

Kar yağıyordu; İstanbul’un üzerini beyaz bir örtü gibi kaplayan, her sesi yutan, zamana bile hükmeden o sessiz kar. Deniz kenarındaki taş iskeleye yaklaştığımda, ayaklarımın altında hafifçe çıtırdayan kar, içimde hem huzur hem de garip bir kıpırtı uyandırdı. Bu şehirde kar yağarken zaman yavaşlıyor gibi geliyordu. Her adım, hafif bir tereddütle ve bilinmez bir heyecanla atılıyordu.
Karan’ı uzaktan gördüğümde, kalbim istemsizce hızlandı. Tarihçi olarak disiplinli ve düzenli bir adamdı; elindeki dosyalar, not defteri, kalemleri hep mükemmel sırayla yerleştirilmişti. Ama şimdi, o gri palto ve dağınık atkısıyla, profesyonel görünümün arkasında, yorgun ama kararlı bir ifade vardı. Daha önce evde, hastanede karşılaştığımızda onu kırılgan ve insani yönleriyle tanımıştım; şimdi deniz kenarında, kar altındaki sessizlikte ise profesyonel maskesinin altında, tarih ve arkeoloji tutkusuyla bir araya gelmiş bir adam görüyordum. İçimde bir yan hâlâ onun nişanlı olduğunu hatırlıyor, bir yanım ise geçmiş buluşmalarımızın sıcaklığıyla kıpır kıpır oluyordu. Uzun zamandır baskılarla yaşadığım hayatımda, kendi özgürlüğümü kazanmıştım; ama Karan’ın gözlerindeki o çekim, her şeyi yeniden sorgulamama neden oluyordu.
-Burası güzel bir seçim.
“Burası sessiz. Kazı öncesi düşünmek için iyi olur.
Sessizlik oldu. Kar taneleri denize düşerken hemen eriyor, yüzeyde hiçbir iz bırakmadan kayboluyordu. Ve biz, geçmişimizle profesyonel geleceğimiz arasında, aynı şekilde, iz bırakmadan duruyorduk. Karan derin bir nefes aldı.
“Anka,” dedi, sesi ciddi ama kırılgan, “Kazı için izin belgeleri tamamlandı. Ocak ortasında Hatay’da sahada olabiliriz. Doğu yamaçta yeni bir tabaka var, hangi döneme ait bilmiyoruz... Oraya ulaşmak zor olacak ama değerli.”
Gözlerimdeki merakla defterimi açtım. “Alan seçiminde değişiklik var mı?”
“Topografik yapısı nedeniyle bazı hazırlıkları hızlandırmamız gerek,” dedi Karan, tarihçi titizliğiyle. “Sondaj ve radar taramaları öncelikli. Kazının güvenliği ve ekip koordinasyonu çok önemli.”
O anda fark ettim: Mesleki bir tartışmanın bile onun yanında başka bir ağırlığı vardı. Tarihçi Karan’ın disiplinli ve titiz yaklaşımı, benim arkeolog gözüyle sahadaki planlamalarım, kar altında birleşiyordu; ama aramızdaki sessizlik, söylenmemiş hislerin gölgesiydi.
Karan dosyayı kapattı, parmak uçlarını kahve bardağının kenarında gezdiriyordu. “Bazen düşünüyorum… Tarih kazarken, insan kendi hayatının katmanlarını da gömmüş olur mu?”
“Yanlış ellerdeyse evet,” dedim. “Ama doğru ellerde, belki de ortaya çıkarır.”
Göz göze geldik. O bakışta hem profesyonel ciddiyet hem de bastırılmış duygular vardı. Karan, nişanlı olmasına rağmen bana karşı hislerini sorguluyor; ben, uzun süredir baskılar altında büyümüş, özgürlüğümü kazanmış bir arkeolog olarak duygularımı bastırmaya çalışıyordum.
Bir rüzgâr esti, kar taneleri saçlarıma kondu. “Bu kazı… İyi gelecek,” dedim, sesimde hem mesleki hem duygusal bir umutla. “Toprağın altındaki tarih, insanın içindekini de ortaya çıkarır bazen.”
Karan başını hafifçe kaldırdı, gözlerindeki bakış karışık ama sıcak. “Seninle konuşmak,” dedi kısık bir sesle, “Kazı yapmaktan bile zor.”
Gülümsedim, hafif alaycı ama flörtöz bir tonla: “Çünkü ben toprak değilim. Kendini gizleyemezsin.”
Sessizlik sürdü. Dalga sesleri ve karın denize düşüşü, ikimizin de söylenmemiş sözlerini örtüyordu. Ama ikimiz de biliyorduk: Hatay kazısı, sadece tarih ve arkeoloji değil; aynı zamanda ikimizin de içine kazınacak bir sır olacaktı.
Karan dosyasını masanın kenarına bıraktı, kalemini defterin kenarına dayadı ve uzaklara, denizin üzerinde kar tanelerinin süzüldüğü noktaya baktı. “Ekipten bahsedelim,” dedi. “Stratigrafik ölçüm grubunu ben yöneteceğim, sen buluntu kayıt ve fotoğraf grubunu koordine edeceksin. Saha planına göre rotasyon olacak; böylece hem iş yükü dengelenir hem de hata payı azalır.”
“Tamam,” dedim. “Ben ekip üyelerine alanlarını gösteririm ve her katman için numaralandırma yaparım. Fotoğraflar ve toprak örnekleri kronolojik sırayla kaydedilecek. Özellikle yüzüğün çevresi, en hassas nokta.”
Karan hafifçe gülümsedi, gözlerindeki ciddiyet ve sıcaklık bir aradaydı. “Ve unutma… Bu yüzük, bilinmeyen bir uygarlığın ilk ipuçlarını barındırıyor. Bu yüzden her buluntu, küçük bir hazine gibi. Senin gözün olmadan hiçbir şey doğru şekilde değerlendirilemez.”
“Beni övmek için mi söyledin, yoksa ciddi bir uyarı mı bu?” dedim alaycı bir tonla.
“İkisi bir arada,” dedi, kısa bir kahkaha atarak. “Ama işin ciddiyeti kadar, sahadaki gözlemler de önemli. Mesela şu alan…” Parmağıyla haritanın doğu yamaç kısmını işaret etti. “Toprak yapısı ve taş dizilimleri ne Roma ne de Bizans stiline uygun. Belki yüzüğün ait olduğu uygarlığa dair ilk ipucu burasıdır.”
“Katmanlar üst üste ve çok karışık,” dedim. “Eğer ekip koordinasyonu ve numaralandırmayı doğru yapmazsak, yanlış bir uygarlık teorisi ortaya çıkabilir. Ama burası heyecan verici; yeni bir uygarlığın izleri olabilir.”
Karan başını eğdi, not defterine yazarken bana baktı. “Evet ve sahada birlikte çalışırken, katmanları çözme sürecinde senin sezgini görmek… İşin ötesinde etkileyici.”
“İşin ötesinde demek…” dedim, hafif gülümseyerek. “Profesyonel bakış açınla bunu çok karmaşık hale getiriyorsun, tarihçi.”
“Belki de karmaşıklık, keşfin bir parçası,” dedi. “Bazı ipuçları küçük ama kritik; yüzük ve çevresi, diğer kalıntılarla birlikte değerlendirilmeli. Senin gözün, ekip üyelerinin fark edemeyeceği ayrıntıları ortaya çıkarabilir.”
“Anladım,” dedim. “O zaman ekipten her biri sorumluluklarını net bilmeli ve ben saha koordinasyonunu sağlarken, sen belgeleri ve teorileri not edeceksin. Böylece buluntuların doğruluğu garanti altına alınır.”
Kısa bir sessizlik oldu; kar taneleri saçlarımızın üzerine düşerken eriyordu. Karan defterine döndü ve olası teorilerini seslendirdi:
“Doğu yamaçta bulunan seramik parçaları, bilinen üsluplardan farklı. Belki Pars uygarlığı… belki de daha önce adı geçmemiş bir uygarlık. Eğer bu yüzük buradan çıkmışsa, kimliği tamamen bilinmeyen bir kültürün parçası olabilir.”
“Ve stratigrafik analiz bunu doğrularsa, uygarlığın sınırları ve zaman dilimi netleşir,” dedim, not alırken. “Özellikle toprak tabakalarının fotoğrafları ve ölçümleri, yüzüğün tarihini ve çevredeki yapıların bağını anlamamızda kritik.”
Karan başını kaldırdı, gözlerimdeki merakı fark etti. “Ve işin en güzel tarafı… İkimiz birlikte çalışırken hem bilimsel hem de kişisel katmanları keşfediyoruz. Bazen bir buluntu kadar küçük detaylar da oldukça etkileyici olabiliyor.”
Gülümseyerek karşılık verdim. “O zaman dikkat et, tarihçi. Katmanları çözerken senin gözünü kaybetmemeliyim.”
“Belki de bazı ipuçları işin profesyonelliği ve diğer etkiler bir araya geldiğinde, kendiliğinden açığa çıkıyor,” dedi, hafifçe başını eğerek.
Kar sessizce düşerken, denizin uzaklardaki hafif dalga sesiyle birleşiyordu. Ama planımız netti: ekip koordinasyonu, stratigrafik analiz ve yüzüğün gizemini çözmek. Ve ikimiz de biliyorduk ki, her tartışma ve her stratejik planlama, sadece kazıyı değil, aramızdaki gerilimi de şekillendirecekti. Karan defterini kapattıktan sonra hafifçe gerindi ve gözlerini bana çevirdi. “Bu yüzük ve stratigrafik katmanlar, gerçekten karmaşık. Eğer Pars uygarlığına aitse…” diye başladı, ama cümlesini tamamlamadan durdu, gözleri hafifçe parladı.
“Pars uygarlığı, ha?” dedim, alaycı bir tonla. “İlginç bir isim seçmişsin… Hem uygarlık hem de soyadım. Tesadüf mü, yoksa gizli bir mesaj mı?”
Karan hafifçe irkilip gülümsedi. “Gizli mesaj… Belki de bir tür önsezi,” dedi. “Ama ciddi konuşalım; stratigrafik katmanlar ve taş dizilimleri Roma veya Bizans’a ait değil. Eğer bir Pars uygarlığı varsa, bu yüzük en somut kanıt olabilir.”
“Pars uygarlığı…” dedim, not alırken, sesimde hafif merak ve alay karışımı. “Bu durumda hem soyadım hem uygarlık adı… Garip bir paralellik. Saha ekibi bunu bilmeden çalışacak ama biz farkındayız.”
Karan hafifçe başını eğdi, gözlerinde sıcak bir ifade vardı. “Evet ve belki de bu paralellik, çözülmesi gereken başka bir katman yaratıyor.”
“Katmanlar demişken,” dedim, defterimi açarken, “Ekip planını tekrar netleştirelim. Doğu yamaç stratigrafik ölçüm grubu: kazı, ölçüm ve toprak örnekleri. Fotoğraf ve buluntu kayıt grubu: her taş ve seramik parçası detaylı şekilde belgelenmeli. Rotasyonla değişecekler, her buluntu kontrol altında olacak.”
Karan kaşlarını kaldırdı. “Ve yüzüğün bulunduğu alan özellikle önemli. Eğer Pars uygarlığıyla bağlantılıysa, o alanın koordinasyonunu dikkatle yürütmeliyiz. Altındaki katmanlar, uygarlığın zaman dilimi ve sınırları hakkında ipuçları verebilir.”
“Ve benim gözüm her şeyi görecek,” dedim, hafif bir gülümsemeyle. “Senin belgelerinle birleşince, ortaya doğru bir veri çıkacak. Ama dikkat et tarihçi bazı sırlar sadece doğru ellerde açığa çıkıyor.”
Karan başını hafifçe eğdi, defterine tekrar bakarken gözlerimi takip etti. “Bazı sırlar hem işin bilimsel boyutunda hem de kişisel boyutta açığa çıkıyor. Ve evet, sahada birlikte çalışmak, bazen sürprizli olabiliyor.”
“Sürprizler demişken,” dedim, hafif alaycı bir tonla, “Bazı sürprizler katmanların derinliğinde saklı, bazıları ise… direkt gözlerin önünde.”
Karan kısa bir kahkaha attı. “O gözlerin önünde olan sürprizleri çözmek de tarihçinin işi değil mi zaten?”
Gülümseyerek başımı salladım. “Belki de. Ama bazen arkeolog sezgisi, tarihçinin mantığından daha hızlı hareket eder.”
Kar taneleri denize düşerken eriyordu; uzaklarda martı sesi hafifçe yankılanıyordu. Planımız netti:
Ekip koordinasyonu ve rotasyon
Stratigrafik ölçümler ve buluntu kayıtları
Yüzük ve çevresindeki katmanların detaylı analizi
Pars uygarlığı olasılığı ve henüz bilinmeyen kültürün izlerini takip
Ama aynı zamanda katmanlar gibi, duygular da yavaş yavaş açığa çıkıyordu. Karan defterini kapatırken, hafif bir gülümsemeyle bana baktı.
“Hazır olduğunda, ekip sahaya geçecek. Ve unutma bazı sırlar, yalnızca doğru eller ve doğru gözler bir araya geldiğinde ortaya çıkıyor.”
“Doğru eller, doğru gözler ve belki biraz Pars büyüsü,” dedim, hafif bir tebessümle, soyadımdaki gizemi hem profesyonel hem flörtöz bir şekilde hatırlatarak.
Karan gözlerini bir an üzerimde gezdirdi, sanki hem şifresi çözülmesi gereken bir yazıtı inceliyor hem de sakladığım bir sırrı yakalamaya çalışıyordu. Ardından, yan yana yürürken bastığımız toprağın altında yatan tarihin heyecanı içimizi titretti. Sahaya adım attığımızda, sadece taşların değil, kendi öykümüzün de katman katman ortaya çıkacağını ikimiz de biliyorduk.
-Sana bir teklifim var Pusat!
-Pusat? Söyle bakalım Pars. Nedir teklifin?
-2 Ocak’da beraber Hatay’a gidelim. İkimiz. Kazıya başlamadan önce o toprakları önceden tanımak, insanıyla kaynaşmak bize yardımcı olabilir. Çok uzun süre orada kalacağız.
-Bu harika bir fikir Anka. Ben bunu nasıl düşünemedim. Çalışacağın yeri önceden görmek çalışırken de çok yardımcı olur. Sen bir dâhisin.
-Ahh hiç mütevazi olamayacağım öyleyimdir.
Benim cümlemi bitirmemle ikimizde gülmeye başladık. Hava soğuktu belki ama bizim içimiz, kalbimiz sıcacıktı. Tanışalı bir ay kadar olmuştu ama aramızda kurulan bağın samimiyetine güveniyordum. Bazen önemli olan insanlarla geçirdiğiniz zaman beraber paylaştıklarınızdır. Karan şimdi karşımda gülüyordu belki ama içinde bir yerlerde hala karanlıkta kalan bir gölge vardı. Gözlerimizin derinlerinde kaybolurken tüm sessizliği Karan’ın çalan telefonu bozdu. Telefonu masanın üzerinde olduğundan arayanın Artemis olduğunu görmüştüm ve içimde daha önce hiç hissetmediğim bu sebeple de anlamlandıramadığım bir his doğdu. Ve bu da istemsizce kaşlarımı çatmama sebep oldu. Bu öyle bir duyguydu ki Karan’ın telefonda ne konuştuğunu bile duymuyordum. Gözlerimi denize çevirip sakinleşmeye çalıştım. Ben ne ara sinirlenmiştim ki? İçimdeki tuhaf kıskançlık duygusunu bastırmaya çalışırken, bir yandan da bunun nedenini sorguluyordum. Belki de Karan’ı kısa sürede kendime bu kadar yakın hissetmem, onun hayatında başkalarının da yer alabileceği gerçeğiyle yüzleşmemi zorlaştırıyordu. Denizin serin esintisi yüzüme vururken derin bir nefes aldım, kendi duygularımla baş başa kaldım.
-Anka, Anka beni duyuyor musun? Hey?
-Ha, ne? Pardon dalmışım, ne demiştin?
-Eğer işlerimizi tamamladıysak müsaadeni isteyecektim. Artemis aradı da sanırım bu konuşmayı daha fazla erteleyemem.
-İşimiz bitti ama bitmese bile gidebilirsin Karan zor bir süreçten geçiyorsun. Allah yardımcın olsun.
-Teşekkür ederim. Her şey için sağ ol görüşmek üzere.
-Görüşürüz ortak bir şey olursa telefonum açık.
-Tamamdır ortak.
Bir süre sonra Karan masadan kalktı ve arkasında sıcak bir gülümseme bırakarak uzaklaştı. Onun ardından denize bakmaya devam ettim; dalgaların ritmi sanki içimdeki karmaşayı yatıştırmaya çalışıyordu. Kendi kendime, bu yeni hislerimle nasıl başa çıkacağımı düşünürken akşamın huzurlu sessizliği beni sarmaladı. İçimde hem tatlı bir huzur hem de hafif bir tedirginlik vardı. Bu duyguların, zamanla bana neler öğreteceğini merak ediyordum.

KARAN PUSAT
İstanbul’un erken akşam ışıkları, kafe pencerelerinden içeri soluk bir parıltı düşürüyordu. Karan, Artemis’i beklerken ellerini sertçe cebine soktu, durduğu yerde hafifçe titredi ama bunu kimse görmeyecek gibiydi. Son zamanlarda ilişkisi kendisini hem yormuş hem de hayal kırıklığına uğratmıştı; artık duygularını açmak yerine onları kontrol altında tutuyordu. Artemis içeri girdiğinde gözleri biraz kırmızıydı, ama bakışları hâlâ keskin ve meydan okuyucuydu. Masaya oturdu, çantasını önüne çekti ve Karan’a baktı.
- Konuşmamız gerekiyor, Karan!
-Evet. Artık kaçamayız.
Aralarında birkaç saniyelik sessizlik oldu. Sadece kafenin hafif uğultusu ve dışarıdaki rüzgârın camlara vurması duyuluyordu.
-Obstrüktif Azoospermi… Son raporu gördüm. Bunu öğrendiğinden beri… Aramızdaki mesafe büyüdü. Karan, artık bir adım atmam gerek.
Karan gözlerini ona dikti, ama bakışı buz gibiydi.
-Mesafe… Haklısın. Ama ben de yoruldum, Artemis. Son zamanlarda ilişkimiz… İkimiz için de mutsuz bir hal aldı.
Artemis kaşlarını çattı.
-Mutsuzluk mu? Ya da sen duygularını sakladıkça uzaklaştın mı? Ben sana alan tanımaya çalışırken sen… Belki de zaten vazgeçmiştin.
-Vazgeçmek… Hayır, ama seni hayal kırıklığına uğratmaya devam edemem. Kendimi kaybetmek istemiyorum. Ve görüyorum ki sen de kendini kaybetmek istemiyorsun.
Artemis gözlerini kısarak, acı ama kararlı bir tonla:
-O zaman yapacak tek şey var. Bunu bitirmek. Artık birbirimizi zorlamayalım.
Karan dudaklarını kıstı, bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi. Sadece başını salladı:
-Tamam… Bitti.
İkisi de ayağa kalktı. Sessizlik ağırdı, ama sözlerden daha netti. Karan kapıya yöneldi, Artemis bakışlarını ona çevirdi ama bir adım bile atmadı. Dışarı çıktıklarında, karla hafifçe kaplanmış İstanbul sokakları sessizdi. Karan bir an durdu, nefesini derin aldı ve sonra yürümeye devam etti. Kalbindeki boşluk ve bitmemiş sorular, Hatay’a gitmeden önce onunla taşınacak bir yük olarak kaldı.
Adımlarımı hızlandırırken zihnim istemsizce Anka’ya kaydı. Sahildeki o gün, denizin hafif esintisiyle birlikte haritaya eğilmiş, yüzüğün koordinatlarını işaretlerken gösterdiği ciddiyet… ama gözlerindeki hafif oyunbaz ışık, hâlâ aklımdan çıkmıyordu. Onun yanında olduğumda bir yandan işin ağırlığını hissediyor, bir yandan da istemsiz bir huzur buluyordum. Artemis’le yaşadığım mesafe ve kopukluk, Anka’nın yanındaki o doğal rahatlıkla keskin bir tezat oluşturuyordu. Onun dikkati, enerjisi, merakı… her biri, bana başka bir dünyanın kapısını aralıyordu. Flörtü küçük, ama etkisi güçlüydü; işin ciddiyetiyle, bakışlarının altındaki sıcaklığı bir arada taşıyordu.
Bir an durup gökyüzüne baktım; yıldızlar hafifçe kayıyordu. Hatay’a gittiğimizde, yüzüğün gizemini çözerken, belki de onun yanında hissettiklerimi de keşfedecektim. Bu, sadece bir meslek heyecanı değildi; bir merak, bir çekim, bir tür kendini bulma çabasıydı. Ve içimden, sessiz ama inatçı bir ses yükseldi: “Dikkat et Karan… bu sadece iş değil, hislerin de bir kazı alanı olacak.”
Bunu düşündükçe hem hafif bir gerginlik hem de beklenmedik bir heyecan yayıldı içime. Anka, yüzüğün ve tabakaların arasındaki karmaşayı çözmeye çalışırken, istemeden kendi karmaşamı da ortaya çıkarıyordu. Artemis’ten sonra ilk kez, bu kadar doğal, bu kadar akışkan bir bağ hissetmiştim; belki de uzun zamandır ihtiyacım olan bir dengeydi.
Bir süre sessizce yürüdüm, kendi düşüncelerimle baş başa. Hatay’a, bilinmeyen uygarlığın izlerine ve Anka’nın yanında geçecek günlere dair planlar zihnimde şekillenirken, içimde hem sorumluluk hem de merak dolu bir heyecan birikiyordu. Bu, geçmişle hesaplaşmak ve geleceği keşfetmek arasındaki ince çizgiydi… ve ben, o çizgide yürüyordum.
Tekrardan arabaya bindiğimde sessizlik ağır bir tül gibi üzerime çökmüştü. Artemis’le olan ilişkiyi bitirmenin verdiği rahatlama ve aynı zamanda boşluğun ağırlığı… İçimde bir karışım hâlâ dönüyordu: yıllardır sessizce bastırdığım hayal kırıklıkları, kaygılar ve yeni bir başlangıca dair beklenmedik bir umut.
Birkaç gün öncesine kadar hayatım neredeyse mekanik bir döngüydü; iş, nişanlım, sosyal beklentiler… Ama şimdi, her şey değişmişti. Artemis’le aramızdaki mesafe, onun duygusal geri çekilişi ve benim yeni tanımlanan durumum — obstrüktif Azoospermi — ilişkimizin dayanabileceği sınırları çoktan zorlamıştı. Artık tek bir yol vardı: bitirmek. Ve bitirmek, düşündüğüm kadar yıkıcı değildi; belki de uzun zamandır ihtiyacım olan bir özgürlüktü.
Ama özgürlük, yalnızlık demek değildi. Aklımın bir köşesinde, Hatay’da dört gün sonra Anka ile geçireceğimiz zaman, yüzüğün gizemi ve stratigrafik planlar… Hepsi birleşiyor, bana hem heyecan hem de titrek bir huzur veriyordu. Anka’nın yanında olmak, profesyonel bir merak kadar, içimde tanımlanamayan bir çekim yaratıyordu. Telefonu elime aldım. Parmaklarım hafif titriyordu ama nefesimi topladım. Aramak için doğru zamanı bekledim, sonra tuşlara bastım.
-Selam Anka, dedim, sesimde hem yorgunluğun hem de hafif bir rahatlamanın tonu vardı.
-Selam Karan… Her şey yolunda mı? dedi karşıdan, sesi hem dikkatli hem de meraklı.
-Evet ama öncelikle sana bir şey söylemem gerek. Artemis’le ayrıldık. İlişkimiz artık sürdürülemez hale geldi hem onun hem benim için daha doğru bu. Ve… dört gün sonra Hatay’a beraber gideceğimiz tatil planımız hâlâ geçerli.
Karşıdan kısa bir sessizlik geldi, sonra Anka hafif bir gülümsemeyle:
-Evet, planımız hâlâ duruyor. Artık daha rahat bir şekilde gidebiliriz demek ki.
-Kesinlikle, dedim, gözlerimi kapatıp nefesimi yavaşça verdim. “Artık geçmişin gölgesinde değil, sadece önümüzdeki günlerdeki keşiflere, yüzüğün gizemine ve tabii seninle geçireceğim zamana odaklanabilirim.”
Anka kısa bir kahkaha attı, hafif flört alt tonuyla:
-Yani hem iş hem de eğlence, birlikte. Planlarımız sadece haritalardan ibaret değil anlaşılan.
-Tam olarak, dedim, hafif gülümseyerek. “Ama dürüst olayım… işten çok, seninle o günleri paylaşmayı merak ediyorum. Planlarımızın ötesinde… sadece birlikte geçireceğimiz anları.”
Anka birkaç saniye sessiz kaldı, sonra hafifçe:
-Sanırım ben de merak ediyorum… ama tabii ki önce kazı, sonra kendi keşfimiz.
-Anlaştık, dedim, sessiz bir kararlılıkla. “Ve bu sefer, yüzüğün gizemi kadar, kendi hislerimizi de bir nebze açığa çıkarabiliriz.”
Telefonu kapatmadan önce sessizlik çöktü. İçimde hem Artemis’le kapattığım bir dönemin hem de Anka ile paylaşacağımız dört günün heyecanı birikti. Hatay’a gidiş artık sadece bir iş değil, aynı zamanda keşfedilmeyi bekleyen bir duygusal yolculuktu. Telefonu kapattıktan sonra arabada sessizlik çöktü. Dört gün sonra başlayacak tatil fikri, içimde hem bir rahatlama hem de garip bir heyecan uyandırıyordu. Artemis’le kapattığım sayfanın ağırlığı hâlâ omuzlarımda, ama Anka’yla paylaşacağımız zamanın sıcaklığı o ağırlığı bir nebze hafifletiyordu.
“Dört gün… sadece ikimiz, Hatay’ın güneşi, denizin sesi ve o küçücük sokaklar,” diye düşündüm kendi kendime. “Artık sadece keşif değil, keşfedeceğim bir şey de var: Anka’yla geçireceğim anlar, konuşmalar, sessizlikler…”
Gözlerimi kapadım, Asi Nehri’nin kıyısındaki yürüyüşleri, Musa Ağacı’nın gölgesinde durup konuşmayı, sokaklarda birbirimize rastlayan bakışları hayal ettim. Kalbim istemsizce hızlandı; zihnim, dört gün sonra başlayacak tatilin her anını bir film şeridi gibi oynatıyordu.
“Artemis’le her şey bitti. Rahatlama var, ama boşluk da… Ama bu boşluğu dolduracak olan, belki de sadece Anka,” diye fısıldadım kendi kendime. “Güneş, rüzgâr, deniz… ve onun yanımda olması. Belki de ilk defa, bu kadar heyecan ve merak hissetmek… normal bir tatilden çok daha fazlası olacak.”
Bir nefes daha aldım ve gülümsedim. İçimde bir kararlılık vardı: Hatay’a döndüğümde, geçmişin yükü yerine, sadece o dört günü ve Anka’yla paylaşacağım anları yaşayacaktım. Ve istemsizce, Anka’nın yanında olmanın verdiği güven ve sıcaklık, içimde yeni bir sayfanın başlangıcını işaret ediyordu.
Anka PARS
Telefon kapandıktan sonra öylece kaldım, elim hâlâ kulakta. Karan’ın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu; o ciddiyet, o alaycı ama sıcak ton… içimde istemsiz bir titreme yarattı. Dört gün… sadece biz ikimiz. Hatay, deniz, güneş, eski taşlar… ve o yanında. Kalbim hızlandı, dudaklarım hafifçe gülümsemeye kıvrıldı. Karan’ın sözlerinde yalnızca tatil planı yoktu; bir davet vardı, bilinmeyeni birlikte keşfetmek için. Belki de sadece yüzüğün gizemini değil, kendi hislerimizi de açığa çıkarmak için.
Gözlerimi kapattım; Asi Nehri’nin serinliği, Musa Ağacı’nın gölgesindeki sessizlik geldi aklıma. İstemsizce düşündüm: “Karan… kendi dünyasına çekiyor beni. Hem profesyonel hem kişisel. Sanki yüzüğün gizemi kadar, onun yanında olmanın da bir sırrı var.”
İçimde hem heyecan hem de hafif bir kaygı vardı. Ama bu kaygı tedirginlik değildi; bekleyişin tatlı gerilimiydi. Dört gün… ve belki de yalnızca yüzüğü değil, kendi hislerimizi de açığa çıkaracağız. Derin bir nefes aldım, gözlerimi pencereye diktiğimde dışarıdaki gece karanlığı hafifçe aydınlanıyordu. Hatay… ve o dört gün… geçmişin gölgesi artık yoktu. Sadece keşif, deniz, güneş ve belki… Karan.
Kalbim bir kez daha hızlandı, dudaklarımda hafif bir tebessüm oluştu. Sessizce kendi kendime söz verdim: “Hazırım… her şey için. Hem yüzüğün gizemi için hem de onun yanında geçecek zaman için.” Ve böylece, içimde hem tatil heyecanı hem de Karan’a dair hislerin kıpırtısıyla, bilinmeyenin, keşfin ve duyguların yankısıyla gözlerim kapandı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |
