

İnişleriyle çıkışlarıyla, acısıyla ve tatlısıyla bu hayat benimdi. Ne yaşadıysam ya da yaşayacaksam bunların hepsi kendi kararımla olmalıydı. Ben tek başına bir bireydim ailemin iplerini elinde tuttuğu bir kukla değil. Kabul ediyorum ağabeyim ve ablam kadar yumuşak başlı değildim. Her şey onların istediği gibi olsa da kendi isteklerim için savaşmıştım. Elimden geleni yapmıştım ama her zaman kendimi tamamen serbest bırakmamıştım. Kontrolü hiçbir zaman tam olarak bırakmamıştım. Rest çekebilirdim, ailemi yok sayabilirdim ama sevdiğim kişileri üzmemek için öyle olsun demeyi tercih etmiştim. Ben bunu yapsam da babam arkamda dururdu bundan şüphem yok ama üzülürdü. Bizi koruyamadığını iyi bir baba olamadığını düşünürdü. Ama yanımızda çok olamamasına rağmen elinden geleni yapıyordu. Bizi asıl eksik bırakan kişi her zaman annemdi. İşi, cemiyet hayatı, dışarıdan nasıl göründüğü… Çocuklarının ne hissettiği ne istediği asla umurunda olmadı. Babaannem onu o kadar güzel işlemişti ki bir robottan farksızdı. Tabii ki ne babam ne de biz annemin kariyerini ikinci plana atmasını istemedik, isteyemeyiz. Haddimiz değil ama başarılı bir iş hayatına ek saçlarımı okşayan, başımı dizlerine koyabildiğim bir anne isterdim. Para var huzur yok klişesinde değilim. Çevremizdeki aileler gayet normal hayatlar yaşıyorlar. Sıkıntı tamamen bizimkilerde. Ne zaman ve nasıl olacak inanın bilmiyorum ama bu ailede bir şeylerin değişmek üzere olduğunu hissediyorum. Belki de babamın artık tamamen yanımızda olacağını bilmemden kaynaklıdır. Belki de yakın zamanda hepsinden uzakta sevdiğim işi yapacak olmamdan kaynaklıdır. Ama ağabeyimin söylediği gibi değişim rüzgarları hafif hafif esmeye başlamıştı.
Kafamda dolaşan tüm bu düşüncelerin yanında o garip ruh halinden çıkabilmek için kendimi tamamen işime vermiştim. Çalışacağım bölgeyi araştırıyor ulaşabildiğim kadar bilgiye ulaşmaya çalışıyordum. Hatay… Birçok medeniyetin ve inancın beşiği. İnsanlarının sevgi içinde birlik ve beraberlikle kalp kalbe yaşadığı o kadim şehir. Ezan seslerine eşlik eden çan sesleri… Müslüman, Hristiyan o ya da bu diye ayrışmadan sokaklarında sevginin arşa ulaştığı o güzel memleket. Evlerinden yükselen mis kokuları, sokaklarında kuş gibi cıvıldayan çocukların sesleri. Her bir taşı her bir toprağı ile tarih kokan canım Hatay. Yer yer deniz kokusuyla karışık portakal kokusu, yer yer annelerinin sevgiyle pişirdiği içine sevgilerini kattığı mis yemeklerin kokusu… Hatay’ı birçok şehirden ayıran en güzel özelliğiydi ayrışmadan bir arada sevgiyle yaşamaları. Daha önce bizzat gezmemiştim ama çok araştırmışlığım, hikayelerini dinlemişliğim vardı. Sanki içimde bir yerler orayı özlüyordu. Bir şey beni oraya çekiyordu. Güzel günlerde buluşacağız Hatay, biliyorum.
Gün boyu planlar hazırlıyor sonra bir kusur buluyor ve sil baştan tekrar yapıyordum. Kaç planı böyle hiç ettim bilmiyorum. Karan ile konuşmam gereken şeyler vardı. Mesele sanat tarihçisine ihtiyaç duyduğumuzda kimle iletişime geçeceğimiz gibi birçok soru mevcuttu. Ama kendisinin günlerdir telefonu kapalıydı. Asistanı dahi nerede olduğunu bilmiyordu. Buhar olup uçmuştu sanki. Ağabeyime ona ulaşıp ulaşmayacağını sormuştum ama bu sorumdan öğrenebildiğim tek şey ne ağabeyi Pars’ın ne de ikizi Karya’nın da nerede olduğunu bilmediği olmuştu. Karan’ın ağabeyi olduğunu biliyordum da ikizi olduğunu bilmiyordum. Bu bilgiyle yüzüm nasıl bir hâl aldıysa karşımda kahve içen ablamın gülme sesiyle düşüncelerimden arındım.
-Ne oluyor be!
-Yüzünün hâlini görsen anlarsın canım kardeşim.
-Ne bileyim ya ikizi olduğunu bilmiyordum Karan’ın.
-Nereden bileceksin daha birbirinizi ilk kez göreli 10 gün oldu. Bildiğimiz kadarıyla ikizi çok göz önünde olmayı sevmiyor zaten. Biz de çok görmedik.
-Ne bileyim bir garip geldi.
Tam ağzımı açıp bir şey diyecekken telefonuma gelen bildirimle dikkatimi oraya verdim. Mesaj Karan’dan gelmişti. Bir süre kendi içine dönmesi gerektiğini söyleyerek bir konum atmıştı. Konuma tıkladığımda buranın ne ofisi ne de okul olmadığını görerek şaşırdım. Hatta İstanbul için çok merkezi bir konum bile sayılmazdı. Dikkat çekmemeye çalışarak odama geçip hızlıca hazırlandım. Spor şık olmayı seçmiştim böylelikle çok dikkat çekmeden evden çıkabilirdim. Annem ve babaannem evde yoktu. Ablam da çok sorgulamazdı zaten. Kendisine yapılmasından nefret edilen şeyleri bana yapmazdı. Sessizce evden çıktım ve taksi durağına yürüdüm. Bu sırada da durumu ağabeyime kısa bir mesajla haber vermiştim. Ne olur ne olmaz birilerinin haberi olmalıydı. Taksiye binip konumu söyledikten sonra yolda en sevdiğim pastaneye uğrayarak bir şeyler aldım. Davete eli boş gidilmezdi sonuçta. Ne sevip sevmediğini bilmediğimden de her şeyden cüzi miktarda alarak yola devam ettim. Benim çok aşina olmadığım ama boğaza çok da uzak olmayan mütevazi bir yerdeydi. Taksiden indiğimde Karan’ın zaten aşağıda sigara içtiğini gördüm. Şaşırmıştım. Neden aşağı inip içiyordu ki? Kendi evi değil miydi? Yavaşça ona doğru yürüdüğümü gördüğünde hızlıca sigarasını söndürüp çöpe attı. Gülümsediğinde bile gözündeki yorgunluk gayet net bir şekilde görülüyordu. Ne olmuştu? Buraya iş konuşmak için gelmiştim lakin o pek bunu yapabilecek gibi görünmüyordu. Öyle düşünmeden konuşabileceğimiz şeyler değildi bunlar. Hem insanların hayatı hem de bir tarih söz konusuydu. Apartmanın kapısının önünde bir süre birbirimize baktıktan sonra o konuşmayı başlatan taraf oldu.
-Merhaba, hoş geldin!
-Merhaba, hoş buldum.
Ellerimdekileri görüp hemen onları almak için hamlede bulundu. Benim iki elime sığan poşetler onun bir eline kolayca toplanmıştı.
-Kusura bakma geç fark ettim ayrıca zahmet etmişsin.
-Yok ne kusuru ne zahmeti.
-Hava oldukça soğuk daha fazla oyalanmadan yukarı çıkalım istersen.
-Olur, tabii ki.
Kapıyı zaten kıynaşık bıraktığı için kolayca apartmanın içine girdik. O an dışarıda havanın ne kadar soğuk olduğunu anladım. Asansör yolculuğumuzu da sessizce tamamladıktan sonra çok hoş, insana yuva hissi veren bir daireye girdik. Ev genel olarak ahşap ve beyazın buluşmasından oluşuyordu. Gözü çok yormayan ve ortamı da ferahlaştıran objelerle süslenmişti. Evin her köşesinde küçüklü büyüklü renk renk mumlarla doluydu. Çatı katı olmasına rağmen kocaman bir pencereye sahipti. Ve şu an gördüğüm manzara gerçekten âşık olunasıydı. Pencerenin yanındaki köşelerin birinde tuval ve boyalar diğer köşede ise bir çalışma masası vardı. Duvarlar ise boydan boya kitaplarla doluydu. Ama bu kitaplar sadece Karan’ın meslek alanıyla ilgili değildi aklınıza gelebilecek her türlü alandan her türlü kitap vardı. Dünya klasikleri, Türk klasikleri ve güncelin popüler eserleri. Sonuncu kısım biraz şaşırtmıştı açıkçası ve meraklı bakışlarımı ona yöneltmeden de duramadım.
-Evet biliyorum çok şaşırdın. Ama ben kitapları sadece “bilgi” kapısı olarak görmüyorum. Evet, kocaman bilgi kasaları olabilirler ama bir kitaptan bir duyguyu da öğrenebilirsin. Bazen sadece yalnız olmadığını bilmek için de kitaplara sarılırsın. Her zaman her şeyden somut bir öğreniş bekleyemezsin. Ki duygu öğrenmek bilgi öğrenmekten de zor bana kalırsa. Gençlerle iç içe bir iş yapınca onların dünyasını görmene de olanak sağlıyor tabii.
-Gerçekten ağzım açık kaldı. Böyle düşünen insanların varlığından şüphe ediyordum da. Bende senin gibi düşünüyorum. Kitaplar bilgi yuvası olduğu kadar duygu ağaçlarıdır da. Okurken öğrendiklerimden nutkumun tutulduğu anlar da oldu o duyguyu en içimde hissedip ağladığım da. İnsanların kendi gibi düşünmeyen herkesi bir yafta ile ayrıştırıp eleştirmesi cidden sinir bozucu.
-Öyle, herkes başkasının hayatından önce kendi hayatına baksa daha iyi olacak. Ayrıca ayakta kaldın lütfen kendini evinde hisset.
Gülümseyerek cevap verdim. Gerçekten ortam o kadar huzur doluydu ki ne iş konuşmak ne de başka bir şey yapmak istiyordum. Sadece camdan dışarıyı izlemek, biraz kitap okumak istiyordum.
-Evin çok güzelmiş. Huzur dolu ve sıcak.
Ben koltuğa otururken o da bulunduğum konumdan bir kısmını görebildiğim mutfağa doğru yürüdü. Elindeki poşetleri tezgâha bırakıp dolaba konması gerekenleri özenle dolaba diğerlerini de tabaklara yerleştirdi. Bunları yaparken yüzünde anlamlandıramadığım bir huzur vardı.
-Ne içmek istersin? Kahve, salep, sıcak çikolata, çay, ıhlamur… Listeyi uzatabilirim o yüzden sen aklındakini direkt söyle.
-Hmm sıcak bir kahve çok iyi olurdu. Zahmet olacak ama.
-Ne zahmeti, sen benim misafirimsin. Hem de bu evde ağırladığım ilk misafirimsin.
-Nasıl yani?
-Burası benim gizli cennetim. Hiç kimse böyle bir evim olduğunu bile bilmiyor. Her şeyden ve herkesten bıktığım zamanlarda telefonumu kapatıp buraya gelirim.
Yüzümdeki karmaşık ifadeyi görüp size kendinizi güvende hissettiren gülümsemesini sundu.
-Evet artık sen biliyorsun.
-Yalnız kalman gerekiyorsa daha sonra da konuşabilirdik. O kadar da acelesi yoktu.
-Sorun yok. Senin burada olman yanlışmış gibi gelmiyor. Ayrıca acelesi var. Zamanımız azalıyor. Ve kişisel sorunlarımın işimi aksatmasından hoşlanmıyorum.
Elinde hazırladığı kahvelerle yanıma geldi. Yanıma oturup kahveyi bana uzattığında bardağın sıcaklığı yüzümü gülümsetti. Bu kokuyu ve bu hissi seviyordum. Ruhumun soğukluğuna bir kor gibi düşüyordu. Bir süre ikimizde kahvelerimizi sessizce yudumlayarak oturduk. Ara ara yanımdaki adama kaçamak bakışlar atıyordum. On gün önce ofisinde gördüğüm hâliyle şu an ki hâli arasında cidden fark vardı. Belki bir yabancı ile konuşmak ona iyi gelebilirdi. Sormalı mıydım? Yoksa bana ne miydi? Bu hâlde de çalışmak istemiyordum. O yüzden elimdeki kahve bardağını sehpaya bırakıp tamamen ona doğru döndüm.
-Karan kusura bakma haddim değil belki ama iyi görünmüyorsun. Konuşmak istersen eğer gerçekten dinlerim seni. Bazen bazı şeyleri bir yabancıya anlatmak çok daha kolay olur.
-Öncelikle sen artık bir yabancı değilsin. İş arkadaşıyız biz. Normalde kimseye özel hayatımdan bahsetmem. Kendim çözmeye ve bir yol bulmaya çalışırım. Doğru olan bu gibi geliyor.
-Teşekkür ederim ve gerçekten kimseyle konuşmamakta haklısın. Anladığım kadarıyla sorun nişanlın ile ilgili. İlişkiler her etapta iki kişiliktir Karan. Başkasını dahil etmek zaten doğru değil. Ama sende bende insanız. Köşeye sıkıştığımız, içinden çıkamadığımız şeyler olabilir. Bu tarz durumlarda gerçekten güvendiğin insanların fikrine danışabilirsin. Senin göremediğin bir bakış açısını gösterir sana belki, bilemezsin.
-Söylediklerinde sonuna kadar haklısın. Ama anlatabilmem için sanırım en başta benim bir şeyleri kendi içimde çözmem lazım.
-Şöyle yapalım sen şu an aklından geçenleri süzgeçten geçirmeden söyle. Belki sesli söylemen birleştirmene yardımcı olur. Merak etme asla kimseye söylemem.
-Biliyorum Anka, sanırım bu yüzden sana açtım konuyu. Çevremde bulunan insanların bu konuya çok objektif bakabileceğine inanmıyorum. İster istemez bir taraf olacaklar ama sen ikimizi de çok tanımadığın için daha objektif olabilirsin belki.
-Elimden geleni yapacağım sana söz veriyorum.
Ben konuşmamı bitirir bitirmez Karan kupasını sehpaya bırakıp koltukta arkasına yaslandı. Kafasını geriye yaslayarak gözlerini tavana sabitledi. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Bende onun bu samimi hareketine güvenerek koltukta daha rahat bir pozisyona geçtim. İyi bir dinleyiciydim. Hiç âşık olmamıştım, bir ilişkim olmamıştı yine de bu konu da tavsiye vermekte çok da kötü değildim. Arkadaşlarım genelde tavsiyemi alır ve teşekkür ederlerdi. Karan derin bir nefes daha alarak gözlerini açmadan konuşmaya başladı.
-Artemis ile bir davette tesadüfen tanıştık. Sohbet etmesi keyifli güzel bir kadındı. Hoşlandığımı kabul ediyorum ama aşık mıyım? İşte bunu bilmiyorum. Aşk diye anlatılan şeyleri düşünüyorum. Bende o anlatılan şeyler var mı diye bakıyorum, hissedemiyorum.
-Herkesin aşk tanımı ve aşktan beklediği şeyler çok farklıdır Karan. Başkalarının aşk tanımına göre kendini ve aşkını yargılama. Bazen aşktan çok daha önemli şeyler vardır. Paylaştıkların, hissettiklerin.
-Haklısın, bu yüzden kendi aşk tanımımı oluşturmak için çok düşündüm. Ama düşündüklerim ve istediklerimi de bulamadım. Evet Artemis’e karşı bir hissim var ama o anlamda değil. Aşık değilim. Tamamen mantık çerçevesinde bir birliktelik.
-Peki o zaman bu durumda bu ilişkiyi sürdürmen hatta evlilik yoluna sokman bencillik ve haksızlık değil mi?
-Artemis de bana aşık değil ki. İkimizde yaşadığımız şeyin aşktan çok mantık ilişkisi olduğunu biliyoruz. Artemis’in de aynı şeyleri düşündüğüne eminim. Maalesef çalıştığı sektör kadın-erkek fark etmeksizin arkanda güçlü bir isim varsa sana daha fazla çok şans veriyor. Ki sen zaten bunu annenden dolayı daha iyi biliyorsundur.
Söylediklerinde maalesef ki haklıydı. Moda sektöründe yetenek tek başına yeterli gelen bir şey değildi. Annem, babamla evlenmeden önce adını hafif hafif duyurmaya başlasa da evlendikten sonra çok daha kısa sürede büyük bir isim olmuştu. Aslında çoğu sektör için bu geçerliydi. Ya babadan ya kocadan dolayı avantajlı olabileceğin bir durumda değilsen hayallerini süsleyen meslek hayallerinde kalmak zorundaydı. Mesela ben şu an mensubu olduğum ailede değil başka bir ailede dünyaya gözlerimi açmış olsaydım arkeoloji okuyamazdım. Çünkü hayallerimden önce düşünmem gereken daha önemli şeyler olacaktı. Karnımı doyurmak, hayatta kalabilmek. Maalesef hayat adil bir düzene sahip değildi ama bu konuda yapabileceğim bir şeyler olmalıydı. Bunu sonra düşünecektim. Şu an Karan’a odaklanmam gerekiyordu.
-Artemis’in de seninle aynı noktada olduğuna emin misin? Açıkça konuştunuz mu?
-Evet, birbirimize zorluk çıkarmayacağımız sevgi ve saygı çerçevesinde bir ilişki olacağını konuştuk ama sanki son zamanlarda bir şeyler değişti.
-Belki zaman içinde sana âşık olmuştur? Olabilir böyle şeyler. İnsan tanıdıkça hiç ihtimal vermediği birine de âşık olabilir. Sonuçta bir şeyler paylaşıyorsunuz. Bu ihtimali hiç düşündün mü?
-Hayır hiç düşünmedim. Ama sanmıyorum. Belki başkasına âşık oldu o yüzden böyle davranıyordur? Olamaz mı?
-Sanmıyorum. Başkasına âşık olan bir kadın senin odanda beni ilk gördüğü an öldürecekmiş gibi bakmazdı. Belki bazı şeyleri baştan konuşmanız lazımdır. Zaman içerisinde çok şey değişebilir.
Karan bir süre sessiz kaldı, düşüncelerinde giderek derinleşen bir karmaşa vardı. O an, ilişkilerin bazen göründüğünden çok daha fazlasını barındırdığını fark ettim. İnsanların birbirlerine yakınlaşması, sadece mantık veya duygudan ibaret değildi; hayatın dayattığı koşullar, seçimler ve bazen de tesadüfler devreye giriyordu.
Belki de Karan ve Artemis’in ilişkisi, dışarıdan göründüğü gibi sıradan bir mantık ortaklığı değildi. Duyguların zamanla değişip şekil alabileceğini, hayatta kalma mücadelesinin bile kimi zaman kalp atışlarına yön verebileceğini düşündüm. Birbirleriyle açıkça konuşmuş olsalar da insanın kendine bile itiraf edemediği duygular olabilirdi.
Karan’a bakarken onun aslında bir çıkış yolu aradığını, belki de kendi kalbini yeniden keşfetmek istediğini sezdim. Hayatın adil olmamasına karşı durabilen tek şey, insanın kendi içindeki cesaretti. Belki de en doğru adım, duyguları yeniden gözden geçirmek ve karşı tarafta neler olup bittiğini samimiyetle paylaşmaktı.
“Bazen,” dedim sessizce, “Her şeyin mantıklı ve kontrollü olması gerektiğini düşünüyoruz. Ama hayat, bize en beklenmedik anda bambaşka duygular armağan edebiliyor. Belki konuşmak, her şeyden önce kendi kalbinle yüzleşmek gerekir.”
Karan başını salladı, gözlerinde hafif bir umut kıvılcımı belirdi. Belki de ilişkiler, mantıkla başlasa bile zamanla duyguların gölgesinde şekillenmeye mahkûmdu. Her ne olursa olsun, açık sözlülük ve cesaret en doğru rehberlerimiz olacaktı. Her şeye rağmen Karan alacağı cevaptan korkuyordu.
-Peki ya tahminim doğruysa. Ya gerçekten sana âşık olduysa ne yapacaksın?
Karan derin bir nefes aldı, bakışlarını uzak bir noktaya dikti. Belki de bu sorunun cevabını kendi içinde arıyordu, ama kelimeler bir türlü diline gelmiyordu. Sessizliği, odada asılı kalan bir sır gibi ağırdı. Sonunda, fısıltıya yakın bir sesle konuştu:
-Bilmiyorum… Şu an ne hissedeceğimden emin değilim. Belki de korkuyorum. Çünkü biri sana âşık olduğunda, artık her şey değişir. Sanki bütün dengeler yerinden oynar; alıştığın huzur, yerini heyecana ve belirsizliğe bırakıverir.
Bir an duraksadı, parmaklarıyla koltuğun kenarını sıktı.
-Belki de bunu istemiyorum, diye ekledi. Çünkü hayatımda birinin bana gerçekten âşık olması, tüm savunmalarımı yıkacak. Kendimden bile sakladığım şeylerle yüzleşmem gerekecek. Hem de ona karşı aynı duyguları beslemediğim biri tarafından.
O an, Karan’ın gözlerinde bir kırılganlık gördüm; geçmişin gölgesinde saklanan, belki de hiç konuşulmayan duyguların ağırlığıydı bu. Ama aynı zamanda, içinde bir merak kıvılcımı da parlıyordu. Bilinmezlikle karışık bir heyecan, belki de yeni bir başlangıcın mümkün olabileceğine dair ince bir ihtimaldi.
Ona hafifçe gülümsedim.
-Kimi zaman korkunun ardında saklı en güzel duygular vardır. Belki, cesaret edip adım atarsan, hayat seni bambaşka bir yere götürür, dedim.
Karan gözlerini kapatıp başını hafifçe salladı. O an, odada yeni bir sessizlik doğdu.
-Bak Karan sana âşık olması da olmaması da bir ihtimal. Sen hangisinden korkuyorsun?
-Sanırım âşık olmasından korkuyorum çünkü ben ona aşık değilim. Ve bu ona haksızlıktan başka bir şey değil. Böyle bir durumda ondan ayrılmam gerekir.
-Sana âşık olduğu için onu cezalandıracak mısın yani?
-Hayır. Onu özgür bırakacağım. Ömür boyu ona âşık olmayan bir adamla yaşayacağına hayatına baksın. Elbet unutur, bu daha doğru geliyor.
Bir süre daha sessiz kaldık; kelimeler, içimizdeki boşluklarda yankılandı. Dışarıdan bir araba sesi duyuldu, gecenin karanlığı pencereden sızdı ama odada hâlâ bir açıklık, bir arayış vardı.
-Neden böyle düşünüyorsun, dedim yavaşça. Belki de beklediğin kadar karmaşık değildir her şey. Bazen, birinin sevgisini kabul etmek zorunda değiliz, ama onun duygusunu reddetmek yerine, içtenlikle önünde durabiliriz.
Karan derin bir nefes aldı. Sanki bir yükü sırtından indiriyordu.
-Belki de bu kadar korkmamalıyım, dedi. İnsanlara duygularını özgürce yaşama fırsatı vermek, bana da daha hafif hissettirebilir. Ama yine de hiçbir zaman karşılık veremeyeceğimi bilmek zor. Ona umut vermek istemiyorum.
-“Yanında olmak, her zaman beklenti yaratmak demek değildir,” dedim. “Bazen, geçmişin gölgesine rağmen bir dostluk da filizlenebilir. Her sevgi aynı şekilde başlamaz ya da bitmez.”
Karan, başını pencereden geceye doğru çevirdi. Hafif bir tebessüm belirdi dudaklarında.
-Belki de en doğrusu, dürüst olmak. Hem ona hem kendime.
O anda, içimde bir huzur hissettim. Belki de korkuların ve belirsizliklerin ortasında, samimiyet her şeyin başlangıcıdır.
-Tek sorun ona karşı bir şeyler hissetmiyor oluşum değil. Bir süredir hamile kalmaya çalışıyormuş ve benim bundan haberim yoktu.
Duyduğum şeyle bir an şok oldum. Bu tek başına alabileceği bir karar değildi. Nasıl böyle bir şeye kalkabilmişti ki. Cidden büyük bir cesaretti.
-Peki sen bu konu hakkında ne düşünüyorsun? Baba olma fikri sana ne hissettiriyor?
-İstemiyorum Anka. Şu an bir çocuğa hazır değilim, o sorumluluğu alamam henüz.
Karan’ın yüzünde karmaşık duyguların izleri belirdi; gözleri kısa bir an için dalıp gitti, sonra yavaşça başını salladı. İçinde bir cevabın şekillenmesi zaman aldı. O anda, aramızda söylenmeyenlerle dolu bir sessizlik oluştu. Birkaç saniye içinde, cevap bekleyen ama acele etmeyen bir sabır yerleşti aramıza.
-Anka, biliyorum ki bu tür kararlar insanın hayatında dönüm noktası olabilir. Ama ben henüz kendimi bulamadım, savruluyorum. Hayatım, duygularım, hatta hayallerim bile tam yerli yerinde değil. Böyle büyük bir sorumluluğu üstlenmeye hazır hissetmiyorum. O yüzden belki de bu konuşma ikimiz için bir dönüm noktası olacak.
Söylediklerinin ağırlığı, gecenin sessizliğinde yankı buldu. Gereksiz bir teselli aramadan, sadece dürüst olmaya çalışıyordu. O anda, her kelime geçmişten bugüne taşınan yükleri hafifletiyor gibiydi.
Ona bakarken, aramızda oluşan bu yeni dürüstlükten bir huzur duydum. Her şeyin değişmeye başladığı, iç dünyamızda yeni bir alan açıldığı bir an yaşanıyordu. Belki de bazı cevaplar zamanı geldiğinde, kendiliğinden şekillenecekti. O an, zaman kısa süreliğine durdu sanki. Ardından ikimiz de fark ettik ki, geceyi ve sorumluluklarımızı fazlasıyla unutuvermiştik. Bu saatte evde olmamam çok büyük sorun yaratacaktı. Arabamda yoktu ayrı bir kavga sebebeydi...
-Karan seninle konuşmak çok güzeldi. Benimle bunları paylaştığın için teşekkür ederim ama artık gitmem lazım. Bu kadar uzun süre evden kaybolmam sorun yaratabilir. Kimseye nereye gittiğimi de söylemedim.
-Çok affedersin, sorunlarım sebebiyle iş hakkında da konuşamadık bir de başını şişirdim. Cidden çok affedersin.
-Hayır, lütfen. Ben bunları konuşabildiğimiz için mutluyum. Ailelerimizden kilometrelerce ötede birbirimizden başkası olmayacak. Anlaşabilmemiz önemli. Yardımcı olabildiysem yeterli benim için.
-İnan ki çok yardımcı oldun. Çok daha iyi hissediyorum kendimi. Sen birkaç dakika bekle ben aşağı sokaktan arabamı alıp geleyim. Sonra seni ev bırakırım.
-Yok yok hiç gerek yok. Ben bir ağabeyimi arayayım müsaadenle.
Karan telefonda rahatça konuşabilmem için mutfağa doğru geçti. Hemen ağabeyimi aradım. İki çalmadan sonra açtı.
-Efendim küçük cadı.
-Ağabey sana söylemiştim ya Karan’ın yanına geldim diye. Saat almış başını gitmiş senden başka kimseye de bir şey söylemedim. Arabamda yok.
-Anlaşıldı, ben zaten dışardayım. Sen bana konum at gelip alırım seni.
-Konum atamam ama ağabey, burası Karan’ın gizli evi. Hakkım yok bunu ifşa etmeye.
-Benim için sorun yok Anka, Yankı gelebilir. Konumu atabilirsin.
-Pekâlâ ağabey, attım.
-Bana yakınsın on dakikaya aşağı in.
-Tamam.
Telefonu kapatıp eşyalarıma doğru yürüdüm. Bu evde anlamlandıramadığım bu huzurdan ayrılmak çok zor geliyordu. Gitmek istemiyordum ama mecburdum. Montumu giydikten sonra atkımı almak için hamle yaptığımda yere düşürdüm. Karan benden önce davranıp atkıyı aldı ve boynuma özenle sardı. O göz göze geldiğimiz kısacık anda gözlerimde tekrar bir görüntü belirdi.
Şömine başında el ele dize dize oturan bir kadın ve adam. Kadının burnu biraz kızarmış. Adamın gözlerinde ise büyük bir şefkat var. Kadına elleriyle çorba içiriyor. Bir şeyler söylese de tek bir cümleyi anlayabiliyorum. “Ah benim değerli hazinem biliyorsun bünyen hassas neden dikkat etmiyorsun.” Kadın ise sadece gülümsemekle yetiniyor.
Görüntü kaybolduğunda Karan’ın da afalladığını gördüm. O da görüyordu işte, yanılmıyordum. Bir süre birbirimize bakmaya devam ettik. Duyulan korna sesiyle iyi akşamlar dileyip hızlıca aşağı inip arabaya bindim. Ağabeyim tüm ciddiyetiyle yukarıdaki daireye bakıyordu. Ben kemerimi takar takmaz da hareket etti. İkimizde sessizdik. Karlar altındaki İstanbul’u izlemeye verdim kendimi.
Arabada ağır bir sessizlik vardı; motorun uğultusu dışında hiçbir şey duymuyordum. Ağabeyim direksiyon başında, gözleri yola sabitlenmiş, düşüncelerine gömülmüş gibiydi. Söylemek isteyip de sustuğu cümleler havada asılı kalıyor, ben ise boğazımda büyüyen düğümü bastırmak için camdan dışarı bakmaya devam ediyordum. Sokak lambalarının altında parlayan kar taneleri, sanki başka bir dünyaya aitmişim gibi hissettiriyordu.
Bir an için tüm yaşananları, Karan’ın bana atkıyı sarmasını, o tuhaf görüntüyü, göz göze gelişimizi, tekrar düşündüm. İçimde hem korku hem de ilginç bir huzur vardı; sanki cevaplarını henüz bilmediğim bir sırrın ucundaydım. Arabayla ilerlerken, yanından geçtiğimiz ağaçların gölgeleri camda kayıp gidiyor, zaman yavaşlıyordu.
Ağabeyim sonunda sessizliği bozdu: “Bir şey mi oldu, Anka?” dedi, sesi alışık olduğumdan daha yumuşaktı. Gözlerimi ondan kaçırmadan, “Hiç,” dedim, “Sadece biraz yorgunum.” O an, kelimelere dökemediğim bir yük vardı üzerimde; anlatmaya kalksam bile ne başlayabilirdim ne de susturabilirdim.
Yolculuğun geri kalanı boyunca konuşmadık. İstanbul’un bembeyaz örtüsü altında kaybolmuş sokaklarından, içimde taşıdığım yeni duygularla geçip giderken, hayatımın artık eskisi gibi olmayacağını derinlerde bir yerde seziyordum. Büyük bir sessizlik içinde eve geldik. Arabayı park ettikten sonra tam kapımı açtığım anda tekrar konuştu.
-Sana güveniyorum kardeşim hem de her zaman ve her koşulda. Sen aklı başında ve çok güzel bir kadınsın. Ama Karan’a dikkat et onun kalbi bir mahzen gibidir.
Bir cevap vermeden eve girdiğimizde hem annem hem babaannem bizi karşıladı. Yankı onlara fırsat vermeden. Onunla olduğumu ve ağabey kardeş vakit geçirdiğimizi söyledi. İkisine de konuşma fırsatı vermeden beni belimden tutarak yumuşakça odama yönlendirdi. Odama girmeden kapımın önünde saçlarıma güven dolu bir öpücük bıraktı.
-İyi geceler safir
-İyi geceler ağabey
Odama girip ışığı bile yakmadan cama doğru yürüdüm ve karlar altında muntazam duran boğaza baktım. Tam o sırada telefonum öttü. Mesaj Karan’dandı.
“-Eve vardınız mı? Bir sorun oldu mu? Umarım iyisindir.”
Hızlıca cevap verdim.
“-Evet şimdi geldik. İyiyim, ağabeyim onla olduğumu söyledi. Sorun yok.”
“- Çok sevindim, iyi geceler Anka.”
“-İyi geceler Karan.”
Bir süre pencerenin önünde, boğaza düşen ay ışığının yansımasını izledim. Sessizlik, gecenin narin örtüsüyle odama sızarken, başımı cama yaslayıp derin bir nefes aldım. İçimde garip bir huzur ve hafif bir heyecan vardı; Karan’ın mesajı, yankısını hâlâ kalbimde hissettiriyordu.
Telefonumu usulca komodinin üzerine bıraktım. Odanın karanlığında, dışarıdaki beyaz örtüyle yarışan bir sükûnet vardı. Uykum gelmemişti, düşüncelerimden sıyrılıp yatağıma uzandım. Gözlerimi kapatınca, günün telaşı ve sıcaklığı, insan seslerinden uzaklaşmış bir masal gibi hafızamda canlandı. Karan’ın “kalbi bir mahzen gibidir” sözleri yankılandı zihnimde—o mahzende neler saklıydı, bilmek ister miydim?
Bir süre dalgaların uzaktan gelen sesini dinledim. Belki de bu gece, hayatımda yeni bir sayfanın kenarına küçük bir işaret bırakılmıştı. İçimde beliren huzurla, yavaşça uykuya teslim oldum.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |
