2. Bölüm

Bölüm 1

Suveyda Rey
suveyda_rey

Merhaba. Yeni bir hikaye ile gelmiş olmanın mutluluğu içindeyim. Umarım bu kitabımı da diğerleri kadar çok seversiniz. Bölümler 15 günde bir gelecektir, bu düzende götürmeye gayret edeceğim.

 

Düşüncelerinizi yorumlarda belirtin lütfen hepsini okumak isterim. Veee pamuk eller oy butonunaaa :)

 

*****

 

Ay ışığı geceyi koynuna hapis etmiş, dışarıdan gelen sesler ise geceyi biraz daha ürkütücü hale getirmişti. Korkunun kaynamış buhranı etrafımı sarmıştı. Botlarım ezdiğim taşların sesini kopartırken küçük gözlerim iyi görebilmek için biraz daha kısıldı. Kulaklarım bir tilkinin sezgileri gibi açılmış her bir yandan gelebilecek tehlikeye karşı dikkat kesilmişti. Kabaran tüylerime, boğazımda atan kalbime, içime yerleşen korkuya rağmen profesyonelliğime ve cesaretime tutunup bir adım daha attım.

 

Yürüdüğüm balkonlu koridorun karanlığı bana kollarını sarmıştı. Terleyen elimi siyah kotuma sildikten sonra derin nefes aldım ve tekrar desteklemek için silah tutan elimin altına yerleştirdim. Aralık dudaklarımdan sızan nefesim biraz olsun rahatlatmıştı. İnce bileğimde sarılı duran koyu deri kordonlu saatime baktım. Neden bu kadar gecikmişlerdi?

 

Gür gelen çığlıklar zayıflamıştı. Buna göz yummak vicdanımı ezip geçmek demekti.

 

Odanın kapısını es geçip koridorda bulunan penceresine yöneldim. Loş ışık kendimi korku filminin tam göğsünde hissetmeme sebep oluyordu. Açık duran pencerenin kenarına yaslandım ve sessizliğe sığınarak eski, yıkılmaya yüz tutmuş otel odasını inceledim.

 

Karıncalanıp duran televizyon dışında yatağın abajuru yanıyordu sadece. Odanın her tarafı; yataklar, duvarlar, görebildiğim tüm eşyalar kalın şeffaf muşambalara sarılmıştı. Silahın ucunu uzatıp perdeyi çekerek bir bacağımı pencereden uzattım. Nefeslerimi bile bayılmama sebep olacak şekilde yavaş almaya özen gösteriyordum.

 

Çığlıklar susmuştu.

 

Göğsüm susan çığlıklar için büyük bir yasa bulandı.

 

Bastığım yer bile hışırdayan muşambayla kaplıydı. Ses çıkarmadan yürümek imkansızdı fakat burada öylece durmam daha imkansızdı. Otel odasının banyosundan gelen hışırtı sesler yutkunmama sebep oldu. Göreceğim manzara gözümde canlanırken bile midem kıvrılmıştı. Loş ışığın yarattığı gölgem dikkat çekmesin diye duvara yaslandım. Silahım bir elimde tetikte beklerken cebimdeki telefonu çıkardım ve mesaj panosunu açtım.

 

"İçerideyim."

 

Gelecek olan tepkiyi az çok tahmin ediyordum fakat ortalık temizlenmeden engel olmam gerekiyordu. Telefonumu kaldırdığım gibi silahıma tekrar tutundum. Koridorun karanlığına bulanıp adım attım. Aralık duran ve içerinden koridora açılı şekilde sızan banyo kapısını görmem ile tüm cesaretimi topladım. Gölgem düşmesin diye kenardan yürürken tam o anda hissettim.

 

Saç diplerimi gıdıklayan o nefesi hissettim. Kalbimin atışı koridorda gürültü oluşturacak bir seviyedeydi. Kaskatı kesilen bedenime rağmen beynim savunma planlarına oturmuştu. Hızlıca bedenimi geriye çevirmiştim ki sert bir cismin suratıma inmesi saniyeler sürmüştü. Yan şekilde duvara çarpıp yere düştüğümde hemen başucuma düştü silahım.

 

"Misafir sevmem minik kuş."

 

Kulak tırmalayan kalın sesi tüylerimi ürpertirken dibime kadar gelen bedene tekme attım. Dengesi kaybolup geriye doğru bocalasa da elindeki kalın köşeli demir ile dengesini sağlamıştı. Elmacık kemiğimin ağrısının sebebinin bu demir olduğunu anlamak zor değildi. Yanağımdan aşağıya kayan kanın hissi tüylerimi ürpertmişti.

 

"Bitti buraya kadar," dedim kendimden emin bir sesle. Onun iğrenç ve hastalıklı gülüşü dediklerimi umursamadığını gösteriyordu. "Ben bitti demeden bitmez," diyerek boynunu çıtlattı. Delirmiş bakışı oldukça ürkütücüydü. Gerilmiş sinek kaydı suratının bir kısmına kanlar sıçramıştı. Kimin kanı olduğunu tahmin etmeme gerek bile yoktu, zira biliyordum.

 

Üzerindeki steril beyaz elbisede kan olmuştu.

 

Elindeki sopayı tekrar vurmak için kaldırdığında beklemeden altından geçerek ensesinden tuttuğum gibi ardı ardına kafasını duvara vurdum. Ellerimi üzerinden çektiğim an ise bocalayıp dizlerinin üzerine düştü. Fakat onu yıldırmamıştı. Banyo kapısındaki silahımı aldığım an nasıl ayaklandığını bile bilmeden sırtıma indirdiği daha sert darbeler acıyla inlememe sebep oldu. Saç diplerim tuttuğu gibi aralık duran banyoya itekledi. Sırtımdan vuran ağrı nefes almama bile engel oluyordu. Nefeslerim göğüs kafesime sıkışmış gibiydi.

 

"Buradan sağ çıkacağını mı düşündün minik kuş?"

 

Arkamdan gelen sesi ile doğrulmaya çalıştım. Kafamı çevirmekte bile zorlanıyordum. Ceketimin sırtından tutup beni kaldırdığı gibi içimde zorda olsa bulduğum güçle sert bir yumruk attım. Ona karşı duruşum her hastalıklı insan gibi sinirlendiriyordu onu. Beni hala tuttuğu için elimi kenara uzatıp ona karşı koyacak bir şeyler aradım.

 

Elime değen plastik kutunun ne olduğunu umursamadan tuttuğum gibi karşımdaki adama vurdum. Kapağı olmayan kutunun içindeki şeffaf sıvı adamın suratına doğru dökülürken birazı bana sıçramıştı. Değdiği her şeyi eriten sıvı tenimi delip geçerken adamın çığlıklarına karışmıştı çığlıklarım. En ufak hücreme kadar hissettiğim yangın beni delirtecek kadar fazlaydı.

 

Acı boğazımı yırtacak şekilde yüksekti. Birden fazla yerimin yandığını hissediyordum. Ne olduğunu bile bilmediğim kimyasal sıvı karşımdaki adamı öldürme raddesine getirmişti. Acıdan zor dururken daha fazla dayanamayıp dizlerimin üzerine çöktüm. Göğüs kısmımda, ellerimde ve kollarımın birkaç yerindeki acıyı tüm iliklerimde hissediyordum. Nefes nefese kalmış şekilde tekrar ayağa kalktım ve muşambaya sarılmış içi dolu küvete yaklaştım.

 

Suyu açıp yanan yerlerime su tutmak istiyordum fakat küvete yaklaştığım an parçalanan cesedin sıvının içinde erimeye bırakıldığını gördüm. "Allah belanı versin!" diye bağırırken hala can çekişen aşağılık katile sinirimin verdiği güçle tekmeler savurmaya başladım. Daha erken gelebilseydim belki kurtarabilirdim!

 

Acıma karışan sinirim delirmiş gibi bağırıp ağlamama sebep oluyordu. Adamın artık nefes almadığını hissettiğim de zorlanarak doğrulmaya çalıştım. Her bir uzvum acıdan sızlıyordu, asidin değdiği her yanım ise delirerek kıvranmama sebep oluyordu.

 

Ayağa kalkıp yerdeki silahımı derisi erimiş elimle zorlanarak da olsa aldım. Adımlarım sarsak şekilde odanın dışına ilerlerken her yeri inleten polis sirenleri rahat şekilde gözlerimi kapatmama sebep oldu.

 

Her şey bitmişti.

 

Eski otel odasının koridorunda karşımdan koşarak gelen Özer beni gördüğü an bocaladı. Gözleri sonuna kadar açılırken adımı haykırdı diğerleri gibi. Bana doğru gelen ekipleri beklemeye daha fazla dayanamayan dizlerim olduğum yere çökmeme sebep oldu.

 

Bayılmadan önce kafamı vurmamam için beni tutan silah arkadaşlarım oldu.

 

*** 

 

"Yıllardır Emniyetin kapatmak için uğraştığı dosya sonunda kapandı. 9 kişiyi canice katleden başkentin seri katili dediğimiz katil sonunda ölü de olsa yakalandı. Katilin izini bulup emniyete haber veren ve kanıtları yok etmesine izin vermeyen, üstelik bu uğurda ciddi yaralanma alan Komiser Vera GÜRSOY'u kürsüye ödül nişanesini alması için davet ediyorum!"

 

Hiçbir suçu olmayan 9 can. Tek suçları o hastalıklı katilin kendilerini seçmiş olmasıydı. Canice, canlı canlı öldürülen o kadar insan. Bu konusu konuşulup sonra unutulacak bir şey değildi. Veya onu yakaladım diye sevinecek değildim. Daha erken bulmalıydım. En azından o kızın yaşaması gerekiyordu.

 

"Tüm emniyet seni konuşuyor," dedi Özer masaya otururken. Bu cümleden artık nefret etmiştim.

 

"Tüm Türkiye de ona," diye konuştu Yiğit. İki aydan fazla oldu fakat hala tüm haber kanalları bu dosyayı konuşuyordu. Onlar konuşurken elimdeki siyah zarfı çevirip duruyordum. "Tamam artık konuyu kapatın," diye konuşmaya son noktayı koyan Işıl'a minnetle baktım. Daha fazla seri katili yakalayan komiser sohbeti duymaya halim kalmamıştı.

 

"Kusura bakmayın komiserim," dedi, Yiğit mahcup bir şekilde bana bakarken. "Siz nasıl oldunuz? Daha iyi misiniz?" Bu sorudan da artık nefret etmiştim. Sürekli duyduğum yetmiyormuş gibi bir de iyi olup olmamam hakkında bilirkişi gibi konuşanlar canımı çok sıkıyordu.

 

"İyiyim," diye konuştum yinede.

 

"Elinizde ki zarf nedir komiserim?" Özer'e cevap vermek yerine elimde çevirip durduğum zarfın ön yüzündeki amblemi onlara doğru çevirdim. Gözleri önce zarfa sonra ambleme değdiği an kocaman oldu. "Şaka yapıyorsunuz!" diye nara atınca tek kaşımı kaldırdım. "Şakaya benziyor mu?"

 

Işıl şaşkın şekilde masama doğru eğilip zarfa baktı ardından geri çekildi. "Bu güzel bir haber değil mi?" diye sorarken yeni olmasının verdiği bir merak vardı. "Yani kısmen," diye cevap verdim.

 

"Gidecek misiniz komiserim?" diye sordu Yiğit ağır bir ses tonuyla. Mizacı sert ama konuşması nazikti. Tam bir baş komiser aurası vardı. Eminim ki ileride olurdu. "Henüz karar vermek için erken." Bu teklif uzun zamandır istediğim bir hayaldi. Fakat ekibime de çok alışmıştım. Düzenime çok alışmıştım.

 

Açılan kapı ile bende dahil hepimiz oturduğumuz yerden saygıyla kalktık. "Hoş geldiniz müdürüm," diyerek elimi uzattım. "Sen hala burada mısın Vera?" diye konuştu Kemal müdürüm babacan bir tavırla. "İzine alışık değilim müdürüm biliyorsunuz," diye cevap verdim.

 

Daha önce Özer'in oturduğu koltuğa oturunca bana oturmam için koltuğu gösterdi. Üstümdeki ödül alırken giydiğim üniformayı düzeltip oturdum. Sargılı elimde hala tuttuğum zarfa baktı kısa bir an. Ardından ekibime dönünce sanki işareti anlamış gibi baş selamı vererek odadan çıktılar.

 

"Ne düşünüyorsun?" diye sorarken gözleriyle zarfı gösterdi. "Kararım net değil henüz," diye kısa bir şekilde açıkladım. Benim cevabımla sıkıntılı bir nefes alarak ceketinin cebinden bir kâğıt çıkardı ve bana uzattı. Ben kâğıdı aldıktan sonra lacivert rengi ceketini düzeltti. "Bu," deyip duraksadım ve Kemal müdüre baktım.

 

"İzin kâğıdın."

 

İzin sürem belirtilmemiş fakat altında bizzat Kemal müdür tarafından imza atılmıştı. Ağzımı açmak istemiştim ki eliyle beni susturmuştu. "Bizzat babanın ricasıdır ve adamı takdir edersin ki kıramazdım. Ayrıca çok zor şeyler atlattın bunu hem hak ettin hem ihtiyacın var."

 

Babama içten içe kızsam da ne kadar korktuklarını hatırlamadan edemedim. Kendime geldikten sonra Işıl'ın ailemin ne kadar perişan olduklarını anlattığını hatırlıyordum. "İtiraz kabul etmiyorum, oraya da istediğin kadar izin yazabilirsin. Ankara sen izindeyken yok olmaz merak etme."

 

Mecburluk belası kabul etmek zorunda kalışıma sinir olmuştum. İzin bana asla iyi gelmiyordu. Kafamı dağıtmam veya toplamam için benim gerekirse tüm gün çalışmam gerekiyordu ama bunu müdürüme anlatamazdım.

 

"Baş üstüne müdürüm."

 

Sadece bunu demek için geldiğini konuşma bitince ayağa kalkmasından anlamıştım. Elini uzatınca karşılık verirken gözleri tekrar zarfa ilişti. "Bunu da gerçek anlamda düşünmeni öneririm. Ayrıca seni yerleştirecekleri ekibin komutanı, gerçekten çok iyi bir insan. Keza ekip de öyle. Hepsi pırlanta gibi."

 

"Düşüneceğim komiserim," dedim kesin bir dille. MİT'ten teklif almak herkese nasip olmazdı. Ben ise bu mesleğe girdiğim günden beridir bunun hayaliyle tutuşuyordum. Kemal müdürüm çıktıktan sonra eşyalarımı toparlayıp bende emniyetten çıktım. Bir elimde çantam diğer elimde ise 3 saat önce aldığım ödül ile çıkışa yürürken sayamadığım kadar çok selam vermiştim.

 

Her gören önce geçmiş olsun derken sonra tebrik ediyordu.

 

Arabama bindiğim an elimdekiler yan koltuğa gelişi güzel bıraktım. Kafamı direksiyona dayarken ellerime değmemesine özen gösterdim, çünkü hala ciddi anlamda bir acı vardı. O gecenin izlerini içimde bir yerlerde hala taşıyordum. Ruhumun ızdırabı bu yüzdendi. Kafamı meşgul etme ihtiyacım bu yüzdendi.

 

Çalan telefonum yerli yerinde duran sinirimi fokurdatmıştı. Her ne kadar katili yakaladıktan sonra prosedür gereği bir psikolog ile görüşmem gerekse de bunu hep ertelemiştim. Yıllardır cinayet şubedeydim ve çeşit çeşit cesetlerle karşılaştım. Bunun alışkanlığı olmaz belki fakat gerçekten bir yerden sonra insan alışıyordu. Lakin bu son dosya benim için farklıydı. Bu dosyayı kolay kolay sindirebileceğimi sanmıyordum.

 

O kız bana güvenmişti.

 

Tekrar arabamın içini sesiyle dolduran telefonum yüzünden ellerimi çantama uzattım. "Efendim baba?" diye açtım telefonu. "Kızım, neredesin?" Gözlerim kısa bir an hala önünde durduğum emniyet binasına kaydı. "Yoldayım, eve geleceğim neden?"

 

Babam derin nefes alınca kaşlarım çatıldı. "Eve gelme." Dediklerini algıladığım an kaşlarım çatılmıştı. "O neden?" Arka taraftan annemin gelen fısıltı sesleriyle bir şeyler çevirdiklerini anlamam uzun sürmedi.

 

"Benden gizli ne çeviriyorsunuz? Yorgunum uğraştırmayın beni."

 

Sıkıntılı nefesler bırakan babam ile sesi uzaklaştı telefondan. "Al sen açıkla." Tahmin ettiğim üzere telefonu anlatması için anneme uzatmıştı. Çünkü babam çabuk sinirlenen ve kendine diklenilmesini sevmeyen bir adamdı. Ben de tıpkı kendisi gibi, çabuk sinirlenen, diklenilmesini sevmediğim gibi bir şey dayatılmaya çalışınca da deliriyordum. Bu yüzden babamla sık sık kavga ederdik. Eğer bana veya babama bir şey açıklanacaksa bunu yapan hep annem olurdu.

 

"Baban senden habersiz bir şey yaptı. Ve asla karşı çıkmanı istemiyor çıkarsan da karşında duracağını belirtmemi istiyor," diye söze başlayan annem ile gözlerimi devirdim. Müdürümden rica ederek izin yazdırması neyine yetmemişti ki? Arkadan bu kez babamın şunu söyle bunu söyle direktiflerini de duyunca dikkat kesildim.

 

"İzin aldırdığını öğrenmişsindir,"deyip cevap vermemi beklemeden devam etti. "İş kolikliğini ve yerinde duramayacağını bildiği için İzmir'e kasabaya bilet aldı. Eşyalarını bana toplattı ve kardeşinle beraber hava alanına gönderdi. Orada kafayı yiyeceğini bildiği içinde valizine tatilde uğraşman için önemli bir şey koydu..." Annemin dediklerinin bitmesini beklemeden "Ne?!" diye bağırdım.

 

"Ne demek kasabaya bilet aldı! Anne ne saçmalıyorsunuz siz?"

 

"Anneye saçmalıyorsunuz denmez!" diye sert bir tepkiyle geri dönünce gözlerimi kapatıp sakinleşmeye çalıştım. "Anne dağın başında kimsenin bilmediği bir köyde ben ne yapacağım?!"

 

"Köy değil kasaba. Söyle ona gitmesi için kendisine büyük bir sebep verdim!" diyen babam ile yıpranmış sinirlerim daha da yıpranıyordu. "Valize binlik yapboz koydu dersen çığlık atarım!" Annemin kıkırtısı ile ağrıyan başımı ovaladım. "Uzun zamandır uğraşmak istediğin bir şey kızım. Hem biraz yaşadığın ağır tempodan kurtulursun hem de elindekine yoğunlaşmış olursun. Bakarsın bunu da çözersin belli mi olur? Uçağın 4 saat sonra hadi anca yetişirsin. Kendine çok dikkat et varınca da bizi ara."

 

Delirmemek elde değildi. Bana sorulmadan bir şeyler yapılması en çok sinirlendiğim şeylerden birisiydi. Ve ben şu an sinirle burnumdan soluyordum. Arabadan çıkarttığım sinirim ile tahmin ettiğimden daha kısa sürede hava alanına varmıştım. Rehberden kardeşimin numarasını tuşladıktan sonra nerede olduğunu sorup hızlı adımlarla yanına gitmiştim.

 

"Ağzını bile açma çok sinirliyim," deyince kardeşim dudaklarına hayali bir fermuar çekmişti. Elindeki küçük çantayı bana uzattı. "Bunda annemin seçtiği kıyafetler var üstünü değiştirmen için," deyince üzerimdeki üniformanın farkına varmıştım. Bir çalışandan rica ederek verdikleri küçük bir odada kıyafetlerimi değiştirdim. Üniformamı düzgünce çantadan çıkanları askıya koyup kardeşime vermek için kenara astım ve aynaya dönüp üzerimi düzelttim.

 

Siyaha yakın bir kot pantolon üzerime gri, havaların soğuğunu içime geçirmeyen boğazlı bir kazak giymiştim. Ayağımdaki topukluları da kenara koyarak çoraplarımı sonra da kalın siyah botlarımı giydim. Kardeşime üniformamı verdikten sonra annemin hazırladığı iki büyük valizi aldım havaalanından dışarıya doğru yürüdüm.

 

"Uçağa buradan gidiliyor abla!" diye konuştu kardeşim Volkan. Ben henüz sekiz yaşındayken doğmuştu. Şimdi ise o 20 ben 28 yaşındaydım. "Babama söyle ben arabamla gidiyorum," diyerek hava alanından girdiğim gibi çıktım.

 

Asla aşamadığım inatlığım bir yana bana isteğim dışı bir şey yaptırdıkları zaman mutlaka içine yine de kendi bildiğimi koymalıydım. Bagaja valizleri koyduktan sonra arabaya geçtim. Yola çıkmadan önce kendime bir kahve aldım ve ne kadar süreceğini bile tahmin etmediğim yolculuğa başladım. Ara ara durup yemek yemelerim ve benzin almalarım dışında hiç durmadan devam ettiğim yol gecenin on birini geçmek üzereydi ki sonlanmıştı. İzmir tabelalarının altında Urla yazısını görünce "Sonunda," diye mırıldandım.

 

Kasabanın girişinde beni muhtarın beklemesi gerekiyordu. Çünkü ben kasabaya en son küçükken gitmiştim. Onda da sadece mezarlığa babaannem ve dedem için gitmiştik. Kasaba içine hiç girmemiş, dedemlerin evine de hiç gitmemiştik.

 

Babaannem ve dedem aynı sene içinde 3 ay arayla üzüntüden ölünce babam da artık kasabaya gitmeyi kesmişti. Yolunu tam bilmediğim için açtığın navigasyonun yardımıyla çakıllı toprak yola girdim. Karanlık duran yol içime o gecenin karanlığını aşılasa da kendime, geçip gittiğini ve katilin öldüğünü söyleyip durdum. En sonunda Özbek yazılı tabelayı görünce rahat bir nefes aldım.

 

Elime aldığım telefonla muhtarı aradım fakat açan olmamıştı. Babam telefonu kapattıktan sonra muhtarın numarasını atmış, hava alanından alacağını eve götüreceğini söylemişti. Fakat uçakla gitmediğim için muhtarı aradım ve kendi aracımla geleceğimi söyledim. Kasaba girişinde beni karşılayacağını söylemişti. Ararsam hemen açacağını ve eve götüreceğini de söylemişti.

 

Bir yandan telefona bir yandan yola bakarken farlarıma yansıyan karartı ile birine çarpmak üzere olduğumu gördüm. Kırdığım direksiyonu yoldan sapmadan tekrar toparlamak isterken korkutan bir güm sesiyle tekerin patladığını anlamıştım. "Lanet olsun!" diye söylenerek kemerimi çözdüm ve arabadan indim.

 

"İyi misiniz?" diye seslendim yolun karşı tarafındaki kişiye. Karanlıktı ve asla kim olduğunu seçemiyordum. "Size soruyorum!" Hala olduğu yerde duran adama daha fazla bakmadan arabaya tekrar dönüp torpido gözünü açtım. Önce silahımı çıkartıp belime koydum hemen ardından el fenerini aldım ve arabadan çıktım. Kapımı kapattığım an dibimde gördüğüm beden ile çığlık atarak afallarken elim çoktan belime gitmişti.

 

"Kafayı mı yedin sen?!" diye kızdım birkaç adım uzaklaşırken adamdan. Boyu benden uzun olan adamın neredeyse omzunu ancak geçmiştim. Bedeni ise giydiği kalın mont ile oldukça iri duruyordu.

 

"Tekerin patlamış," diye konuşurken anahtarıma basıp arabanın kapısını kilitlemiştim. "Ciddi olamazsın," diye mırıldandım. El fenerinin arkasına basınca verdiği ışığı adama tuttum. Turuncuya çalan sakalları birbirine girmiş yüzünde ise siyah kirler bariz belliydi. Sakalı kirli sakaldan biraz uzundu sadece. Üzerindeki kalın kahverengi mont yer yer yamalanmıştı. "Ciddiyim," diye cevap verince içimden sabır çekmeden edemedim.

 

Elime aldığım telefonla tekrar muhtarı aradım, neyse ki bu çalışımda açmıştı. "Kusura bakma kızım, hemen geliyorum." Adamın telaşlı sesinden sonra göz ucuyla yanımdaki adama baktım. "Tekerim patladı, yardım edecek biri var mıdır bu saatte?"

 

Adam bir an duraksadı düşünür gibi. Hemen ardından ise "Benim oğlan var. Onunla gelirim ben şimdi," deyince teşekkür ederek kapattım telefonu. "Hayırdır bu saatte?" Soru yönelten adama döndüm tekrar. Ben dönünce elimdeki feneri de çevirdim.

 

"Sana sormak lazım aslında bu soruyu?" diye cevap verince sakallarının arasında dudakları kıvrılacak gibi oldu. "Ben burada yaşıyorum," deyince dayanamayıp "Markete gidiyor olmalısın bu saatte evden çıktığına göre," diye dalga geçer şekilde kinayeli konuştum.

 

Cevap vermediğinde gözlerimi devirip kolumdaki saate baktım. Ne kadar sürede burada olurlardı? Karşımdaki adamın her hareketini özenle izlerken onunda dikkatini çektiğimin farkındaydım ama umursamadım. "Merak etme zarar verecek değilim," deyince bakışlarım kısıldı. "Kriko ve bijon anahtarı varsa tekeri halledebilirim."

 

Tekeri bende değiştirebilirdim, fakat ellerimdeki sargılar ve yaralar buna asla izin vermezdi. Yaslandığım araçtan doğrularak "Bekle," dedim ve bagaja doğru yöneldim. Krikoyu, anahtarı ve yedek tekeri aldığımda bile ellerim sızlamıştı. Bagajı kapatarak adamın yanına gidip bıraktım. "Halledebileceğine emin misin?" diye sordum yandan ona bakarken.

 

"Feneri bana değil tekere tutarsan halledebilirim," dedi ve ışığı anında yere indirdim. "Buranın yolları çok kötü dikkat etmen gerekiyor." Ruhsuz bakışlarım onun sırtına baskı yaparken küfür etmemek için kendimi zor tuttum. "Keşke bunu uzun cüssenle önüme atlamadan önce deseydin."

 

Kriko kolunu indirip kaldıran eli dediklerim ile duraksadı ve yaptığı işi umursamadan bana döndü. Neden böyle bir tepki verdi anlamadım ama tetikte durmak için duruşumu sağlamlaştırdım. "Arabanın önüne birisi mi atladı?"

 

Ne saçmaladığını anlamaya çalışarak baktım ona. "Evet, sen?" Tekerden kendisine yansıyan ışıkla az da olsa yüzünü görebilmiştim. Giyimi, kiri pası bir dilenci gibi gösterse de kendisini, dağınık saçları, turuncu sakalları gecenin ortasında hoş bir görüntü sunuyordu. "Hayır ben değilim," diye konuştu, oldukça ciddi ve soğuk bir ses tonunda. Benimle dalga geçiyor olmalıydı.

 

"Sen buradan karşıya geçip, karşıda ise öylece bana bakıp durmadın mı?" diye sorarken fenerin ışığıyla ileride durduğu yeri işaret ettim. Eğer hayır derse işler karışırdı çünkü kapıyı kapattıktan sonra onu yanımda görmem ile karşıdaki kişinin yok olması tuhaf bir rastlantı olurdu. Bir müddet gözlerini bana diktikten sonra işine tekrar dönerken "Sanırım sarhoşun biriydi," diye geçiştirdi beni.

 

Sarhoş olmayacak kadar ayık ve dik duruyordu ama.

 

"Seni burada ilk defa görüyorum," diye konuyu değiştirmeye çalıştı. Aynı zamanda arabanın tekerini sökmüştü. "İlk defa geliyorum çünkü tatil diyelim." Zorla yaptırılan bir tatil ne kadar işe yarardı bilemem.

 

"Tuhaf bir seçim olmuş bu zamanda," diye cevap verince yüzümü buruşturdum. Haklıydı fakat yine de içimdeki sorgu polisini durduramadım. "Niye öyle dedin?" deyince tekrar bana dönüp baktı. Sorumdan ve ifademden emin olmak için baktığını anlamıştım. "Hiç mi burada ki söylentileri duymadın?"

 

"Ne gibi? Musallat mı olmuşlar?" Neden çenem bugün bu kadar düşüktü?

 

"Evet," diye ciddi bir cevap alınca yüzümdeki ifade dalgalandı yerini merak devraldı. "Burada belli aralıklarda insanlar kayboluyorlar."

 

"Kayboluyorlar?"

 

Kasabalı gibi konuşmaya çalışsa da düzgün bir türkçeye sahipti. Tekrar işine dönerken kafa salladı. "Teröre katılıyorlar."

 

"O zaman bu kaybolduklarını göstermez. Hem bunun için bir şeyler yapılıyordur ama," diye konuşunca omuzlarını silkti. "Hala kaybolan insanlar olduğuna göre bir şey yapılıyormuş gibi durmuyor."

 

Tam o sırada geçmişin tozlu raflarında çürümeye yüz tutmuş bir anım canlandı gözümde. Annem ve babam arasında geçen konuşmaydı. Halamla ilgili duyduğum tek cümleydi. "Benim kardeşim vatanını satacak kadar haysiyetsiz değil!" O zamanlar bunu asla anlamamıştım sonra ise sorgulamama izin vermemişlerdi çünkü asla halamın konusu açılmazdı. Kayboldu denirdi.

 

Şimdi ise bu adamdan duyduklarımla kaşlarım çatılmıştı. Böyle bir şey mümkün müydü?

 

Adam ellerini çırparak doğrulunca düşüncelerimden uzaklaştım ve arabamın kapısını açıp koltuk yanında duran ıslak mendili aldım. İçinden çıkardığım üç parça mendili uzattım. "Borcum ne kadar?" diye sorduğumda karanlıkta olsa alttan bakışlarını hissetmiştim. "Para istemez," diye cevap verdiği sırada taşlık yolda gelen aracı gördüm. Adam da dönüp önce arabaya baktı sonra bir mendille elini silerken diğerlerini cebine koyup "İyi geceler," diyerek yanımdan uzaklaştı. Fakat birkaç adım atmıştı ki duraksayıp bana döndü.

 

"Dinler misin bilmem ama bir tavsiye vereyim yine de. Buradaki kimseye güvenme."

 

Yolun yanındaki ağaçlıkların arasında kaybolurken arkasından merak dolu bakışlarla baka kalmıştım. Ne demek kimseye güvenme? Ve neden kaçar gibi gidiyordu gelenleri görünce?

 

"İyi geceler," diye seslendi karşımda duran araçtan inen yaşlı adam. Kafamı selam verir gibi sallayarak karşılık verdim. "Değiştirdin mi kızım tekeri? Bekleyivereydin keşke." Başparmağımla omzumdan geriye, arkamda kalan ağaçlık alanı gösterdim. "Bir adam buradaydı, değiştirebilirim deyince kabul ettim bende," diye cevapladım.

 

Muhtarın iri gözleri merakla ve ciddi bir ifadeyi taşıyarak arkama kaydı. "Kim ki bu saatte?" Öylesine çıkan merakta bir soru değildi. Sanki gerçekten kişiyi merak etmişti. "Saçı sakalı birbirine girmiş, yamalı bir mont vardı üstünde." Bunu söylerken birazda muhtarın yüz ifadesini izliyordum.

 

"Bizim evsiz olmalı baba," diye konuştu hemen muhtarın arkasında bize yaklaşan kişi. Muhtarsa oğlunun dediğiyle aydınlanmış ve rahatlamış bir şekilde konuştu. "Hee, doğrudur. Sürekli dolanır durur sokakta."

 

Evsiz miydi?

 

"Oğlum, Semih," diye tanıttı muhtar bana yanındaki adamı. Taş çatlasın otuzlarında duran adamla hemen hemen aynı boylardaydık. "Memnun oldum," deyince aynı şekilde bana karşılık verdi. Yerdeki tekeri alacakken benden önce uzanıp tekeri ve krikoyu aldı ve bagaja doğru ilerledi.

 

"Babanlar nasıl? İyilerdir inşallah?"

 

Semih tekerleği bagaja yerleştirirken muhtara dönüp kafa salladım. "İyiler. Tanır mısın babamı?" Muhtar özlem dolu manidar bir gülümsemeyle baktı bana. "Tanımam mı ya? Çocukluk arkadaşıydık, aha bu kasabanın sokaklarını talan ederdik."

 

Dedikleriyle ister istemez bende gülümsedim. "Sana da göz kulak olmamı tembihledi ha!" dedi babacan bir tavırla. "Benim kız fazla aksi, sıkıldı mı kaçar oradan kafasını toplayana kadar gelmesine izin verme dedi." Babamın tam da bu şekilde konuşacağına adım kadar emindim zaten.

 

"Bunu söylemesine şaşırmadım. Bin bir planla gönderdi beni buraya."

 

"Duydum babamdan," diye sohbete dahil oldu Semih. "Müdürünü bile kendi ayarlamış izin için." Aklıma geldikçe durulan sinirlerim kavrulurken Semih'e kafa salladım. "Hayırdır kızım," dedi muhtar arabamın kaputuna yaslanırken. "Baban, 'İzine ihtiyacı var kendini toparlaması gerek' falan diye konuştu. Kötü bir durum yoktur inşallah?"

 

Kısa bir an merakla baba oğul ikisinin de gözleri ellerimdeki sargı bezlerine kaymıştı. "Yok," dedim ellerimi saklama ihtiyacıyla dolup taşarken. "Bir iş kazası geçirdim, bu yüzden babam bir süre toparlanmamı istedi," deyince kafa salladı muhtar. Arabamdan uzaklaşınca oğluna döndü.

 

"Sen o zaman Vera kızımın evine kadar eşlik et, oğlum. Ben geçeyim eve," deyip bana döndü. "Sorun olur mu kızım?" Hayır dercesine kafamı sallayıp "Yok, sorun olmaz," diye cevapladım. Oğlunun uzattığı anahtarı alınca bana iyi gecelere dileyerek arabasına ilerledi.

 

Hemen ardından bende sürücü koltuğuna geçerken Semih çoktan yolcu koltuğunun kapısını açmıştı. Muhtar çoktan arabasını çalıştırmış giderken hemen arkasından bizde yola koyulmuştuk. "Bu evsiz dediğiniz adam," diyerek söze başlayınca Semih bana döndü. "Sokakta falan mı kalıyor?"

 

Anında kafa sallayışını yandan görmüştüm. "Evsiz barksız. Ne kadar yardım etsek de kendisini kalacak yer ayarlasak da hemen ertesi günü yine kendini sokağa atıyor. Arada bir dilencilik yapıyor, çoğunlukla kasaba halkı kendisine hep yemek verir. Yıllardır buralarda alıştık kendisine."

 

Söylediğim saçma cümlelerin ağırlığı üzerime çökünce yüzümü buruşturmadan edemedim. Hem adam akıllı teşekkür etmemiş hem de tersleyip durmuştum. Tekrar gördüğüm ilk an bir teşekkür etmem, bir de ufak bir özür dilemem şarttı.

 

"Ne iş yapıyorsun?" diye soran Semih'e bakıp tekrar yola döndüm. "İş kazası deyince merak ettim."

 

"Polisim," deyince yerinden doğruluşunu merakla izledim. "Şimdi hatırladım!" dedi heyecanlı bir sesle. Karanlıkta kaybolan kahverengi gözleri gülümseyerek bana bakıyordu. "Bankada haberlerde izlemiştim. Sen Ankara'daki şu çok aranan seri katili yakalayan polissin."

 

Gözümde canlanan o boğuşma anıyla yutkundum. "Öldüren," diye düzelttim ister istemez. Ama bunun bir önemi yoktu aslında. O adam ölmeyi çoktan hak etmişti. "Ağır yaralandığın söylenmişti. Geçmiş olsun," diye konuşmaya devam edince minik bir gülümsemeyle teşekkür ettim.

 

"Banka da mı çalışıyorsun?" diye konuyu değiştirmek için çabaladım. Çünkü o anı, yaşananları konuşmakta, düşünmekte istemiyordum. "Urla'da merkezde bir bankada müdür yardımcısıyım." Kasabanın içindeki Dörtyol ağzına geldiğimizde eliyle sağ tarafı gösterdi.

 

"Yavaşlayabilirsin, ilerideki ev," deyip yine eliyle tek katlı bahçesi çevrilmiş eski ama bakımlı bir evi gösterdi. Evin önünde durup kısa bir an inceledim. Ardından Semih'e dönüp "Teşekkür ederim, yolu çözdüm, seni evine bırakayım," dedim.

 

"Hiç gerek yok, evim zaten sokağın sonunda." Arabayı iyice kenara park ettikten sonra ikimizde araçtan indik. Ben bagaja ilerken Semih'in gideceğini düşündüm fakat o "Yardım edeyim," diyerek valizlerimi yere indirdi. "Tamam, gerisini ben hallederim." Ellerini kabanının ceplerine koyup tuhaf bir gülümsemeyle bana baktı.

 

"Bir şey lazım olursa bana söyleyebilirsin," diye konuşunca suratımı ekşitmemek için kendimi zor tutum. "Sağ ol," diyerek geçiştirince yolun yan tarafına kısa bir bakış atıp tekrar bana baktı. "O zaman iyi geceler," diyerek sokağın sonuna doğru yürümeye başladı. Valizlerin kulplarından tutarak bahçeye oradan da evin kapısına geldim. Unuttuğum kol çantamı almak için araya geri dönmüştüm ki karşıda köşede bir evin bahçe duvarına yaslanmış yere oturan adamı gördüm.

 

Bu bana yardım eden adamdı. Kafası hafif eğik duruyordu fakat gözlerini milim kıpırdatmadan bana dikmiş bakıyordu. Karanlık yolda kendisini iyi göremesem de artık sokağı aydınlatan lambalardan onu rahat bir şekilde görebiliyordum.

 

Çantamı aldığım gibi tekrar evin kapısına geldim ve annemin valizin ön cebine koyduğu anahtarı çıkardım. Eve girdiğimde aslında tozdan bir katman olmuş, on gün temizlenmesi gereken bir ev beklerken buram buram deterjan kokan bir ev bulunca ister istemez sevinmiştim.

 

Ne kadar süredir bu planı sinsice hazırlamışlardı bilmiyorum ama en azından temizlik bana kalmadığı için mutluydum. Valizlerimi içeri aldıktan sonra son kez adama bakıp kapıyı kapattım. Evin eski bir ev olduğunu koridorundayken bile anlamıştım. Eski karoların bulunduğu koridorda hemen dış kapının arkasında bulunan eski bir ayakkabılığa çıkardığım botları koyup terlikleri aldım. İnce uzun koridorun duvarları yeni boyanmıştı sadece.

 

İlk denk gelen sol odaya girdiğimde bir soba gördüm. Direkt uyumayı düşündüğüm için sobayı yakmayı düşünmüyordum. Kare şeklinde biraz ufak duran oturma odasında eski masa, iki çekyat hemen karşılarında ise tüplü bir televizyon vardı.

 

Kısa göz attıktan sonra oturma odasının karşı çaprazına denk gelen diğer odanın kapısını açtığımda burada eski bir tek kişilik karyola ve yine takım olarak konulmuş kahverengi komodin ile kahverengi eski bir dolap karşıladı beni. Burası halamın odası olmalıydı.

 

Burada yatabilirim diye düşünerek odadan çıktım ve ilerledim. Bir sağa bir de sola uzanmaya devam ediyordu koridor. Ama daha kısaydı. Birisi babaannem ve dedemin yatak odasıydı düz ve diğerleri gibi sade. Hemen karşım tuvalet ve banyoydu. Sağ taraf ise mutfaktı. Eski olduğu geçmişte kalan beton tezgahları korumasından belli oluyordu. Mutfak dolapları ufak ve yıpranmıştı. Sıkıntı dolu nefesler aldım.

 

İznime henüz belli bir süre yazmadım ama burada çok duramazdım ben. Koridordaki valizleri alıp oturma odasına geçtim. Dizlerimin üzerine oturarak açtığım valizde ilk beni karşılayan annemin saklama kaplarına koyduğu poğaça ve böreklerdi. Saklama kaplarını kaldırdığım gibi pembe renkli dosyayı görmemle kaşlarımı çatmam bir oldu.

 

Babamın bahsettiği uğraş bu muydu?

 

Dosyanın kısa kapağını kaldırıp baktığımda ilk gözüme çarpan anneannemin sorgu yazısı olmasıydı. Çevirdiğimde ise dedemin sorgu yazısı ile karşılaştım. Kısaca göz attığımda sorgu konusunun halam olduğunu gördüm.

 

"Kızım dağa kaçmaz. O evlenecekti bu sene, sevdiğini bırakmaz."

 

Anneannemin cümlelerinden biriydi bu. Daha sonra o adamın dedikleri aklıma düştü. İnsanlar gerçekten teröre mi katılıyordu? Gözüm sorgu tarihine kaydı, 20 Nisan 2001. Ben henüz 5-6 yaşlarındaydım. O zamanlar babamın köye gittiğini hatırlıyordum hayal meyal. Halam 23 sene önce dağa kaçtı diyelim. O adamın dediğine göre bu hala devam ediyor. 23 yıldır bunun önüne hiç mi geçilmemişti?

 

Gözüm ister istemez pencereye kaydı. Dosyayı bıraktığım gibi kalkıp pencereye yaklaştım ve minik bir hareketle perdeyi çekip dışarı baktım. Adam hala dışarı da aynı şekilde duruyordu. Gözüm tekrar düşünceli şekilde oturma odasına kayınca annemin yaptığı atıştırmalıkları gördüm.

 

Ani bir harekete valizin dibindeki kabı aldım ve botlarımı giyip hızlıca dışarı çıktım. Kapı sesim adamın dikkatini çekmişti. Kafasını kaldırdığı gibi bana baktı. Yoldan karşıya geçerken sağa sola bakıyordum tekrar önüme dönüp ona doğru ilerlerken gözlerini bir saniye bile ayırmadı benden.

 

Havanın soğukluğunu hesaba katmadığım için kendime kızsam da geri dönmek istemedim. Yerde oturan adam gibi yavaş hareketlerle yere oturup sırtımı duvara yasladım ve kabın kapağını açarak tam ortamıza koydum.

 

İçinden bir böreği kendime alırken "Afiyet olsun," dedim. Bakışları poğaça ve börek dolu kaba kaydı ve hemen ardından bana döndü. "Bu ne?"

 

Omuzlarımı silkip, "Poğaça ve börek. Annem koymuş. Sana da insan gibi teşekkür edemedim, biraz sert çıkıştım haliyle özür de dilemem gerek," derken tekrar bir ısırık aldım börekten. Bakışları ben böreği ısırırken beni izlese de anında kendini toparlayıp elini kaba doğru uzattı.

 

"Önemli değildi," diye konuştu normal bir sesle. Dizlerimi kendime çekip ellerimi etrafına sararken ilk defa geldiğim bu sokağı izliyordum. "Güzel mi burası?" diye sordum merakla.

 

Omuz silktiğini görebildim yan gözle. "Ne aradığına bağlı." Kafamı çevirip ona baktım. "Her zaman huzurlu bir yer olmuyor. Acısı var. Kayıpları var. Sanki bir şey buraya musallat olmuş, senin dediğin gibi." deyince bakışları bana döndü. "Ama insanı iyidir, yardımseverdir."

 

"Kayıplar," diye mırıldandım. "Çok mu?"

 

Kafa salladı anında, onun da gözleri kasabanın yoluna kaydı. "Çok fazla."

 

"Nasıl olur da kimse bir şey yapmaz? Bu ülke de sonuçta polis var jandarma var."

 

Dalga geçiyormuşum gibi güldü bir şey demek yerine. Ardından gözleri dizlerime doladığım kollarına kaydı, oradan da ellerimdeki sargılara. "Kanlanmışlar," deyince benimde bakışlarım ellerime düştü. Daha da artmıştı kanaması. "Hallederim evde." diye konuştum kısılan sesimle.

 

"Nasıl oldu?"

 

Merak dolu sorusuyla derin bir nefes aldım. Bir şey demek gelmiyordu içimden. Nasıl olduğunu bilinmese olmaz mıydı? Sanki söylemek istemediğimi anlamış gibi tekrar sormamıştı. Fakat uzanıp elimi tutmuş ve kendine çekmişti. Sargı bezini kirli elleriyle açarken yaraya değmemeye özen gösteriyordu. "Kanlı şekilde durmaya devam ederse iltihaplanır."

 

Son sargı bezini de kaldırınca elimin iğrenç görüntüsünü rahatça görmüştü. Yüzüm iğrenç bir şeye bakıyormuşçasına buruştu. Deri diye bir şey kalmamıştı adeta. Elimi gördüğü an ki yutkunuşunu izledim. "Çok acımış olmalı," dedi diğer elimdeki küçük sargıyı da açarken. Bu diğerinden daha iyi ve küçüktü. Derin bir iç çektim.

 

"Geçiyor."

 

"Geçse kanamazdı," dedi ve derin nefes aldı. "Geçse iç çektirmezdi."

 

 

****

 

Aşırı heyecanlandım:)

 

Nasıldı?

 

Sizce bu kasabada neler oluyor?

 

Evsiz sizce nasıl birisi?

 

İnstagram: suveyda_rey

 

 

 

Bölüm : 21.08.2025 19:40 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...