9. Bölüm

Bölüm 8

Suveyda Rey
suveyda_rey

Harika bir bölümle geldim. Keyifli okumalar.

***

Sorgulardan sonra Ecevit’i tekrar görmemiştim. Erdem gittikten sonra ben sorgu odasında diğer sorgular için listeyi ayarladım. Ve neredeyse Selvi’nin yemek teklifini unutacaktım. Mesajın Ecevit’in evime geldiğini ve beni bulamadığı için onlara geçtiğini yazmıştı. Defteri kapattıktan sonra hızlıca toparlandım. Kamerada odada kalacaktı o yüzden muhtardan odanın anahtarı alıp odayı kilitledim.

Vücudum yorgun değildi ama olayın üzerine fazla düşündüğüm için zihnim oldukça yorgundu. Yine de bu işin peşini asla bırakmak istemiyorum. Kim bilir belki de son olaydan sonra toparlanmama en çok bu soruşturmanın sonucu yardımcı olurdu.

Düşüne düşüne eve vardığımda, üzerimi değiştirmeyi düşünmüyordum. Sadece çantamı eve bırakıp gece videoları izlemek içinde bilgisayarımı şarja takacaktım. Eve girdiğim gibi çantamı kenara koyup oturma odasındaki masama ilerledim. Hemen orada duran şarj aletini halamı dosyasının altında buldum. Dosyayı tekrar masaya bıraktıktan sonra şarjı taktım ve çantamdan telefon ve sigaramı aldım. Ayakkabımı giymeden önce son kez kendime aynadan bakıp çeki düzen verdim.

Evin kapısını kilitleyip hızlı adımlarla bahçeden çıktım. Hemen yanımdaki, bahçelerimizi bir duvarın ayırdığı evin bahçesine girmek için birkaç adım atmam yetmişti. Benim bahçeme oranla oldukça bakımlı ve çiçeklerin donatıldığı bir bahçeydi burası. Yürüme yolunda verandaya çıktığım gibi uzanıp kapıyı iki kere çaldım.

Çok bekletilmeden açılan kapıdan Selvi’nin kızıl saçlarını ve ince yüzünü görünce gülümsedim. Aynı karşılığın daha canlısını ise ondan aldım. “Bir an hiç gelmeyeceksin sandık,” deyince mahcup bir bakış attım. “Kusura bakma lütfen. İşe dalmışım.”

“Önemli değil, takılıyorum sana,” diyerek geniş bir şekilde gülümseyip kapıdan çekildi. “Hadi gir içeri.” İçeri girip kenarda botlarımı çıkardım ve benim için yere bıraktığı peluş terlikleri giydim. Evin girişine kadar benim evime oldukça benziyordu. Sadece bu ev daha bakımlı, parkeli, doğal gazlı ve sıcaktı.

“İyi akşamlar,” diyerek içeri girdiğimde salonda Ecevit ve Erdem vardı sadece. Ecevit selam vermek için ayağa kalkarken Erdem beni gördüğü gibi suratına duvarlarını örmeye başlamıştı. “Çok bekletmedim umarım,” diye konuşunca bana cevap veren yine Ecevit olmuştu.

“Ben de az önce geldim zaten.”

Selvi hemen yan tarafımızda kalan yemek masasına ekmek sepetini bırakıp bize döndü. “Geçelim mi yemeğe? Soğumasınlar.” Ben kafa sallayarak o tarafa doğru yürürken Ecevit, “Ben bir ellerimi yıkayayım,” diyerek salondan çıktı.

Kimse bir şey demediğine göre lavabonun yerini zaten biliyordu. Bu da daha önce buraya geldiğini gösteriyor. Belki de sürekli geliyordu? Selvi önden kaselere doldurduğu çorbaları dağıtırken karnımın ne kadar çok acıktığını hissettim. Ecevit de gelip karşıma hemen Erdem’in yanına oturunca Selvi de sol tarafımdaki sandalyeye geçti.

Sessiz şekilde çorbalarımızı içerken tek gürültü kaşığın kaseye çarpma sesiydi. Sessizliğin olması mıydı beni geren yoksa arada bir de olsa Erdem’in alttan bana bakan bakışlarını yakalamam mıydı bilmiyorum.

“Sorgular ne kadar devam edecek?” diye sordu bir Selvi. Kafamı yana çevirip ona baktım. Kızıl saçlarını yemek yiyeceğiz diye toplamıştı. “Çok da kısa diyemem listeye ama sanırım üç ya da dört güne biter.”

“Yani nasıl oluyor da, senelerdir bu kayıpların önüne geçilmiyor ben anlamıyorum!”

Selvi kendine has bir sitemle dile getirdiği kızgınlığına kafa salladım. “Tuhaf gerçekten,” diye destekledim onu ama doğruydu. Tuhaftı. “Toplam kaç kayıp var?” diye sordu ve çorbasından bir kaşık aldı Selvi.

Dudaklarımı aşağıya doğru kıvırdım. “Yarın bir ara arşive bakmak için emniyete gideceğim. O zaman halamın ve geri kalan tüm kayıpların dosyasını inceleyeceğim. Öğrenirim.”

“Senin halan da kaybolanlardan birisiydi değil mi?” diye sordu yeni hatırlamış olmanın verdiği şaşkınlıkla.

Kafa salladım ve çorbam bittiği için kaşımı kaseye koydum. “Muhtemelen köydeki ilk kayıp. Halamdan sonra önü alınamıyor.” Benimle birlikte diğerlerinin de çorbaları bitince Selvi önümüzdeki kaseleri aldı.

“Nasıl yani?” diye sordu Ecevit. O da aynı yan tarafındaki Erdem gibi merakla bana bakmıştı. “Emniyetteki amirin dediğine göre ilk kayıp halammış. Halamdan sonra da dosyaların sonucuna da kayıplara da ulaşılamıyormuş.”

“Kasabada ki esrarengiz olayın ilk kurbanı olan kadının yeğeni yıllar sonra dönüp o olayı mı araştırıyor şimdi?”

“Aynen öyle,” diye cevap verdim Erdem’e. “Olayın peşini bırakmayı asla düşünmüyorum da, bir şekilde bunun sonunu getireceğim.”

Ecevit önüne koyduğu tabağının ardından yamuk bir gülümseme ve şefkat barındıran bakışlarıyla bana döndü. “Aksi düşünülemez zaten,” diye konuştuğunda sesine gurur yansımıştı. Bana benden daha çok güveniyormuş gibi bir bakışı vardı. “Fazla dikkatli ve analizcisin. Çabuk kavrıyorsun ve unutmuyorsun. Ve en önemlisi şüphecisin. İyi bir poliste olması gereken şeyler.”

“Ne o?” diye konuştu Erdem onun lafı biter bitmez. “Polislik el kitabı falan mı okuyorsun boş zamanlarında?” Çatık kaşlarının arasında Ecevit’ten sadece ters bir bakış cevabı alan Erdem somurtarak önüne dönmüştü. Selvi ise kocasına ve Ecevit’e dalga geçer gibi bakıyordu. Ardından bana döndü.

“Halan kaç yaşında kayboldu?” Kısa bir an duraksayıp mahcup bir tavra büründü. “Dan diye sordum kusura bakma. Konuşmak istemezsen söyle lütfen.”

Omuzlarımı silkerek “Halamı konuşmak sorun değil benim için. Hem çok net hatırlamıyorum bile tabii bu ona ne olduğunu bulmak istediğimi ve bunun için çabalayacağım gerçeğini değiştirmez.” Bardağıma uzanıp bir yudum içtim ve derin nefes aldım.

“19’una yeni basmış. Hatta sevdiği, nişanlısı varmış. Birden teröre katılmasına en çokta bu yüzden inanmıyorlar.”

“Bu kasabadan mı acaba?”

Selvi’ye kafa sallarken ağzımdaki yemeği yuttum çabucak. “Buradan. Hatta onunla ve halamın dosyasıyla ilgilenen jandarma veya polis kim varsa onlarla da konuşmak istiyorum.”

Son lafımı söylerken karşımdaki Ecevit’e baktığım için yemeğiyle ilgilenirken kaşını kaldırdı. Ardından alttan bir bakışla Selvi’ye bakıp tekrar tabağına döndü. “Serap’ın kayıp olayının halanın kayıp olayıyla bağlantılı olduğunu mu düşünüyorsun?”

Bardağımdaki içeceğimi de bitirip boş tabağımın içine kaşıklarımı koydum. “Siz düşünmüyor musunuz?” diye sorarken tabağımı topladım. “Ben tamamen birbirleriyle bağlantılı olduklarını düşünüyorum ve bir şekilde ipin ucunu yakalamayı planlıyorum.”

Ecevit’te tıpkı benim gibi hızlı yiyip tabağının içine çatal bıçak ve bardağını koydu. “Bence sen bu işin ucunu çabucak yakalarsın,” diye konuştuğunda ona baktığım için olsa gerek Erdem’in göz devirmesini de gördüm.

“Fazla mı gaza getiriyorsunuz kadını?” diye sorduğunda bakışı hem karısında hem Ecevit’teydi. “Hayır bu hırsla başına bir şey gelecek,” deyince konunun muhatabı olarak Erdem’e döndüm. “Bence sen kendi başına yan. Hala soruşturmada ki baş şüphelisin,” dediğimde masadaki diğer iki göz de anında ona döndü.

Erdem ise diğerlerine bakmak yerine bana diktiği ürkütücü bakışlarıyla neredeyse beni öldürebilirdi. Kısa bir bakışla karısına ve Ecevit’e baktıktan hemen sonra masadan kalktı. “Ben balkonda bir sigara içeyim,” deyince ortamı germiş olmaktan pişmanlık duydum.

Erdem evden çıktığında Selvi’ye döndüm. “Kusura bakma lütfen. Ortamı bozmak istemezdim.”

Selvi gülümseyerek elini omzumun arkasına koydu. “Benim kocamda fazla patavatsız, arada bir hak ediyor.” Cümlesi biter bitmez kendi tabağını alıp kalkınca yardımcı olmak için tabağımı ve Ecevit’in önündeki tabağı aldım. Selvi’yi takip etsem de aslında iki evinde planı aynı, bu yüzden mutfağın yerini zaten biliyordum. Benim mutfağıma nazaran daha modern olan mutfağa bakınca içim ısındı.

Elimdekileri bırakıp geri dönerken geniş koridorda mutfağa doğru gelen Ecevit ile duraksadım. Bize yardım etmek amacıyla masada geri kalan birkaç eşyayı almıştı. Elbirliği ile sofrayı toplayıp salona geçmiştik ki dış kapı açıldı ve Erdem hızlı bir şekilde arka odaya doğru ilerledi. Selvi önce kısa bir arkasından baksa da sonra çok da umurunda değilmiş gibi tekrar önüne dönmüştü.

“Buraya alıştın mı?”

Tuhaf bir ilişkileri vardı bunu anlamamak imkansızdı. Acaba kendi aralarında evlilikleri bitmiş olabilir miydi?

“Yani hala alıştım diyemem. Soğuğu sevmiyorum ve hala soba yakmayı beceremiyorum.”

Benim dediğim ona komik gelmiş olmalı ki güldü. “İlk taşındığımız zaman benim evimde sobalıydı. Asla ısınmıyor ve asla yakamıyordum. Tadilat yaptırırken doğal gazı da aradan çıkardık.”

“Benim ev kullanılmadığı için oldukça bakımsız. Babamlar ne bakımıyla ilgilendi ne kiraya verdiler.”

Bir saat kadar böyle sohbet etmiştik Selvi ile. Erdem eve geldikten on dakika sonra salona girdiğinde ortamın havası anında değişmişti. Hatta öyle ki Ecevit, gölgelenen gökyüzü rengindeki bakışlarıyla adeta Erdem’i öldürebilirdi.

Acaba benim söylediklerimden sonra Ecevit’te mi ondan şüphelenir oldu? Ya da Ecevit’te Serap ve Erdem hakkında bir şeyler biliyor ben konuştuktan sonra kafasında bir şeyler yeri oturmuş olabilir miydi?

“Erdem de geldiğine göre tatlıya geçelim.”

Adını bilmediğim bir tatlıyı masadan alıp önümüze bıraktıktan sonra yeşil koruk şerbetini vermeye başladı. Uzandığım bardağı bırakmadan birkaç yudum almıştım bile.

“Ellerinin üzerindeki yaralar için sana yağ verebilirim istersen?” diye soran Selvi ile çarpılmış gibi anında bakışlarımı birbirimizden çektik. “Ne yağı?”diye sorup hafiften öksürerek kendimi toparladım.

“Kantaron yağı. Yanık izlerine iyi gelir.”

“Asit yanığına da mı?”

“Elindeki yara asit yanığı mı?” Bunu soran Erdem’di. Kafamı sallarken bileğimde duran kazağımın kolunu çekiştirmek istedim fakat elimin üzerine dokunan bir el engel oldu.

“Maalesef.”

“Ay çok acımış olmalı,” diye konuşan Sevli’ye bir şey diyemedim. Çünkü acısını hala daha hatırlayabiliyorum. Bu konu hakkında daha fazla konuşmak istemediğim için önümdeki bardağı alıp içtim. O kadar mayhoş, ekşimsi bir tadı vardı ki nasıl daha önce içmezdim bilmiyorum.

Saatin çoktan 22:00’ı geçtiğini görünce yaslandığım koltuktan doğruldum. “Ben artık kalkayım, eve geçip çalışmam gerek daha.” Benim ayaklanmam herkesin ayağa kalkmasına sebep olmuştu. Bakışlarımı sadece Selvi’ye çevirdim çünkü Erdem’den hala nefret ediyordum. “Ellerine sağlık her şey çok güzeldi.”

Bana doğru uzanınca sarılacağını anladım ve gülümseyerek karşılık verdim. “Yine bekliyorum bak.”

Kapının önüne gelince montuma uzanmıştım ki hemen yan tarafımda duran kirli eski monta biri daha uzandı. Bakışlarım hemen arkamda kalan bedene kaydı. “Sen de mi çıkıyorsun?”

Montunu giyerken yandan Erdem ve Selvi’ye baktı. Bize çaktırmadan bir şey fısıldaşıyorlardı.

“Sen gittikten son ne yapacağım ki burada?” diye birden söyleyince montumu giyerken duraksadım. “Hem evin buz gibidir şimdi gelip sobanı yakayım.”

Bakışlarımı montunu giyerkenki serseri halinden zorlukla ayırdım. “Olur,” diye mırıldandım. “Soba önemli.” Dalgın halime yamuk bir gülümsemeyle baktı. “Hem de çok önemli.”

“Ecevit,” diye seslenen Erdem ile hızlıca tüm dikkatimi toplamaya çalıştım. İkimizde ona döndüğüm sırada cebinden bir anahtar çıkarıp uzattı. “Kahvenin yedek anahtarı. Orada burada kalacağına kahvede kal yağmurlu günlerde.”

Bu cümleyi o kadar kinayeli şekilde söylemişti ki utandım! Kızardığıma bile yemin edebilirdim.

Ecevit kendisine atılan anahtarı çevik bir şekilde tutsa gözlerini Erdem’den ayırmadı. Sanki sözsüz bir iletişim içinde gibilerdi. Birbirlerinin ne demek istediğini bakışlarından anlıyor gibiydiler.

Hatta Erdem’in konuşmasındaki kinayeyi karısı bile anlamış olacak ki dirseğiyle karnına sert şekilde vurdu. Bu hem Erdem’in inletti hem de Ecevit ve Erdem arasındaki kontağı bozmuştu. “Ellerine sağlık, Selvi,” diye konuşan Ecevit’in bakışları asla Selvi’de değildi. Gözleriyle öldürmek ister gibi Erdem’e bakıyordu.

Ben kapıdan çıkmıştım ki Ecevit arkamda kalıp Selvi'nin uzattığı torbayı aldı. Soğuk keskin bir şekilde içimi titretirken bahçeden çıkmıştım.

Arkamdan Ecevit'in adım seslerini duyuyordum. Karanlıkta tatlı bir gürültü yaratıyorlardı. Ben kendi evinim bahçesine yönelirken beni takip edecek mi diye merak ediyordum. Erdem'in dediğinden sonra gelmeye bilirdi.

Gelsin istiyordum içten içe ve bunun sebebini sorgulamak dahi istemiyordum.

"Orman gülü?"

Onun kalın sesini duyduğum an adımlarım emir almış gibi mıhlandı. Dönüp baktığımda bahçe kapımda duruyordu, henüz içeri girmemiş hatta girmekte kararsız gibiydi.

"Gelmiyor musun?"

Neden soruyorum ki bunu?

Yamuk bir gülüş sergiledi ve bu gülüş onda gerçekten güzel duruyordu. Soruma cevap vermek yerine elindeki kağıt rengindeki torbayı bana uzattı. "Bu ne?" Diye sorsam da elim merakla torbanın ince iplerini kavradı.

Parmaklarımın eline teması içimde bir anlık elektrik çarpması gibi bir etki yaratsa da bunu belli etmemeye özen gösterdim. Torbayı açıp baktığımda ise içime dolan sevinçle gülümsedim.

"Şerbet!"

İki şişenin içindeki yeşilimsi sıvı kendisini belli ediyordu. "Bana mı?" Ona baktığımda bana kafasını sallıyordu. "Çok sevmiştin." Fasılda bana alacağını söylemişti fakat asla beklemiyordum. Hatta unutmuştum bile. "Çok teşekkür ederim," deyip torbanın iplerini iki elimle tuttum. "Gidecek misin?"

Nedenini anlamasam da sorumla birlikte etrafta gezen bakışları bana döndü. "Gitmemi mi istersin?" Verdiği cevap niteliğindeki sorusu benim sorumun bir cevabı bile değildi.

"Sen bilirsin ama kalırsan da git demem."

Tek kaşı cümlemin içinden cımbızla ne çekti de havalandı bilmiyorum ama cevabımın onun hoşuna gittiğini anlamıştım. "Bir kere izin verirsen git desen de gitmem," diye konuştu bir anda. Kaşlarım anlık ne dediğini anlamaya çalışırcasına çatıldı. Ben dediğinin anlamını çözmeye çalışırken o konuşmaya devam etti.

"Ama burası küçük bir kasaba ve insanların gözüne batar. Zor durumda kalmanı istemiyorum."

"Kime göre zor durumda kalacağım? Devletin memuruna ne diyebilirler?"

Kinayeli cevabım bu kez geniş şekilde gülümsemesine sebep oldu. Cevabım onun hoşuna gitmişti fakat az da olsa haklılık payı vardı. Bana bir şey diyemezlerdi fakat babama derlerdi. Ve babamda arabasına atlayarak gelirdi.

"Ego sana pek yakışıyormuş Orman gülü."

Dediğine gülerken üşüdüğüm için omuzlarımı kasıp ona baktım. "Evim buz gibi ve ben soba yakamıyorum. Donarak ölmemi engellemekte şu an bir tek senin elinde."

Eğlenerek söylediğim ve içinde barındırdığım sebepler aslında laf olursa kısaca verilebilecek cevapların ön gösterimiydi.

Aslında ondan soba yakmasını öğrensem çok iyi olacaktı. Sürekli onu bulamazdım ya da onun gelip sobamı yakmasını da bekleyemezdim.

Ecevit demek istediğimi anlamış gibi aralık duran bahçe kapısından içeri girdi. "Kasabamıza misafir olarak gelip ve bize yardım etmek için burada kalan genç bir kadının donmasına göz yumamam asla."

Yalandan bir minnet dolu ifadeyle Ecevit'e baktığımda neredeyse ikimizde gülmek üzereydik. "Nasıl yardım sever ve celtinmen."

Sessiz bir gülüşle omuzlarının sarsılmasını ona arkamı dönmeden hemen önce görmüş ve ben de gülümsemiştim.

Elime aldığım anahtarla kapıyı hafif zorlanarak açtığımda kapının bile neredeyse donmuş olacağını düşündüm. Ecevit de hemen benim arkamdan eve girdi ve kenarda ayakkabılarını çıkardı.

Soğuk salona girip elimdeki torbayı masaya bırakmıştım ki masanın üzerindeki eksiklik dikkatimi çekti.

En son burada gördüğüme emindim. Bilgisayarımı parmak ucumla kaldırıp altına baktım hemen ardından gözlerim hızlıca salonu taradı. Seri adımlarla salondan çıkarken Ecevit sobanın içiyle uğraşıyordu.

Halamın odasını göz ve parmak ucumla inceledim. Yoktu. Olmadığına bir yere kaldırmadığıma emindim çünkü eve geldiğimde o dosya üzerinde çalışacaktım.

Çabuk hareketlerle salona girdiğimde çantama yöneldim ve içini karıştırdım. Aradığım şeyi bulamamış olmak her dakika beni telaşlandırırken kalbimin sesi kulaklarımı uğuldattı.

"Ecevit," diye seslendim emin bir sesle. Yan gözle kollarını sıvayıp sobayla uğraşan Ecevit'in bana döndüğünü gördüm.

"Hiçbir şeye dokunma."

Artık emindim. Eve birisi girmişti. O an aklıma kapının kilidini çevirirken dilinin zorlanışı geldi. Çantamı bıraktığım gibi dış kapıya koştum ve kazağımın kolunu çekiştirip onunla açtım.

"Neler oluyor?"

Arkamdan geldiğini bildiğim adamın meraklı bakışlarını sırtımda hissediyordum. Kapının dilini incelediğim an bir kez daha emin olmak korkumu kayıp olduğu yerden bir güzel çıkarmıştı.

Telaşın sardığı gözlerimi Ecevit'in meraklı gök rengi gözlerine çevirdim. Hiç telaşımın inmediği bir sesle "Evime birisi girmiş," dedim. Dediğimi duyar duymaz anında alnının gerilişini izlediğim Ecevit önce çıktığı salona sonra bana döndü.

"Emin misin?"

Kafamı salladım. "Hiç olmadığım kadar."

Benim yanıma doğru yaklaştığında bakışları kapının dilindeydi. Neye baktığımı anlamıştı ve hafif eğilerek kapının dilini inceledi. Kolunun kazaklı olan kısmıyla kolu indirip kaldırdı.

"Lanet olsun," diye fısıldadığı sırada kapının dilindeki aşınma ve zorlanma izlerini gördüğünü anladım. Doğrulup gri bulutların sardığı bakışlarını bana çevirdi. "Ne alınmış evden?"

Göğsümün içinde deli gibi atan kalbimi sakinleştirmeye çalıştım. Panik bir insan asla değildim. Korkak birisi de değildim. Bir olay anında ne yapacağını kavrayan soğuk kanlı halimle herkesi şaşırtan biriydim fakat en son yaşanan olaydan kalan stres bozukluğu yüzünden böyle küçük bir olayda bile ortaya çıkan paniğe sövdüm.

"Halamın dosyası ve bu günkü sorgu kaydı."

Elim olayın ciddiyetini hemen kuşanarak telefonuma gitti. Kaydettiğim İzmir emniyetinde ki müdürün ismine dokundum. Ben bunları yapmaya çalışırken Ecevit benden duydukları ile kendisinden duymadığım bir şekilde "Sikeyim!" Diye söverek yanımdan geçip dışarı çıktı.

Ne yaptığını nereye gittiğini arkasında kalıp izleyerek anlamaya çalışıyordum ki telefonun ucundan ses geldi.

"İyi geceler Vera?"

"İyi geceler efendim. Kusura bakmayın rahatsız ediyorum."

Adamın sesinin arkasından gelen telsiz sesleri hâlâ emniyette olduğunu açık ediyordu. "Önemli bir şey mi var?"

Gözlerim verandada, merdiven ve bahçede eğilerek bir şeyler arayan Ecevit'e kaydı. "Var. Evime girmişler, halamın dosyasını ve bugün yaptığım sorgu kaydının bulunduğu kartı almışlar. Bir ekip rica edecektim."

"Ne?" Adamın sesindeki merak ve telaşı göz ardı ederek Ecevit'in arkasından gittim. "Sen iyi misin?"

Ne aradığını anlamak zor değildi. Eldiven kullandılarsa parmak izi olmazdı ama ayak izi olmalıydı çünkü bahçe tamamen toprak ve çamurdan oluşuyordu.

"Ben gayet iyiyim. Evde değildim zaten."

"Tamam hemen bir ekiple birlikte geliyorum oraya." Telefonun kapanması ile birlikte attığım adımlara özen göstererek bahçedeki yerleri incelemeye devam ettim.

"Bir şey çıkmayacağına o kadar eminim ki."

Ecevit'in doğrulurken söyledikleri ile ofladım. Bundan bende emindim ama öylece beklemektense uğraşmak daha yararlı hissettiriyordu.

"Kim bilmiyorum ama bu olaylarla bir bağlantısı olduğunu düşünüyorum."

Bakışları ile birlikte geniş vücudunu da bana doğru çevirdi fakat ben ona bakmak yerine sadece yerdeki çamurları inceliyordum. Bir iz olmak zorundaydı.

"Serap'ın ya da halanın kaybıyla alakalı mı olduğunu düşünüyorsun?" Kafamı salladım ve kısa bir anda ona döndüm.

"İkisiyle de alakalı muhtemelen," deyip derin nefes aldım. "Halamla ilgili olsa sadece dosya alınırdı. Serapla ilgili olsa sadece sorgu kaydı. Fakat alan ikisini birden götürdü. Belki de iki olayında birbiriyle bir bağlantısı var."

Ne kadar bu böyle üstün körü dile getirsem de bunu Serap'ın kaybolmasından beridir düşünüyordum. İki dosya, hatta belki de bu kasabadaki tüm kayıplar birbiriyle alakalıydı. Herkes kaçtı dedi, fakat her kaçanın aynı yazı ve kağıdı geride bırakıp aynı şekilde kaçıyor olması tesadüf olamazdı.

"Birilerinin bu dosyanın ilerlememesini istemesi ve araştırmaya balta vurması ilk defa oluyor." Ecevit'in cümlesi daha bitmemişti ki yerdeki bir detay dikkatimi çekti fakat önce Ecevit'e dönerek merakla baktım.

"Nasıl yani?"

Sıkıntılı dolu bir nefes alıp bahçeye göz atıyordu. Bu tarz girişimi beklemediği açıktı ve kafasında ne düşünüyor bilmiyorum fakat sakallarını sıvazlarken yüzüne yansıyan o sıkıntılı ifade çokta iyi şeyler düşünmediğini gözler önüne seriyordu.

"O kadar kayıp ve o kadar araştırma yapılmışken hiçbirinde böyle bir atak olmamış. Şimdi senin evine girmiş olmaları tuhaf. Bir şeyler çözmüş olma ihtimalin var mı?"

Anında kafamı iki yana salladım. Çözemedim henüz. Hatta elle tutulur bir ipucu bir dayanak bile yoktu o yüzden benim soruşturmama balta vurmaları saçma olurdu. "Şuraya bak," diye parmağımla yeri gösterirken konuyu da değiştirmiş oldum.

Ecevit bir anda kıstığı gözleri ile karanlıkta gösterdiğim yere bakmaya çalıştı. Balkonumdan vuran ışık ve sokaktan sızan lamba ile bahçe loş olsa da yine de dikkatli bakmadıkça görmekte zorlanılıyordu.

"Ayak izi."

İleri atılarak eğilip incelemeye çalışınca hemen yanına eğildim. Hâlâ elimde duran telefonun flaşını açtığım vakit neredeyse silinmek üzere olan ayak izini rahat görebilmiştik.

"Bir şey çıkacak gibi değil," diye mırıldandım ve yine eshefle etrafa göz attım.

"Neyin altından ne çıkacağını bilemezsin, Orman gülü. Sadece bakış açını değiştirmek bile bazı şeyleri gözler önüne serer," dediği an çevik bir hareketle doğruldu ve ayak izine tepedek bakmaya başladı.
Tıpkı onun gibi doğrulup hemen yanına geçtim ve onun baktığı yerden ayak izine bakarken telefonun ışığını da yere doğrulttum.


Doğruydu. Bazen görebilmek için bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyordu. Tıpkı şu an önümüzdeki ayak izinin tam olarak yan komşumun evinin bahçesinden benim bahçeme girilmesini daha net başka şekilde göremezdim.


Alnım an ve an kırışıp kaşlarım çatılırken Ecevit'in bakışları korkunç bir yavaşlıkla yerden yan taraftaki eve döndü. Ne düşünüyordu bilmiyorum ama bakışları ölüm kadar ürkütücü bir hâl almıştı.
"Kim girdiyse eve dikkat çekmemek için Erdem'lerin bahçesinin duvarından atlamış." Ellerimi sakin bir şekilde cebime koyarken Ecevit gibi düşünmüyordum. Bakışlarım yan taraftaki evi incelerken derin nefes aldım.


"Belki de giren direkt Erdem'di."


Cümlemin sonunda aniden bana dönmesiyle bakışlarımızın birleşmesine izin verdim. "Saçmalama!" Şaşkınlığının verdiği tepkiyle kaşlarım anında çatıldı. Çünkü öyle bir tepkiyle söylemişti ki Ecevit bir an karşımdaki benim tanıdığım o evsiz adam değildi. Ve yemin ederim içimden bir ses bu tepkiyle ortaya çıkan, varlığını bilmediğim yüzün gerçek yüzü olabilir diyordu.


Sesi katı, gözleri kara bulutların esiri gibi grileşmiş, ifadesi önünde kimsenin duramayacağını bas bas bağıran bir kodaman gibiydi.


Bir an geri adım atarken yıkılan duvarının afallamasıyla kafasını çevirip yan eve baktı. Gözlerimi üzerinden asla çekmiyordum, en ufak halini izlemek istiyordum. Böyle bir şey yakaladığım için ister istemez heyecanlanmıştım. "Yani-" deyip duraksadı ve az öncekiyle aynı olan sert ve yıkılmaz duvar gibi kalın duran sesini düzeltmek ister gibi öksürdü.


"Yani Erdem öyle bir insan değil," diyerek daha yumuşak ve aşina olduğum o sesiyle devam etti. Ilımlı ve sever gibi yumuşak sesi içimi benden izinsiz kıpırdatsa da umursamayıp önüme döndüm.
"Orasını bilemem ama bu yapmayacağı anlamına da gelmez." Ellerimi etrafı izleyerek cebime koyarken Ecevit'in yandan kararsız bakışlarını görebiliyordum. "Neyse araştırınca ortaya çıkar zaten doğrusu yanlışı."


Az önceki değişim Ecevit'e karşı olan düşüncelerimin birbirine girmesine sebep olmuştu.
Gerçekten aslında nasıl bir adamdı?


Muhtarın bahsettiği gibi aksi ve sinirli mi yoksa iyi niyetli, sıcak kanlı ve baktı mi içini ısıtan bir insan mı?


Sesli şekilde ofladığımda aklıma bu gece evde kalıp kalamayacağım geldi. Evime biri girmişti ve ne kadar polis olsam da insandım, tabii ki korkuyordum.
Kasabadaki başka kime de güvenebilirim ki? Sonuçta yıllardır sonuçlanmayan bir olaylar sillesi var ve bu sille artık bana da bulaşmıştı. Evime girdiler ve bu da artık gözlerine battım mı demek oluyor?
Her ne kadar herkes, kayıpların kaçtıklarını ya da teröre karıştıklarını düşünse de asla öyle düşünmüyorum.


Siren sesleri sessiz gecede evlerinde uyuklayan veya oturan insanları uyandırırcasına kasabayı inletirken seri adımlarla Ecevit'in yanından geçip bahçeden çıktım.


Onun adım seslerini ise hemen arkamda hissediyordum.


Bir ekip aracı bir de küçük olay yeri inceleme aracı hemen evimin yanında durdu. Sarı sokak lambasını bastıran mavi ve kırmızı ışıkların arasında çevre evlerdeki insanların kapı veya pencerelere çıktığını görebiliyordum.


"Komiserim," diyerek selam vererek ekip aracından inen üniformalı polislere başımla selam verdim. "Geçmiş olsun," diyen diğer polise kısa bir teşekkür ettikten sonra olay yeri inceleme ekibinin başı Latif Beyin uzattığı eli sıktım.


"Evde iz çıkar mı bilmiyorum ama kapı da zorlama var ve bahçede silinmeye yüz tutmuş ayak izi de var," dediğim gibi hemen arkasındaki ekibine döndü ve asla aklımda tutamadığım yer inceleme ekipmanlarını saydı.


Yine beyaz giyinmiş ekip arkadaşları araçtan aldıkları ile bahçeme giriş yaparlarken önce kısa kısa incelemeler yaptılar. İçlerinden birisi bana dönüp "Ayak izi tam olarak nerede komiserim?" Diye sorarken yan taraftaki evin kapı sesi gelmişti bile.


O tarafa bakmadan ve bahçeye girmeden parmağımla gösterdim ayak izini. İz zaten yağmur yemiş ve kaybolmaya yüz tutmuştu ve daha fazla olay yerini bozmak istemediğim için dışarıda kalmayı tercih etmiştim. Bahçe incelemesi bitince ekiple beraber içeri girecektim bende.


"Vera!" Diye seslenen Selvi'ye döndüm. Ciddi ifademin kopyası onun beyaz suratına da yansımıştı. "Neler oluyor?"


Hemen yanında montun fermuarını çekerek gelen Erdem'e dönüp kısa bir bakış atarak tekrar karısına döndüm. "Evime birisi girmiş."


Çok küçük sayılmayan gözleri söylediklerimin ardından kocaman olmuştu. "Ne diyorsun sen?"
Açıklamak o kadar zor geliyordu ki. Bunun sebebi biraz da kocasının gözümde şüpheli oluyor olmasıydı.


"Vera!" Diye seslenen ses muhtara aitti. Korku dolu bir bakışla polislere bakarak bana doğru geliyordu. Hareketleri telaş ve merak emareleriyle doluydu. "Birine bir şey mi oldu? Biri mi kayboldu?"


"Hayır hayır," dedim hızlı bir şekilde adamı sakinleştirmek istercesine. "Kimseye bir şey olmadı."
Dönen olayı çözmek istercesine polisleri ve ekibi inceleyen muhtarın bakışları anında bana döndü.

"Polisler niye senin evinde kızım?"


Elimi montumun cebine koyup sıkıntılı ve boğuk nefes bıraktım. "Evime girmişler. Halamın dosyası ve sorgu kaydı kayıp. Başka bir şey almışlar mı bilmiyorum."


Söylediklerim yaşlı adamın afallamasına sebep oldu. "Nasıl! Sana bir şey yaptılar mı?" Telaşın ele geçirdiği tedirgin hareketlerle yönünü bana çevirip babacan bir tavırla bana baktı. "Yok, evde değildim zaten o sırada."


Sesli şekilde ohlarken geniş tombul elini koluma koydu. " Çok şükür. Ya evde olsaydın ve sana bir şey yapsalardı?" Gereksiz bir düşünce korkusuydu. Çünkü amaçlarının tamamen sorgu kaydı veya halamın dosyası olduğunu düşünüyorum.


"Komiserim," diye seslendi üniformalı polislerden birisi. Muhtarın yanından ayrılıp ona doğru hızla yürüdüm. "Burada işimiz bitti. Evi araştırıp kayıp olan eşyalarınızın listesine ihtiyaç var sadece. Ayrıca parmak izleri iki çeşitti. Birisi sizin diye düşünüyoruz. İkinci parmak izi diğerine göre çok az ve kısıtlı yerlerde çıktı muhtemelen girenlerden olabilir."


O an aklıma gelen görüntüler ile kaşlarım çatıldı. "Seyrek olan parmak izi evin nerelerinde çoğunlukla?"


Polis memuru merakımın sebebini düşünürcesine hareketlendi ardından elindeki küçük deftere baktı. "Kapılarda, mutfakta, lavabo en çokta soba ve çevresinde."


Tam da tahmin ettiğim gibiydi. Ecevit'in evimde parmak izleri vardı ve bu benim daha yeni aklıma gelmişti. "Bir arkadaşın parmak izleri alınsın dün gece bende kaldı ve evimde parmak izlerinin çıkması normal. Karşılaştırırsınız," dediğimde hızlıca kafasını sallayıp araçlara doğru ilerledi.
Hemen arkamı dönerek sokakta bekleyen tek tük birkaç insanın arasında Ecevit'i aradım. Gözlerim Ecevit'in hep durduğu geniş bahçe duvarının orada bir şeyler konuşan üçlüde takıldı.


Daha doğrusu tek konuşan Ecevit'ti.


Gergin ve çatık kaşlarını yan profilinden de olsa gayet net görebiliyordum. Erdem'in neredeyse dibine kadar girmişti ve ona bastıra bastıra bir şeyler anlatırken Erdem suratsız bir sekilde sadece kafa sallıyordu.


Seslenmeyi düşündüm önce fakat sonra adımlarımı onlara doğru yönlendirdim. Ecevit'in böyle aksi ve sinirli şekilde Erdem'i fırçalama sebebi neydi? Gözlerime bakarken göz bebeklerine kadar Munzur bir şekilde gülümseyen adam ikidir neden böyle farklı bir insana bürünüyordu?


Onlara doğru geldiğimi fark eden Selvi hiçbir hareket etmeden hafifçe öksürdü ve kendini toparlar gibi geri çekildi. Öksürdüğünü Selvi'ye bakmasaydım fark edemezdim. Selvi'den uyarı almış gibi iki aksi adamın da bakışları bana kaydı.


Ecevit'in gökyüzü rengi gözleri geçenin koynuna cam gibi düşmüştü fakat bakışlarında farklılıklar vardı. Bana bakarken yumuşayan gözbebekkeri bile bu farklılığı saklayamıyordu. "Evde benden başka bir parmak izi daha çıkmış," dediğimde duvara yaslanan Erdem'in ani bir şekilde doğrulamasını görmemiş gibi davrandım.


Fakat Ecevit'teki değişimi görmezden gelemedim.


Yüzü anında gerilirken dişlerini sıktığını içe çöken yanaklarından anladım. Sarıya çalan sakallarını arasında oluşan çukurlara bakmaktan kendimi asla alamadım.
"Eve girenlerden mi?" Soruyu Selvi sormuştu o yüzden Ecevit'in yüzüne sert ve yakışan bir imaj veren çukurlarından bakışlarımı diğerlerine nazaran daha sakin duran Selvi'ye çevirdim.
"Ecevit'in olduğunu düşünüyorum. Soba ve çevresinde çıktı çünkü," diyerek tekrar Ecevit'e döndüm. "Doğrulamak için parmak izinin alınması lazım."


Boğazını temizleyerek kafa sallayan Ecevit'in hareketleri tutarsız gibiydi. Eli gerilmiş yüzünü kavrayan sakallarına gitmiş çekiştirircesine ovalamıştı.


"Gidip parmak izi vereyim ben," dediğinde yanımdan geçip giderken kısacık bir an Erdem'e bakmıştı. Onun bakışlarını takip edercesine Erdem'e döndüğümde aşina olduğum o suratsız halini takınmıştı yine. Ecevit'in arkasından siyah gözlerini ayırmayan Erdem'e dikmiştim bende bakışlarımı. Bu adamda bir şeyler olduğuna o kadar emindim ki. Sadece bu şeylerin içinde Ecevit neredeydi onu bilmiyordum işte.


Ayrıca uzun zamandır sokaklarında yaşadığınız kasabada kaybolan insanlar hakkında hiçbir şey görmemek ne kadar doğruydu?


Omzuma değen naif bir dokunuşla kafamı irkilerek yan tarafıma çevirdim. "Seslendim sana iki kere," diye konuşan Selvi'yle rahat nefes aldım.


"Kusura bakma, bir şeyler düşünüyordum," diyerek kendimi gülümsemeye zorladım. "Ne demiştin?"
Dağınık topuz yaptığı kızıl saçlarının sayesinde gözleri ve yüzü daha çok ortaya çıkmıştı. Bu yüzden yüzüne yansıyan anlayışlı gülümsemeyi görebilmiştim.


"Evde tek kalma, bizde kal demiştim. Sonuçta kim olsa korkar eve girmeye."


Elimi önemli değil dercesine salladım. "Teşekkür ederim ama korkmuyorum," deyip baş parmağımla arkamda kalan evimi gösterdim. "Başka çalınan eşyamı var mı diye bakmam lazım."
Kafasını sallayıp kolumu sıvazladı destek olmak istercesine. "Yine de eğer korkarsan falan saat önemli değil gelebilirsin."


"Düşünmen yeter." Samimi olduğunu düşündüğüm bakışlarım ve gülümsemin ardından Selvi kocası Erdem ile birlikte evlerine doğru giderken gözleri hâlâ bahçemde duran beyazları giyinmiş ekipteydi.
Ellerim montumun cebince bahçeme, evin arka cephesine bakıp duruyordum sadece. Bir gözdağı mıydı bu? Olabilir miydi?


Terör örgütü işini sessiz yapmaz, nerede gürültü nerede adını konuşturacak iğrenç şeyler oradan çıkardı illaki. Eğer insanları kendi aralarına alacak bir sistem kurmuş olsalardı bunu gözümüze sokmaktan zevk alırlardı.


Terörü çıkartırsak, geriye kabul etmek istemediğim şey kalıyordu. Cinayet. Hatta muhtemelen seri işlenen cinayet olmalıydı. Her şey halamın kaybıyla başladı, yapmam gereken tek şey o güne inmem.
"Verdim parmak izimi." Ecevit'in ne zaman yanıma geldiğini bile bilmiyordum. Sesi ani bir korkuyla irkilmeme sebep olmuştu. "İyi misin? Korkutmak istemedim." Nereden bulduğunu bile bilmediğim küçük açılmamış şişedeki suyu uzatınca geri çevirmedim.


Dalgınlık ve düşüncelerin buhranı arasında elimdeki yaraları unutup sert bir şekilde kapağı açmaya çalıştım. Ellerimde hissettiğim şiddetli sancı küçük inlememi sadece Ecevit'e duyurmuştu.
Uzanıp elimden aldığı şişeyi tek bir çevirmeyle açıp bana tekrar uzattı. Suyumu içerken boştaki elimi tutarak kendine çekti ve elimin üstündeki iğrenç görünümlü yaraya baktı. "Neyse ki kanamadı. Çok geç kapanır yara. Çok dikkat etmen gerekiyor."


Kafamı sallayıp elimi çekerek şişeyi kapattım. "Biliyorum." Gözleri göğsüme doğru indiği zaman aklına oradaki yara geldiğine emindim. Elimin üstündeki yaradan daha iyi sayılırdı. Yani daha çabuk kapanıyordu.


"Eğer istersen seninle kalabilirim bu gece?"


İster miydim?


"Gerek yok." Sesim nasıl çıktı bilmiyorum ama Ecevit'in anlık afallayıp donması ile kısa bir an düşündüm. Sert bir tepki vermiş gibi olmuştum. Evet onda gizli saklı bir şeyler olduğunu düşünüyordum ama bu onu uzaklaştırmam anlamına gelmiyordu.


Aksine onu çevremde tutmam gerekiyordu ki gizlenen şeyi daha çabuk göreyim. "Emniyete gideceğim. Orada işim uzun muhtemelen sabahlarım." Ne kadar toparlamaya çalışsam da bozulmuştu bir kere. Sadece kafasını sallayıp gözlerini benden çevredeki insanlara çevirdi. "Bugün olan hırsızlıktan sonra evde olmaman daha iyi olur."


Omuzlarımı silksemde bana bakmadığı için görmemişti. "Dertlerinin ben olduğumu düşünmüyorum, öyle olsaydı ben evdeyken girerek göz dağı verirlerdi."


Bakışları son cümlem ile anında bana kaydı. Saklı şeyler gözlerinin, bakışlarının anlamını değiştirmiş gibiydi. "Yine de bilinçsiz davranma. Teröristlerin ne yapacağı belli olmaz."


"Bu işin altından teröristlerin çıkacağına nasıl bu kadar eminsin?"


Bilmem dercesine dudakları aşağıya eğdi. Aslında bilmediğinden yapmadığı belliydi, daha çok refleksti. "Tüm ipuçları terörü gösteriyor. Bir seri katil işi olsaydı illaki ipucu olurdu elde."


"Yine de bu işin terör örgütü ile alakalı olmadığına eminim." Kaşları merakla havalandı. Benim düşüncemin kendi düşüncesinden farklı olduğunu düşünmüyor muydu? Koca kasaba da herkes bu işin terör örgütünün başının altından çıktığını neden düşünüyordu?


"Ne var?" Diye sordum bana hâlâ öyle bakmaya devam edince. "Çoğu kanıt terörü gösteriyor daha ne olacak ki?"


"Belki de özellikle terörü görün istemişlerdir?"


Bu kez düşünceli şekilde çatıldı kaşları. Ciddi ciddi dalan bakışlarında aslında düşündüğünü görebiliyordum. "Bu durum tuhaf bir hâl almaya başlıyor."


Kafamı salladım. "Bence tamamen geriye çekilip tabloyu biraz da uzaktan incelemek gerekiyor. Senin dediğin gibi."
Yana doğru eğdiğim kafamı evime çevirdiğim an kendisi de aynısını yaptı. "Tam olarak nereye bakmam gerekiyor?" Gülümsedim ve etrafı toparlayıp arabalarına binen ekipten çektim gözlerimi.


"Görünenin tam arkasına."


"Cinayet komiserlerinin hepsi bu kadar felsefik mi?"


Gülümsedim. "Felsefe değil edebiyat severim."


"Hâlâ bakmam gereken şeyi bilmiyorum. Ciddiyim, benim görmediğim ama senin gördüğün ne?"


"Kasabayı çevreleyen orman."


"Ormanı gördüğüme eminim."


Engel olmadığım kıkırtım ikimizin arasındaki negatif hissi karartmayı başarmıştı.


"Ormanın sakladığı gerçek zaten görünmesi gereken şey."


"Hâlâ hiçbir şey anlamadım."


"Ecevit, anla artık, kim evime girdiyse kaçacak tek noktası arka sokağım. Çünkü orası kameraları olan dükkanların bulunmadığı sokak. Ve o sokağın hemen yanı orman. Tabi bu kişi Erdem değilse. O ise onun kaçacak yeri hemen içinde bulunduğumuz ev."


Kaşları çatık şekilde karşısına bakarken aydınlanmış gibi anında kaşlarını kaldırdı. "Artık daha fazla eminim," dediğinde kafamı yanımdaki adama çevirdim. Gözleri tıpkı az önce benimde yaptığım gibi karşıya bakıyordu.


Çıkık adem elması hafif geriye yatık kafası ve sarı ile turuncu arasındaki dağınık saçlarıyla o kadar güzel bir görüntü sunuyordu ki, zorlukla yutkundum. "Neyden eminsin?"


Geriye yatık kafasını hiç bozmadan yavaş bir hareketle yana yatırır gibi çevirip bana baktı. İçimin soluğu kesildi kısacık bir an.
"Bu soruşturmayı bir ayda bitir misin bilmem ama büyük adımlar atacağına eminim."


Derin nefes alma ihtiyacıyla dudaklarımı arayıp soğuk havayı soludum. "Bir ayda çözmem imkansız. Yalnızca resmiyette dosyayı üzerime alsam yeterli."


"Tuttuğunu koparan birisin, komiser. Seni sabaha kadar övebilirim."


Bu sözler gurur verici olmalıydı. Hatta içten içe sevinmem gerekliydi. Fakat övgüler geldiğinde içimi kaplayan koca bir kara leke ve utanç vardı içimde.


Bunu aşmam imkânsızdı.


"Yanlış bir şey mi dedim?"


O an suratımın düştüğünü Ecevit'in sorusuyla anlamıştım. Duygularımı gizlemekte aslında fena sayılmazdım ama bu durumu atlatmak benim için çok zordu. Kafamı iki yana doğru sallarken normal davranmaya çalıştım. "Yoo," deyip at kuyruğumu avucumdan geçirdim.


Gözmavisi bakışları saçlarıma kayarken sakalları arasında yamuk bir gülüş takındı. "Sana has bazı özelliklerin seni çabuk ele veriyor," dedi an ellerim at kuyruğumu ucunda takıldı. "Yalnız çok hoşuma gidiyor."


Ani itirafı ile ne yapmam gerektiğini bilemedim ve alışkanlık olsa gerek elim yine saçıma gidecekti neredeyse. Hafifçe öksürerek üşüyen ellerimi pantolonuma sürttüm.


"Ben artık emniyete geçeyim, işim uzun."


"Tabii," dedi yine haylaz bir gülümsemeyle. Utandığımın farkında oluşu sinirimi bozuyordu. "Yorma kendini orman gülü, arada uyumayı unutma."


Ellerini kalın eski montun cebine koymadan önce montun yakalarını dikledi. Bu hali geçenin koynunda onu esrarengiz bir katil gibi göstermişti.


Yanımdan geçip karanlık sokağa karışmak üzereyken "Ecevit," diye seslenip arkamı döndüm. Sesimi emir gibi algılarcasına duraksadı ve sadece kafasını çevirip baktı."Sabah muhtarlıkta ol. Sorguya alınacaklar arasında yarın sen varsın."


Sanki bunu bekliyormuşçasına gülümsedi.


"Emrin başım üstüne, Komiser."


*****

Nasıldı?

Beğendiniz mi?

Bölüm : 11.01.2026 23:04 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...