
Atlas’ın gözleri, adliyenin önündeki o kalabalıkta sadece iki noktaya kilitlenmişti: Alya’nın korku dolu bakışları ve Yiğit’in meydan okuyan duruşu. Ortamdaki gürültü bir anda kesildi, sadece Atlas’ın yere sertçe vuran adım sesleri duyuluyordu. Atlas, Alya’nın yanına ulaştığında Yiğit’e tek bir kelime bile etmedi. Onu bir toz tanesiymiş gibi görmezden gelerek Alya’nın bileğini kavradı.
“Arabaya,” dedi Atlas. Sesi kısık ama emrediciydi.
Yiğit tam ağzını açacakken Atlas ona öyle bir bakış fırlattı ki, Yiğit bile bir an duraksadı. Bu, bir düşmandan ziyade, bölgesine girilmiş bir kurdun bakışıydı. Alya, Yiğit’in gözlerindeki o tuhaf yardım isteğini ya da özrü okumaya çalıştı ama Atlas onu çoktan sürüklemeye başlamıştı.
Arabaya bindiklerinde Atlas, dikiz aynasından arkada kalan Yiğit’in küçülen silüetine baktı. Yan koltukta oturan Alya ise titriyordu. Atlas, motoru çalıştırdı ama gaza basmadan önce direksiyonu sıkarak konuştu:
“Onunla ne konuştun?”
Alya yutkundu. “Bir şey konuşmadık abi. Sadece beni takip etti, neden orada olduğumu sordu. Yemin ederim başka bir şey yok.”
Atlas bir süre sustu, sonra arabayı hızla yola çıkardı. “Seni takip etmesi bile onun sonu için yeterli bir sebep Alya. Bir daha... Bir daha adını bile duymayacağım.”
EVE DÖNÜŞ VE SESSİZ SAVAŞ
Eve vardıklarında Atlas, Mert ve Göktuğ’u bahçede bıraktı. Alya ile içeri girdiklerinde evin içindeki hava her zamankinden daha ağırdı. Atlas, mutfağa geçip kendine sert bir kahve koydu. O meşhur terliklerinin sesi fayanslarda yankılanırken Alya kapı eşiğinde onu izliyordu.
“Neden bu kadar nefret ediyorsun ondan?” diye sordu Alya cesaretini toplayarak. “Sadece o patlama yüzünden mi? Yoksa başka bir şey mi var?”
Atlas kahvesinden bir yudum alıp Alya’ya döndü. Gözlerindeki yorgunluk ilk kez belli oluyordu. “Nefret, zayıf insanların işidir Alya. Ben ondan nefret etmiyorum, ben onu yok sayıyorum. Yiğit, bizim düzenimizi bozmaya çalışan bir parazit. Ve sen, bilerek ya da bilmeyerek o parazite yol açtın.”
Alya başını öne eğdi. Abisinin haklı olduğunu biliyordu ama Yiğit’i gördüğünde hissettiği o garip çekim, mantığını devre dışı bırakıyordu. Atlas, Alya’nın yanına gelip elini omzuna koydu.
“Bugün olanları Mert ve diğerleri halledecek. Savcı işini Göktuğ çözecek. Sen sadece... Sadece benim kardeşim olarak kal. Başka maceralara atılma.”
OZAN’IN KRİTİK HAMLESİ
O gece Atlas, odasında planlarını gözden geçirirken telefonu çaldı. Arayan Ozan’dı.
“Abi,” dedi Ozan fısıltıyla. “Yiğit dağılmış durumda. Adliye çıkışındaki o olay onu bitirdi. Ama dikkat et, Mert’in peşine adam takmış olabilir. Senin evi izleyenleri Mert fark etmiş ama ses çıkarmamış.”
Atlas kaşlarını çattı. “Mert neden bana söylemedi?”
“Senin sinirlenmeni istemedi galiba abi. Ama Yiğit’in asıl hedefi sen değilsin, Alya üzerinden seni vurmaya çalışacak. Onu koru abi, gerçekten koru.”
Atlas telefonu kapattığında yumruğunu masaya vurdu. Mert’in ondan iş saklaması hoşuna gitmemişti. Hemen aşağı inip Mert’i çağırdı. Mert, mahcup bir ifadeyle içeri girdi.
“Mert, kapıdaki adamları neden söylemedin?”
Mert başını eğdi. “Abi, savcıyla uğraşıyordun, Alya zaten korkmuştu. Biz hallederiz diye düşündük.”
“Bir daha,” dedi Atlas üzerine yürüyerek, “Benim ailemle ilgili bir şeyi benden saklarsan, o mekanı senin üzerine yıkarım. Anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı abi.”
ALYA’NIN KARARI
Ertesi sabah Alya, erkenden uyandı. Atlas mutfakta kahvaltı hazırlıyordu; sucuklu yumurtanın kokusu eve yayılmıştı. Atlas, dün hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordu.
“Günaydın prenses, gel otur. Bak ekmekleri taze aldım,” dedi Atlas gülümseyerek.
Alya masaya oturdu ama iştahı yoktu. “Abi, ben biraz dışarı çıkabilir miyim? Yani... Sadece mahallede, uzağa gitmeden.”
Atlas yumurtayı tabağa koyarken duraksadı. “Mert yanında olacaksa çıkabilirsin.”
Alya iç çekti. “Tamam abi.”
Kahvaltıdan sonra Alya dışarı çıktı, Mert birkaç adım arkasından geliyordu. Alya, Yiğit’in onu izlediğini hissediyordu. Bir köşeyi döndüğünde, duvarın üzerinde duran küçük bir kağıt parçası gördü. Üzerinde sadece bir konum ve saat yazılıydı. Yiğit, risk alıyordu. Hem de Atlas’ın burnunun dibinde.
Alya kağıdı avucunda sıktı. Mert’e belli etmeden yürümeye devam etti. İçinde iki ses kavga ediyordu: Biri “Abine git ve her şeyi anlat” diyordu, diğeri ise “Yiğit’in ne diyeceğini duy, belki de her şey göründüğü gibi değildir” diye fısıldıyordu.
Akşam saatlerinde Atlas, çalışma odasında Göktuğ ile savcı dosyasını incelerken Alya odasına geçti. Pencereden dışarı baktı; hava kararmıştı. Mert kapıda nöbetteydi. Alya, odasının balkonundan aşağı sarkıttığı iple yavaşça aşağı indi. Bu, Atlas’ın ona öğrettiği bir "kaçış" taktiğiydi; şimdi bu taktiği abisine karşı kullanıyordu.
Konuma vardığında Yiğit oradaydı. Eski bir iskelenin ucunda, denize bakıyordu.
“Geldin,” dedi Yiğit arkasını dönmeden.
“Geldim ama bu son Yiğit. Abim seni öldürecek, bunu biliyorsun değil mi?”
Yiğit acı bir şekilde güldü. “Atlas beni zaten çoktan öldürdü Alya. Ben sadece küllerimi topluyorum. Sana bir şey göstermem lazım. Abinin 'kaza' dediği o patlamanın asıl sebebini...”
Yiğit cebinden bir kayıt cihazı çıkardı. Ama tam o sırada, iskelenin girişinde siyah bir araba belirdi. Arabadan inen kişi Atlas’tı. Atlas, elindeki silahı Yiğit’e doğrultmuş, gözü dönmüş bir halde yaklaşıyordu.
“Alya, çekil oradan!” diye bağırdı Atlas.
Alya, Yiğit’in önüne geçti. “Hayır abi! Önce ne söyleyeceğini dinle!”
Atlas durdu. Silah tutan eli titriyordu. “Seni korumak için kaç kişiyi karşıma aldım ben biliyor musun? Şimdi o adamın önünde bana kafa mı tutuyorsun?”
O gece iskelede, sadece deniz dalgalarının sesi değil, yıllardır biriken yalanların gürültüsü patlayacaktı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |