

Gözlerimi açtığımda gri bir sabah ışığı perdenin kenarından sızıyordu. O an nerede olduğumu hatırlamam birkaç saniyemi aldı. Otel… Hatay… dün gece. Derin bir nefes aldım. Yorganın üzerinde, başucumdaki su bardağına uzandım. Boğazım kuruydu, kalbim ise tuhaf bir ritimde atıyordu. Rüyam hâlâ zihnimin kıyısında parlıyordu; alevlerden doğan bir kuş… kanatlarını açtığında gökyüzü bile yanıyordu sanki. Ve o tahtta oturan kadın… soğuk ama güzel bir yüz, mavi gözler, dudaklarında yarım bir tebessüm. “Vakit geldi,” demişti bana. Sesini hatırladıkça tüylerim diken diken oldu. Vakit geldi. Ne vakti?
Gözlerimi ovuşturup doğruldum. Başımın içinde tuhaf bir uğultu vardı. Bir rüyaydı belki, ama içimde bıraktığı his, bir rüyadan daha fazlasıydı. Sonra dün geceyi hatırladım. Karan’ın beni odaya taşıdığı anı, ellerinin sıcaklığını, yüzündeki o kaygılı ifadeyi. Ateşim çıkmıştı, belli ki fark etmişti. O anın bulanıklığı içinde bile bana bir güven duygusu vermişti. Yine de şimdi düşündükçe yüzümde bir sıcaklık hissettim. “Sadece yardım etti, o kadar. Abartma Anka.”
Aynaya gidip saçlarımı tararken burnuma hafif bir vanilya kokusu geldi. Kendimle istemsizce gülümsedim.
-Bu koku, demek ki dün geceyi de atlatmış, dedim kendi kendime.
Üzerime sade bir elbise giydim, ince bir hırka aldım. Bugün Hatay’daki ikinci gündü. Asi Nehri, Uzun Çarşı, belki Hıdırbey Köyü… dün gördüklerimizden sonra bu şehrin her köşesini görmek istiyordum. Ama içimde bir ağırlık vardı, rüyanın gölgesi hâlâ peşimi bırakmamıştı. Kapıyı açtığımda koridorun ucunda Karan’ı gördüm. Elinde kahve kupası, duvara yaslanmış, bir noktaya dalmıştı. Yüzü biraz solgundu. Birkaç saniye sadece onu izledim. Sabah ışığında yüz hatları daha yumuşak görünüyordu ama bakışlarında geceden kalma bir yorgunluk vardı. Yaklaştım. Beni fark ettiğinde başını kaldırdı.
-Günaydın, dedi, sesi düşük ama sakindi.
-Günaydın, dedim ben de sonra duraksadım. “Pek iyi görünmüyorsun.”
-Sadece kötü bir geceydi. Ya sen? Daha iyisin umarım.
-Evet, dedim, emin olmadan. “Ama garip bir rüya gördüm. Alevlerden bir kuş, bir kadın ve… bana ‘vakit geldi’ dedi.”
Karan’ın yüzündeki ifade bir an dondu. Fark ettim. O küçük, kısa bir an… göz bebeklerinde bir titreme, sonra hızlıca toparlandı.
-Rüya işte, dedi, kahvesinden bir yudum alırken. “Bazen beyin fazla çalışıyor.”
-Sen de mi rüya gördün? dedim, gözlerimi kısarak.
Bir saniyelik sessizlik oldu, sonra başını iki yana salladı.
-Hayır, sadece huzursuz bir geceydi.
Yalan söylediğini hissettim ama ısrar etmedim. Bazen bir şeyleri söylememek, söylemekten daha fazla şey anlatırdı. O da bunu seçmişti belli ki. Derin bir nefes aldım, gülümsedim.
-Hadi kahvaltıya inelim. Bugün çok yer gezeceğiz. Enerji toplamak lazım.
Karan başını salladı, gülümsemeye çalıştı ama gözlerindeki o düşünceli ifade kaybolmadı. Yan yana yürüdük, otelin koridorundan geçerken sessizliğin içinde garip bir huzur vardı. Adımlarımız birbirine denk düşüyordu. Asansör kapısında durduk. Ben düğmeye bastım, oysa o ellerini cebine koymuş, bana bakıyordu. Ne düşündüğünü bilmiyordum ama o bakışın ağırlığını hissettim. Belki rüyada başlayan bir şey, şimdi kelimelere dökülmeden aramızda sessizce büyüyordu. Asansör kapısı açıldığında içimden şu cümle geçti: Belki de vakit gerçekten gelmiştir.
