14. Bölüm
A. ELA 💫 / KAYIP UYGARLIĞIN KANATLARI / BÖLÜM 14: BAŞLANGIÇ

BÖLÜM 14: BAŞLANGIÇ

A. ELA 💫
albertinekayip

Hatay’a geleli bir ay oldu ve kazı neredeyse yeni başladı. Ocak ayının keskin soğuğu yüzüme çarpıyor; otelden çıkıp kazı alanına yürürken rüzgâr yanaklarımı kızartıyor. Kahvaltı salonunda ekibi izliyorum: Jeoarkeolog Emre toprağın sertliği ve katman yapısını tartışıyor, antropolog Sibel yeni bulunan küçük kemik parçalarını dikkatle inceliyor. Restoratör Elvin, elleriyle bir seramiği nazikçe tutarken yüzünde odaklanmış bir ciddiyet var. Fotoğrafçı Cem ışığın açısını ayarlıyor, kazı mimarı Derya ise haritaları ve çizimleri tekrar tekrar gözden geçiriyor. Ekip şefi Haluk Hoca, her zamanki sakin ve ağırbaşlı haliyle tüm bu kaosu yönetiyor. Ben de onların arasında, kazı alanına doğru yürürken heyecanlanıyor ve içimde garip bir huzur hissediyorum.

Karan… Kasım ayında tanıştık. Daha iki ay bile olmadı ama onu çok uzun zamandır tanıyormuşum gibi hissediyorum. Tarihçi olarak ekibin merkezinde duruyor; buluntuların anlamını çözerken dikkatli, titiz ve bir o kadar da sakin. Onun bakışı, sesi ve yanındaki güven veren duruşu, kazı alanının karmaşasında bana hem rehber hem de ilham veriyor. Her buluntu, onun yorumuyla anlam kazanıyor.

Kazı alanı daha yeni, toprak sert ve katmanlar gizemli. Sibel ve Emre ile çalışırken her küçük buluntu beni hem heyecanlandırıyor hem de meraklandırıyor. Elimde bir parça seramik, üzerinde ince çizgiler… Karan’a göstermek istiyorum, bazen yanına gidip onun gözlerindeki o anlayışı yakalamak için sabırsızlanıyorum. Bu kısa sürede aramızda oluşan sessiz uyum, her anı daha anlamlı kılıyor.

Akşam otel odama döndüğümde günün bütün hareketi duruyor. Duş alıp tozlu giysilerimi temizlerken, ekibin bugün ortaya çıkardığı parçaları düşünüyorum. Herkes kendi alanında uzman, ama birlikte çalışmak hem bilgiyi hem enerjiyi çoğaltıyor. Karan’la yürüdüğümüz kısa sohbetleri, onun bulgulara dair küçük yorumlarını düşünüyorum; iki ayda aramızda oluşan bu bağ, bir tür güven ağı gibi.

Bu kazı, tıpkı toprağın katmanları gibi katmanlı. Her gün yeni bir parça açılıyor hem geçmişin hikâyeleri hem de içimdeki duygular. Henüz başlangıçta olmamıza rağmen, her sabah kazı alanına adım attığımda aklıma ilk düşen isim Karan oluyor. Belki de bu yeni evrende hem tarihle hem de onunla kurduğum bu bağ, en az buluntular kadar değerli.

Akşam olunca otelin terasına çıktım. Hava hâlâ soğuk ama rüzgâr yumuşamış, hafif bir esinti yüzüme çarpıyor. Masanın üzerinde iki fincan kahve buharlaşıyor; elimle fincanımı sarıp ısıtmaya çalışırken Karan karşıma oturuyor. Göz göze geliyoruz, kısa bir sessizlik… ama sessizlikten önce bile ne konuşacağımızı biliyoruz gibi.

“Bugün bulduklarımız hakkında ne düşünüyorsun?” diye soruyor Karan. Gözlerindeki o sakin merak bana her zaman güven veriyor. Cevap vermeden önce kazı alanında topladığımız parçaları gözden geçiriyorum: küçük seramik kırıkları, taş aletler ve o eski yüzük… Ama yüzük diğerlerinden farklı; kuş, hilal ve ateş motifleriyle işlenmiş, daha önce hiç görmediğimiz bir stil. Sanki bilinmeyen bir uygarlığın ritüel sembollerinden biri.

“Yüzük hâlâ en ilginç parça,” diyorum sonunda. “Kuş, hilal ve ateş motifleri… Bu insanlar gerçekten farklı bir sembol dili geliştirmiş. Sadece bir aile yadigârı gibi görünmüyor; belki de inançlarıyla, ritüelleriyle ilgili.” Karan kafasını eğiyor, fincanını dudaklarına götürüp bir yudum alıyor. “Bence haklısın,” diyor. “Ama diğer parçalarla birlikte değerlendirdiğimizde, bu uygarlığın kültürünü, sosyal yapısını ve inanç sistemini anlamamız mümkün olabilir. Daha önce hiç rastlamadığımız bir toplumla karşı karşıyayız.”

Kahvelerimizi yudumlarken buluntuları tek tek gözden geçiriyoruz. Ben bazı parçaların kullanım amacını soruyorum, Karan tarihsel bağlamını tahmin ediyor; aramızda küçük tartışmalar oluyor, ama hepsi merak ve heyecanla dolu. Yüzüğü elime alıp kuşun kanat çizgilerini, hilalin eğrisini ve ateş motifinin kıvrımlarını inceliyorum. “Sence bu üç motif bir ritüelin sembolleri mi, yoksa toplumun günlük yaşamına dair bir işaret mi?” diye soruyorum. Karan gözlerini kısıp uzun uzun bakıyor, sonra hafifçe gülümsüyor: “Bilmiyorum. Ama emin olduğum tek şey var: Bu uygarlık daha önce kaydedilmemiş ve her buluntu, bizi onun sırlarına biraz daha yaklaştırıyor.”

O an fark ediyorum ki, sadece buluntular değil, aramızdaki diyalog da bir keşif süreci gibi. Kahve bitmeden, terasın sessizliğinde ve Hatay’ın hafif rüzgârında hem geçmişi hem de şu anı tartışmak bana tarifsiz bir huzur veriyor. Kazı yeni, iş zor ama yanında Karan olunca her şey bir parça daha anlamlı, bir parça daha heyecan verici. Ve bu kayıp uygarlığın kuş, hilal ve ateş motifleriyle işlenmiş yüzüğü, sanki ikimizin de hayatına yeni bir gizem katıyor.

Kazı alanında ekipten biraz uzaklaşmıştım. Sabahın soluk güneşi toprağın üzerini aydınlatıyor, rüzgâr hafifçe tozu savuruyor; sadece kazmanın sesi ve kendi nefesim vardı. Toprağı eşeliyor, kırılmış seramikleri ve taş parçalarını ayırırken gözlerim bir noktada takılı kaldı. Başta fark etmedim; sadece biraz farklı bir ton, toprakta hafif bir ışıltı vardı. Dizlerimi kırıp yaklaşınca, sanki toprak beni zorlayarak geri itiyormuş gibi hissettim. Ellerimle toprağı daha dikkatli ve yavaş kazdım.

Aradan saatler geçmiş gibiydi; ellerim yavaş yavaş üşüyor, güneşten kaçan gölgeler üzerime düşüyordu. O küçük ışıltı hâlâ gözümün ucundaydı, ama her defasında başka bir taş parçasının, bir kök lifinin arkasına saklanıyordu. Sanki broş, toprağın içinde kendini koruyor, kolayca ortaya çıkmak istemiyordu. Parmak uçlarımla taşları kaldırırken, ani bir titreme hissettim; içimde tuhaf bir ürperti yayıldı.

Ve sonra… oradaydı. Küçük, zarif, ama kesinlikle olağanüstü bir broş. Üzerinde kuş, hilal ve ateş motifleri vardı; o üç simge, sanki kendi ışığını yayıyor gibiydi. Ama gözlerimi ona kilitlediğim an, bir tuhaflık hissettim: broş normal bir metal parçası gibi değildi. Soğuk, canlı ve neredeyse nefes alıyor gibiydi. Sanki beni çağırıyor, adım adım yaklaşmamı istiyordu.

Elimi uzattım ama hareketim tereddüt doluydu; sanki her dokunuşun bir bedeli olacağını biliyordum. Parmağım broşun yüzeyine değdiği anda başımda uğultu başladı; rüzgâr, güneş ve toprağın sesleri aniden kayboldu. Dizlerim titredi, nefesim hızlandı. Broş, parmaklarımın arasında adeta canlıymış gibi titreşiyordu. Enerjisi öyle güçlüydü ki, gözlerim bulanıklaştı ve dünya ağırlaştı. Bayılacakmışım gibi hissettim; başımın içi karardı, toprak altında olduğumu hissetmeden önce bir ışık patlamasıyla geçmişten bir sahne belirdi…

Ben, 6. Mehmet’in en küçük kızıyım; sarayda ağabeyimle birlikte kalan son varisim. Ablam evlenip gittiğinden beri, yalnızca biz kaldık… ve ağabeyim Beyazıt. Taht onun olmalıydı, her şey yolundaydı. Ta ki o gün gelene kadar… Av sırasında dört nala giden atından düştüğünde kalbim durdu sanki. Ellerimle ona ulaşmak istedim, ama sarayda duyduğum çığlıklar, doktorların ve büyücülerin telaşı… her şey boşunaydı. Ağabeyim… gitmişti.

 

O andan sonra ülke yas içinde boğuldu. Babam, tahtı kime bırakacağını düşünürken gözleri hep bana kaydı. Büyük ablam Defne evlenip gitmişti, Beyazıt artık yoktu… Ve geriye sadece ben kalmıştım; henüz on altı yaşındaydım. Babamın bakışlarındaki korku ve endişeyi hissedebiliyordum. Kahinler onun kulağına sürekli garip sözler fısıldıyordu: “Anka, kâhin olabilir, büyücü olabilir…” Bu sözler babamı hem korkutuyor hem de beni daha sıkı takip etmesine neden oluyordu.

Ama babam sadece gözlemlemekle kalmadı; bana kılıç, ok atma, at binme, farklı diller, politika… ve diğer her şeyde eğitim verdi. Bana güvenmek istiyor ama aynı zamanda beni korumak istiyordu. Yine de söylediklerimin bir bir gerçekleşmesi babamı hem şaşırtıyor hem de korkutuyordu. Bir akşam yemeğinde ona şöyle demiştim:

“Babacım, içiniz rahat olsun. Asırlar sonra bile soyunuz şanla var olacak. Adı değişse bile, asaleti sizin kanınızdan alacaklar.”

Babam, bu sözlerden hem mest hem de hüzünlüydü. Çünkü biliyordu ki, benim evlenip soyumuzu devam ettirmem gerekiyordu. Ama bunu bana sezdirmeden hem mutluluğumu hem de devletin istikbalini düşünerek en uygun damadı arıyordu. O topraklarda kadın olmak zor, kadınların görevi sadece evlenmek ve çocuk doğurmaktı. Ben ise başka bir kaderin peşindeydim.

Güzelliğim, gece siyahı saçlarım ve okyanus mavisi gözlerim, sarayda konuşulmaya başlanmıştı. Cadı olduğuma, büyüyle güzelleştiğime dair söylentiler kulaktan kulağa yayılıyordu. Babam, köşeye sıkışmıştı; çünkü ilan edilmemiş bir hükümdar olarak hem beni korumalı hem de gücümü gösterecek bir taht hazırlamalıydı. Hazırlıklar sürerken, Pars İmparatorluğu’ndan bir ziyaret geleceğini öğrendik. Babam bana sorumluluk verdi hem sarayı hem gelen misafirleri karşılama görevi bana düştü. Tüm hazırlıkları eksiksiz yaptım. Babam bana bakarken gururluydu… ve ben, onun gözlerindeki bu güveni hissedebiliyordum.

O sabah, kafilenin saraya iki gün erken geleceğini öğrendik ama ben çoktan gölün kenarında kılıç talimi yapmak için biraz uzaklaşmıştım. Güneş alnıma vuruyor, rüzgâr saçlarımı savuruyordu. Nefesim derin, kalbim hızlıydı. O anda fark ettim ki, bir prens beni izliyordu. Siyah gözleriyle bana bakıyor, eli kılıcında, ama yüzünde şaşkınlık ve merak vardı. Bunu fark edince ters ters bakarak kılıç düellosuna davet ettim onu. Prens kabul etti; centilmenlik gereği birkaç hamle hakkı verdim. Netice de ev sahibiydim. Üç hamlenin sonunda kendini yerde, kılıcını birkaç metre ötede buldu. O an, gözlerim maviye dönük bir deniz gibi ona kilitlendi; dudaklarımın kenarında hafif bir gülümseme belirdi. Ona yardım ettim ve sessizliği bozan benim sesim oldu:

-Kimsin sen? Nereden gelip nereye gidiyorsun?

-Ben Prens Karan, Pars İmparatorluğu’nun veliahdıyım. Kraliçenizle konuşmak için geldik.

-Kraliçeyle mi? Tanıyor musunuz?

-Hayır. Ama duyduğum kadarıyla cadı olduğunu söylüyorlar; çirkin olduğunu, büyü ile güzelleştiğini…

-Vallahi ben de aynı şeyleri duydum.

Zamanın nasıl geçtiğini, yanımıza gelen muhafızlar gösterdi. Prens vedalaşıp saraya doğru yola çıktı. Onlar uzaklaşırken bende bildiğim kestirme yoldan hızlıca saraya doğru gidip hazırlanmaya başladım. Sonrasında camdan bakarken, gözlerimde hem merak hem de hafif bir heyecan vardı. Ne hissedeceğini merak ediyordum… ve biliyordum ki, bu karşılaşma hayatımda bir dönüm noktası olacaktı.

Taht odasının kapısını araladığım anda nefesim kesildi. Altın varaklı sütunlar, kadife perdeler ve geniş salonun ihtişamı gözlerimi kamaştırdı; ama tüm dikkatim kapının eşiğinde duran Prens Karan’a kaydı. Siyah gözleri, hâlâ göl kenarında kılıç talimi yaptığım o ilk karşılaşmada hissettiğim şaşkınlık ve hayranlıkla karışmış bir ifade taşıyordu. O an fark ettim ki, o nehir kıyısındaki ilk bakışımız hâlâ onun üzerinde bir iz bırakmıştı.

Adımlarımı yavaşça attım; tahtın önüne geldiğimde Karan hâlâ donakalmış, gözlerindeki siyahlık şaşkınlık ve hayranlık arasında gidip geliyordu. İçimde hem hafif bir tatmin hem de merak hissettim; göl kenarındaki o anın etkisini, taht odasında da görmek tuhaf ama keyifliydi. Prens derin bir nefes aldı ve adımlarını bana doğru attı.

- “Prenses Anka…” dedi, sesi sessizliği kesen ama içten bir tonda, “Göl kenarında söylediklerim için özür dilerim. Sizin kraliçe olduğunuzu bilmeden… yanlış bir izlenim bıraktım. Sözlerim için pişmanım.”

Onun bu sözleri, içimde hafif bir yumuşama yarattı. Siyah gözlerinde hem mahcubiyet hem de samimiyet vardı. Hafifçe gülümsedim; dudaklarımın kenarında alay ve merak karışımı bir ifade belirdi. “Karan… geçmişte söyledikleriniz artık önemli değil,” dedim. “Ama bugün, sınırlarımı test etmekten korkmadınız; bunu takdir ediyorum.”

Karan, gözlerimi uzun uzun inceledi. Siyah bakışları hâlâ şaşkın ama şimdi bir açıklık, bir dürüstlük taşıyordu. Taht odasının sessizliği, nefeslerimiz ve sarayın ihtişamıyla dolmuş gibiydi. İçimde hem tatmin hem de garip bir heyecan hissettim. Onun şaşkınlığını ve samimiyetini izlemek… göl kenarında yaşadığımız ilk anın taht odasındaki yankısı gibi, yoğun ve unutulmazdı.”

Gözlerimi açtığımda, beyaz ışıklar ve steril kokularla çevriliydim. Başım hâlâ ağrıyor, vücudum yorgun ve titriyordu. Kazı alanındaki toprak kokusu, güneşin alnımı kavuran sıcaklığı, ellerimdeki toprağın nemi… hepsi zihnimde hâlâ canlıydı. Ama bir anda her şey silinmiş, yerini bu beyaz odanın soğuk sessizliği almıştı.

Bayılmadan önce olanları hatırlamaya çalıştım. Broş… Lanetli broş. Toprağın içinden çıkarıp parmağıma dokunduğum o an, etraf kararmış ve dizlerim titremeye başlamıştı. Sonra bir boşluk… ve artık buradaydım, bir hastane odasında, nefesimin ve kalbimin hızını ölçen cihazların bip sesleri arasında. Zihnim karmaşayla doluydu. Göl kenarı… Kılıç talimi… Güneş alnıma vururken Karan’ın siyah gözleri… Taht odası… altın varaklı sütunlar, kadife perdeler, tahtın önünde dururken Karan’ın şaşkın ve hayran bakışı… Tüm bu anılar içimde birer yankı gibi çarpıyordu. Hangi an gerçek, hangi an hayaldi? Bir an için zihnim bu karmaşada boğuluyordu.

Kalbim hâlâ hızlı hızlı atıyordu, ellerim titriyordu. Başımı yavaşça kaldırıp odanın diğer ucuna baktım ve bir hareket fark ettim. Adımların sesiyle irkildim; kalbim bir anlığına duracak gibi oldu. Bayılmadan önce yaşadığım sahnelerden biri yeniden gözlerimin önüne gelmiş gibi hissettim: Karan… ama hâlâ burada değildi. Bu odada kim vardı?

- “Anka?” sesi, tedirgin ve hafif telaşlıydı. İçimde hem rahatlama hem de yeni bir şaşkınlık yükseldi. Gözlerimi kısarak odanın içine baktım, nefesimi tutup olanları anlamaya çalıştım. Vücudum hâlâ titriyordu, zihnim ise geçmişle şimdiyi birbirine karıştırıyor, gerçek ve hayali anlar arasında gidip geliyordu.

Göl kenarındaki kılıç talimi, taht odasındaki bakışmalar, lanetli broş… hepsi tek bir zincirin halkaları gibi birleşip beynimde dönüyordu. Hangi duygu gerçekti, hangi his hayaldi, artık ayırt edemiyordum. Kalbimde bir sıkışma, midemde hafif bir bulanıklık hissettim. “Ne oldu bana?” diye fısıldadım, sesi neredeyse kendim de duyamıyordum.

Adımlar yeniden yaklaştı; sesin tonu dikkatle, hafif bir endişe ile doluydu. Gözlerimi tam olarak açtım ve işte o anda fark ettim: yanımda Karan yoktu. Bayılma ve geçmişin yankıları hâlâ zihnimdeyken, şu an yalnızca ben vardım. Ama o an hissettiğim gerilim, şaşkınlık ve hafif bir korku… tüm bunlar, geçmişteki Karan’ı ve o anların canlılığını tekrar yaşamak gibiydi. Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım ve kendime söyledim: “Sakin ol, Anka. Bu senin zihnin, geçmişten kalan anılar. Hepsi geride… şimdi sadece buradasın.”

Başımı yavaşça kaldırdım, zihnim hâlâ bulanık, kalbim hızlı atıyor, ellerim titriyordu. Beyaz tavanın karşısına kaydırdım bakışlarımı; ama odadaki sessizliği bozan şey, kapıdan gelen adımların sesi oldu. İrkildim, nefesim kesildi, kalbim bir an duracak gibi oldu.

-“Anka?” diye bir ses duyuldu, endişeli ve titrek. Başımı çevirdim ve siyah gözler. Karan. Gözleri göl kenarında gördüğüm şaşkınlık ve taht odasında izlediğim hayranlığın karışımıyla üzerimdeydi, ama şimdi canlı, gerçek ve yanı başımdaydı.

O an irkildim, içimde bir dalga gibi heyecan ve korku yükseldi. Bayılmama Karan neden olmamıştı; her şey broşun lanetinden kaynaklanıyordu. Ama geçmişin yankıları zihnimde hâlâ taze, göl kenarında kılıç talimi yaptığım o an, taht odasındaki bakışmalar… hepsi bir anda yeniden canlanmış gibiydi.

Karan dikkatle birkaç adım attı, ellerini hafifçe kaldırdı, tehdit etmeyen bir duruş sergiledi. “Anka… iyisin değil mi? Seni baygın bulduğumda…” Siyah gözlerindeki endişe, gözlerimi onun üzerine kilitledi. İçimde hem bir rahatlama hem de tuhaf bir gerilim vardı.

“Evet… iyiyim,” dedim, sesi titrek, nefesim hâlâ düzensiz. Siyah gözleri hâlâ üzerimdeydi; o bakış, geçmişin yankılarını bugüne taşıyor, bayılmanın etkisiyle kafamda bir düğüm olmuş tüm anıları sarmalıyordu.

Karan hafifçe eğildi, sesi daha samimi ve dikkatliydi: “Anka… Ama senin bayıldığını görmek.” Siyah gözlerinin derinliğinde bir samimiyet ve özen vardı; geçmişin göl kenarında ve taht odasında yaşanan yankıları hâlâ zihnimdeyken, şimdi onun gerçekliğiyle yüzleşiyordum.

Bir an sessizlik çöktü; nefeslerimiz ve odanın soğuk havası dışında hiçbir şey yoktu. Kalbim hâlâ hızlı atıyor, gözlerim Karan’ın siyah gözlerine kilitlenmişti. Bayılmanın etkisiyle kafamda karışmış geçmişin ve bugünün duyguları bir araya geldi. Göl kenarındaki rüzgâr, taht odasındaki sessizlik, lanetli broşun yarattığı sarsıntı… hepsi tek bir noktada, Karan’ın gerçek varlığıyla karşılaştığım bu odada birleşmişti. İçimde hem korku hem hayranlık hem de bilinmez bir çekim vardı. Karan hâlâ önümde duruyor, siyah gözleriyle hem endişe hem de dikkatle beni izliyordu. Bayılmanın etkisiyle geçmişin yankılarını hâlâ taşıyan ben, şimdi onun canlı ve gerçek bakışlarıyla tamamen yüzleşmek zorundaydım.

Bölüm : 20.05.2026 16:35 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...