11. Bölüm
A. ELA 💫 / KAYIP UYGARLIĞIN KANATLARI / BÖLÜM 11: KADİM OLANA VEDA

BÖLÜM 11: KADİM OLANA VEDA

A. ELA 💫
albertinekayip

Sabahın ışığı otelin kahvaltı salonuna sızarken, Hatay’daki son kahvaltımız masamızı aydınlatıyordu. Pencereden dışarı bakınca, şehrin sabah sessizliği sanki vedalaşmamızı kolaylaştırıyordu; sokaklar hâlâ uyanıyordu, ama biz biliyorduk ki birkaç saat içinde İstanbul’a dönmüş olacağız.

Kahvaltı tabaklarımızda zeytinler, peynirler, taze ekmekler ve yöresel reçeller vardı; yanlarında sıcak çay fincanlarımızdan çıkan buhar, son bir kez Hatay’ın kokusunu dolduruyordu salonun içine. Karan, masada otururken bana bakıyor ama aynı zamanda gözleri tabaklara da kayıyordu. Sessizliği bir anlık kırmak için, “Burası, sanki tatilin her anını biraz daha değerli kılıyor,” dedi.

Gülümseyerek karşılık verdim: “Evet… Son kahvaltı… Bu sabah her şey daha ağır, daha kıymetli gibi.”

Bir yudum çay aldım, Karan da fincanını kaldırdı. Göz göze geldiğimizde aramızda hafif bir gerginlik ve sessiz bir hüzün vardı. Kahvaltı boyunca küçük sohbetler ettik; Hatay’daki gezilerimizi, gördüğümüz yerleri, tatilin sürprizlerini hatırladık. Ama her kelime, İstanbul’a dönme gerçeğiyle bir parça tuhaf bir hüzün taşıyordu.

Ben reçelden bir kaşık aldım, “Hatay’ın reçelleri… İstanbul’a götürebilsek keşke,” dedim hafifçe gülerek ama içimde bir sızıyla.

Karan kaşlarını kaldırdı ve hafif bir tebessümle: “Seninle bu tatili paylaşmak başka bir şehirde olsak da bu anı hatırlayacağız,” dedi.

Masadaki sessizlik bir süre devam etti. Kahvaltının tadı, Hatay’ın sabahının kokusu, Karan’ın yanında olmanın huzuru… Hepsi bir arada, ama biraz buruk bir şekilde. İçimde, bu tatilin son anlarını hazmetmeye çalışırken, aramızdaki gizli gerginlik ve duygular da hafifçe yankılanıyordu. Son yudum çayımı alıp fincanı masaya bıraktım. Gözlerimi tekrar Karan’a çevirdim; sessiz bir onaylama, son bir bakış ve birlikte bu şehri ardımızda bırakmaya hazırlanmamız gerektiğini hissettik.

Sabah Antakya’nın üstüne ince bir sis tabakası çökmüştü. Asi Nehri kıyısındaki ağaçlar gri bir örtünün arkasında siluet gibi görünüyordu. Arabanın camına vuran damlalar yavaşça süzülürken, içimde tuhaf bir dinginlik vardı. Karan direksiyona sessizce odaklanmış, radyoda çalan eski bir Türk sanat müziği parçası eşliğinde yolu izliyordu.

Ne o konuştu ne ben. Ama ikimiz de biliyorduk; bu sessizlik, aramızdaki sözcüklerden daha çok şey söylüyordu.

-Bugün son gün, dedim sonunda, sesi yumuşak bir tebessümle kırarak.

Karan başını hafifçe bana çevirdi. “Evet. Ama bazı şehirler, insanı öyle bir yerinden yakalar ki, gitmek bir tür ihanete dönüşür.”

-Belki de sadece veda etmek istemiyoruz. Henüz değil.

Yol, sabah ışığıyla birlikte açılıyordu. Zeytinlikler, narenciye bahçeleri, küçük köy evleri… Her şey tanıdık ve huzurluydu. Birkaç saatlik yolculuğun ardından, denizin kokusu kendini hissettirmeye başladı. Payas’a vardığımızda, tarih kokusu havaya karışmıştı. İlk durağımız Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi oldu. Geniş kemerleri, taş duvarları ve görkemli kubbesiyle karşımızda bir tarih dersi gibi duruyordu. Karan arabadan inerken, gözleri yapının her detayına kaydı. “1574,” dedi kendi kendine.

-II. Selim tahta, Sokullu Paşa ise hâlâ Osmanlı’nın aklı gibiydi. Bu külliyeyi, Mimar Sinan inşa etmişti. Belli zaten denge, sadelik, orantı hepsi bir matematik gibi.”

Avluya adım attık. Taş zeminden yansıyan sabah ışığı gözlerimi aldı. Çeşmenin kenarında birkaç yaşlı adam oturmuş, sessizce sohbet ediyordu. Avlunun merkezindeki su sesi, zamandan bağımsız bir ritim gibiydi.

-Elini şu taşa koy, dedi Karan. “Sinan’ın taşları konuşur. Burada sadece bir yapı değil, bir düşünce inşa edilmiş.”

Elimi duvara koydum. Taşın soğukluğu parmak uçlarımda dolaştı, sanki yüzyılların nabzı atıyordu orada.

-Taş gerçekten sessiz değildir. Yeterince dikkatli dinlersen, bir şeyler fısıldar.

Karan bana döndü, bakışlarında hem merak hem de alttan akan bir sıcaklık vardı.

-Ve sen dinliyorsun.

-İşim bu. Ama bazen insanlar kadar zor anlaşılıyorlar.

-Bazı insanlar da taşlar kadar eski.

Külliyenin iç kısımlarında dolaşırken Karan anlatmaya devam etti.

-Burası, Osmanlı’nın doğu ticaret ağının kalbiydi. Sinan bu külliyeyi yalnızca bir ibadethane olarak değil, bir yaşam merkezi olarak tasarladı: kervansaray, medrese, hamam, han ve cami. Yani inanç, ticaret ve aklın birleştiği bir model.

-Bir düzen inşası,” dedim düşünceli bir sesle.

-Evet, dedi Karan. “Sokullu Mehmet Paşa bunu istiyordu — insanın ve devletin kendi dengesini bulması. Ama sonra her şey değişti.”

-Her şey değişir. Ama bazı yapılar, bu değişimi bile sessizce taşır.

Külliyenin avlusunda bir süre sessiz kaldık. Suyun sesi, taşların yankısı, kuşların kanat çırpışı... Zaman bir anlığına durdu sanki. Karan o an bana baktı, sesinde alışılmadık bir kırılganlık vardı:

-Bazen düşünüyorum. Tarihte kalmak mı daha güvenli, yoksa bugünde yaşamak mı?

Cevap vermedim. Çünkü biliyordum o soru yalnızca tarihle ilgili değildi. Öğleye doğru külliyeden ayrıldık. Güneş yükselmiş, taş duvarlar ısınmıştı. Payas sokaklarında kısa bir yürüyüşün ardından Payas Kalesi’ne ulaştık. Denizden gelen rüzgâr kalenin burçlarında yankılanıyor, taş duvarlardan tuz kokusu yükseliyordu. Kalenin heybeti uzaktan bile etkileyiciydi. Etrafı hendekle çevrili, sekiz kuleli bu savunma yapısı, yüzyılların tanıklığını sessizce sürdürüyordu. Karan anlatmaya devam etti:

-Aslında bu kale ilk olarak Haçlılar tarafından yaptırılmış. Tapınak Şövalyeleri burayı hacıların güvenliği için kullanmış. Sonra yüzyıllar boyunca yıkılıp harap olmuş. Osmanlı döneminde, 1567 ile 1571 arasında yeniden inşa edilmiş. Mimar Sinan’ın eli değmiş buraya da. Bugünkü haliyle tam anlamıyla bir Osmanlı yapısı.

Yani yeniden doğmuş, dedim, taşların arasına bakan gözlerimle.

Karan başını salladı. “Evet. Tıpkı bazı insanların kendini yeniden inşa etmesi gibi.”

Bir an sessiz kaldım. Gözlerimi kapatınca, kalenin taş duvarlarında yankılanan geçmişi duyar gibiydim: savaş sesleri, at nalı gürültüleri, rüzgârda savrulan sancaklar... Kaleye vardığımızda, avludan gelen bir serinlik yüzümü okşadı. Ortada küçük bir mescit vardı, sade ama dimdik ayakta. Avlunun etrafındaki koğuşlar, depo odaları ve kulelere çıkan taş merdivenler... Her şey, işlevin zarafetle birleştiği bir mimari düzen içinde yer alıyordu.

-Eline bak, dedi Karan, duvardaki bir taşa işaret ederek. “Şu izleri görüyor musun? Bu taşlar yeniden kesilip yerleştirilmiş. Sinan orijinal planı koruyarak, neredeyse bir mühendis titizliğiyle yeniden inşa etmiş kaleyi.”

-Elimle dokunabilir miyim?

-Dokun, dedi sessizce.

Taşın soğuk yüzeyi parmaklarımın altında canlıymış gibi titreşti.

-Biliyor musun taş dediğin şey sadece bir yapı malzemesi değildir. O bir hatıradır. Zamanın belleği. Her darbe, her oyuk, her çatlak bir hikâye anlatır.

Karan gülümsedi.

-Sen her şeye hikâye gözüyle bakıyorsun.

-Belki de başka türlü dayanamayız. Arkeolog olmak biraz da geçmişin ağırlığını sevmek demek.

Kalenin batı kısmına yürüdük. Hendekleri çevreleyen rüzgârda yosun kokusu vardı. Yukarıda, gökyüzünde iki martı birbirini kovalıyordu. Karan o an derin bir nefes aldı.

-Payas Kalesi, o dönemde Sürre Alaylarını ve ticaret kervanlarını koruyordu. Bir nevi ileri karakol gibiydi. Hem savunma hem huzur simgesi.

-Elinde kılıçla huzur sağlamak… dedim ironik bir ses tonuyla.

-Zamanın ruhu farklıydı, dedi. “Ama Sinan’ın düşüncesi buydu: denge. Hem güvenlik hem yaşam. Aynı külliye gibi.”

Bir süre sessizce yürüdük. Merdivenlerden çıktık, kalenin burçlarından deniz göründü. Dalga sesleri, taş duvarlara çarpıp yankılanıyordu. Karan sessizce elini taşlara koydu.

-Namık Kemal de bir dönem burada kalmış biliyor musun?

-Gerçekten mi?

-Evet. Kıbrıs’a sürülmeden önce bir süre bu kalede tutulmuş. Şu duvarların arasında, belki şu pencereden dışarı bakarak ‘Vatan yahut Silistre’nin’ ilk dizelerini düşündü.

Gözlerimi kısarak uzaklara baktım.

-Demek ki bu duvarlar hem savaş hem de kelime taşımış.

-Ve belki de aşk, dedi Karan, alçak bir sesle.

-Namık Kemal için mi söylüyorsun, yoksa kendin için mi?

Bir an sessizlik oldu. Rüzgâr saçlarımı savurdu, Karan’ın bakışları yüzümde gezindi.

-İkisi de olabilir, dedi sonunda.

Kalenin üst katına çıktığımızda güneş yavaşça batmaya başlamıştı. Gökyüzü kızıl bir perdeye dönüşmüştü. Denizin ötesinde ufak tekneler, ışık hüzmeleriyle süzülüyordu.

-Biliyor musun Mimar Sinan bu kaleyi külliyeye denge unsuru olarak tasarlamış. Biri inancı, diğeri gücü temsil ediyor. Belki de insanın kendi içinde kurmak istediği düzen bu: kalp ve akıl, inanç ve savunma.

Karan başını eğdi, sonra bana döndü.

-Ve sen hangisini seçerdin, Anka? Kalbi mi, aklı mı?

-İkisini de yoksa biri eksik kalır.

-Ya biri seni yıkarsa?

-Elimle yeniden inşa ederim. Tıpkı Sinan gibi.”

Bir süre sessizce durduk. Denizin sesi, kalenin taşlarına çarpıp yankılanıyor, geçmişin nefesini bugüne taşıyordu. Karan o an bana doğru bir adım attı, sesi alçaldı:

-Bazen düşünüyorum. Tarih sadece geçmiş midir? Yoksa ikimiz gibi, yeniden yazılmayı bekleyen bir şey midir?

Bakışlarını yakaladım, gözlerinde bir tür kararsızlık, belki de korku vardı.

-Tarih her zaman yeniden yazılır. Ama bazı satırlar, hiç silinmez.”

Kalenin duvarlarından inerken, uzakta ezan sesi yankılandı. Gökyüzü tamamen turuncuya dönmüştü. Yürürken son kez geriye baktım. Payas Kalesi, sanki bizi izliyordu. Bir an için içimden geçti belki de bu taşlar bizi anlayan tek şeydi. Karan arabaya binmeden önce sessizce fısıldadı:

-Bu duvarların içinde hâlâ bir şey var.

-Ne gibi?

-Bilmiyorum. Ama belki de bizim de kazmamız gereken şey bu tarihin değil, kendimizin içi. Ve o an, Payas Kalesi yalnızca bir yapı değil, bizim sessiz bir yansımamızdı. Bir tarihçinin gözünde bir dönemin gücü, bir arkeoloğun kalbinde geçmişle bugünü bağlayan ince bir damar gibi. Külliyeden ayrıldığımızda hava artık akşama dönmüştü. Payas’ın taş sokakları, gün batımının turuncu ışığıyla sarmalanmıştı. Denizden esen rüzgâr, tuzla tozun karıştığı o tanıdık kokuyu taşıyordu. Karan arabayı çalıştırmadan önce kısa bir süre sessiz kaldı. Ellerini direksiyona koymuş, düşünceli bir şekilde önüne bakıyordu.

-Hazır mısın? diye sordu sonunda.

-Bilmiyorum. Sanki bu şehir beni bir parça daha burada tutmak istiyor.

Karan başını hafifçe çevirdi, gözlerinde yorgun bir gülümseme vardı.

-Hatay insanın kalbini yavaş yavaş ele geçiriyor. Fark etmeden…

Arabayı yola sürdü. Payas geride kalırken, camdan dışarı baktım. Uzakta, kalenin silueti hâlâ seçiliyordu — taş duvarlar, yüzyılların ağırlığıyla dimdik ayakta duruyordu. Bir an içimden geçti: belki de bu şehir, tarih boyunca yıkılıp yeniden yapılan her şeyiyle bana benzedi. Sessizliğimi fark etmiş olacak ki Karan radyoyu açtı. Eski bir Anadolu türküsü çalmaya başladı. Sözler uzaktaki dağlara, geçip giden zamana, yarım kalan sevdalara dairdi. Karan eliyle sesi biraz kıstı.

-Yorgun musun?

-Biraz. Ama daha çok doluyum. Hani bazı yerler vardır ya… gitmeden önce senden bir şey koparır.

-Hatay mı kopardı, yoksa Hatay’daki bir şey mi?

Soru havada asılı kaldı. Cevap vermedim. Çünkü hangisi olduğunu ben de bilmiyordum. Yol kıvrılarak dağların arasından geçerken güneş tamamen batmış, gökyüzü koyu lacivert bir örtüye bürünmüştü. Farların ışığıyla önümüz aydınlanıyor, ara sıra uzakta köy evlerinin sarı ışıkları görünüyordu. Karan, gözlerini yoldan ayırmadan konuşmaya devam etti.

-Şu yüzük hâlâ aklımdan çıkmıyor. Üzerindeki semboller hiçbir uygarlıkla eşleşmiyor. Sanki bilerek saklanmış bir anlam var içinde.

-Belki de bir uygarlığın değil, bir hikâyenin parçasıdır. Unutulmuş bir aşkın, bir ihanetten doğan efsanenin…

-Sen arkeolog olmaktan çok bir şairsin,

-Belki de kazdığımız şeyler şiirlerin en eski hâlidir. İnsan ilk aşkını, ilk korkusunu toprağa gömdü belki de.

Karan sustu. Sonra, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi fısıldadı:

-Belki biz de bir şeyleri kazıyoruz şu anda. Ama topraktan değil kendi içimizden.

Yol boyunca ara ara sessizlik çöktü. O sessizlikte motorun sesi, dışarıdaki rüzgârın uğultusu ve düşüncelerimizin yankısı vardı. Karan direksiyona hâlâ sıkıca tutunuyordu. Parmak eklemleri bembeyaz kesilmişti.

-Ne düşünüyorsun?

-Elimden kayıp giden şeyleri. Belki de Hatay’a gelmem, sadece kazı için değildi. Kendi geçmişimi kazımak için de gelmişimdir.

Bu sözün ardından bir daha konuşmadık. Ta ki Adana’ya girene kadar. Adana Havalimanı’na yaklaşırken şehir ışıkları uzaktan deniz gibi parlıyordu. Karan arabayı park ettiğinde gece yarısına yaklaşmıştık. Terminal binasının önünde bir süre sustuk. Ne o arabadan inmedi ne ben. Camın dışında rüzgâr hafifti ama içimde bir fırtına vardı. Karan sessizliği bozdu:

-Burada bitmiyor, biliyorsun değil mi? Hatay sadece başlangıçtı.

-Evet. Ama bazı başlangıçlar bitiş gibi hissettiriyor.

-Sen hep böyle misin?

-Nasıl?

-Güzel cümlelerle duvar ören.

-Ben sadece duvarların ardına saklanan hikâyeleri bulurum. Yıkmam.

Terminalin girişinde valizleri teslim ettik. Uçuş anonsu yapıldığında içimde bir sıkışma hissettim. Karan biletini uzatırken bana döndü.

-Hatay sana iyi geldi mi?

-Evet. Ama aynı zamanda eksiltti de.

-Beni de. Bazı şehirler insanın içinde yankı bırakır. Hatay öyle bir yer. Tarih gibi ne kadar uzaklaşsan da sesi peşini bırakmaz.

Uçak kalkışa hazırlanırken cam kenarındaki koltuğa oturdum. Uçak pistte ilerlerken içimde garip bir ağırlık vardı. Sanki kalkış anı, bir şehirden değil de kendi içimden kopuş gibiydi. Camdan dışarı baktım; Adana’nın ışıkları uzaklaşıyor, ufukta Hatay’ın gölgeleri hâlâ belli belirsiz seçiliyordu. Orada bir yerde, sabah rüzgârının dallarında yankılandığı Musa Ağacı vardı… Asi’nin kenarında birbirine karışan hayatlar, Uzun Çarşı’nın kokusu, Habib-i Neccar’ın taş avlusu, Titus Tüneli’nin sessiz duvarları, Payas Kalesi’nin soğuk taşları… Hepsi, sanki içimde birer iz bırakarak beni uğurluyordu. Bir arkeolog olarak her yere, her döneme tanıklık etmiştim. Ama Hatay bambaşkaydı. Bu şehir kazılmak için değil, hissedilmek için var gibiydi. Her sokağında bir dua, her taşında bir sızı vardı. Burada zaman bile başka türlü akıyordu; geçmiş, şimdiyle kol kola yürüyordu. Ve ben, ilk kez bir şehirde kazı yapmadan, kazılmış gibi hissettim kendimi. Karan sessizdi. Yanımda oturuyor ama uzakta gibiydi. Onun sessizliği bile bu şehrin bir parçasıydı artık tıpkı bir lahitin içine mühürlenmiş sırlar gibi. Hatay bizi birbirimize yaklaştırmıştı belki, ama aynı zamanda ikimizi de içimize çekmişti. Bir parçam orada, taşların arasında kalmıştı; belki o yüzüğün hikâyesini anlatacak bir kadim ruhla, belki de hiç açılmayacak bir sessizlikle. Camdan dışarı baktım. Dağların ardında Asi Nehri’ni hayal ettim; kıvrılarak akan, sabırsız bir hikâye gibi. Bir yerlerde hâlâ o nehrin kenarındaki çocuklar gülüyor, çarşının dar sokaklarında baharat kokusu yükseliyor, Musa Ağacı’nın gölgesinde biri dilek tutuyordu. Ve ben, o şehrin bütün hikâyelerini içimde taşıyordum artık. Kendi kendime fısıldadım:

-Hoşça kal Hatay… Görüşürüz, toprakların şehri…

Ve Hatay’ın yankısı, kalbimde uzun bir süre daha susmadı.

Sözcük dilimden döküldü ama kalbimde yankılandı. Bu veda bir bitiş değil, bir mühür gibiydi. Çünkü bazı şehirler insanın sadece ayak izini değil, nefesini de alır. Hatay benim için artık bir yer değil, bir hissiydi sıcakla soğuğun, dua ile tarihin, insan sesiyle taş yankısının birleştiği bir yer. Gözlerimi kapattım. Gördüm… Uzun Çarşı’nın sabah kalabalığını, biberli ekmeğin dumanını, Karan’ın o dikkatli bakışlarını, Habib-i Neccar’ın sessizliğinde yankılanan adımlarımızı… Hepsi birer anı değil, birer katman olmuştu içimde. Bir arkeolog olarak toprağı katman katman açmaya alışkındım; ama şimdi kendi içimi katman katman kazıyordum.

İstanbul’a indiğimizde gece çoktan şehre yerleşmişti. Havalimanının çıkış kapısından adım attıklarında yüzlerine çarpan soğuk rüzgâr, Hatay’ın sıcak, toprak kokulu rüzgârını hatırlatıyordu ama asla onun yerini tutmuyordu. Karan valizleri alıp havaalanı otoparkına yöneldi. Arabayı park ettiğinde sessiz bir şekilde indi; kapıyı kapatırken göz ucuyla Anka’ya baktı.

-Hazır mısın?

-Evet, ama içimde hâlâ Hatay var gibi.

Yola çıktıklarında İstanbul’un akşam trafiği ve yağmurun ritmi, şehrin gri yüzünü iyice ortaya çıkarıyordu. Boğaz Köprüsü’nden geçerken sis, denizin üstünde ince bir perde gibi asılıydı; ışıklar suyun üzerinde birer çizgi gibi titriyordu. İkisi de sessizdi, yalnızca arabanın hafif motor sesi ve sileceklerin ritmi vardı.

-Yirmi gün sonra tekrar döneceğiz, dedi Karan, direksiyona odaklanırken.

Anka başını camdan dışarı çevirip hafifçe mırıldandı:

-Evet ama sanırım ben hâlâ şimdiden oradayım.

Restoranı bulduklarında yağmur iyice artmıştı. Karan arabayı park etti, ikisi birlikte arabadan indi; şemsiyeleri açmalarına gerek kalmadı, çünkü restoran hemen otoparkın yanındaydı. İçeri girdiklerinde sıcak bir ahşap ortam ve loş ışık onları karşıladı; fonda hafif bir caz melodisi çalıyordu. Pencere kenarındaki masalarına oturduklarında, dışarıdaki yağmur cama vuruyor, sokaktaki yansımalar bir tablo gibi titriyordu. Karan menüyü eline aldı ama okumadı; gözleri hâlâ dışarıdaydı.

-Garip, Hatay’da toprakla konuşuyorduk, burada sadece sesler var.

-Bazen insan fazla gürültüde kendi sesini duymuyor.

Siparişlerini verdiler ve kısa bir sessizlik sürdü. Karan sessizliği bozdu:

-Yüzük hâlâ laboratuvarda. Analiz sonuçlarını bekliyoruz. Ama hiçbir uygarlıkla eşleşmediğini biliyoruz. Anka, mumun alevine bakarken, parmaklarını fincanın sıcaklığına sardı.

-Ya hiçbir uygarlığa ait değilse?

-Ya da daha önce hiç bilinmeyen bir uygarlığın izi?

Bir süre sessizlik vardı; dışarıdaki yağmur, içerideki mum ışığıyla birleşerek masanın üzerinde küçük danslar yapıyordu. Karan defterini açıp notlar aldı:

-Yüzüğün alaşımı tuhaf. Metal, bronz ve demir değil. İçinde kayıtlı olmayan bir mineral var. Tarihle uyuşmayan bir form.

-O zaman belki de kazacağımız yer sadece toprak değil, tarih öncesi bir sır barındırıyor.

-Senin teorilerin her zaman beni hem heyecanlandırıyor hem ürkütüyor.

-Çünkü arkeoloji sadece taşlarla değil, kalplerle de yapılır.

Karan bir an sustu, sonra tebessümle karşılık verdi:

-Sanırım o yüzük, bizim de kalbimize kazı yapacak.

Dışarıdaki yağmur hızlandı, camdaki damlalar pencereyi örtüyordu; içerideki sıcaklık ve mum ışığı ise onları koruyordu. Anka bir an sessizce düşündü: Hatay’ın dar sokakları, Musa Ağacı, Titus Tüneli, Asi Nehri… Hepsi hâlâ zihninde canlıydı. Ama şimdi, İstanbul’un soğuk akşamında, bu anılarla Karan’ın sessizliği arasında kendi hikâyelerini yazıyorlardı. Yemek bittiğinde kahveler masaya geldi. Anka fincanın kenarına parmağını dokundurup hafifçe gülümsedi:

-Yirmi gün… Yirmi gün sonra toprağa yeniden dokunacağız

Karan gözlerini fincandan kaldırıp ona baktı:

-Ve belki o zaman yüzüğün gerçek hikâyesini öğreniriz.

Anka pencereye döndü, yağmur şehri yıkıyor, ama içindeki Hatay’ın sıcaklığı hâlâ kalbini ısıtıyordu.

-Bazı keşifler, toprakta değil, insanın içinde yapılır.

Karan hafifçe başını salladı, sessizliği onaylayarak fincanına baktı. İkisi de biliyordu: Hatay’a döndüklerinde hem toprak hem tarih hem de kendi hikâyeleri değişmiş olacaktı. Ama şimdi, İstanbul’un gri akşamında, bu sessizlik ve sıcaklık, aralarındaki görünmez bağı koruyordu. Belki bir gün, yıllar sonra buraya dönerdim. Ama o gün geldiğinde, hiçbir şeyin aynı olmayacağını biliyordum. Tarih zaten böyle bir şey değil miydi? Aynı yere döndüğünde bile başka bir zamana ait hissetmek…

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 13.05.2026 16:25 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...