Kahvaltı salonuna indiğimizde taze demlenmiş çayın buğusu, sıcak simit kokusuna karışıyordu. Otelin camlarından süzülen sabah ışığı, masadaki nar tanelerini parlatıyordu. Ben pencere kenarındaki masaya geçtim, Karan hemen karşıma oturdu. Gözleri kahvesine odaklıydı ama aslında bambaşka bir şey düşünüyordu, eminim. Sessizliği ben bozdum.
-Bugün biraz daha kuzeye gidelim mi? Saint Pierre Kilisesi’yle başlarız. Sonra İskenderun tarafına geçeriz. Deniz havası iyi gelir.
Karan başını kaldırdı, gülümsemeden önce bir an bana baktı.
-Olur. Ama beni haritada kaybetmeyeceğine söz ver.
Gözlerimi devirdim. “Ben arkeoloğum, kaybolmam. Sadece yön değiştiririm.
Karan kısa bir kahkaha attı. “Bu cümle, senin hayat felsefeni de açıklıyor olabilir.”
Bir an sustum. Çay bardağını elimde çevirdim.
-Belki. Ama yön değiştirmek bazen hayatta kalmanın tek yoludur.
Bu cümleden sonra bir süre konuşmadık. Masadaki sessizlik rahatsız edici değildi, hatta garip biçimde huzurluydu. Onun gözleriyle karşılaşmamaya çalıştım ama bir an yakalandım siyahın içinde bir sıcaklık, bir temkin ve sanki bir şey daha… adını koyamadığım bir his. Kahvaltı bittikten sonra arabaya atladık. Hava açıktı ama Asi’nin rüzgârı hâlâ sabahın serinliğini taşıyordu.
Araba, Habib-i Neccar Dağı'nın eteklerinden ilerlerken, dağların arasından süzülen ışıklar, taş yapıları ve dar sokaklarıyla Antakya'nın tarihi dokusunu bir kez daha gözler önüne seriyordu. Karan, yanımda sessizce oturuyor, pencerenin kenarına yaslanarak dışarıyı izliyordu. Gözlerinde bir merak ve huzur vardı. Ben de onun bu halini fark ederek, hafifçe gülümsedim.
-Bugün nereye gidiyoruz?
-Bugün, Hristiyanlık tarihinin en eski kiliselerinden biri olan Saint Pierre Kilisesi'ni ziyaret edeceğiz. Ve ardından İskenderun'a geçip, oranın tarihi ve kültürel zenginliklerini keşfedeceğiz.
Araba, kısa bir süre sonra Saint Pierre Kilisesi'nin bulunduğu alana vardı. Kilise, kayalara oyulmuş mağara yapısıyla dikkat çekiyordu. Girişin önünde, büyük taşlardan yapılmış bir avlu vardı. Avlunun ortasında, kilisenin tarihi ve önemi hakkında bilgi veren bir tabela bulunuyordu.
Karan, arabadan inerken, "Burası gerçekten etkileyici," dedi. "Doğanın içine inşa edilmiş bir ibadethane... Hristiyanlığın ilk yıllarını düşündüğümüzde, burada yaşananları hayal etmek bile güç."
İçeri girdiğimizde, kilisenin içi karanlık ve serindi. Yüksek tavanı ve taş duvarları, mekâna derinlik katıyordu. Kilisenin içinde, eski mozaikler ve freskler dikkat çekiyordu. Karan, bir duvarın yanındaki mozaikleri inceledi ve "Bu mozaikler, 5. yüzyıla ait olabilir," dedi. "Ancak zamanla büyük ölçüde zarar görmüşler."
Kilisenin içinde dolaşırken, Hristiyanlığın ilk topluluklarının burada toplandığını ve 'Hristiyan' adının ilk kez burada verildiğini düşündüm. Bu düşünceler, mekânın kutsallığını ve tarihî önemini daha da derinleştiriyordu. Ziyaretimizin ardından, İskenderun'a doğru yola çıktık. Yolculuk sırasında, Karan ile bölgenin tarihî geçmişi hakkında sohbet ettik. "İskenderun, M.Ö. 333 yılında Büyük İskender tarafından kuruldu," dedim. "Zamanla Roma, Bizans, Emevî ve Osmanlı gibi birçok medeniyete ev sahipliği yaptı."
Karan, "Gerçekten etkileyici," dedi. "Bir şehir düşünün ki, tarih boyunca birçok medeniyetin izlerini taşıyor."
İskenderun'a vardığımızda, ilk olarak İskenderun Sahili'ne gittik. Sahil boyunca yürüyerek, denizin tuzlu havasını içimize çektik. Geniş kumsalı ve mavi suları, huzur vericiydi. Karan, denize doğru bakarak, "Burası çok sakin ve güzel," dedi. "Denizin sesi, insanın ruhunu dinlendiriyor." Ardından, Bakras Kalesi'ni ziyaret ettik. Kale, denize hâkim bir tepeye inşa edilmişti ve surları hâlâ ayaktaydı. Karan, kalenin surlarına tırmanarak,
-Bu kale, Bizans dönemine ait. Ancak zamanla harabe hâline gelmiş.
Kale gezisinin ardından, son olarak, İskenderun Deniz Müzesi'ni ziyaret ettik. Müzede, bölgenin denizcilik tarihine dair birçok eser sergileniyordu. Karan, bir deniz haritasını inceledi ve "Bu harita, 18. yüzyıla ait," dedi. "O dönemin denizcilik bilgisi gerçekten etkileyici."
Günün sonunda, İskenderun'un sahilinde yürüyerek, günün yorgunluğunu attık. Karan, "Bugün gerçekten çok şey öğrendim," dedi. "Hem tarihî hem de kültürel açıdan çok zengin bir bölge."
Ben de gülümseyerek, "Evet, Hatay gerçekten keşfedilmeye değer bir yer," dedim.
Antakya akşamının sıcak rüzgârı, masanın üzerindeki küçük cam lambayı titretiyordu. Gecenin kokusu, sarımsakla pişmiş etin buğusuna, közlenmiş biberin dumanına karışmıştı. Karşımdaki tabağa baktım — kızarmış içli köftenin çıtırtısı hâlâ kulağımdaydı, yanındaki belen tava ise kaynayan taş fırından yeni çıkmış gibiydi.
-Bu şehirde yemeği değil, duyguları baharatla karıştırıyorlar galiba.
Karan, çatalını tabağa batırırken göz ucuyla ona baktı.
-Yani etkilenmişsin, dedi, sesi o sakin, kontrollü tonuyla ama içinde belli belirsiz bir tebessüm vardı.
-Evet, hem de düşündüğümden fazla. Bu tatlar… bir hikâye anlatıyor sanki.
-Biraz acı, biraz tuzlu ama sonunda hep sıcak bir şey bırakıyor insanda.
Karan başını yana eğdi, “Tıpkı bazı insanlara benzeyen bir tarif,” dedi.
-Kimi kastettiğini sormayacağım.
Ama gülümsememin kenarı beni ele verdi; çoktan sormuştum bile — kendi içimde.
Bir süre sessizlik oldu. Yalnızca uzaktan bir sokak müzisyeninin cızırtılı sesi, gecenin içine karışıyordu. Gözlerim, Karan’ın önündeki su bardağına takıldı; yansıması camın içinde titreşiyordu.
Bir anlığına, o yansımada kendi yüzümü gördüm tanıdık ama aynı zamanda yabancı.
-İçli köfteyi ilk kez mi yiyorsun?
-Bu kadar lezzetlisini ilk kez.
-Dış kabuk tam kıvamında. İçindeki baharat da fazla değil, eksik de. Dengede. Yani ustası belli ki dengeyi bilen biriymiş.
Karan’ın dudaklarında o tanıdık, kısa süreli gülümseme belirdi.
-Sen dengeyi fazla önemsiyorsun.
-Çünkü hayatım hep uçlarda geçti. Marsilya’da başladım, sonra İstanbul, sonra yıllarca başka ülkelerde. Bir yerde kök salamadım. Dengeyi özlüyor insan.
-Belki de kök dediğin şey bir yere değil, birine ait olmaktır.
Dondum. Bir anda etrafımdaki tüm sesler bulanıklaştı. Sadece o cümle kaldı. Bir yere değil, birine.
-Elbette tarihçi böyle düşünür. İnsan ilişkilerinde bile kavram üretir.
Karan güldü, ama o gülüşün içinde bir ağırlık vardı.
-Sen de her duyguyu kazı tabakasına benzetiyorsun. Belki de biz sadece iki farklı yöntemin aynı sonucu arıyoruz.
-Belki de ama bazı sonuçlar bulunmak için değil, yaşanmak için vardır.
-Bu şehirde bir şey var Karan.
-Toprağın altına gizlenmiş gibi ama insanın kalbine sızıyor.
Karan’ın bakışları yumuşadı.
-Belki de o şey, biz daha bulmadan bizi buldu.
Karan’ın bu cümlesini Hatay’ın akşamına, içli köftenin kokusuna, belen tavanın buğusuna karıştırdı. Ve fark etmeden kendi hikâyesinin yeni bir katmanına dokundu.
Gece Hatay’ın sessizliği şehri sararken, terasın taş zeminine ayaklarımın dokunuşunu hissettim. Havanın hafif serinliği yüzüme çarpıyor, kahve fincanımın sıcaklığı avuçlarımı ısıtıyordu. Karan yanımda duruyordu; tam yanımda, ama aramızda görünmez bir mesafe vardı—o mesafe hem gizli bir yakınlık hem de farkında olmadığımız bir sınır gibi.
-Burası… inanılmaz. Hatay’ın ışıkları… ve sessizlik…
Başımı hafifçe ona döndürdüm, gözlerim mavi bir pırıltıyla yansıyordu. “Evet… ama sessizlik bile seni izliyor gibi,” diye fısıldadım, yarı şaka, yarı ciddi. Karan dudaklarını kımıldattı, hafifçe gülümsedi ama gözleri uzaklara bakıyordu. O an, konuşmasak da her şeyi konuşuyorduk gibi geldi bana. Kahvemden bir yudum aldım, kokusunu derin bir nefesle ciğerlerime çekerek anın tadını çıkardım.
-Bazen düşünüyorum hayatta bazı anlar, tüm kelimeleri gereksiz kılıyor. Sadece yaşamak yeterli.
-Ve bazı insanlar, dedim sessizce, gözlerimi ona dikerek, “Kelimelerden çok daha fazlasını söylüyor.”
Bir an sessizlik çöktü, ama hiç rahatsız edici değildi. Sanki Hatay’ın gece rüzgârı, kahve kokusu ve taş terasın sessizliği bizim için özel bir perde çekmişti. Karan, fincanını hafifçe bana doğru kaldırdı, gözlerimiz kısa bir temas kurdu. Gözlerinde, bilmediğim bir sıcaklık vardı, belki de kendi içinde farkına vardığı bir his… belki de ikimiz arasında yankılanan bir sessizlikti bu.
-Buz çiçeği, dedi aniden, kelime havada asılı kaldı. Ben hafifçe şaşırdım ama gülümsememi saklayamadım. Sesindeki o nazik ton, gecenin sessizliğinde daha da anlamlı gelmişti. Gözlerimi tekrar gökyüzüne çevirdim; yıldızlar pırıl pırıl parlıyordu ve ben her bir parıldayan ışıkta Karan’ın yanında olmanın verdiği sıcaklığı hissettim. Kalbim hızlı hızlı atıyor, ama bunu yalnızca ben biliyordum. Kısa bir sessizlikten sonra, başımı hafifçe omzuna yasladım. Kahve fincanımı hâlâ elimde tutuyordum ama artık ne sıcak kahve ne de taş teras önemliydi; o an sadece onun yanında olmak, sessizliği paylaşmak ve bu gecenin özel olduğunu bilmek yeterliydi. Karan da hafifçe bana yaklaştı, omzuma dokunan elleriyle sessizliği paylaştı. Ne söylediğini tam olarak duymadım; belki hiçbir şey söylemeye gerek yoktu. Ve ben, o anda, anlam veremediğim bir çekimle, kalbimi biraz daha ona bırakmıştım—yıldızların altında, Hatay’ın sessizliğinde, sadece ikimiz ve gecenin sıcaklığı vardı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |
