12. Bölüm
A. ELA 💫 / KAYIP UYGARLIĞIN KANATLARI / BÖLÜM 12: BİR AİLE KAHVALTISI

BÖLÜM 12: BİR AİLE KAHVALTISI

A. ELA 💫
albertinekayip

KARAN PUSAT

Geceyi kendi evimde geçirmiştim. Hatay’ın sıcak taşları, Asi Nehri’nin kıvrımları, Anka’nın sessiz bakışları hâlâ gözlerimin önündeydi. İstanbul’un sabahı soğuk ve griydi; arabamın camından bakarken, şehir sessizce uyanıyor, ama içimdeki karmaşa sessizliği deliyordu. Kahvaltı için aile evine gidiyordum. Onlar, yıllardır bildiğim sıcaklıkta ama bir o kadar da mesafeli bir düzenle oturacaklardı. Derin bir nefes aldım. Artemis… artık yoktu hayatımda. Ve bir sır daha vardı, sadece Anka’nın bildiği bir yük: çocuk sahibi olamayacağım gerçeği, obstrüktif Azoospermi tanısı. Bunu paylaşmak zorundaydım. Sessizliği, bilinmezliği sürdürmek artık imkânsızdı. Arabayı park ettim. Kapıdan içeri adım attığımda evin lüksü gözlerimi aldı: mermer zemin, bronz avizeler, her şey bir gösteriş ama benim kırılganlığımı silemezdi. Ailem masadaydı; annem, babam, ikiz kız kardeşim, ağabeyim ve eşi, çocuklarıyla birlikte… Sessizce beni süzüyorlardı.

-Günaydın, dedim, sesim alışılmıştan daha sert, kahve fincanımdan çıkan buharı izlerken kendi kalbimi sakinleştirmeye çalışarak. Annem, o bildik meraklı bakışlarıyla bana döndü:

-Artemis aramadı mı bu sabah?

Kalbim bir an durdu. Hafif bir gerginlik, uzun zamandır bastırdığım hislerin yüzeye çıkmasını engellemek ister gibi. Nefesimi yavaşça verdim ve söyledim:

-Evet… Biz ayrıldık.

Sessizlik çöktü. Ağabeyim kaşlarını kaldırdı, ikizim gözlerini kısarak bakışlarını bana çevirdi, babam derin bir nefes aldı. Sessizliği bozmak gerekirdi; ağırlığını hissettiğim diğer gerçeği de paylaşmalıydım:

-Ve ayrıca bir şey daha var. Doktor bana obstrüktif Azoospermi tanısı koydu. Yani çocuk sahibi olmam mümkün değil.

Masadaki hava bir anlığına değişti. Anlamaya çalışıyorlardı, ama doğru kelimeleri bulmakta zorlanıyorlardı. Ağabeyim hafifçe başını salladı, eşi ellerini dizlerinin üzerinde tuttu. Babam sessizce fincanını kaldırıp nefes aldı; annem gözlerini gözlerimden ayırmadı.

İçimde tuhaf bir rahatlama vardı; konuşmuş olmanın ağırlığı biraz hafiflemişti, ama kırılganlık hâlâ dimdik duruyordu. Hatay’da Anka ile yaşadıklarım, gözlerindeki sessiz merak… Hepsi bir anda zihnimde yankılandı. Bir parça korku, bir parça huzur, hepsi iç içe geçmişti.

-Biliyorum, zor bir haber,” dedi babam sonunda, sesi derin ve ölçülü.

-Ama sen bizim oğlumuzsun ve bu seni bizden ayırmaz.

O an, Hatay’dan dönerken içimde taşıdığım karmaşa ile bu sabahın lüks masası arasında bir köprü kuruldu: hem geçmişi hem geleceği birlikte taşıyabileceğim bir an. Sessizlik yeniden çöktü, ama artık ağırlığı hafifçe farklıydı; artık yalnız değildim.

Masadaki sessizlik uzun sürdü. Çatal sesleri, fincanların hafifçe masaya vurması… Bunlar, sözcüklerin yerine geçmişti. Ben derin bir nefes aldım, gözlerimi masanın yüzeyine diktim, ama kafam hâlâ düşüncelerle doluydu. Hatay’da Anka ile yaşadığım dört gün… onun sessizliği, bakışları, sözleri… Hepsi bir ağırlık gibi omuzlarımda duruyordu. Annem sessizliği bozdu:

-Ne zaman öğrendin, Karan?

Sesi nazik ama dikkatliydi, bir merak ve endişe karışımı.

-Geçen hafta. Ayrılık ve tanı hemen peş peşe geldi. Hazır değildim paylaşmaya.

Babam başını hafifçe salladı, gözleri masanın üzerinde dolaştı.

-Zor bir dönem… Ama bilmeni isterim ki, biz ailen olarak seni yalnız bırakmayacağız.

İkizim, hafifçe öne eğildi, sesi yumuşaktı ama doğrudandı:

-Ama… duygularını paylaşman iyi oldu. Bazen sessiz kalmak, yükü daha ağır yapar.

Ağabeyim ve eşi kısa bir bakışla birbirlerine baktı, sonra bana döndüler.

-Kendi yolunu bulman gerek, kardeşim. Ama biz buradayız,” dedi ağabeyim, sesinde hafif bir sıcaklık vardı.

İçimde karmaşık bir hissin dalgalandığını fark ettim. Bir yandan rahatlamıştım, kendi kırılganlığımı onlara göstermiştim; bir yandan da hâlâ Hatay’da Anka ile yaşadığım şeylerin gölgesi vardı. Sessizlik, artık ağır bir yük değil, dikkatli bir bekleyişe dönüşmüştü.

-Anka ile ilgili… diye başladım, ama sonra sustum. Bu konu hâlâ özel olmalıydı; onlar bilmek zorunda değildi. Sadece kendime saklamam gereken bir sıcaklık vardı, Hatay’ın taşları gibi soğuk ve sıcak yanları bir arada.

Masadaki kahvaltı yavaş yavaş devam etti. Ekmekler, zeytinler, reçeller… Tatlı bir gündeliklik, ağır konunun gölgesini hafifletiyordu. Babam kahvesinden bir yudum aldı, annem fincanını hafifçe kaldırıp bana bakıyordu. Ağabeyim çocuklarıyla hafifçe konuşurken, ikizim not defterini masada düzenliyordu. Herkes kendi rutiniyle ilgileniyordu ama gözleri arada bir bana kayıyordu.

İçimden sessizce düşündüm: “Bunu söyledim. Artık gizli bir yük taşımıyorum. Ama geleceğe dair kaygılar, Anka’nın belirsizliği… Hepsi hâlâ burada. ”Ama bir parça da vardı: hafif bir güven. Ailem, sözleriyle olmasa bile varlıklarıyla yanımda. Ve belki de Hatay’dan dönerken içimde taşıdığım karmaşanın bir kısmını, bu sabah masasında paylaşmak, taşları biraz olsun yerlerine oturtmuştu. Kahvaltı sonrası Güneş, masanın etrafında koşuştururken göz göze geldiğimde yüzünde o saf mutluluk vardı. Dört yaşında ama öyle bir enerji ve sevgi dolu bir bakış ki… İçimi ısıtıyordu.

-Karan Amca! dedi, kollarını açarak bana koştu. Hemen dizlerime oturdu, başını göğsüme dayadı.

Onun varlığı, karmaşık ve ağır düşüncelerimin üzerine bir yumuşaklık gibi düşüyordu. Gözlerini bana dikmiş, tüm dikkatini bana vermişti.

-Amca… dedi sessizce, gözleri merakla parlıyor, “Neden biraz üzgünsün?”

Küçük bir kahkaha patlattım, ama sesimde bir tını vardı: “Bazen büyükler, küçükler gibi mutlu olamıyor, Güneş. Ama senin gülümsemen her şeyi daha kolay yapıyor.”

-Ama sen hep benimle oynayabilirsin, değil mi? diye sordu.

-Elbette, dedim, başını okşarken. “Her zaman.”

O an, Güneş’in elleri ellerime dolandı, gözlerindeki sevgi ve güvenle bana bakıyordu. Tuhaf bir şekilde, onun bu küçük varlığı içimdeki kırılganlığı bir nebze yok ediyor, Hatay’da yaşadıklarımın ve sabahki konuşmanın ağırlığını hafifletiyordu.

-Karan Amca, dedi, başını eğip saçlarımı karıştırarak, “Sen güçlü bir adamsın. Ama üzgün olduğunda bana sarılabilirsin.”

O sözleri duyunca içim burkuldu; bir yetişkin olarak bazen kendi kırılganlığımı saklamak zorunda olduğum doğruydu, ama bu küçük kız, bana iznini vermiş gibi hissettirdi: hislerimi gösterebileceğim, korkmadan paylaşabileceğim bir alan.

-Teşekkür ederim, Güneş, dedim, onu sıkıca kucaklayarak. “Seninle olmak, dünyanın en güzel şeylerinden biri.”

Güneş bana sıkıca sarılırken, gözlerimi kapattım ve düşündüm: belki de bazı sevgi türleri, sözcüklere gerek kalmadan insanın içini iyileştirir. Ve işte o an, Hatay’ın taşları, Anka’nın sessizliği, tüm karmaşa… Hepsi bir süreliğine sustu. Sadece Güneş’in küçük ama güçlü sevgisi vardı; sıcak ve gerçek. Güneş’in neşesi o kadar büyüktü ki, kendimi tamamen onun dünyasına kaptırmak zorundaydım. Salonda minik plastik tabaklar, bardaklar ve renkli oyuncak yiyecekler etrafa dağılmıştı.

- Karan Amca, çayı alır mısın? diye seslendi Güneş, kahverengi plastik fincanı bana uzatarak.

Fincanı aldım, dudaklarımdan gülümseme döküldü. Ama içimde bir sıkışma vardı, sessiz ve ağır: Bunu yapabiliyorum… ama gerçek hayatta bir çocuğum olamayacak. Bu sadece oyun, ama ben onunla bir baba olabilme duygusunu yaşıyorum.

-Tabii ki, Güneş, dedim, fincanı hafifçe kaldırıp ona uzatarak. “İşte, çayınız hazır.”

Gözlerindeki mutluluğu gördükçe içim hem ısındı hem acıdı. Bir baba gibi hareket ediyordum ama biliyordum ki, gerçek dünyada bir gün bana böyle bakacak bir çocuk olmayacaktı. İçimde sessiz bir ağırlık dolaştı: Her gülüşünde, her Karan Amca dediğinde, ben kendi eksikliğimi hatırlıyorum. Ama buna rağmen onun sevgisini almak… işte bu, tarifsiz bir huzur. Güneş mutlu bir kahkaha attı, küçük elleriyle ellerimi tuttu:

-Amca, bu sefer pastayı ben yaptım!

-Gerçekten mi? Harika görünüyor, dedim, küçük plastik pastayı elime alırken. İçimden geçiyordu: Bir gün, gerçek bir pasta ve gerçek bir çocuk… ama belki de bana böyle bir şans verilmedi. Ama yine de bu an, onun sevgisiyle dolu, gerçek bir baba gibi hissettiriyor. Güneş birden yumuşak bir sesle:

-Amca, hep benimle oynayacak mısın?

-Elbette, her zaman, dedim, gözlerimde hafif bir nemle. “Her zaman seninle olacağım.”

Küçük elleri ellerimi sardı, gözlerindeki güven ve sevgi beni sarsıyor, ama aynı zamanda kalbimde bir sızı yaratıyordu. O an fark ettim ki, bazı boşluklar dolmaz, bazı eksiklikler gerçek bir oyunla bile kapanmaz. Ama Güneş’in küçük dünyasında, ben bir baba olabiliyordum. Sadece oyunla, sadece onun sevgisiyle. Ve içimden sessizce fısıldadım: Belki gerçek bir çocuk olamayacak… ama bu an, bana bunun mümkün olduğunu hissettiriyor. Güneş küçük elleriyle beni kolumdan tuttu, gözleri ışıl ışıldı.

-Karan Amca, hadi dışarı çıkalım! Hava çok güzel!

-Bilmiyorum Güneş… biraz yorgunum, dedim, ama onun bakışları öyle kararlıydı ki reddetmek neredeyse imkânsızdı. Güneş kafasını yana eğdi, dudaklarını hafifçe büzdü ve minicik sesiyle:

-Ama sen benim amcamsın! Sen hep benimle oynamalısın!

İçim yumuşadı. Biliyorum… Ama ben baba olamayacağımı biliyorum ve bu tür anlar bana hem mutluluk hem hüzün veriyor. Yine de… onun mutluluğu için buna katlanabilirim. Güneş iki adım geri çekilip sonra küçük ellerini dizlerime koydu, gözlerini kocaman açtı ve en tatlı sesiyle fısıldadı:

-Sana söz veriyorum, parkta birlikte oynarken üzülmeyeceksin. Sadece ben ve sen…

Bir an durdum, gözlerini gördüm; küçücük bir kız çocuğunun dünyasında bana verdiği sorumluluk ve güven… İçim bir tuhaf burkuldu. Böyle bir sevgi… belki de kendi çocuğum olmayacak, ama bu küçük kız bana baba olmanın ne demek olduğunu hissettirebiliyor. Küçük bir gülümsemeyle başımı salladım:

-Tamam Güneş… hadi dışarı çıkalım. Ama söz ver, parkta bana çok yüklenmeyeceksin.

Güneş sevinçle zıpladı, ellerini havaya kaldırdı ve neşeyle bağırdı:

-Yuppi! Karan Amcam kabul etti! Hadi, hadi!

Onu elinden tutarak kapıya yöneldim. İçimde hem hafif bir huzur hem de sızı vardı. Oyun, onun neşesi ve küçük şirinliği bana gerçek bir mutluluğu tattırıyordu. Ama aklımın bir köşesinde hâlâ sessiz bir boşluk vardı; baba olamamak, bazı anlarda beni gölge gibi takip ediyordu. Ama Güneş’le birlikte dışarı çıktığımda, en azından o an için, bu gölge biraz olsun kayboldu.

 

Anka PARS

Salonun yüksek tavanlarından süzülen sabah ışığı, altın detaylı kahvaltı masasına vuruyor, porselenler ve taze demlenmiş çaylar küçük parıltılar saçıyordu. Babam masanın başında oturuyor, fincanına bakmadan bana dönüp sorularını sormaya başladı. Gözleri merakla bana çevrilmişti.

-Anka, Hatay nasıldı? Karan’la her şey yolunda mı?

Anneme dönüp bakarken, sesiyle odayı doldurdu:

-Anka! Böyle bir sorumsuzluğu nasıl yaparsın? Gazeteciler sizi birlikte görseydi, yalan yanlış haberler çıksaydı, hiç mi ailemizi düşünmedin? İtibarımızı, herkesin söyleyeceklerini düşünmedin mi?!”

Babam hemen araya girdi:

-Dur bir dakika, sen karışma. Kızım ne yapmak istediğini bilir, tamam mı?

 

- Babacığım, her şey yolunda… Karan’la hiçbir sorun olmadı, gerçekten, dedim, hafifçe gülümseyerek.

Ağabeyim hafifçe başını salladı, sessiz bir onay gibi. Ablam da elini masaya koyup göz göze geldiğimizde küçük bir gülümseme gönderdi. Yine de ağabeyim anneme bir şeyler söylemeden duramadı.

-Anka yanımızda o kadar görülmedi ki çok fazla tanınacağını sanmıyorum. Hem gittikleri yer medeniyetlerin beşiği herkes herkese saygı duyar anneciğim. Senin cemiyet hayatındaki hazımsız inşaların işi bu söylediklerin.

Babam derin bir nefes aldı ve anneme bakarak sessizce konuştu:

-Öyleyse, eğlendiniz ve her şey yolunda. İyi…

İçimde hafif bir gerginlik vardı, ama babamın koruyucu tavrı bir güven duvarı gibi önümde duruyordu. Annemin öfkesi keskin ve güçlüydü; her cümlesinde hem ailemizin itibarı hem de benim sorumluluğum vardı. Ona doğru dürüst cevap vermek zorunda değildim çünkü babam arkamdaydı, beni koruyordu. Ağabeyim ve ablamın küçük jestleri ise, bu mesafeli aile ortamında bana destek oluyordu. Hatay’da yaşadığım tatil, Karan’la geçen günler… Hepsi zihnimde dönüyor, babamın anlayışı ve annemin kaygısı arasında bir denge kuruyordum. Kendimi hem yetişkin hem de çocuk gibi hissettim; sorumluluklarımın farkındaydım ama kendi seçimlerim için de cesaretimi toplamaya çalışıyordum. Ailenin sıcaklığıyla mesafesi birbirine karışmıştı; bu, belki de şimdiye kadar hissettiğim en karmaşık ama gerçek duygu hâliydi.

Eve döndüğümde sessizlik üzerime çöktü. Masadaki kahvaltı sohbeti hâlâ zihnimde yankılanıyordu; annemin keskin sesi, babamın sakinliği, ablamın koruyucu bakışları, abimin sessiz desteği… Hepsi bir tablo gibi önümdeydi. Sanki biri bana “artık büyüdün” demişti, ama aynı anda “hala bizim kızımızsın” demeyi de ihmal etmemişti. Ne tam özgür ne tam ait hissediyordum. Karan’ı düşündüm. Onun gözlerindeki yorgunluğu, ama bir o kadar da dinginliği. Hatay’da denize karşı otururken söylemeden anlaştığımız o anları… Her şey ne kadar kısa sürdü, ama bıraktığı iz o kadar derindi. Şimdi babamın anlayışıyla annemin endişesi arasında sıkışmışken, Karan’ın sessizliğini özledim. Onunla konuşmak kolaydı, çünkü hiçbir şeyi zorlamazdı. Beni yargılamaz, düzeltmeye çalışmazdı. Belki de bu yüzden kafam karışık; çünkü alışık olduğum sevgiler hep kontrol doluydu.

Annemin “ya gazeteciler görseydi” diye başlayan cümleleri zihnimde yankılandı. Oysa ben kimsenin görmesini istememiştim; ben sadece bir şeyleri hissetmek, anlamak istemiştim. Karan’la geçirdiğimiz o dört gün, bir tatilden fazlasıydı ama adını koymaya da cesaretim yoktu. Belki de ilişkiler hep biraz böyleydi; biri korur, biri korkar. Ve ben ikisinin tam ortasında, kendi yolumu bulmaya çalışıyordum.

Evin penceresinden dışarı bakarken gökyüzü solgun bir turuncuya dönmüştü. Güneşin son ışıkları binaların camlarında kırılıyor, odama yansıyordu. Elimde telefon… Ekranında Karan’ın ismi. Parmaklarımın ucunda kelimeler birikiyor ama hiçbiri yeterince doğru gelmiyor. Sonunda yazdım:

-Nasılsın?

Bu kadar.

Göndermeden önce birkaç saniye baktım. Sanki o iki kelimenin içinde yüzlerce duygu saklıydı: özlem, merak, endişe, hatta biraz korku. “Nasılsın?” derken aslında “Ben seni düşünüyorum,” diyordum. “Ben de karışığım, sen de öylesin biliyorum.” Mesajı gönderdim. Ekranda gri bir baloncuk belirdi. Sessizlik biraz daha derinleşti.

Kendimi aptal gibi hissetmedim; sadece biraz eksik. Sanki kalbimin bir kısmı hâlâ Hatay’da, dalgaların uğultusunun arasında kalmıştı. Onu özlüyordum ama neyi özlediğimi tam olarak bilmiyordum. Belki o akşamın sıcaklığını, belki de kendimi biraz daha canlı hissettiğim o anı. Cevap gelmedi. Ama ben de acele etmedim. Çünkü bazen sessizlik de bir cevaptı — belki de en dürüstü.

 

Karan PUSAT

Tüm gün Güneş ile vakit geçirmek hem çok iyi gelmişti hem de yorgunluğumun üstüne yorgunluk eklemişti. Yine de her şeye rağmen onunla vakit geçirmek, koşulsuz sevgi ve güvenini hissetmek tarif etmesi zor olan duyguları da yaşatıyordu. Amca olmak güzel şeydi. Bu zamana kadar da çoğu olayda ağabeyimle aynı tepkileri verirdim. Ama şimdi işin rengi değişmişti. Evlat duygusunu hiçbir zaman tadamayacak biri olarak yeğenlerim evlat duygusuna dair hissedebileceğim tek şey. Bazen onları izlerken, içimde tuhaf bir boşluk beliriyor. Ne tam bir hüzün ne de tamamen mutluluk… İkisinin arasında bir yerde duruyorum sanki. Güneş gülünce, içim ısınıyor; ama o kahkahaların yankısında kendi eksikliğimi de duyuyorum. Kimi zaman düşünüyorum; eğer bir gün benim de bir çocuğum olsaydı, acaba ona nasıl bir baba olurdum? Sert ama adil mi, yoksa fazla korumacı mı? Belki de sadece iyi bir dinleyici… Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, Güneş’e baktığımda içimde bir yerin yumuşadığı. Onun küçük elleri boynuma sarıldığında, hayatın karmaşası bir anlığına susuyor.

Ama sonra, akşam olup sessizlik çöktüğünde, kendi evime dönüyorum. Kapıyı kapattığımda o sessizlik büyüyor. Belki de insan, sevdiği şeyleri dışarıda bırakıp kendi yalnızlığına dönmeye mahkûm. Yine de… Yine de iyi ki var o çocuk. Belki farkında bile değil ama, benim kalbimdeki eksik parçayı en saf haliyle dolduruyor. Masada yarı dolu kadehler, iki eski dostun arasında ağır ağır devrilen sessizlikler vardı. Kuzey, arkasına yaslanmış, bir elinde sigara bir elinde kadeh, bana bakıyordu.

-Bakıyorum, yine kara kara düşüncelere daldın. Hatay seni bayağı etkilemiş olmalı.

-Güzel bir yerdi. Sessiz, sade. Belki o yüzden iyi geldi.

-Yani sadece yer mi iyi geldi, yoksa eşlik eden mi?

-Ne demeye çalışıyorsun?

-Hiç. Sadece bazı tatillerin mekânı değil, kişisi akılda kalır. Üstelik bazı kişilerin ailesi benim patronum olunca, insan ister istemez dikkat kesiliyor.

-Kuzey, sen doktorluktan dedektifliğe mi terfi ettin?

-Yok kardeşim, ben sadece gözlem yapıyorum. Hani şu ‘biraz bahsettiğin’ hanımefendi var ya… Onunla tatile gitmen, tesadüf gibi durmuyor. Üstelik nişanlından ayrıldıktan hemen sonra.

-Bazı şeyler planlı olmaz. Bazen denk gelir, bazen de insan denk geldiğini fark eder.

-Senin bu cümlelerin yüzünden insanlar seni derin sanıyor ama ben biliyorum; sen sadece duygusal karmaşanın efendisisin.

-Teşekkür ederim, teşhis koymakta üstüne yok zaten.

-Ben üroloğum kardeşim, ruh doktoru değilim ama bir bakışta karışıklığı anlarım. Ha, merak etme, patronumun kızını gözüne kestirdin diye seni ispiyonlamam.

-İspiyonlayacak ne var ki? Birlikte geçirdiğimiz dört günde dünyanın sonunu planlamadık. Sadece sessizliği dinledik.

Bir süre konuşmadık. Kadehler yeniden doldu. Televizyonda düşük seste bir maç özeti dönüyordu. Sonra telefonum masada titredi. Kuzey, merakla eğildi.

-Yok artık. Kutsal topraklardan mesaj mı geldi?

-Sadece ‘Nasılsın?’ yazmış.

-Ve sen hâlâ bakıyorsun. Cevap versene, bu kadar zor mu?

-Bilmiyorum. Belki de ne hissettiğimi bilmiyorum.

-O zaman iç bir yudum daha, belki rakı söyletir.

Telefonu elimde tuttum, parmaklarım ekranda titriyordu. Cevap yazmam gerekiyordu ama kelimeleri seçmek zordu.

-İyiyim. Dönüş biraz yoğun geçti ama iyiyim. Sen nasılsın?

Mesajı gönderdim, ekrandaki “gönderildi” işareti bir an çok ağır geldi. Kuzey hafifçe gülümsedi.

-Baktım, gönderdin… Şimdi bekleme kısmı başlıyor. İnsan sabırsızlanır, değil mi?

-Evet… Ama bu bekleyişin içinde biraz da heyecan var, itiraf etmem lazım.

-Heyecan mı, yoksa korku mu?

Derin bir nefes aldım, rakıyı yudumladım.

-İkisi karışık… Anka’yla sadece tatilde değil, sessizlikte bile bir bağ hissettim. Ama hâlâ… sınırlarımı bilemiyorum.

Kuzey kahkaha attı, gözlerini bana dikti:

-Sınırlar mı? Senin sınır dediğin şey, duygusal karmaşanın resmi olmalı. Ama hey, bu güzel bir karmaşa. İnsan bazen buna ihtiyaç duyar. Bir de çocuk meselesi var değil mi? Biliyorum, söyledin ama bunca samimiyet sonrası söylemeden geçemem. Nasıl hissediyorsun?

Kadehimi hafifçe kaldırıp içtikten sonra cevap verdim:

-Zor ama imkânsız değil. Tedaviyle umut var. Bazen kendimi boşlukta hissediyorum, bazen de… küçük bir ışık. Ama bunu anlatmak kolay değil.

Kuzey başını salladı, hafif alaycı bir şekilde:

-İşte bu yüzden rakı var, arkadaş var ve sen… Seni dinleyecek bir dostun var. Bu üçlü kombine yeterli, bence.

Gülümseyerek kadehimi ona çarptım.

-Evet… bunu bilmek bir parça olsun rahatlatıyor. Sessizlik içinde düşünmek, kendi karmaşamı hissetmek… yanında güvenli bir liman olduğunu bilmek iyi geliyor.

Kuzey hafifçe kahkaha attı:

-Gülümse biraz. Hem rakı var hem sohbet… Hem de Anka mesajını cevapladıktan sonra görürsün, belki de yüzünde bir tebessüm belirir.

Telefon elimde titredi. Cevap vermek, onu ekranda görmek ve Kuzey’le bu rahat sohbeti paylaşmak… tüm karmaşa bir nebze olsun hafiflemişti. İçimde hâlâ bilinmezlik vardı ama Kuzey’in yanında olmak, yükü omuzlarımdan alıyordu.

-Ben de iyiyim. Hatay çok güzeldi… Ama senin sessizliğin dikkatimi çekti. Her şey yolunda mı?

Kadehimi masaya bıraktım, nefesimi yavaşça verdim. Kuzey hemen yanımda göz kırptı.

-İşte geldi… ‘sessizliğin dikkatimi çekti’ kısmı, direkt kalbinden vurdu seni.

-Sanki dört günün tüm sessizliği tek cümleye sığmış gibi.

Derin bir nefes aldım, parmaklarım mesaj kutusunda titredi. İçimden geçenleri yazmalı mıydım?

-Evet, her şey yolunda… Ama sessizlik bazen kelimelerden daha çok şey anlatır. Hatay çok güzeldi, seninle orada olmak, sessizliği paylaşmak iyiydi.

Gönder tuşuna bastım ve telefonu masaya bıraktım. Kuzey hafifçe kahkaha attı.

-Bak, basit ve etkili. Sessizliği paylaştınız… Ama senin cümlen biraz fazla duygusal, fark ettin mi?

-Evet… fark ettim. Ama haklıyım, değil mi? Sessizliği kelimelerle tarif etmek zor.

-Haklısın, haklısın… Ama bak, bir sonraki adım çok önemli. Tebessüm emojisi mi? Yoksa sessiz bir onay mı?

İçimde karmaşa hâlâ vardı, ama kalbimde bir hafiflik de hissettim. Hatay’daki sessiz yürüyüşler, Payas Kalesi’nin taşları ve o günlerin tüm ağırlığı hâlâ yanımdaydı. Ama Anka’dan gelen bu kısa mesaj, tüm sessizlikleri bir anda anlamlı kıldı. Telefon titredi. Ekranda Anka’nın mesajı belirince kalbim hızlı atmaya başladı:

-Okuduklarıma gülümsemek istemesem de gülümsedim. Sessizliği paylaşmak güzelmiş… Ben de iyiyim. Ama senin sessizliğin hâlâ merak uyandırıyor. Neyin kafanı kurcaladığını biliyorum, ama anlatmak ister misin?

Kuzey hemen eğildi, gözleri parlıyordu:

-Vay be… Doğrudan mı soru, yoksa gizli bir davet mi? Ben olsam cevap verirken iki kez düşünürdüm.

-İki kez düşünmektense… bir kez dikkatlice yazmak daha doğru.

Derin bir nefes aldım, rakıyı bir yudum daha içtim. Parmaklarım mesaj kutusunda titredi ama sonunda yazdım:

-Sessizliğim… belki de düşüncelerimle dolu. Hatay’daki dört gün, sessizlikle doluydu; birlikte sessizliği paylaşmak, kelimelerden çok şey anlattı. Ama hâlâ her şeyi kelimelere dökmek kolay değil. Seninle sessizlik paylaşmak… iyi hissettirdi. Gönder tuşuna bastım. Kuzey, hafifçe kahkaha attı:

-İşte bu! Duygusal ama ölçülü. Sessizlik, kelimelerle anlatılmış… ve hem de cesurca.

-Cesurca mı? Ben sadece doğru olanı söylemek istedim.

-Doğru olanı söylemek çoğu zaman cesur iştir, Karan. Hele duygular söz konusuysa.

Kadehimi kaldırdım, rakının sıcaklığı boğazımdan geçerken hafif bir rahatlama hissettim. İçimde bir yerde, Hatay’daki sessiz yürüyüşlerin ve o dört günün tüm ağırlığı biraz daha hafiflemişti. Anka’dan gelen kısa ama samimi mesaj, tüm sessizliği anlamlı kılmıştı. Telefon titrediğinde ekranda Anka’nın kısa mesajı belirdi:

-İyi geceler, Karan. Sessizliğin ve mesajın için teşekkür ederim.

Küçük bir tebessüm dudaklarımı kıvrıldı. Mesaj kısa, ama içten; Hatay’da paylaştığımız sessizliği hatırlatıyor, bir köprü kurmuş gibiydi aramızda. Kuzey koltukta derin bir uykuya dalmış, elinde hâlâ kadehi hafifçe sarkmıştı. Sigara tepsisinde yarı yanmış kül ve loş ışık, odaya tuhaf bir sakinlik katıyordu. Hafif horlamaları bile sıcak ve güven vericiydi. Kalktım, duşu açtım. Sıcak su, başımdan ayaklarıma kadar uzanırken kaslarımı gevşetti; Hatay’ın sessiz sabahlarını, taş kaleleri, Anka ile paylaştığımız küçük bakışları hatırladım. Duştan sonra odama geçtim, yatağıma uzandım ve tavandaki loş ışığı izledim. Telefon masada duruyordu, ekranda Anka’nın mesajının küçük bir ışık noktası gibi titremesi, içimi hafifçe ısıttı.

Hatay… sessizlik… Anka… Hepsi hâlâ kafamda dönüyor. Onun yanında olmak kelimelere sığmayan bir dinginlik veriyor. Ama bu sessizlik sadece huzur değil; bir tür sınav da. Kendimle, duygularımla, geçmişimle yüzleşmem gerekiyor. Ve en önemlisi… geleceğimle. Gözlerimi kapattım. İçimde hem huzur hem hafif bir gerginlik vardı. Anka’nın “iyi geceler” mesajı küçük bir liman gibi kalbimi sardı; sessizlik artık korkutucu değil, güven veren bir arkadaş gibiydi. Bir süre öylece yattım, her şeyin üst üste bindiği bu gecede sessizliğin ve Anka’nın varlığının bana nasıl teselli verdiğini düşündüm. Dışarıda rüzgâr hafifçe cama vururken, içimde yavaşça büyüyen o huzur duygusuna kendimi bıraktım. Gecenin ilerleyen saatlerinde, uykunun narin kanatlarına teslim olmadan önce, Hatay’da yaşananların ve söylenmeyenlerin her birine bir selam gönderdim; geçmişten gelen bu sıcaklıkla, yeni bir güne umutla gözlerimi yumdum.

Gözlerimi açtığımda kendimi Hatay’ın taş sokaklarında buldum. Sabahın sisli hafifliği, Asi Nehri’nin serin rüzgârıyla birleşiyordu. Anka önümde yürüyordu; elbisesi omuzlarına hafifçe oturuyor, vücudunu sarmasına rağmen hareket ettikçe kendiliğinden dalgalanıyordu. Kumaşın ağırlığı ve dokusu, her adımında bana neredeyse dokunur gibi geliyordu.

Anka durdu, bana döndü ve “Burada kal, lütfen” dedi. Sesinde hem bir istek hem bir davet vardı. Ben istemsizce bir adım attım, ama içimde bir dürtüyle belinden tuttum ve kendime çektim. Ellerim beline sıkıca dolandı, vücudunu kendime yasladım. Hafifçe geriledi ama gözlerindeki şaşkınlık kısa sürdü; nefesimiz birbirine karıştı, gözlerimiz kilitlendi.

-Buradan gitme, dedi fısıldar gibi.

-Gitmeyeceğim, diye karşılık verdim, nefesim titreyerek çıkıyordu.

Dudaklarımız ilk kez buluştuğunda, Anka’nın vanilya kokusu burnuma doldu; hafif tatlı, sıcak ve baştan çıkarıcı bir koku. Dudakları benimkine yapıştı, hafifçe baskı yaptı. Dilimiz birbirini aradı, nefeslerimiz birbirine karıştı. Ellerim saçlarını okşadı, başını hafifçe geriye eğdim ve belinden kendime daha da çektim; vücudumuz bir bütün olmuştu, her titreme, bastırdığım hislerin patlaması gibiydi.

-Beni bırakma, dedi bir kez daha, nefesi boynuma değiyordu.

-Bırakmam, diye yanıt verdim, gözlerimi kapatarak.

Her dokunuş, her hafif baskı, inkâr ettiğim duygularımın dışa vurumuydu; öpüşme, sadece dudakların birleşmesi değil, ruhlarımızın da birbirine dokunması gibiydi. Zaman durmuş, dünya sadece bizim ritmimizle nefes alıyordu. Taşlar, rüzgâr ve nehir sesi geride kalmıştı; sadece Anka ve ben vardık, birbirimizin varlığıyla dolu, sessiz ama fırtınalı bir anın içinde.

Gözlerimi açtığımda, odanın sessizliği ve hafif karanlık beni karşıladı. Yastığın sıcaklığı hâlâ cildimdeydi ama rüyanın dokusu hâlâ tenimde asılı duruyordu. Anka… rüyamda öylesine canlı, öylesine yakındı ki, kalbim hâlâ onun varlığını hissettiriyordu. Vanilya kokusu, dudaklarının sıcaklığı… Hepsi gözlerimi açtığımda bile burnumda, dudaklarımda kalmış gibi. Yavaşça doğruldum, yatağın kenarına oturdum. Elleriyle saçlarını okşadığım, belinden çektiğim anlar zihnimde dönüp duruyordu. Rüya mıydı, yoksa bastırdığım bir gerçeğin hayali mi, bilmiyordum. İçimde bir kıpırtı vardı; bir yandan heyecan, bir yandan suçluluk.

Duşu açtım. Suyun sıcaklığı vücudumu sardığında, rüyada hissettiğim tutkuyu yavaş yavaş çözüp gerçekliğe yerleştiriyordum. Su damlalarıyla birlikte nefesim düzene girdi, ama zihnim hâlâ Anka’nın gözlerinde, tenimde dolaşan ellerinde takılıydı. Rüya, bastırdığım hislerin en yoğun dışa vurumuydu; bir yandan kendimi ikna etmeye çalışıyor, bir yandan da içimdeki çekimi inkâr edemiyordum.

Duştan çıktığımda, havluya sarılmış bir şekilde aynaya baktım. Yüzümde hafif bir gülümseme vardı; ama gözlerimde, rüyanın yarattığı tatlı karışıklığın izleri duruyordu. İç sesim hâlâ fısıldıyordu: “Bastırdığın hisler burada… ve onları görmezden gelmek artık mümkün değil.” Kıyafetlerimi giyerken, rüyanın sıcaklığını hâlâ üzerimde hissediyordum. Yatak odasından çıkarken, aklım Anka’nın gözlerinde, dudaklarındaki sıcaklıkta, vanilya kokusunda dolaşıyordu. Gün başlarken, rüya ile gerçek arasındaki ince çizgide, kendimle yüzleşmem gerekiyordu.

 

 

Bölüm : 17.05.2026 18:00 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...