiydi. Babam… Ah canım babam. Var ama yok. Ailesinden hep kilometrelerce uzakta. Sanki tek çocuğu o bu ailenin. Halamın veya çok sevgili amcamın bir hayrını maalesef ki göremiyoruz. Ancak para yeme kısmında dahil oluyorlar. Babam ise onlardan farklıydı. Adeta fedakarlığın vücut bulmuş haliydi. Hâlâ babaannem ve dedemin nasıl babam gibi bir çocuğu olduğunu çözemedim. Babasına yardımcı olabilmek için kendi ailesini ihmal etmişti yıllarca. Tabii dedemde tüm bunların farkındaydı ve buna göre gerekeni yapıyordu. Şirketleri büyüten kişiler babam ve ağabeyim olduğundan yüzde elli hisse babamda geri kalan yüzde elli ise halam ve amcam arasında bölünmüştü. Bu durumdan memnun değillerdi elbette ama yine de şirkete gelip çalışmaya tenezzül etmemişlerdi. Hazır yemek varken kim elini çamura daldırırdı ki. Düşüncelerimden ağabeyimin sesiyle ayrıldım.
-Anka, iyi misin?
-Evet, şey. Pardon dalmışım. Ne dedin?
-İşte bundan bahsediyorum. Sen sen gibi değilsin. Anka o gün orada bir şey mi oldu? Hani babaannemlere anlatamayacağın bir şey? Bir terbiyesizlik falan mı yaptı Karan?
-Yok yok hayır. Alakası bile yok. Gayet saygılı ve kibardı. Ayrıca Karan derken? Sen tanıyor musun?
-Karan ile biz yaşıtız Anka. Aynı zamanda aynı yerlerde çok bulunduk. Nasıl desem mazisi kabarık. He Artemis ile baya toparlandı ama huylu huyundan vazgeçmezse diye endişe ettim. Sende onun yanından döndükten sonra bu hâle gelince bin türlü şey geldi aklıma.
-Merak etme ağabey cidden bana karşı bir durum olmadı. Ne oldu cidden bilmiyorum sana mantıklı tek bir cevap veremem ama kabuslar görmeye başladım ağabey. Dört gecedir aynı kâbusu görüyorum.
-Ne görüyorsun?
-Alevlerden oluşmuş bir Anka kuşu bana bakıyor. Gözleri gözlerimde sanki içimi görüyor. Sonra kan ter içinde uyanıyorum.
-Ben dedim ama ya bu kadar ağır bir isim koymayın dedim babamlara.
-Ne alakası var ağabey ismimle bu durumun?
-Adın Zümrüdüanka kuşundan geliyor ya güzel kardeşim. Kendisi mitolojik ve ulaşılması güç bir kuş ya. Bir ton varyantı var. İsimler kaderi etkiler Anka. Bak bana hayatım yankıların arasında, Asena’ya bak savaşıyor insanları yaşatmak için.
-Anka kuşu yanarak ölür ve sonra küllerinden doğar. Ben –
-Evet büyük ihtimalle alevler içinde gördüğün Anka kuşu sensin ve bu hâlin de kanıtlıyor. Yeniden doğacaksın küçük cadı. Belki de bu evdeki berbat hiyerarşiyi kıracak olan sensindir. Hepimizi özgürleştirecek olan. Belki de bizim kafamız soğuktan güzelleşti ve sallıyoruz.
Bu söylediğine ikimizde güldük. Yine yapmıştı. Yine sendelediğimde desteğim olmuş ve ayağa kaldırmıştı. Şu an kendimi çok çok daha iyi hissediyordum. Bedenim buz tutmuştu belki ama ruhum sımsıcaktı. Termosumda kaymak bağlayan sıcak çikolata bile keyfimi kaçıramazdı. Ellerimi kar tanelerini yakalamak için havaya kaldırdım ve bir süre onları izledim.
-Güzel çıktın ama artık içeri girmen lazım ufaklık yoksa hasta olacaksın. Ve ben kardeşini hasta eden bir ağabey olmak istemiyorum. Yürü içeriye valla yoksa alırım sırtıma fırlatırım yatağına.
Söylediklerine gülümseyip sıkıca sarıldım ona. Bu hayattaki en büyük şansıma. Odama doğru yürürken beni izlediğini biliyordum ve yüzümdeki sırıtma telefonuma ağabeyimden gelen mesajla daha da büyüdü. Gerçekten çok güzel çıkmıştım. Çok samimi ve doğal bir kareydi. Odama girince ilk işim çektiğim manzara fotoğrafını hikâye atmak oldu. Sonra da yeterli sürenin geçtiğinden emin olarak Karan’ın takibine karşılık verdim. Ağabeyimin çektiği fotoğrafa tekrar baktım ve onu da hikayeme ekledim. Bu fotoğraf galerimde çürüyemezdi. Telefonumu komodinimin üzerine koyup kendimi yorganımın içine bıraktım. Uzun bir zaman sonra kendimi huzurlu bir uykunun kollarına teslim ettim.

KARAN’DAN
Hayatım boyunca birçok yerde bulunmuş, birçok kişiyle tanışmış ve konuşmuştum. Ancak hiçbiri beni bu denli sarsmamıştı. Dört gün önce tam da doğum günümde hayatıma bir yıldırım gibi düşmüştü Anka. Ailesinin sıkı kurallara sahip olduğu tüm cemiyet tarafından bilinirdi ki ağabeyi Yankı ve ablası Asena sebebiyle de bunu biliyordum. Ama o farklıydı. Tüm o ciddiyetinin ve asilliğinin aksine mavi gözlerinde ateş vardı. İsyankâr bir ateşti bu. Bir bakışıyla sizi cehennem ateşlerine sürükleyebilir ya da buz tutmanıza sebep olabilirdi. Bir şeyler vardı onda. Adını koyamadığım, daha önce hissetmediğim bir şeyler. Sanki onunla doğmuşum da birbirimizi kaybetmişiz gibi bir his. Yarımken tam olmak gibi. Tüm bu olanlara ek ona dokunduğumda gözlerimin önünde beliren görüntülere anlam veremiyordum. Neydi bunlar? Neden ona dokunduğumda böyle bir şey görmüştüm? Gerçi o da görmüştü. Darmaduman olmuş yüzünde bunu çok net bir şekilde görebiliyordum. Zaten onun görmediğinden emin olsam sonunda delirdiğimi düşünürdüm. Otuzuncu yaşıma böyle bir bomba ile girmiştim yani. Onu gördüğümden beri bende çok şey değişmişti. Eskiden rahatsız etmeyen şeyler aşırı sinirime gider olmuştu. Yapmaktan haz aldığım şeyler aşırı tatsız geliyordu. İçimden gelen tek şey bir önce onunla çalışmaya başlamaktı. Bu da neydi ki şimdi? Daha birkaç gün öncesine kadar tanımadığım bir kadın için böyle hissetmem çok saçmaydı. Hele dört gündür gördüğüm o rüyayı da hesaba katarsak. Alevden bir Zümrüdüanka kuşu tam önünde simsiyah saçları masmavi gözleri olan safirden taç takmış bir kadın bana elini uzatıyordu. Ne kadar o eli tutmak istesem de tutamıyordum. Ve sonra o ses “zaman henüz gelmedi kralım” sonrasında da sıçrayarak uyanmalarım. Rüyamda duyduğum o ses hem çok tanıdıktı hem de çok uzak. Sizi etkisi altına alan bir tınısı vardı. Her şeyi yaptırabilirdi. Sanırım çok çalışıyordum. Hatay’a gitmeden tüm işleri tamamlamak için çabalarken dinlenmeyi unutmuşum. Evet evet tamamen yorgunluktan böyle hissediyorum. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi dört gündür dışarda oradan oraya geziyoruz. Hadi yemek, tiyatro falan neyse de gece kulübünde içim daralmıştı. Yanımda hiçbir şeyden haberi olmadan eğlenen Artemis’e baktım. Bu zamana kadar benimle ilgili hiçbir şeyi fark etmemişti. Beni sevdiğini söylüyordu ama benden daha çok sevdiği bir şey vardı. Soyadım ve param. Benim ile birlikte olması ona kariyerinde birçok kapı açmıştı. Benimle evli olması ise sektördeki yerini garantilemesi demekti. Her şeyin farkındaydım ve bu beni rahatsız etmiyordu. Çevremdeki kimse âşık olarak evlenmiyordu zaten sevgi ve saygı yeterliydi. Bizim ilişkimizde de bu vardı. Artemis ’de ona deli divane âşık olmadığımı biliyordu zaten. Çok umurunda da değildi. İçinde bulunduğum ortama daha fazla dayanamayarak Artemis’in kulağına eğildim.
-Kendimi çok iyi hissetmiyorum artık gitsek olur mu?
-Tabii ki olur hayatım. İyi misin sen birkaç gündür bir garipsin.
-İyiyim sadece gitmeden her şeyi düzene sokabilmek için çok çalışıyorum. Yoruldum sanırım.
Yanağımdan öpüp çantasını alıp kapıya yöneldiğinde bende ödemeyi yapıp yanına ilerledim. Dışarı çıktığımızda soğuk hava ciğerlerimi açmıştı ve kar İstanbul’u daha da büyüleyici yapmıştı. Gece kulübüne geleceğimizden şoförle gelmiştik ve şimdi aracı getirmesini bekliyorduk. Tam o sırada magazinciler etrafımızda toplandılar. Buna da şaşırmadım. Her an her yerdeydiler. Artemis ile poz verip onların da işini yapmasına yardımcı olduk. Ama arka arkaya gelen sorular karşısında nutkum tutuldu. Nereden uyduruyorlardı böyle şeyleri Allah aşkına!
-Artemis Hanım hamile olduğunuz doğru mu?
-Yakın zamanda evleneceğiniz söyleniyor, sebebi bebek mi?
-Yeni proje için Hatay’a gideceğiniz ve bu sebeple aranızın gergin olduğu da söyleniyor efendim.
Soruların hangi birine önce cevap versem bilemedim. Ama cevabı veren kişi ben olmalıydım. Çünkü Artemis cevap verirse yeni sansasyonlar ortaya çıkarırdı. Öyle ya da böyle gündemde olması yeterliydi onun için.
-Arkadaşlar öncelikle iyi geceler ve kolay gelsin. Sorularınıza gelecek olursak eğer hepsi yanlış maalesef kaynaklarınız sizi yanıltmış. Henüz evlilik ile ilgili net bir tarih belirlemedik. Belirlesek zaten haberiniz olur. Bir bebek de beklemiyoruz, bekliyor olsak da haberiniz olur. Ayrıca nasıl ki Artemis işi için şehir şehir ülke ülke geziyorsa bende aynı şekilde. Bu tarz şeylerin bizim aramızda yeri yok.
Cümlemi bitirdiğim gibi gelen aracıma bindik ve yola çıktık. Gözümün ucuyla Artemis’e baktığımda asık suratını gördüm. Söylediğim şeylerden biri canını fazlasıyla sıkmıştı. İyi de yanlış bir şey söylemedim ki neye bozulmuştu şimdi. Evlilik için bir tarih konuşmadık, bebek de beklemiyoruz. Planlarımızda böyle bir şey yok zaten. Kendi kafasında kurup sonra böyle tavır yapması sinirlerimi yoruyor.
-Basına neden öyle söyledin Karan?
-Neyi?
-Evlilik ve bebekle ilgili.
-Yanlış bir şey söylemedim. Bir tarih konuşmadık. Bebekte beklemiyoruz. Sorun ne?
-Senin inkâr etmen. Yakın zamanda vesaire diyebilirdin.
-Artemis, yakın zamanda büyük bir iş için şehir dışına gidiyorum. Ne zaman döneceğim bile belli değil. Sen işin için burada olacaksın ben Hatay’da evliliğimiz böyle bir ortamda mı başlasın?
-Evlilik konusunda haklısın diyelim. Peki bebek konusundaki o tavrın neydi öyle?
-Hamilesin de benim mi haberim yok Artemis?
-Değilim ama uzun bir zamandır deniyorum.
-Pardon?
-Neye şaşırıyorsun? Bunu sana söylemiştim ve karşı çıkmadın.
-Hatırlamıyorum bile söylediğine emin misin?
-Evet Karan.
-Karşı çıkmamam onayladığım anlamına da gelmiyor Artemis.
-Zaten olmadı. Bir sorun olabilir mi? Evlenmeden önce doktora gitsek?
-Tamam Artemis gideriz, ona da tamam.
Koluma sarılıp omzuma yattığında bende derin bir nefes aldım. Evine az kalmıştı zaten. O omzumda yatarken bende kara teslim olan İstanbul’u izledim. Büyüleyiciydi. Âşık olunasıydı. Araba durup da Artemis indiğinde derin bir nefes aldım. Bir şeyler yanlıştı. Artemis hep böyle bir kadındı. Neden şu an bu kadar rahatsız oluyordum. Camı biraz açıp soğuk havayı ciğerlerime çektim. Biraz da olsa kendime gelmemi sağlamıştı. Telefonumu elime aldığımda Anka’nın takibime geri döndüğünü ve bir hikâye paylaştığını gördüm. Olmaması gereken bir heyecanla açtığım hikâyede gördüğüm fotoğrafla gözlerim kamaştı. Çok güzeldi. Fazlasıyla güzel. Ama gözlerinde bir yorgunluk var. Onu ilk gördüğümdeki gibi ışıldamıyordu. Işığı kısılmış gibiydi. Bir şey mi olmuştu? İyi miydi? Ve bu beni neden bu kadar sinirlendirmişti? Hayatım boyunca bir kere gördüğüm bu kadının üzülmüş olma ihtimali neden bu kadar kanımı kaynatmıştı? Neler oluyor bana? Sadece üç gündür tanıyorum onu. Ama bu üç günde beni darmaduman etti. Kendime gelmeliydim bir an önce. Kontrol ellerimin arasından kaymak üzere. Son zamanlarda çok çalıştığım için olmalı, kesinlikle o yüzden. Bunun başka açıklaması olamaz zaten. Eve gitmek hiç içimden gelmiyordu o yüzden herkesten sır gibi sakladığım atölyeme geçtim. İçeri girer girmez telefonumu kapattım. Bir süre her şeyden uzak kalmak istiyordum. Çevrem buna alışıktı zaten sorun etmezlerdi. Asistanım da yerime bakabilirdi bir süre. Alışmış olurdu. Işıkları yakmaktansa sadece mumları yaktım ve camdan dışarıyı izledim. Oluşan manzara nefes kesiciydi. Ellerim istemsizce çizim defterime uzandı. Ne çizdiğimi bilmeden bir şeyler karalamaya başladım. Normalde plansız çizim yapmak çok huyum değildir. Ama sanki ellerimin neyi çizdiğini çok iyi biliyordu. Sanki ben onları değil onlar beni kontrol ediyordu. Ne ortaya çıkacağını beklerken gözlerim yavaşça kapanmaya başlamıştı. Başımı masaya koyarken son gördüğüm şey karda yan yana ata binen ve gayet mutlu bir çiftti. Atın üstünde masmavi gözleriyle bana bakan kadınla göz göze geldiğim an her şey karanlıkta kalmıştı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |
